ABD, Rusya ve Türkiye’nin Suriye’nin kuzeyine ilişkin anlaşmaları

Şubat 2020’de Kamışlı kırsalında görüntülenen Rus, Amerikan ve Suriyeli kuvvetler. (AP)
Şubat 2020’de Kamışlı kırsalında görüntülenen Rus, Amerikan ve Suriyeli kuvvetler. (AP)
TT

ABD, Rusya ve Türkiye’nin Suriye’nin kuzeyine ilişkin anlaşmaları

Şubat 2020’de Kamışlı kırsalında görüntülenen Rus, Amerikan ve Suriyeli kuvvetler. (AP)
Şubat 2020’de Kamışlı kırsalında görüntülenen Rus, Amerikan ve Suriyeli kuvvetler. (AP)

Türk, Rus ve ABD’li yetkililer, geçmiş yıllarda askeri operasyonların ardından doğan, batı ve doğu kanatlarıyla birlikte Suriye’nin kuzeyindeki askeri düzenlemelere (anlaşmalara) tam olarak uyulması gerektiğini yineliyorlar. Yetkililer, söz konusu anlaşmaların ‘ülke istikrar kazanana kadar’ geçerli olması gerektiğini söylüyorlar. Peki, Washington, Ankara ve Moskova hangi anlaşmaları kastediyor? Üç taraf da bu anlaşmaları aynı şekilde yorumluyor mu? Ordunun, siyasi liderlerin gözetiminde diplomatlar tarafından yazılan anlaşmaları ‘yorumlamasına’ dair bir fark var mı?

Astana’dan İdlib’e
Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın İdlib’e ilişkin anlaşmaları, üç garantör olan Rusya, İran ve Türkiye’nin 4 Mayıs 2017’de Astana’da imzaladığı ‘gerginliği azaltma muhtırasına’ dönüyor. O tarihte üç ülke, 2254 sayılı uluslararası karar kapsamında ‘Suriye topraklarının egemenliğine, bağımsızlığına, birliğine ve entegrasyonuna sıkı bağlılıklar’ da dahil olmak üzere çeşitli başlıkların şart koşulduğu bir belge üzerinde, ‘çatışmasızlık’ konusunda anlaştılar.
Söz konusu dönemde DEAŞ, Nusra Cephesi, Fethu-ş Şam (daha sonra adını Heyetu Tahrir’uş Şam olarak değiştirdi) ve El-Kaide ile DEAŞ ile bağlantılı tüm kişilere, gruplara ve kuruluşlara karşı faaliyetler hız kazandı. Şam, Humus, Dera ve İdlib yakınlarındaki dört yerleşim bölgesi, ‘altı ay süreyle geçici önlem’ olarak muhalifler tarafından kontrol edildi.
Astana’nın garantörleri, 17 Eylül 2018’de askeri gözlemcilerin ve gözlem noktalarının konuşlandırılmasının yanı sıra ‘15-20 kilometre derinliğinde silahtan arındırılmış bir bölgenin kurulmasını’ ve ‘15 Ekim’e kadar tüm radikalizm yanlısı terörist grupların silahtan arındırılmış bölgeden çıkarılmasını’ içeren, İdlib’e ilişkin Soçi Muhtırası’nı kabul etti. Bu durum Türk ordusunun, İran’ın ve Rus gözlemcilerinin bölgeye girmesine zemin sağladı.
Bu anlaşma aynı zamanda, İran- Rusya- Türkiye ortak koordinasyon merkezinin görevlerinin güçlendirilmesinin yanı sıra 10 Ekim 2018’e kadar tüm tankların, roketatarların, topçuların ve havanların silahtan arındırılmış bölgeden çekilmesini, Halep- Lazkiye ve Halep- Hama yollarından transit trafiğin yeniden sağlanmasını ve sürdürülebilir bir barışın sağlanması için etkili önlemlerin alınmasını içeriyordu.

