Demokrasiler nasıl diktatörlüğe dönüşür?

Siyaset sahnesindeki güçlü adamlar ulusu kurtarmaları için hedeflerinin önündeki tüm engelleri ortadan kaldırmaları gerektiğini iddia ediyorlar

Halkın kayıtsızlığı, demokrasilerin diktatörlüğe dönüşmesine yol açabilir (AFP)
Halkın kayıtsızlığı, demokrasilerin diktatörlüğe dönüşmesine yol açabilir (AFP)
TT

Demokrasiler nasıl diktatörlüğe dönüşür?

Halkın kayıtsızlığı, demokrasilerin diktatörlüğe dönüşmesine yol açabilir (AFP)
Halkın kayıtsızlığı, demokrasilerin diktatörlüğe dönüşmesine yol açabilir (AFP)

Fidel Spiti
Diktatörlerin çoğu, güçle, ayaklanmalarla veya darbelerle iktidara gelmediler. Aksine birçoğu seçim gibi demokratik yollarla iktidarı ele geçirmiş, daha sonra gücü ellerine geçirince diktatöre dönüşmüştür. Bu güç, onların bir ömür boyu iktidarda kalmalarına ve ülkelerinin, halklarının ve yakın yahut uzak diğer ülkelerin ve halklarının kaderini kontrol etmelerine izin veriyor.

Kurtuluş ve diktatörlük
Siyaset araştırmacısı Alec Medine, Washington Post gazetesinde yayınlanan bir makalesinde, demokrasinin diktatörlüğe dönüşmesinin nedenlerinden birinin, birbirleriyle diyalog kurmayı veya iş birliği yapmayı reddeden, şiddet veya aşırılık yanlısı grupların kamusal siyasi alana hükmetmesine izin veren ve temsil açısından büyüklükleri birbirine oldukça yakın olan azınlıkları ve çoğunlukları üreten demokratik boşluklardan yararlanmak iç taraflar arasındaki sert siyasi kutuplaşma olduğunu söylüyor.
Gücü ve parası olan baskın taraf, seçimleri kaybetmenin, gücünü elinden almak anlamına gelebileceğini hissettiğinde demokrasi düşebilir. Bu nedenle söz konusu taraf, ülkeyi zorla kontrol etmeye ve ardından bir diktatörlüğe dönüştürmeye çalışır. Tıpkı bugün, son parlamento seçimlerinde kaybeden siyasi partilerin seçim sonuçlarını reddettiği Irak'ta olduğu gibi. Ya da seçimle iktidara gelen ve meclisi feshetme yetkisine sahip olan bir cumhurbaşkanının, hükümetin ve diğer devlet kurumlarının yetkisini devralmasıyla ve her şeyi tek başına ve kişisel ahlakıyla reforme etmesi beklenen adam olduğuna halkı inandırarak tüm yetkileri ‘kurtuluş’ ve aşırı sağcı sloganlar altında elinde toplamasıyla demokrasi çökebilir. Tıpkı Putin Rusya'sında yaşananlar gibi. Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin seçildikten sonra görev sürelerini kanunlarla veya gözetimle kısıtlanmayan mutlak yetkilerle donatılmış şekilde sınırsız hale getirdiler.
Bir partinin önce seçimler yoluyla demokratik bir devlet kurduğu, ardından kurumları inşa etme yolunda taraflar arasında varılan mutabakatı bozduğu Sudan ve Libya yönetimleri de buna birer örnek teşkil ediyorlar. Söz konusu taraflar bir birlerini vatana ihanet, dış güçler adına hareket etmek, ulusal kimliği baltalamaya çalışmak gibi darbenin önünü açan popülist suçlamalarla itham ederler. Diktatörlüğün garip bir şekilde demokratikleştirilmesi yöntemine gelince, Suriye'deki her cumhurbaşkanlığı seçimini buna örnek gösterebiliriz. Tıpkı cumhurbaşkanının yüzde 99'a varan yüksek oy oranıyla yeniden seçildiği Kaddafi Libya'sında olduğu gibi. Böylece ‘ebedi başkanlık sistemi’ demokratik yollarla resmen kurulmuş oluyor. İran ise halkının cumhurbaşkanlığı veya milletvekili seçimlerinde, ancak ‘İran Düzenin Maslahatını Teşhis Konseyi’ (DMTK) olarak adlandırılan otoriter bir siyasi ve idari kurumda görevli bir grup din adamı tarafından seçilen belirli adaylar arasından seçim yapma hakkına sahip olması nedeniyle, çarpık demokrasinin parlak bir örneğidir.

