Demokrasiler nasıl diktatörlüğe dönüşür?

Siyaset sahnesindeki güçlü adamlar ulusu kurtarmaları için hedeflerinin önündeki tüm engelleri ortadan kaldırmaları gerektiğini iddia ediyorlar

Halkın kayıtsızlığı, demokrasilerin diktatörlüğe dönüşmesine yol açabilir (AFP)
Halkın kayıtsızlığı, demokrasilerin diktatörlüğe dönüşmesine yol açabilir (AFP)
TT

Demokrasiler nasıl diktatörlüğe dönüşür?

Halkın kayıtsızlığı, demokrasilerin diktatörlüğe dönüşmesine yol açabilir (AFP)
Halkın kayıtsızlığı, demokrasilerin diktatörlüğe dönüşmesine yol açabilir (AFP)

Fidel Spiti
Diktatörlerin çoğu, güçle, ayaklanmalarla veya darbelerle iktidara gelmediler. Aksine birçoğu seçim gibi demokratik yollarla iktidarı ele geçirmiş, daha sonra gücü ellerine geçirince diktatöre dönüşmüştür. Bu güç, onların bir ömür boyu iktidarda kalmalarına ve ülkelerinin, halklarının ve yakın yahut uzak diğer ülkelerin ve halklarının kaderini kontrol etmelerine izin veriyor.

Kurtuluş ve diktatörlük
Siyaset araştırmacısı Alec Medine, Washington Post gazetesinde yayınlanan bir makalesinde, demokrasinin diktatörlüğe dönüşmesinin nedenlerinden birinin, birbirleriyle diyalog kurmayı veya iş birliği yapmayı reddeden, şiddet veya aşırılık yanlısı grupların kamusal siyasi alana hükmetmesine izin veren ve temsil açısından büyüklükleri birbirine oldukça yakın olan azınlıkları ve çoğunlukları üreten demokratik boşluklardan yararlanmak iç taraflar arasındaki sert siyasi kutuplaşma olduğunu söylüyor.
Gücü ve parası olan baskın taraf, seçimleri kaybetmenin, gücünü elinden almak anlamına gelebileceğini hissettiğinde demokrasi düşebilir. Bu nedenle söz konusu taraf, ülkeyi zorla kontrol etmeye ve ardından bir diktatörlüğe dönüştürmeye çalışır. Tıpkı bugün, son parlamento seçimlerinde kaybeden siyasi partilerin seçim sonuçlarını reddettiği Irak'ta olduğu gibi. Ya da seçimle iktidara gelen ve meclisi feshetme yetkisine sahip olan bir cumhurbaşkanının, hükümetin ve diğer devlet kurumlarının yetkisini devralmasıyla ve her şeyi tek başına ve kişisel ahlakıyla reforme etmesi beklenen adam olduğuna halkı inandırarak tüm yetkileri ‘kurtuluş’ ve aşırı sağcı sloganlar altında elinde toplamasıyla demokrasi çökebilir. Tıpkı Putin Rusya'sında yaşananlar gibi. Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin seçildikten sonra görev sürelerini kanunlarla veya gözetimle kısıtlanmayan mutlak yetkilerle donatılmış şekilde sınırsız hale getirdiler.
Bir partinin önce seçimler yoluyla demokratik bir devlet kurduğu, ardından kurumları inşa etme yolunda taraflar arasında varılan mutabakatı bozduğu Sudan ve Libya yönetimleri de buna birer örnek teşkil ediyorlar. Söz konusu taraflar bir birlerini vatana ihanet, dış güçler adına hareket etmek, ulusal kimliği baltalamaya çalışmak gibi darbenin önünü açan popülist suçlamalarla itham ederler. Diktatörlüğün garip bir şekilde demokratikleştirilmesi yöntemine gelince, Suriye'deki her cumhurbaşkanlığı seçimini buna örnek gösterebiliriz. Tıpkı cumhurbaşkanının yüzde 99'a varan yüksek oy oranıyla yeniden seçildiği Kaddafi Libya'sında olduğu gibi. Böylece ‘ebedi başkanlık sistemi’ demokratik yollarla resmen kurulmuş oluyor. İran ise halkının cumhurbaşkanlığı veya milletvekili seçimlerinde, ancak ‘İran Düzenin Maslahatını Teşhis Konseyi’ (DMTK) olarak adlandırılan otoriter bir siyasi ve idari kurumda görevli bir grup din adamı tarafından seçilen belirli adaylar arasından seçim yapma hakkına sahip olması nedeniyle, çarpık demokrasinin parlak bir örneğidir.