Kontrol noktaları
Süreçte gözlem noktaları oluşturuldu, Hama-Halep yolu açıldı. Ancak anlaşmanın büyük bir kısmı uygulanamadı. Suriye hükümet güçleri, 2020’nin başlarında Rus desteğiyle İdlib’de askeri bir operasyon başlattı. Geniş alanların kontrolünü ele geçirdi ve on binlerce sivili yerinden etti. Türkiye askeri ağırlığını güçlendirdi. Rusya ve Suriye ile neredeyse kanlı bir çatışma yaşandı. 5 Mart 2020’de Moskova’daki uzun bir görüşmenin ardından Putin ve Erdoğan, Soçi Anlaşması’nın bir eki de dahil olmak üzere İdlib konusunda yeni bir uzlaşı sağladılar. Anlaşma, ‘çatışmaların durdurulmasını, Halep- Lazkiye yolunun 6 km kuzeyinde ve 6 km güneyinde güvenli bir koridor oluşturulmasını, 15 Mart 2020’de Halep- Lazkiye yolu boyunca Rus-Türk ortak devriyelerinin başlamasını’ şart koşuyordu.
Ardından ortak devriyeler gerçekleştirildi. Ancak otoyol trafiğe açılmadı ve Şam, çatışmasızlık anlaşmasının sınırlarının gerisine çekilmedi. Temas hatları, geçen eylül ayına kadar Şam ve Moskova İdlib’de harekete geçene kadar 18 ay boyunca sabit kaldı. 26 Eylül’de Rus savaş uçakları, Halep’in kuzeyinde Türk destekli bir gruba saldırdı. Rusya ve Türkiye liderleri arasında 5 Mart 2020’de imzalanan Moskova Anlaşması’ndan bu yana İdlib kırsalında daha önce bombalanmayan bölgeler de hedef alındı.
Gerilim, Putin ile Erdoğan arasındaki 29 Eylül’de düzenlenen zirveye kadar devam etti. İki lider, Soçi’deki görüşmelerin ardından basın toplantısı yapmadı. Ancak sızan bilgiler, Putin ve Erdoğan’ın askeri anlaşmaya ek yaptığı yöndeydi. Türkiye’ye yükümlülüklerini yerine getirmesi, Halep-Lazkiye yolu tarafında güvenli bir alan sağlaması ve radikalizm yanlılarıyla mücadele etmesi için yıl sonuna kadar süre tanındı. Karşılığında ise Rusya’nın kapsamlı askeri operasyonu durdurma ve yerinden edilenleri ve sivilleri Türkiye sınırına yönlendirmeme sözü verildi. Bu durum, HTŞ tarafından Lazkiye kırsalındaki bir başka radikalizm yanlısı gruba yönelik gerçekleştirilen saldırıları açıklar nitelikteydi.

Dera’dan Kamışlı’ya
Üç garantörün anlayışlarıyla eş zamanlı olarak iki boyuta sahip bir Rusya- ABD rotası başlatıldı. Bu rotanın ilk hedefi Suriye’nin güneybatısıydı. Bu, ABD’nin Dera’daki muhalif grupları terk etmesine ve 2018 Temmuz’da hükümet güçlerinin geri dönmesine neden oldu. Söz konusu süreç, geçen ay muhalefetin hafif silahları bırakması, hükümet güçlerinin geri dönmesi ve Ürdün sınırı ile Amman- Şam yolunun açılması ile desteklendi. Diğer bir boyut ise Mayıs 2017’de Fırat’ın doğusu ve batısındaki hava ve kara operasyonları sırasında ABD ve Rusya orduları arasında ‘gerilimin artmasının önlenmesine’ yönelik anlaşmanın imzalandığı, ülkenin kuzeydoğusunu ilgilendiriyor.
Trump Ekim 2019’da güçlerinin Türkiye sınırlarından çekilmesini emretti. Fırat'ın doğusundaki Resulayn ve Tel Abyad arasında askeri kartlar yeniden karıldı. Erdoğan ve Putin, 22 Ekim’de Suriye’nin kuzeydoğusuyla ilgili olarak ‘Suriye’nin toprak ve siyasi birliğini ve Türkiye’nin ulusal güvenliğini koruma taahhüdünü, terörizmin her biçimi ve tezahürüyle mücadele etme ve Suriye topraklarındaki ayrılıkçı projeleri bozma kararlılığını’ öngören başka bir Soçi anlaşmasına vardılar.
Askeri olarak anlaşma, Tel Abyad ve Resulayn arasında 32 km derinlikte Türk harekâtı alanındaki statükonun korunmasını ve Şam ile Ankara arasında Rusya’nın mevcut şartlar altında bu anlaşmanın uygulanmasını kolaylaştırmak için iki tarafın Adana Anlaşması’na bağlılığını öngörüyor. Türkiye’ye PKK da dahil teröristleri takip etmek için Suriye’nin kuzeyine 5 km girme hakkı tanıyor. Aynı şekilde anlaşmada ek bir başlık daha var. Buna göre 23 Ekim’de Rus askeri polisi ve Suriye sınır muhafızlarının, YPG unsurlarının ve silahlarının Suriye- Türkiye sınırından 30 km derinliğe çıkarılmasını kolaylaştırımasını, ardından Kamışlı şehri hariç 10 km derinlikte Barış Pınarı Harekatı bölgesinin batısında ve doğusunda ortak Türk ve Rus devriyelerinin yürütülmesi’ için bölge dışında, Türkiye sınırının Suriye tarafına girmesi öngörülüyor. Anlaşmada ayrıca Halep kırsalındaki Münbiç ve Tel Rıfat’tan ‘tüm Kürt birliklerinin ve silahlarının çıkarılması’ ve ‘terörist unsurların sızmasını engellemek için gerekli tedbirlerin alınması’ öngörülüyordu.
Erdoğan, 17 Ekim’de ABD Başkan Yardımcısı Mike Pence ile birçok paragraf şart koşan benzer bir anlaşmaya varmıştı. Bu paragraflardan birinde, “Türk tarafı, YPG’nin 120 saat içerisinde güvenli bölgeden çekilmesine izin vermek için Barış Pınarı Harekatı’nı durduracak. Bu süreç tamamlandığında süreç duracaktır” ifadelerine yer veriliyor. İki taraf ayrıca ‘Türkiye’nin ulusal güvenliğine ilişkin endişeleri gidermek için güvenli bir bölge oluşturmanın ve etkinleştirmenin öneminin devam etmesi’ konusunda da uzlaşı sağladı. Böylece güvenli bölgenin uygulanması görevini öncelikle Türk Silahlı Kuvvetleri üstlenecek ve iki taraf kurmak için her düzeyde iş birliğini artıracaktı.
SDG komutanı Mazlum Abdi ve Ulusal Güvenlik Dairesi Başkanı Ali Memluk da Suriye güçlerinin Türkiye sınırlarına ve Fırat’ın doğusundaki bazı bölgelere konuşlandırılması için bir mutabakat anlaşmasına vardı.