Durumun böyle olmasında halkın da payı var
Demokrasinin, büyük bir ekonomik çöküş, büyük bir askeri yenilgi veya başka bir ülkenin savaş tehdidi gibi büyük olayların baskısı altında halkın diktatörlüğe yönelmesine neden olan başka yolları da vardır. Seçmenler ülkeyi ekonomik veya siyasi sorunlardan tek başına kurtarmayı vaat eden siyasi partiler gibi ütopik seçenekler ararlar. Bu partiler genellikle iktidara gelir gelmez demokratik sistemleri askıya alırlar. Tıpkı Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra Almanya'da kurulan Weimar Demokratik Cumhuriyeti döneminde nasyonal sosyalizmin ya da bir başka deyişle Nazilerin iktidara geldiğinde olduğu gibi. Nazilerin iktidara gelişi, Birinci Dünya Savaşı’ndan galip çıkan ülkelerin savaşın mağluplarından Almanya'ya dayattığı aşağılayıcı koşullara karşı Almanların duydukları öfkenin bir tezahürüydü. Bu da uygulanan yaptırımlar nedeniyle Almanya’yı ciddi bir yoksulluğa sürükledi ve ekonomik olarak dışa bağımlı hale getirdi. Alman halkı, o zamanlar Nazizm’i kurtarıcıları olarak görüyorlardı. Nazizm, Adolf Hitler'in önderliğinde, çok sayıda popülist vaatler ve aşırı milliyetçi fikirlerle iktidara getirildi. Ardından ise tamamen yok oldu.
Halkın kayıtsızlığı, yani seçmenlerin siyasi olarak kayıtsız kalmaları ve siyasi sürece katılmamaları da demokrasilerin diktatörlüklere dönüşmesine yol açar. Bu, bazı demokrasilerde büyüyen bir sorundur ve demokratik dünyanın birçok yerinde seçimlere düşük oranda katılım olması bunun açık bir göstergesidir. Seçmenler, herhangi bir fark yaratamayacaklarını düşündüklerinde kayıtsız kalıyorlar. Bu durum ‘otoriter zihniyete’ sahip siyasi liderlere, örneğin siyasi veya etnik azınlıkların ya da rekabet eden ve değişim isteyen partilerin siyasi haklarını kısıtlamaya başlama fırsatı sunar. Bu da, ifade özgürlüğünün baskı altına alınması, muhaliflere karşı suikastlar düzenlemesi, hapis ve işkence ile cezalandırılmaları için bir güvenlik, askeri ve istihbarat sisteminin kurulmasıyla birlikte yerleşen diktatörlüğe doğru sürüklenmenin önünü açar.