Durumun böyle olmasında halkın da payı var
Demokrasinin, büyük bir ekonomik çöküş, büyük bir askeri yenilgi veya başka bir ülkenin savaş tehdidi gibi büyük olayların baskısı altında halkın diktatörlüğe yönelmesine neden olan başka yolları da vardır. Seçmenler ülkeyi ekonomik veya siyasi sorunlardan tek başına kurtarmayı vaat eden siyasi partiler gibi ütopik seçenekler ararlar. Bu partiler genellikle iktidara gelir gelmez demokratik sistemleri askıya alırlar. Tıpkı Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra Almanya'da kurulan Weimar Demokratik Cumhuriyeti döneminde nasyonal sosyalizmin ya da bir başka deyişle Nazilerin iktidara geldiğinde olduğu gibi. Nazilerin iktidara gelişi, Birinci Dünya Savaşı’ndan galip çıkan ülkelerin savaşın mağluplarından Almanya'ya dayattığı aşağılayıcı koşullara karşı Almanların duydukları öfkenin bir tezahürüydü. Bu da uygulanan yaptırımlar nedeniyle Almanya’yı ciddi bir yoksulluğa sürükledi ve ekonomik olarak dışa bağımlı hale getirdi. Alman halkı, o zamanlar Nazizm’i kurtarıcıları olarak görüyorlardı. Nazizm, Adolf Hitler'in önderliğinde, çok sayıda popülist vaatler ve aşırı milliyetçi fikirlerle iktidara getirildi. Ardından ise tamamen yok oldu.
Halkın kayıtsızlığı, yani seçmenlerin siyasi olarak kayıtsız kalmaları ve siyasi sürece katılmamaları da demokrasilerin diktatörlüklere dönüşmesine yol açar. Bu, bazı demokrasilerde büyüyen bir sorundur ve demokratik dünyanın birçok yerinde seçimlere düşük oranda katılım olması bunun açık bir göstergesidir. Seçmenler, herhangi bir fark yaratamayacaklarını düşündüklerinde kayıtsız kalıyorlar. Bu durum ‘otoriter zihniyete’ sahip siyasi liderlere, örneğin siyasi veya etnik azınlıkların ya da rekabet eden ve değişim isteyen partilerin siyasi haklarını kısıtlamaya başlama fırsatı sunar. Bu da, ifade özgürlüğünün baskı altına alınması, muhaliflere karşı suikastlar düzenlemesi, hapis ve işkence ile cezalandırılmaları için bir güvenlik, askeri ve istihbarat sisteminin kurulmasıyla birlikte yerleşen diktatörlüğe doğru sürüklenmenin önünü açar.