Kürt koridoru
Türk, Amerikan ve Rus askeri üsleri, Rusya ve ABD uçakları ile Türk İHA’larının konuşlandığı, hava ve kara kalabalıklarının yoğun olduğu Suriye’nin kuzeydoğu kesiminde devriye ve harekatları koordine etmek için harekât odaları oluşturuldu.
Şarku’l Avsat’ın edindiği bilgilere göre Türk, Rus ve Amerikalı yetkililer, ‘imzalanan tüm anlaşmalara uyulması’ gerektiğini tekrarladı. Moskova İdlib anlaşmasına, Ankara da Fırat’ın doğusuna odaklanırken, Washington ise Ankara’nın operasyonlarını durdurmasını istedi. Ayrıca Washington, sözlerini tuttuklarını, Biden idaresinin Erdoğan ile değil, Kürt müttefik ve dostlarına karşı döndüğünü belirtti. Diğer yandan Ankara, Washington’a ‘YPG’nin sınırdan 30 km derinlikte uzaklaştırılmasını ve Tel Rıfat ve Münbiç’ten geri çekilmesi gerektiğini hatırlatıyor.
Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, ABD ve Rusya’nın YPG’yi bulundukları bölgelerin en az 30 kilometre güneyine çıkaracağını ancak henüz sözlerini yerine getirmediklerini belirtti. Çavuşoğlu açıklamasında “Gereceğini yapacağız” ifadesini kullandı. Savunma Bakanı Hulusi Akar da YPG’ye atıfla “Suriye'nin kuzeyinde bir terör koridoru kurulması hayali yaşayanlar vardı. Bu terör koridoru, kurmaya çalışan teröristlerin başlarına yıkıldı” dedi.
Türkiye’nin önceliği sınırlarının güneyinde bir ‘Kürt oluşumunu engellemek.  Türkiye geçmiş yıllarda Suriye’nin kuzeyine üç operasyon düzenledi ve anlaşma yaptı. Aralık ayında Rusya ve Suriye hükümet güçlerinin, Rusya’nın Türkiye’ye taviz vermesine, doğuyu batısından ayıran ‘Fırat Kalkanı’ bölgesinin kurulması karşılığında Halep’in doğu mahallelerini kontrol etmesine izin veren bir takas gerçekleşti. Rusya 2018 başında Kürt varlığını daha da zayıflatmak için Zeytin Dalı Operasyonu kapsamında, Türkiye’ye uçaklarını, ordusunu ve Suriyeli muhalif grupları kullanma izni verdi. Ekim 2019’da Tel Abyad ve Resulayn arasında Barış Pınarı bölgesi kuruldu.
Putin, geçen ayın sonunda Erdoğan ile görüşmede önce ek hamlelerde bulundu. İdlib’deki saldırılarına devam etti ve Fırat’ın doğusunda koordinasyonu sağladı. Erdoğan, iki gün sonra yapılacak İklim Zirvesi’nin oturum aralarında Glasgow’da Başkan Joe Biden ile görüşmeden önce Fırat’ın doğusunda ve Halep’in kuzeyinde güçlerine takviye yaptı. Putin ise Kamışlı’ya savaş uçakları konuşlandırdı. Nihayetinde ABD’nin bölgedeki varlığı üzerindeki baskı, Afganistan’dan geri çekilmesinden bu yana artıyor. Bu çerçevede Fırat’ın batısındaki Ebu Kemal ve Mayadin’de bulunan İran, ‘yumuşak güç’ kullanarak ABD’nin alanlarına sızmaya başladı.
Tüm bunlar, İdlib, Halep ve Fırat’ın doğusu arasında kesişen yolun iç içe geçtiğinin ve ordunun, siyasi liderlerin talimatlarının uygulanmasında diplomatlar tarafından yazılan anlaşmalara ilişkin ‘yorumlarının’ farklı olduğunun göstergeleri olarak ön plana çıkıyor. Suriye sahasındaki durum, ABD, Rusya ve Türkiye arasındaki diğer bölgesel, uluslararası ve ikili dosyalarla iç içe geçmiş halini sürdürüyor.