Seçkinlerin çıkarları
Bazı durumlarda, devlet, siyasi liderlik, işadamları, bankacılar, iş ve finans alanlarında önemli pozisyonlara sahip ‘seçkinler’ ya da din adamları ve ordu, artık demokratik sistemin kendilerine fayda sağlamadığını ve mali veya siyasi çıkarlarıyla çatıştığını hissettiklerinde de demokrasiler diktatörlüklere dönüşebilir. Çünkü bu saydığımız gruplardaki insanlar, zenginliklerini, statülerini veya siyasi nüfuzlarını rakip seçkinlerden veya popüler baskı gruplarından ve hatta temsil etmeleri gereken seçmenlerden koruyan demokratik olmayan alternatif yollara başvururlar. Demokrasiye yapılan darbeden yararlanan bu seçkinler, başta demokratik seçimler olmak üzere, yerlerine başkalarının gelmesine yol açabilecek tüm araçları ya iptal ederek ya da erteleyip sonra hile yaparak bloke ederler. Lübnan'daki olaylar, siyasi analistlerden bazılarının ülkenin çöküşünden sonra gidişatı değiştirecek son çare olarak gördüğü yaklaşan seçimlerle ilgili söylediklerinin bir örneği gibi görünüyor. Çünkü iktidardaki siyasi sınıfın, seçimleri düzenlemeyerek veya sonuçlara hile karıştırarak bu tür değişikliklere izin vermeyeceğine inanıyorlar.
Demokratik bir yönetimi, otoriter hale getirmenin bir yolu başka yolu da ayaklanma veya darbedir. Bir ayaklanma durumunda, halkın büyük bir bölümü iktidara karşı harekete geçer ve onu devirirler. Fakat birçok durumda, halk darbesinin sonuçları ordu veya istihbarat servisi gibi güçlü bir kurum tarafından gerçekleştirilen bir karşı darbe ile sona erer. Bugün Cezayir, Libya, Mısır, Tunus ve Sudan'da yaşanan da budur. Şili'de 1973 yılında General Augusto Pinochet ve ordudaki yüksek rütbeli diğer muhafazakar eğilimli komutanların seçilmiş sosyalist Başkan Salvador Allende iktidarını devirmek için yaptıkları darbe de buna bir örnektir. İktidara gelen Pinochet, Şili’de tam bir diktatörlük rejimi kurdu. Pinochet ve cuntası, ülkeyi 17 yıl boyunca tüm seçimlerin yapılmasını engelleyerek ve rejime muhalif binlerce siyasiyi ortadan kaldırarak ve öldürerek demir yumrukla yönetti. Pinochet'in Şili’yi yönettiği askeri rejim, 20. yüzyılın sonlarının en acımasız diktatörlüklerinden biri olarak kabul ediliyor.

ABD’de diktatörlük
Aynı şekilde, ABD de 1930'lu yıllardaki ‘Büyük Buhran’ döneminin ortalarında askeri bir diktatörlüğe dönüşebilirdi. Yaşanan bu buhran nedeniyle, ABD’li seçmenler ezici bir çoğunlukla başkanlık için Franklin Roosevelt'i seçti. Roosevelt, ABD’yi ‘New Deal’ olarak bilinen Büyük Buhran'dan çıkarmak için tartışmalı bir siyasi projeye girişti. Roosevelt'in ekonomik reformları, onları bir sosyalizm biçimi olarak gören işadamları ve finansörlerin şiddetli muhalefetiyle karşılaştı. Bu yüzden işadamları ve finansörlerden oluşan bir grup, ABD Başkanı’nı zorla ve ordunun yardımıyla devirmek için bir plan yaptılar. Planlanan ayaklanmaya askeri destek almak için ABD Deniz Piyadesi Tümgenerali Smedley D. Butler ile temasa geçtiler. Neyse ki, Tümgeneral Butler komploya katılmayı reddetti ve bunu ABD Kongresi'ne bildirdi. Tümgeneral Butler'ın bilinçli tutumu olmasaydı, ABD de 1930'larda askeri bir diktatörlük haline gelecekti.
Siyaset bilimcisi Amr Hamzawy’ye göre demokrasinin diktatörlüğe dönüşmesini önlemek için siyaset sahnesine giren, siyasetin dışında olduklarını ve ülkeyi yöneten yozlaşmış politikacılardan kurtarmaya geldiklerini iddia eden ‘güçlü adamların’ karizmasına karşı koymak gerekiyor. Bu aşırı sağcı akıma, çoğu zaman milliyetçi duyguları kabartan azınlıklara, göçmenlere, siyasi muhaliflere ve diğer liderlere karşı sert bir söylem eşlik ediyor. Bu güçlü adamlar, ülkenin ‘kurtarıcısı’ olmak için ‘ulusu kurtaracak hedeflerin önündeki tüm engelleri kaldırmaları gerektiğini’ iddia ediyorlar.
*Bu makale Şarku’l Avsat tarafından Independent Arabia’dan çevrilmiştir.