Seçkinlerin çıkarları
Bazı durumlarda, devlet, siyasi liderlik, işadamları, bankacılar, iş ve finans alanlarında önemli pozisyonlara sahip ‘seçkinler’ ya da din adamları ve ordu, artık demokratik sistemin kendilerine fayda sağlamadığını ve mali veya siyasi çıkarlarıyla çatıştığını hissettiklerinde de demokrasiler diktatörlüklere dönüşebilir. Çünkü bu saydığımız gruplardaki insanlar, zenginliklerini, statülerini veya siyasi nüfuzlarını rakip seçkinlerden veya popüler baskı gruplarından ve hatta temsil etmeleri gereken seçmenlerden koruyan demokratik olmayan alternatif yollara başvururlar. Demokrasiye yapılan darbeden yararlanan bu seçkinler, başta demokratik seçimler olmak üzere, yerlerine başkalarının gelmesine yol açabilecek tüm araçları ya iptal ederek ya da erteleyip sonra hile yaparak bloke ederler. Lübnan'daki olaylar, siyasi analistlerden bazılarının ülkenin çöküşünden sonra gidişatı değiştirecek son çare olarak gördüğü yaklaşan seçimlerle ilgili söylediklerinin bir örneği gibi görünüyor. Çünkü iktidardaki siyasi sınıfın, seçimleri düzenlemeyerek veya sonuçlara hile karıştırarak bu tür değişikliklere izin vermeyeceğine inanıyorlar.
Demokratik bir yönetimi, otoriter hale getirmenin bir yolu başka yolu da ayaklanma veya darbedir. Bir ayaklanma durumunda, halkın büyük bir bölümü iktidara karşı harekete geçer ve onu devirirler. Fakat birçok durumda, halk darbesinin sonuçları ordu veya istihbarat servisi gibi güçlü bir kurum tarafından gerçekleştirilen bir karşı darbe ile sona erer. Bugün Cezayir, Libya, Mısır, Tunus ve Sudan'da yaşanan da budur. Şili'de 1973 yılında General Augusto Pinochet ve ordudaki yüksek rütbeli diğer muhafazakar eğilimli komutanların seçilmiş sosyalist Başkan Salvador Allende iktidarını devirmek için yaptıkları darbe de buna bir örnektir. İktidara gelen Pinochet, Şili’de tam bir diktatörlük rejimi kurdu. Pinochet ve cuntası, ülkeyi 17 yıl boyunca tüm seçimlerin yapılmasını engelleyerek ve rejime muhalif binlerce siyasiyi ortadan kaldırarak ve öldürerek demir yumrukla yönetti. Pinochet'in Şili’yi yönettiği askeri rejim, 20. yüzyılın sonlarının en acımasız diktatörlüklerinden biri olarak kabul ediliyor.

ABD’de diktatörlük
Aynı şekilde, ABD de 1930'lu yıllardaki ‘Büyük Buhran’ döneminin ortalarında askeri bir diktatörlüğe dönüşebilirdi. Yaşanan bu buhran nedeniyle, ABD’li seçmenler ezici bir çoğunlukla başkanlık için Franklin Roosevelt'i seçti. Roosevelt, ABD’yi ‘New Deal’ olarak bilinen Büyük Buhran'dan çıkarmak için tartışmalı bir siyasi projeye girişti. Roosevelt'in ekonomik reformları, onları bir sosyalizm biçimi olarak gören işadamları ve finansörlerin şiddetli muhalefetiyle karşılaştı. Bu yüzden işadamları ve finansörlerden oluşan bir grup, ABD Başkanı’nı zorla ve ordunun yardımıyla devirmek için bir plan yaptılar. Planlanan ayaklanmaya askeri destek almak için ABD Deniz Piyadesi Tümgenerali Smedley D. Butler ile temasa geçtiler. Neyse ki, Tümgeneral Butler komploya katılmayı reddetti ve bunu ABD Kongresi'ne bildirdi. Tümgeneral Butler'ın bilinçli tutumu olmasaydı, ABD de 1930'larda askeri bir diktatörlük haline gelecekti.
Siyaset bilimcisi Amr Hamzawy’ye göre demokrasinin diktatörlüğe dönüşmesini önlemek için siyaset sahnesine giren, siyasetin dışında olduklarını ve ülkeyi yöneten yozlaşmış politikacılardan kurtarmaya geldiklerini iddia eden ‘güçlü adamların’ karizmasına karşı koymak gerekiyor. Bu aşırı sağcı akıma, çoğu zaman milliyetçi duyguları kabartan azınlıklara, göçmenlere, siyasi muhaliflere ve diğer liderlere karşı sert bir söylem eşlik ediyor. Bu güçlü adamlar, ülkenin ‘kurtarıcısı’ olmak için ‘ulusu kurtaracak hedeflerin önündeki tüm engelleri kaldırmaları gerektiğini’ iddia ediyorlar.
*Bu makale Şarku’l Avsat tarafından Independent Arabia’dan çevrilmiştir.