ABD hesaplarındaki değişimden sonra Suriye: Kürt bileşen için yeni sürece dair bir okuma

Suriye'nin kuzeyindeki Meskene'den çekilmesinin ardından SDG mevzilerini ele geçiren Suriyeli askerler bir tankın üzerinde, 17 Ocak 2026 (AFP)
Suriye'nin kuzeyindeki Meskene'den çekilmesinin ardından SDG mevzilerini ele geçiren Suriyeli askerler bir tankın üzerinde, 17 Ocak 2026 (AFP)
TT

ABD hesaplarındaki değişimden sonra Suriye: Kürt bileşen için yeni sürece dair bir okuma

Suriye'nin kuzeyindeki Meskene'den çekilmesinin ardından SDG mevzilerini ele geçiren Suriyeli askerler bir tankın üzerinde, 17 Ocak 2026 (AFP)
Suriye'nin kuzeyindeki Meskene'den çekilmesinin ardından SDG mevzilerini ele geçiren Suriyeli askerler bir tankın üzerinde, 17 Ocak 2026 (AFP)

Ömer Önhon (Türkiye'nin Suriye eski büyükelçisi)

2026 Münih Güvenlik Konferansı, “Trump dönemi” olarak adlandırılan dönemde kurallara dayalı uluslararası düzenin yeniden çizildiği, tarihi açıdan çok önemli bir anda toplandı. Münih salonlarında, Almanya Şansölyesi Friedrich Merz ve ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio'nun yanı sıra diğer üst düzey yetkililer tarafından, hızlı dönüşümlere ilişkin analizlerini ve bir sonraki aşamanın gidişatına dair öngörülerini sunan son derece önemli konuşmalar yapıldı.

Bu bağlamda, Suriye Kürt sorunu özel bir ilgi gördü. Konferansa Suriye'den katılanlar arasında Suriye Demokratik Güçleri (SDG) Lideri Mazlum Abdi ve Dış İlişkiler Dairesi Eşbaşkanı İlham Ahmed yer aldı. Toplantıya Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi Başkanı Neçirvan Barzani de katıldı.

Suriye iç savaşı yıllarında Kürtler, Amerikan desteğinden yararlanarak ve DEAŞ'a karşı savaşta Washington ve müttefikleriyle iş birliği yaparak askeri ve siyasi olarak yeniden örgütlendiler. Birkaç yıl içinde SDG, Deyrizor ve Rakka gibi Arap nüfusun ağırlıklı olduğu bölgeler de dahil olmak üzere Suriye topraklarının neredeyse üçte birini kontrol altına aldı. Buna stratejik petrol sahaları, sınır kapıları, barajlar ve su yolları ile geniş tarım arazileri de dahildi.

Fakat bu durum, Suriye ordusunun geçen ocak ayında SDG'yi geri çekilmeye zorlayan ve ülkedeki siyasi ve askeri dengeyi yeniden kuran büyük ölçekli saldırı başlatmasıyla dramatik bir şekilde değişti. Bunun sonucunda SDG kontrol ettiği toprakların en az yüzde 80'ini, petrol sahalarından oluşan ana gelir kaynağını ve saflarındaki Arap aşiret unsurlarının desteğini kaybetti, ayrıca uzun süredir sahip olduğu koşulsuz Amerikan desteğinde de bir gerileme yaşandı.