Japonya'daki terör tatbikatına "kefiye" tepkisi

Japonya Dışişleri Bakanlığı, tatbikatta kullanılan kıyafetler Ortadoğulu veya Müslüman bir "teröriste" dair kalıp yargıları yansıttığı için eleştirildi (X/MofaJapan_jp)
Japonya Dışişleri Bakanlığı, tatbikatta kullanılan kıyafetler Ortadoğulu veya Müslüman bir "teröriste" dair kalıp yargıları yansıttığı için eleştirildi (X/MofaJapan_jp)
TT

Japonya'daki terör tatbikatına "kefiye" tepkisi

Japonya Dışişleri Bakanlığı, tatbikatta kullanılan kıyafetler Ortadoğulu veya Müslüman bir "teröriste" dair kalıp yargıları yansıttığı için eleştirildi (X/MofaJapan_jp)
Japonya Dışişleri Bakanlığı, tatbikatta kullanılan kıyafetler Ortadoğulu veya Müslüman bir "teröriste" dair kalıp yargıları yansıttığı için eleştirildi (X/MofaJapan_jp)

Japonya Dışişleri Bakanlığı, terörle mücadele tatbikatında teröristleri canlandırmak için kullanılan kıyafetlerin Ortadoğulu veya Müslüman bir "teröriste" ilişkin kalıp yargıları yansıttığı gerekçesiyle tepkilerin hedefi oldu.

Bakanlığın 10 Eylül'deki tatbikattan paylaştığı fotoğraflarda teröristleri canlandıran kişilerin, kendine özgü dokuma deseniyle bilinen geleneksel Arap kefiyesini andıran başörtüleri taktığı görüldü.

Fotoğraflardan birinde, teröristi canlandıran kişinin atkıyı andıran kumaşla başını örtmüş halde bir rehinenin başına torba geçirdiği görülüyordu. Görseller internette eleştirilere yol açtı. Bazı kullanıcılar, kıyafetin kefiyeye benzerliğinin gözden kaçırılmasının zor olduğunu söyleyerek bakanlığı Arapları veya Müslümanları terörizmle ilişkilendiren kalıp yargıları pekiştirmekle suçladı.

Tepkilerin ardından bakanlık fotoğrafları kaldırdı ve teröristleri canlandıran personelin giydiği kıyafetlerin belirli bir etnik grup, bölge veya din esas alınarak hazırlanmadığını belirten bir açıklama yaptı. Bakanlık ayrıca yanlış anlaşılmadan dolayı üzüntüsünü dile getirdi.

Bakanlık açıklamasında şöyle dedi:

Yurtdışına seyahat eden ve yurtdışında yaşayan Japon vatandaşlarına yönelik tehditler çeşitlenirken bu eğitimin öneminin giderek arttığının farkındayız ve kısa süre önce tatbikatı gerçekleştirdik.

Dışişleri Bakanı Toshimitsu Motegi, cuma günü düzenlediği basın toplantısında konuyu gündeme getirerek "Farklı görüşleri ciddiye aldık" dedi.

Motegi, "Tatbikat, Japon vatandaşlarının korunması açısından çok önemli" diye vurguladı ve ekledi:

Uygun zamanda gerekli bilgileri paylaşarak dikkatli açıklamalar yapmaya çalışacağız.