Melania Trump, en sevilen First Lady'ler listesinde sondan ikinci çıktı

YouGov'un yeni bir anketine göre Melania Trump, yakın tarihin en az popüler ikinci first lady'si seçildi (Reuters)
YouGov'un yeni bir anketine göre Melania Trump, yakın tarihin en az popüler ikinci first lady'si seçildi (Reuters)
TT

Melania Trump, en sevilen First Lady'ler listesinde sondan ikinci çıktı

YouGov'un yeni bir anketine göre Melania Trump, yakın tarihin en az popüler ikinci first lady'si seçildi (Reuters)
YouGov'un yeni bir anketine göre Melania Trump, yakın tarihin en az popüler ikinci first lady'si seçildi (Reuters)

Yeni bir ankete göre Melania Trump, yakın tarihin en az popüler ikinci First Lady'si seçildi ancak en sevilmeyen First Lady unvanını Trump'ın rakibi Hillary Clinton aldı.

YouGov'a göre bu ay 2 bin 255 ABD vatandaşından son 11 First Lady'yi "Mükemmel"den "Kötü"ye uzanan bir ölçekte sıralamaları istendi.

Yüzde 36'sı Melania'yı "kötü", yüzde 10'u da "ortalama altı" olarak değerlendirdi. Ankete katılanların yaklaşık yüzde 18'i Melania'yı "mükemmel", yüzde 12'si de "ortalama üstü" notu verdi. Böylece net onay oranı -16 çıktı.

Melania'dan daha düşük sırada yer alan tek First Lady, 2016 başkanlık seçimini Donald Trump'a kaybeden Hillary Clinton'dı. Ankete katılanların yüzde 33'ü onu "kötü", yüzde 11'i de "ortalama altı" diye değerlendirdi ve net onay oranı -17 oldu.

Öte yandan en popüler First Lady'ler sırasıyla +56, +32 ve +25 net puanla Jackie Kennedy, Rosalynn Carter ve Nancy Reagan'dı.

Michelle Obama da katılımcılar arasında favori olarak öne çıktı; yüzde 33'ü onu "mükemmel", yüzde 12'si ise "ortalama üstü" olarak değerlendirdi ve bu da ona +21 net onay puanı kazandırdı. Yaklaşık yüzde 22'si onu "kötü" buldu.

Ortalama olarak son 11 First Lady'nin çoğu, eşlerinden daha yüksek net puanlar aldı.

Hillary Clinton, -3 net puanlı eşinden önemli ölçüde daha düşük olan tek First Lady'ydi.

Birçok başkan ve First Lady benzer puanlar aldı; Jacqueline Kennedy Onassis ve John F. Kennedy (+56'ya karşı +61), Nancy ve Ronald Reagan (+25'e karşı +22), Michelle ve Barack Obama (+21'e karşı +15) bunlardan bazıları.

Melania ve Donald Trump da benzer ancak olumsuz puanlar aldı (-16'ya karşı -20).

Anket ayrıca, katılımcıların yüzde 48'inin Donald Trump'ı "kötü" bulduğunu, yüzde 6'sının ise "ortalama altı" olarak değerlendirdiğini ortaya koydu. Trump, YouGov'un katılımcılara sorduğu 20 başkan arasında en düşük puanı aldı. Katılımcıların yaklaşık yüzde 19'u 45 ve 47. başkanı "olağanüstü" olarak değerlendirdi.

Trump'tan sonra, selefi Joe Biden, katılımcıların yüzde 38'inin "kötü", yüzde 12'sinin ise "ortalama altı" şeklinde değerlendirdiği en az popüler eski başkan oldu. Sadece yüzde 7'si Biden'ı "mükemmel" olarak değerlendirdi.

Ankete göre, "First Lady'ler hakkındaki genel görüşler, eşleri hakkındaki görüşlere benzer şekilde siyasi olarak kutuplaşmış durumda".

Anket, tartışmalı belgeseli Melania'nın gösterime girmesiyle birlikte Melania Trump hakkında kamuoyunun ne düşündüğüne dair fikir veriyor. Belgeselin ilk hafta sonu 7 milyon dolar kazandığı bildirilse de bilet satışları ikinci haftada düşerek sadece 2,4 milyon dolar getirdi.

Amazon, belgeselin haklarını satın almak için 40 milyon, tanıtımı içinse 35 milyon dolar daha harcamıştı.