Washington'da, Kürt lobisi ile SDG yanlısı lobi, ABD savunma kurumlarında halen eski müttefiklerine güvenen önemli bir nüfuza sahip

 Bu atılım, esasında Başkan Donald Trump'ın Şam, SDG ve Türkiye'ye yönelik politikasındaki değişimin sonucuydu; birçok gözlemci bunu Washington'un yeni bir Kürtleri terk etme bölümü olarak görüyor. Diplomatik çevrelerde dolaşan anlatılara göre ABD'nin Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack, 30 Ocak anlaşmasıyla sonuçlanan Erbil görüşmeleri sırasında SDG Lideri Mazlum Abdi'ye, ABD'nin onlar adına askeri müdahalede bulunmayacağını ve SDG'nin yeni gerçekliğe uyum sağlaması gerektiğini bildirdi.

Bununla birlikte, Kürt lobisi ile SDG yanlısı lobi, Washington'da hâlâ önemli bir nüfuza sahip. ABD savunma kurumları içindeki eski müttefiklerine, Senatör Lindsey Graham da dahil olmak üzere kendilerine sempati duyan Kongre üyelerine ve İsrail yanlısı lobi gruplarına güveniyorlar. Bu taraflar, yönetimin yaklaşımını yeniden şekillendirmeye çalışarak, endişelerini önce Başkan Yardımcısı J.D. Vance'e, ardından da Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile yakın bir çalışma ilişkisi bulunan Başkan Trump'a iletmeyi başardılar.

10 Mart'ta Şam'da imzalanan anlaşma sırasında Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara ve Suriye Demokratik Güçleri Lideri Mazlum Abdi (SANA/AFP)10 Mart'ta Şam'da imzalanan anlaşma sırasında Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara ve Suriye Demokratik Güçleri Lideri Mazlum Abdi (SANA/AFP)

Bu adımlar, Suriye meselelerini takip edenlerin uzlaşma olarak nitelendirdiği bir çözümün formüle edilmesine katkıda bulundu. 30 Ocak tarihli anlaşma, SDG'ye 4 Ocak tarihli taslakta yer alanlardan daha az, ancak 18 Ocak tarihli teklifte sunulanlardan daha fazla taviz verdi.

Münih'te, SDG temsilcileri, ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Senatör Lindsey Graham ve Almanya Dışişleri Bakanı Johann Wadephul da dahil olmak üzere etkili isimlerle bir dizi üst düzey görüşme gerçekleştirdi. Cumhurbaşkanı Macron, Mazlum Abdi ve güçlerini “özgürlük savaşçıları” olarak nitelendirdi ve onlara sürekli destek çağrısında bulundu. Macron'un sözleri, Suriyeli Kürtlerin sivil ve eğitim haklarının korunması ve tam olarak tanınmasına yönelik desteğini yeniden teyit eden Avrupa Parlamentosu'nun 12 Şubat tarihli kararında da yankı buldu. Buna ek olarak Fransa, ABD ile birlikte, diplomatik sürecin önemli bir kolaylaştırıcısı olarak konumlanarak, Kürt haklarını garanti altına alırken, aynı zamanda devlet yapılarına entegrasyon ile sonuçlanacak düzenlemelerin formüle edilmesine katkıda bulundu.

Münih'teki ABD-Suriye görüşmesi, Dışişleri Bakanı Marco Rubio'nun heyetleri ile birlikte Suriyeli mevkidaşı Esad eş-Şeybani ve SDG Lideri Mazlum Abdi ile bir araya gelmesi nedeniyle önemli bir sembolik ağırlık taşıyordu

Münih'teki ABD-Suriye görüşmesi, Dışişleri Bakanı Marco Rubio'nun heyetleri ile birlikte Suriyeli mevkidaşı Esad eş-Şeybani ve SDG Lideri Mazlum Abdi ile bir araya gelmesi nedeniyle önemli bir sembolik ağırlık taşıyordu. Görüşmelerin içeriğine ilişkin gizliliğe rağmen, ABD Özel Temsilcisi Tom Barrack X platformundan yaptığı paylaşımda, toplantının önemini vurgulayarak, bunu “bir resim bin kelimeye bedeldir... yeni bir başlangıç” olarak nitelendirdi.