Bir güvenlik şirketine yaptırılan eğitim, Tokyo'daki bir devlet tesisinde düzenlenmişti.

Güvenlik şirketi, tatbikatların mümkün olduğunca uygulamaya dönük olacak şekilde tasarlandığını ve 7 Japon vatandaşının öldürüldüğü Temmuz 2016'daki Dakka terör saldırısından çıkarılan derslerden yararlanıldığını belirtti.

Bir sosyal medya kullanıcısı, "Terörist karaktere belirli bir bölgeyi çağrıştıran kıyafetler giydirmek ayrımcılığa yol açıyor" diyerek ekledi:

Özür dilenmesini ve paylaşımın silinmesini talep ediyorum.

Bir başka kullanıcı şöyle yazdı:

Dışişleri Bakanlığı ırkçılığı körükleyerek ne elde etmeye çalışıyor? Dışişleri Bakanlığı personelinin niteliği gerçekten bu kadar mı düştü?

Başka bir kullanıcıysa kıyafeti "bariz biçimde uygunsuz ve incitici" diye nitelendirerek fotoğrafların "önyargıları kemikleşmiş, yabancı düşmanı milliyetçi bir kliğin" izlerini taşıdığını söyledi.

Dışişleri Bakanlığı, Bangladeş'in başkenti Dakka'daki Holey Artisan kafeye 2016'da düzenlenen saldırıya atıfta bulundu. İslamcı militanların kafeyi 12 saat boyunca kuşattığı saldırıda, çoğunluğu yabancı 22 kişi öldürülmüştü. Kurbanların 7'si Japondu. Bu, Bangladeş'te İslamcı militanların düzenlediği en ölümcül saldırıydı.

Japonya'da terörle mücadele tatbikatları 2018'den bu yana düzenleniyor.

Independent Türkçe 


Batı Şeria’da büyük İsrail alarmı

Filistinliler, dün Batı Şeria’nın Nablus kentinin doğusundaki bir askeri kontrol noktasından geçmek için bekledi. (EPA)
Filistinliler, dün Batı Şeria’nın Nablus kentinin doğusundaki bir askeri kontrol noktasından geçmek için bekledi. (EPA)
TT

Batı Şeria’da büyük İsrail alarmı

Filistinliler, dün Batı Şeria’nın Nablus kentinin doğusundaki bir askeri kontrol noktasından geçmek için bekledi. (EPA)
Filistinliler, dün Batı Şeria’nın Nablus kentinin doğusundaki bir askeri kontrol noktasından geçmek için bekledi. (EPA)

İsrail ordusu, dün Yahudilerin Yom Kippur (Kefaret Günü) etkinlikleriyle eş zamanlı olarak Batı Şeria’daki alarm seviyesini önemli ölçüde yükseltti. İsrail güçleri ayrıca Batı Şeria’daki köylerin girişlerine askeri kontrol noktaları kurdu.

Filistin tarafının tepkisine yol açan gelişmede, İsrail’in aşırı sağcı Ulusal Güvenlik Bakanı Itamar Ben-Gvir dün Mescid-i Aksa’ya baskın düzenledi. Bu gelişme, Başbakan Binyamin Netanyahu’nun işgal altındaki Kudüs’teki Burak Duvarı (Ağlama Duvarı) bölgesine girmesinin ertesi gününde yaşandı.

Sahada ise İsrail ordusu, Cenin yakınlarındaki bir köyde bir Filistinliyi öldürdü. Ayrıca Ramallah’ın kuzeybatısındaki bir yerleşime düzenlenen silahlı saldırıda bir İsrailli hayatını kaybetti.