Independent Türkçe


Ortadoğu diken üstünde: “Irak işgalinden bu yana en büyük hava gücü toplandı”

ABD ordusu, onlarca savaş jetini taşıyan USS Abraham Lincoln ve USS Gerald Ford'la Ortadoğu'daki yığınağı güçlendiriyor (AFP)
ABD ordusu, onlarca savaş jetini taşıyan USS Abraham Lincoln ve USS Gerald Ford'la Ortadoğu'daki yığınağı güçlendiriyor (AFP)
TT

Ortadoğu diken üstünde: “Irak işgalinden bu yana en büyük hava gücü toplandı”

ABD ordusu, onlarca savaş jetini taşıyan USS Abraham Lincoln ve USS Gerald Ford'la Ortadoğu'daki yığınağı güçlendiriyor (AFP)
ABD ordusu, onlarca savaş jetini taşıyan USS Abraham Lincoln ve USS Gerald Ford'la Ortadoğu'daki yığınağı güçlendiriyor (AFP)

ABD Başkanı Donald Trump, Ortadoğu'daki askeri yığınağını artırarak İran'a saldırı hazırlığı yapıyor.

Kimliklerinin paylaşılmaması şartıyla CNN'e konuşan yetkililer, ordunun İran'a bu hafta sonu saldırı düzenlemeye hazır olduğunu ancak Trump'ın henüz son kararını vermediğini söylüyor.

Üst düzey güvenlik yetkililerinin çarşamba günü Beyaz Saray'da İran'daki durumla ilgili toplantı düzenlediği aktarılıyor. Trump'ın özel temsilcisi Steve Witkoff ve damadı Jared Kushner da İran'la müzakereler hakkında Cumhuriyetçi lideri bilgilendirmiş.  

Wall Street Journal (WSJ), Amerikan ordusunun 2003 Irak işgalinden bu yana Ortadoğu'daki en büyük hava gücünü topladığını yazıyor.

Son teknoloji F-35 ve F-22 jet avcı uçaklarının bölgeye yönlendirildiği, büyük hava harekatlarını koordine etmek için hayati önem taşıyan komuta ve kontrol uçaklarının da yola çıktığı aktarılıyor.

ABD ordusu, USS Abraham Lincoln'ın ardından, Venezuela'daki operasyon öncesinde Karayipler'e gönderilen dünyanın en büyük uçak gemisi USS Gerald Ford'u da Ortadoğu'ya yönlendirmişti. Bu gemide de çok sayıda saldırı ve elektronik harp uçağı olduğu ifade ediliyor.

Yetkililer, askeri harekat halinde iki seçeneğin masada olduğunu belirtiyor. ABD ordusu, Tahran yönetimini devirmek amacıyla çok sayıda İranlı siyasi ve askeri lideri hedef alabilir. Bunun yerine nükleer ve balistik füze tesislerinin vurulacağı hava saldırıları da düzenlenebilir. Her iki seçenek de potansiyel olarak haftalarca sürecek bir operasyon anlamına geliyor.

Analizde, geçen yıl haziranda İsrail'le yaşanan çatışmalar nedeniyle İran'ın hava savunma sisteminin ağır hasar aldığı savunuluyor. Buna rağmen Tahran yönetiminin, Hürmüz Boğazını kapatma ve çeşitli menzile sahip füzelerle misilleme yapma ihtimali olduğu vurgulanıyor.

ABD ve İsrail, İran'ın uranyum zenginleştirerek nükleer silah geliştirmeyi planladığını savunurken Tahran yönetimi bunu defalarca reddetmişti.

ABD ve İran arasında Umman'da 6 Şubat'ta başlayan müzakerelerde henüz somut bir sonuca varılamadı. Trump, İran'ın uranyum zenginleştirme faaliyetlerini tamamen durdurmasını isterken, Tahran ise zenginleştirme seviyelerinin değiştirilebileceğini fakat programın durdurulmayacağını belirtiyor.

Diğer yandan İsrail, İran'ın balistik füze programının ve bölgedeki örgütlere verdiği desteğin sonlanmasını da istiyor. Washington-Tahran müzakerelerinin şimdilik nükleer programa odaklandığı ifade ediliyor. WSJ'ye konuşan yetkililer, İran'ın Trump görevden gidene dek uranyum zenginleştirme programını askıya alabileceğini söylüyor.  