SDG yetkilisi İlham Ahmed ve Mazlum Abdi'nin, birleşik bir Suriye heyetinin parçası olarak değil de bağımsız olarak orada bulunmaları da dikkat çekti. Buna rağmen, Rubio, Senato üyeleri ve Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Faysal bin Ferhan ile ortak toplantılara katıldılar. Abdi, uluslararası topluma kendisini pragmatik ve sorumlu bir ortak olarak sunmaya çalışarak, mutedil ve uzlaşmacı bir tavır sergiledi.

Ankara resmi bir yanıt vermese de Türk medyası Abdi'nin Münih'e gitmesine ve konferansa katılmasına izin verilmesi kararını sert bir şekilde hedef aldı. Zira Türkiye, kendisi ile devam eden temaslara rağmen, SDG'yi terör örgütü ve Kürdistan İşçi Partisi'nin (PKK) bir uzantısı olarak sınıflandırmaya devam ediyor. MİT Başkanı İbrahim Kalın'ın Münih'te bulunması da Abdi ile olası bir özel görüşme hakkında spekülasyonlara neden oldu; ancak somut kanıtların yokluğunda bu haberleri doğrulamak zor.

Suriye'nin kuzeydoğusundaki Tabka'da, SDG’li bir kadın savaşçının parçalanmış heykelinin üzerine çekilen Suriye bayrağı, 18 Ocak 2026 (Reuters)Suriye'nin kuzeydoğusundaki Tabka'da, SDG’li bir kadın savaşçının parçalanmış heykelinin üzerine çekilen Suriye bayrağı, 18 Ocak 2026 (Reuters)

İlerleyen Suriye hükümet güçleri karşısında geri çekildikten ve etkisi Haseke ile Kobani (Ayn el-Arap) çevresindeki dar bölge ile sınırlı kaldıktan sonra, bir zamanlar Suriye çatışmasının en büyük kazananı olarak kabul edilen SDG, kesin bir yenilgi yaşamış gibi görünüyor. Ancak yakından bakıldığında daha karmaşık bir tablo ortaya çıkıyor. Kürtler, siyasi ve askeri bir güç olarak resmi olarak tanındı ve “Kürt bölgeleri” kavramı resmi çerçevelere dahil edildi. Haseke şu anda Kürt bir yetkili tarafından yönetiliyor ve bu da Kürt bölgesi statüsünü pekiştiriyor. Suriye Ordusu içinde, komuta yapılarını ve silahlarını koruyan eski SDG savaşçılarından dört tugay oluşturuldu ve Derik, Kamışlı, Haseke ve Kobani dahil olmak üzere ağırlıklı olarak Kürt bölgelerinde konuşlandırıldı.

Kurumsal düzeyde, Kürtçe ulusal dil olarak tanındı ve Kürt toplumu eğitim alanında ayrıcalıklar elde etti. Bu düzenleme, etnik bütünlük ve birleşik ve coğrafi olarak bitişik bir Kürt bölgesinin yokluğu açısından Suriye'nin koşullarındaki temel farklılıkla birlikte Irak'taki modele benziyor.

İlerleyen Suriye hükümet güçleri karşısında geri çekildikten ve etkisi Haseke ile Kobani (Ayn el-Arap) çevresindeki dar bir bölge ile sınırlı kaldıktan sonra, bir zamanlar Suriye çatışmasının en büyük kazananı olarak kabul edilen SDG, kesin bir yenilgi yaşamış gibi görünüyor

Suriye çatışmasında kilit bir oyuncu olan Türkiye, savaş sırasında Suriye'deki uzun süreli güç boşluğunun sonuçlarını deneyimledikten sonra, sınırlarını ve topraklarını terör örgütlerinden ve yetkisiz yabancı aktörlerden koruyabilecek merkezi bir hükümete dayalı istikrarlı ve güvenli bir Suriye devleti istiyor.

Gerçekten de Türkiye'nin Şam üzerindeki etkisi olmasaydı, SDG nihayetinde üzerinde anlaşılanlardan çok daha elverişli şartlar elde ederdi. Ankara, başından beri bu güçlerin tamamen dağıtılması ve silahsızlandırılması konusunda ısrar etti ve Türk yetkililer, saflarındaki Suriyeli olmayan savaşçıların ayrılmalarını talep etti. SDG üyelerinin Suriye ordusuna entegre edilmesi ilkesini, bunun birleşik askeri birlikler şeklinde değil, bireysel olması şartıyla kabul etti.