Trump'tan medya kuruluşlarına gözdağı: 3 medya kuruluşuna Beyaz Saray yasağı

ABD Başkanı Donald Trump, 16 Eylül 2026'da Kuzey Carolina eyaletindeki Charlotte Douglas Havalimanı'nda gazetecilere konuşurken (AP)
ABD Başkanı Donald Trump, 16 Eylül 2026'da Kuzey Carolina eyaletindeki Charlotte Douglas Havalimanı'nda gazetecilere konuşurken (AP)
TT

Trump'tan medya kuruluşlarına gözdağı: 3 medya kuruluşuna Beyaz Saray yasağı

ABD Başkanı Donald Trump, 16 Eylül 2026'da Kuzey Carolina eyaletindeki Charlotte Douglas Havalimanı'nda gazetecilere konuşurken (AP)
ABD Başkanı Donald Trump, 16 Eylül 2026'da Kuzey Carolina eyaletindeki Charlotte Douglas Havalimanı'nda gazetecilere konuşurken (AP)

ABD Başkanı Donald Trump, CNN, Politico ve MSNBC muhabirlerinin Beyaz Saray'a girişini engelleme kararını uygulamaya koymasının ardından, Amerikan medyasına yönelik yasağı genişletebileceği ve başka kuruluşların da Beyaz Saray'a girişini engelleyebileceği uyarısında bulundu. Üç medya kuruluşu ise Anayasa'nın Birinci Ek Maddesi kapsamında sahip oldukları hakları savunmak için yargıya başvurabileceklerinin sinyalini verdi.

Trump'ın kararı, Beyaz Saray'a giriş için kullanılan basın akreditasyonlarının, başkanlık faaliyetlerini takip eden medya kuruluşlarını haberlerinin içeriği nedeniyle cezalandırmak amacıyla kullanılabileceği yönündeki endişeleri artırdı.

Trump, başka medya kuruluşlarının da benzer bir uygulamayla karşı karşıya kalabileceğini söyledi. Yönetimini haksız biçimde haberleştirmekle suçladığı kuruluşlar arasında New York Times ve Washington Post'u da sayan Trump, bu iki gazete için henüz resmi bir yasak kararı açıklamadı.

vfghyju
ABD Başkanı Donald Trump, CNN, MSNBC ve Politico'yu “uydurma haberler ve yalanlar” yayımlamakla suçladı (AFP)

Trump daha önce Truth Social hesabından yaptığı açıklamada CNN, MSNBC ve Politico'nun Beyaz Saray'a girişinin derhal yasaklandığını duyurmuş ve bu kuruluşları “yalan haber” yapmakla suçlamıştı. Kararın açıklanmasının ardından uygulamaya geçildi. Üç kuruluşun gazetecileri, akreditasyon kartlarının devre dışı bırakılmasının ardından cumartesi günü Beyaz Saray kompleksine alınmadı.

Trump, kararını belirli bir haberle ilişkilendirmedi. Bunun yerine uygulamanın yıllardır devam ettiğini söylediği “olumsuz ve adaletsiz” yayınların birikmesinin sonucu olduğunu belirtti.

Trump, cuma günü gazetecilere yaptığı açıklamada başka medya kuruluşlarının da aynı uygulamayla karşılaşabileceğini ima etti. Bu durum, Beyaz Saray'ın başkanın yayınlarını eleştirdiği medya kuruluşlarını hedef alan daha geniş kapsamlı bir politika izleyip izlemeyeceği konusunda medya çevrelerinde soru işaretlerine yol açtı.

Medya kuruluşları yargıya gitmeye hazırlanıyor

Üç medya kuruluşunun açıklamaları, anlaşmazlığın kısa süre içinde Beyaz Saray'ın kapılarından federal mahkemelere taşınabileceğine işaret etti.

CNN yaptığı açıklamada gazetecilerinin ve yayınlarının arkasında olduğunu belirterek ABD Anayasası'nın kendisine hükümet müdahalesi olmadan gazetecilik yapma hakkı tanıdığını vurguladı. Kuruluş, yasağın Anayasa tarafından korunan haklara yönelik hukuka aykırı bir saldırı olduğunu savundu.

ghyjukı
18 Eylül 2026'da Washington'da Beyaz Saray'ın Batı Kanadı'na yöneltilmiş bir televizyon kamerası (AFP)

Politico ise Beyaz Saray'ı izlemeyi sürdüreceğini ve Birinci Ek Madde kapsamındaki haklarını güçlü biçimde savunacağını açıkladı. MSNBC de gazetecilerini ve basın özgürlüğünü savunmak için gerekli adımları atacağını bildirdi.