Independent Türkçe, Wall Street Journal, CNN


Ortadoğu’ya askeri yığınak sürerken Trump: İran’la ilgili her şey önümüzdeki 10 gün içinde netleşecek

ABD uçak gemisi USS Abraham Lincoln ve taarruz grubu, Umman Denizi’nde (Reuters)
ABD uçak gemisi USS Abraham Lincoln ve taarruz grubu, Umman Denizi’nde (Reuters)
TT

Ortadoğu’ya askeri yığınak sürerken Trump: İran’la ilgili her şey önümüzdeki 10 gün içinde netleşecek

ABD uçak gemisi USS Abraham Lincoln ve taarruz grubu, Umman Denizi’nde (Reuters)
ABD uçak gemisi USS Abraham Lincoln ve taarruz grubu, Umman Denizi’nde (Reuters)

ABD Başkanı Donald Trump, Perşembe günü yaptığı açıklamada, Washington’un İran ile “ciddi bir anlaşma” yapması gerektiğini belirterek, Tahran’la yürütülen görüşmelerin iyi gittiğini söyledi.

Trump, Washington’da düzenlenen Barış Konseyi’nin ilk toplantısında, “Görüşmeler iyi. Yıllar içinde İran’la ciddi bir anlaşma yapmanın kolay olmadığı kanıtlandı. Ciddi bir anlaşma yapmalıyız; aksi takdirde sonuçları ağır olur” dedi.

ABD Başkanı, “İran’la ilgili her şey önümüzdeki 10 gün içinde netleşecek” ifadelerini kullandı.

Washington ile Tahran arasındaki kriz hassas bir dönemece girerken, üst düzey ulusal güvenlik yetkililerinin Trump’a, ABD ordusunun olası bir saldırı için “hazır” olduğunu bildirdiği aktarıldı. Cumartesi gününden itibaren uygulanabilecek muhtemel bir operasyon seçeneğinin masada olduğu, ancak nihai kararın Beyaz Saray’da siyasi ve askerî değerlendirmeye tabi tutulduğu belirtildi.

dfvgthy
İranlı askerlerin, Rus askerlerle birlikte Umman Denizi’nde gerçekleştirdiği askerî tatbikattan bir kare (EPA)

Amerikan televizyon ağlarının kaynaklarına göre son günlerde Ortadoğu’ya sevk edilen güçler – ek hava ve deniz unsurları dâhil – konuşlanmalarını tamamladı. Olası bir harekâtın zaman çizelgesinin hafta sonrasına da sarkabileceği ifade edildi.

Kaynaklar, İran’dan gelebilecek misillemelere karşı Savunma Bakanlığı’nın bazı personeli geçici olarak Avrupa’ya ya da ABD içine kaydırdığını belirtti. Bunun rutin bir önleyici tedbir olduğu ve saldırının kaçınılmaz olduğu anlamına gelmediği vurgulandı.

Angajman kuralları değişebilir

Bu gelişme, Trump açısından karmaşık bir denkleme işaret ediyor. Olası bir askerî darbe, bölgede angajman kurallarını değiştirebilir ve Tahran’ın müzakere pozisyonunu zayıflatabilir. Ancak aynı zamanda Körfez’den Doğu Akdeniz’e uzanabilecek geniş çaplı bir bölgesel tırmanma riskini de beraberinde getirebilir.

Öte yandan bekleme stratejisi, ABD iç kamuoyunda ya da Washington’un müttefikleri nezdinde geri adım olarak yorumlanabilir. Bu durum, askerî tehdidin inandırıcılığının test edildiği bir an olarak değerlendiriliyor.

CNN’e konuşan kaynaklar, ABD ordusunun hafta sonu itibarıyla İran’a yönelik bir saldırıya hazır olduğunu, ancak Trump’ın henüz nihai kararını vermediğini bildirdi.

hyjuıko
İran yönetimi karşıtı göstericiler, 17 Şubat 2026’da Cenevre’deki Birleşmiş Milletler Ofisi önünde pankart ve fotoğraflar taşıyor (AFP)

Kaynaklara göre Trump, özel görüşmelerde askerî müdahaleyi destekleyen ve karşı çıkan argümanları dinledi, danışmanları ve müttefiklerinin görüşlerini aldı. Bir kaynak, “Bu konu üzerinde uzun süre düşünüyor” dedi.