 Almanya Şansölyesi Friedrich Merz, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ve İngiltere Başbakanı Keir Starmer, Münih Güvenlik Konferansı sırasında düzenlenen E-3 toplantısının başlangıcında bir arada, Münih, 13 Şubat 2026 (AFP) Almanya Şansölyesi Friedrich Merz, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ve İngiltere Başbakanı Keir Starmer, Münih Güvenlik Konferansı sırasında düzenlenen E-3 toplantısının başlangıcında bir arada, Münih, 13 Şubat 2026 (AFP)

Bu koşullar arasında, yaklaşık 1000 Suriyeli olmayan savaşçının Suriye topraklarından Kuzey Irak'a çekilmesi, şimdiye kadar uygulanan tek somut adım olarak öne çıkıyor. Buna rağmen Ankara, bu aşamada bu konu ile ilgili açıkça gerilimi artırmaktan veya önemli bir baskı uygulamaktan kaçındı. Zira Türk yönetimi, Türkiye içindeki Kürt taraflarla devam eden barış süreci ışığında, Suriye'deki politikalarını, özellikle SDG ve genel olarak Kürt meselesini ele alma şeklinin iç siyasi sonuçlarıyla dengelemeye çalışıyor.

Buna binaen, Suriye dosyası, Türkiye'nin ulusal güvenlik denkleminde temel bir unsur ve özellikle 2027 seçimlerinin yaklaşmasıyla birlikte iç politikada önemli bir faktör haline geldi. Zira iktidardaki Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP), barış sürecinde ilerleme kaydederek Kürt seçmen tabanını genişletmeyi hedefliyor.

Sonraki adımlar büyük ölçüde Şam ile SDG arasındaki anlaşmaların nasıl uygulanacağına bağlı olacak; ancak anlaşmaların şartlarına dair yorumlarda devam eden farklılıklar var ve SDG Lideri Mazlum Abdi bu farklılıkları, özde değil, terminolojide bir anlaşmazlık olarak nitelendirdi. Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre cevap bulmamış bir diğer soru ise bu düzenlemelerin beklenen Suriye anayasasına dahil edilip edilemeyeceği ve eğer edilecekse hangi biçimde olacağıdır. Mazlum Abdi ve İlham Ahmed, Kürtlerin eğitim ve kültür haklarıyla ilgili 13 sayılı kararnamenin anayasaya dahil edilmesi çağrısında bulundular. Abdi ayrıca özerk yönetimin Suriye devlet kurumlarına entegre edilmesi gerektiğini vurguladı.

Suriye sorunu, Türkiye'nin ulusal güvenlik denkleminde temel bir unsur ve iç politikasında önemli bir faktör haline geldi

 Ancak Abdi'nin son zamanlarda Suriye, Türkiye, Irak ve İran’daki “Kürdistan'ın dört parçası” ifadesine yaptığı atıflar ve Kürtlerin ortak bir siyasi otorite altında birleşmesi çağrısı, Ankara'da ve başka yerlerde mevcut endişeleri derinleştiriyor.

Suriye içinde, Sünni Arap çoğunluğun ve diğer grupların -Dürziler, Aleviler, Türkmenler ve Hristiyanlar- Kürtlere verilen ayrıcalıklara verdiği tepki, potansiyel gerilimlere işaret ediyor. Güneyde, geniş çaplı çatışmaların yerini kırılgan bir sakinliğin aldığı Dürziler arasında temkinli bir huzursuzluk hakimken, liderleri Şam'ın Kürt meselesini nasıl ele alacağını yakından takip ediyor. Kuzey ve güney Suriye arasında komşu ülkelerin pozisyonlarında temel bir farklılık bulunuyor. Kuzeyde Türkiye, Şam'ı SDG’ye karşı desteklerken, güneyde İsrail, Şam'a karşı olan Dürzi gruplara destek verdi.

Şam'ın karşı karşıya olduğu en büyük meydan okuma, savaşın harap ettiği bir ülkenin yeniden inşası ve zor durumdaki bir ekonominin canlandırılmasıdır; ne var ki azınlıkların şikayetleri ele alınmadan ve çözülmemiş siyasi anlaşmazlıklar giderilmeden bu yolda ilerlenemez. Bu hassas denklem, Suriye Devlet Başkanı Ahmed Şara için önemli bir sınav teşkil edecek; zira kendisi iç güçler, azınlıklarla ilişkiler ve dış güçlerin çatışan çıkarları arasında dengeyi aynı anda yönetme göreviyle karşı karşıyadır.