Açılabilecek davalar, Trump yönetimini başkanın gazetecilerin Beyaz Saray'a erişimini düzenleme yetkisinin sınırları konusunda anayasal bir sınavla karşı karşıya bırakabilir. Davanın temel başlıklarından biri, erişime ilişkin idari kurallar koymakla bir medya kuruluşunu yayınlarının içeriği nedeniyle dışlamak arasındaki fark olacak.

Tartışmanın merkezinde hukukta “bakış açısına dayalı ayrımcılık” olarak bilinen ilke bulunuyor. Hükümetin Oval Ofis, başkanlık uçağı gibi kapasitesi sınırlı alanlara erişimi düzenleme yetkisi bulunuyor. Ancak hukuk uzmanları ve basın özgürlüğü kuruluşları, bir medya kuruluşunun hükümeti memnun etmeyen yayınları nedeniyle dışlanmasının Birinci Ek Madde açısından farklı bir hukuki sorun oluşturduğunu belirtiyor.

Beyaz Saray Muhabirleri Derneği (WHCA) de karara tepki göstererek Trump yönetiminden yasağı derhal kaldırmasını ve Beyaz Saray'a girişi engellenen gazetecilerin akreditasyonlarını yeniden vermesini istedi.

Dernek Başkanı Jackie Heinrich, yasağın uygulanmasının ardından yaptığı açıklamada üç medya kuruluşunun gazetecilerine erişim kısıtlaması getirilmesinin Anayasa'nın Birinci Ek Maddesi'ni ihlal ettiğini söyledi. Heinrich, bir medya kuruluşunun yayınlarının niteliği nedeniyle dışlanmasına imkân veren bir ölçütün ileride başka medya kuruluşlarına karşı da kullanılabileceği uyarısında bulundu.

Heinrich, Amerikalıların özgür ve bağımsız bir basın aracılığıyla seçilmiş yetkilileri denetleme ve onlardan hesap sorma hakkına sahip olduğunu belirterek bunun hükümet yetkililerinin söz konusu yayınlardan memnun olup olmamasına bağlı olmaması gerektiğini ifade etti.

“Basın özgürlüğüne eşi görülmemiş saldırı”

Washington'daki önemli basın özgürlüğü kuruluşlarından National Press Club da Trump'ın kararına tepki göstererek başkandan uygulamayı derhal geri çekmesini istedi.

Kulübün Başkanı Mark Shuf Jr., yaptığı açıklamada bir medya kuruluşunun yönetimin yayınlarından memnun olmaması nedeniyle Beyaz Saray'a girişinin engellenmesinin, başkanlık makamını denetlemesine ve içeride yaşananları Amerikan kamuoyuna aktarmasına izin verilen sesleri kontrol etmeye yönelik açık bir girişim olduğunu söyledi.

gh
ABD Başkanı Donald Trump, 18 Eylül 2026'da Oval Ofis'te gazetecilerin sorularını yanıtlarken (EPA)

National Press Club, kararın uygulanmasının basın özgürlüğüne “eşi görülmemiş bir saldırı” anlamına geldiği uyarısında bulundu. Kulüp, Anayasa'nın Birinci Ek Maddesi'nin hükümetin, yayınlarından duyduğu memnuniyete göre hangi gazetecilerin görev yapabileceğine karar vermesine izin vermediğini vurguladı.