Cumhuriyetçi Senatör Lindsey Graham ise televizyonda yaptığı açıklamada, İran’la ilgili kararın fiilen alındığını öne sürdü. Bölgeye yapılan büyük askerî yığınağa dikkat çeken Graham, savaş gemilerinin “bu mevsimde hava güzel olduğu için” bölgeye gelmediğini söyledi.

Daralan müzakere penceresi

Sahadaki gerilim tırmanırken diplomasi de temkinli adımlarla ilerliyor. İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, Cenevre’de yapılan dolaylı görüşmelerin ikinci turunda genel “yol gösterici ilkeler” üzerinde anlayış sağlandığını, ancak ihtilaflı başlıkların sürdüğünü açıkladı.

Bir ABD’li yetkili, Tahran’ın önümüzdeki iki hafta içinde yazılı bir teklif sunabileceğini belirterek “ilerleme sağlandı ancak pek çok ayrıntı hâlâ müzakere ediliyor” dedi.

Tahran, müzakerelerin yalnızca nükleer dosya ve yaptırımların kaldırılmasıyla sınırlı kalmasında ısrar ederken, Washington balistik füze programı ve İran’ın bölgesel müttefiklerine verdiği desteğin de gündeme alınmasını istiyor. Bu iki yaklaşım arasındaki siyasi mesafenin kısa sürede kapanması zor görünüyor.

İran Atom Enerjisi Kurumu Başkanı Muhammad Eslami, “Nükleer endüstrinin temeli zenginleştirmedir” diyerek, hiçbir ülkenin İran’ı barışçıl teknoloji hakkından mahrum bırakamayacağını söyledi.

Bu açıklama, ABD’nin diplomasi başarısız olursa askerî seçeneğin masada olduğunu hatırlatmasının hemen ardından geldi.

Rus haber ajansı Interfax, Rus devlet nükleer şirketi Rosatom CEO’su Aleksey Likhachev’in, anlaşma sağlanması hâlinde İran’dan zenginleştirilmiş uranyumu kabul etmeye hazır olduklarını söylediğini aktardı.

Rusya Dışişleri Bakanlığı ise uranyumun İran’dan çıkarılması önerisinin hâlâ masada olduğunu, ancak nihai kararın Tahran’a ait olduğunu belirtti.

İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, ülkesinin “ne pahasına olursa olsun Amerika’ya boyun eğmeyeceğini” söyledi. İran’ın savaş istemediğini, ancak “aşağılanmayı kabul etmeyeceğini” vurguladı.

Hürmüz mesajı

Tahran, askeri gücünü Hürmüz Boğazı’nda sergiledi. Bir askeri yetkili, boğazın “en kısa sürede kontrol altına alınabileceği ya da kapatılabileceği” uyarısında bulundu. İran Devrim Muhafızları “Hürmüz Boğazı’nda Akıllı Kontrol” adlı tatbikatını tamamladı.

Boğaz, küresel petrol ve doğalgaz ihracatının önemli bölümünün geçtiği stratejik bir hat olarak, İran’ın geleneksel caydırıcılık kartı olarak görülüyor.

Moskova’dan uyarı

Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov, İran’a saldırının “ateşle oynamak” olacağını belirterek siyasi yöntemlere öncelik verilmesi çağrısında bulundu. Kremlin, Tahran’la yapılan ortak deniz tatbikatlarının önceden planlandığını açıkladı.

İsrail’de yayımlanan Maariv gazetesi, Washington’un olası bir saldırıdan kısa süre önce Tel Aviv’i bilgilendireceğinin değerlendirildiğini yazdı.

Polonya Başbakanı Donald Tusk, vatandaşlarına İran’ı derhal terk etmeleri çağrısında bulundu ve çatışma ihtimalinin “oldukça gerçekçi” olduğunu söyledi.

Öte yandan Avrupa Birliği Konseyi, 29 Ocak’taki Dışişleri Konseyi toplantısında varılan mutabakatın ardından 19 Şubat’ta İran Devrim Muhafızları’nı resmen terör örgütleri listesine ekledi. Böylece kurum, AB’nin terörle mücadele yaptırımlarına tabi olacak.