Lübnan Cumhurbaşkanı, İsrail'in hava saldırılarını kınayarak, bu saldırıların ülkede istikrarın sağlanmasına yönelik çabaları baltalamayı amaçladığını söyledi

 Lübnan'ın doğusundaki Bekaa Vadisi bölgesinde bulunan Bednayel köyünde, İsrail hava saldırılarının ardından ağır hasar gören bina (AFP)
Lübnan'ın doğusundaki Bekaa Vadisi bölgesinde bulunan Bednayel köyünde, İsrail hava saldırılarının ardından ağır hasar gören bina (AFP)
TT

Lübnan Cumhurbaşkanı, İsrail'in hava saldırılarını kınayarak, bu saldırıların ülkede istikrarın sağlanmasına yönelik çabaları baltalamayı amaçladığını söyledi

 Lübnan'ın doğusundaki Bekaa Vadisi bölgesinde bulunan Bednayel köyünde, İsrail hava saldırılarının ardından ağır hasar gören bina (AFP)
Lübnan'ın doğusundaki Bekaa Vadisi bölgesinde bulunan Bednayel köyünde, İsrail hava saldırılarının ardından ağır hasar gören bina (AFP)

Lübnan Cumhurbaşkanı Joseph Avn, İsrail'in dün gece karadan ve denizden Sayda (Sidon) bölgesini ve Bekaa Vadisi'ndeki kasabaları hedef alan saldırılarını şiddetle kınayarak, "Bu saldırıların devam etmesi, Lübnan'ın başta Amerika Birleşik Devletleri olmak üzere dost ülkelerle istikrarı sağlamak ve İsrail'in Lübnan'a yönelik düşmanlıklarını durdurmak için yürüttüğü diplomatik çabaları ve girişimleri engellemeyi amaçlayan açık bir saldırganlık eylemidir" dedi.

Ulusal Haber Ajansı, Avn'un şu sözlerini aktardı: "Bu baskınlar, Lübnan'ın egemenliğinin yeni bir ihlalini ve uluslararası yükümlülüklerin açık bir şekilde çiğnenmesini temsil ediyor ve uluslararası toplumun iradesine, özellikle de Birleşmiş Milletler'in 1701 sayılı Kararına tam uyulmasını ve tüm hükümlerinin uygulanmasını öngören kararlarına karşı bir saygısızlığı yansıtıyor."

Bölgede istikrarı destekleyen ülkelere, "Lübnan'ın egemenliğini, güvenliğini ve toprak bütünlüğünü korumak ve bölgeyi daha fazla gerilim ve gerginlikten kurtarmak için saldırıları derhal durdurma ve uluslararası kararlara saygı gösterilmesi yönündeki sorumluluklarını üstlenmeleri" çağrısını yineledi.

Şarku’l Avsat’ın aldığı bilgiye göre İsrail ordusunun Lübnan'ın doğusundaki Hizbullah komuta merkezlerini hedef aldığını söylediği baskınlarda en az 6 kişi öldü ve 25 kişi de yaralandı.


"Barış Konseyi"... Trump'ın vaatlerinin yeni bir sınavı

 Barış Konseyi Konferansı Katılımcıları- 19 Şubat 2026 (AFP)
Barış Konseyi Konferansı Katılımcıları- 19 Şubat 2026 (AFP)
TT

"Barış Konseyi"... Trump'ın vaatlerinin yeni bir sınavı

 Barış Konseyi Konferansı Katılımcıları- 19 Şubat 2026 (AFP)
Barış Konseyi Konferansı Katılımcıları- 19 Şubat 2026 (AFP)

Washington, önceki gün Barış Konseyi'nin resmi açılışına tanık oldu. Bu hamleyi ABD Başkanı Donald Trump, kendisini bir barış başkanı olarak tanıtarak ve mesajını öncelikle Amerikan kamuoyuna yönelterek siyasi söyleminin merkezine yerleştirdi. Amerika Birleşik Devletleri artık dış politika dosyalarının iç mücadelenin bir parçası haline geldiği ve her diplomatik hamlenin seçmenler önünde Amerikan rolünün imajının yeni bir sınavı olduğu bir seçim yılına giriyor.

İran ile gerginliğin artmasıyla birlikte bölgedeki büyük askeri yığılma göz önüne alındığında şu soru gündeme geliyor: "İran'a önümüzdeki iki hafta içinde askeri bir saldırı düzenlenmesi durumunda Gazze ile ilgili müzakere edilen iyimser planlar nasıl gerçekçi olabilir?"

Öte yandan, "Gazze Şeridi Yönetimi Ulusal Komitesi"nin geçen akşam Geçici Polis Gücü'nde iş başvurularının alınmaya başlanacağını duyurmasının hemen ardından, Gazze'deki gençler başvurularını yapmak için yarışa girdiler.