Kulüp ayrıca kararın diğer medya kuruluşları ve gazetecilere, haberlerinin tonunu yumuşatmaları veya Beyaz Saray'a erişimlerini kaybetme korkusuyla zor soruları sormadan önce iki kez düşünmeleri gerektiği yönünde bir mesaj verebileceği uyarısında bulundu.

Shuf, özgür ve bağımsız basının 250 yıldır ABD liderlerini denetlemede temel bir rol oynadığını belirtti. Beyaz Saray muhabirlerinin yürüttüğü denetimin yalnızca gazetecilere değil, Amerikan halkına da hükümet politikalarını daha iyi anlama imkânı sağladığını söyledi.

Shuf ayrıca kararlarından emin olan bir hükümetin bağımsız denetimden korkmaması gerektiğini ifade etti.

CNN'ye yönelik yasağın, başkanın seyahatlerinde dönüşümlü olarak kendisine eşlik eden televizyon kuruluşlarının oluşturduğu havuzu da etkileyebileceği belirtiliyor. Bu sistem, tüm gazetecilerin sığmadığı alanlarda başkanın faaliyetlerine ilişkin görüntü ve haberlerin diğer televizyon kanallarına ulaştırılmasını sağlıyor.

Bu nedenle Trump'ın Birleşmiş Milletler Genel Kurulu kapsamında gerçekleştireceği görüşmelerin televizyonlardan nasıl izleneceğine ilişkin soru işaretleri de ortaya çıktı.

Daha önceki davalar

Medya kuruluşlarının olası davalarda başvurabileceği bazı hukuki emsaller bulunuyor. Trump'ın ilk başkanlık döneminde Beyaz Saray, CNN muhabiri Jim Acosta'nın başkanla yaşadığı tartışmanın ardından basın akreditasyonunu iptal etmişti. Ancak federal mahkeme, akreditasyonun yeniden verilmesine hükmetmişti.

Trump yönetimi ayrıca Associated Press ile başka bir hukuki mücadeleye girmişti. Yönetim, haber ajansının haberlerinde Meksika Körfezi yerine Amerika Körfezi adını kullanmayı kabul etmemesi üzerine AP gazetecilerinin Oval Ofis'e, başkanlık uçağına ve bazı etkinliklere erişimini kısıtlamıştı.

Söz konusu dava, yönetimin kapasitesi sınırlı alanlara hangi gazetecileri alacağını belirleme yetkisi ile bir medya kuruluşunu editoryal kararları nedeniyle cezalandırması arasındaki hukuki sınır tartışmasının bir parçası olmayı sürdürüyor.

Yeni karar, Trump ile medya kuruluşları arasındaki daha geniş kapsamlı mücadelenin de bir parçası. Başkan, New York Times, Wall Street Journal ve İngiliz BBC dahil olmak üzere bazı medya kuruluşlarına karşı hukuki girişimlerde bulundu.

Trump yönetimi, başkanın sıklıkla yanlış veya taraflı yayınlara maruz kaldığını savunuyor. Buna karşılık medya kuruluşları ve basın özgürlüğü örgütleri, hükümetin eleştirel yayınları cezalandırmak için sahip olduğu araçları kullanmasının, başkanın basını eleştirme veya dava etme hakkından farklı olduğunu belirtiyor.

Üç medya kuruluşunun da dava açmaya hazırlandığı ve yönetimle hukuki mücadeleye girmeye hazır oldukları yönündeki açıklamaları dikkat çekiyor.

Washington'daki medya çevrelerinde ise daha acil soru, Trump'ın başka kuruluşları da yasaklılar listesine ekleme tehdidini uygulayıp uygulamayacağı. Böyle bir adım atılması halinde tartışma, Beyaz Saray ile üç medya kuruluşu arasındaki anlaşmazlığın ötesine geçerek başkanın medya kuruluşlarına yönelik yayınlarından duyduğu memnuniyete göre başkanlık makamına basın erişimini kontrol edip edemeyeceğine ilişkin daha geniş bir anayasal mücadeleye dönüşebilir.