Mısır-İsrail Barış Antlaşması’ndaki değişiklikten sonra ne olacak?

Göstergeler, zamanlama, stratejik ve politik mesajlar

Bu, Mısır-İsrail Barış Antlaşması’ndaki ilk değişiklik olarak kabul ediliyor (AFP)
Bu, Mısır-İsrail Barış Antlaşması’ndaki ilk değişiklik olarak kabul ediliyor (AFP)
TT

Mısır-İsrail Barış Antlaşması’ndaki değişiklikten sonra ne olacak?

Bu, Mısır-İsrail Barış Antlaşması’ndaki ilk değişiklik olarak kabul ediliyor (AFP)
Bu, Mısır-İsrail Barış Antlaşması’ndaki ilk değişiklik olarak kabul ediliyor (AFP)

Tarık Fehmi
İsrail, Ordu Sözcüsü Avichay Adraee aracılığıyla Arapça ve İbranice olarak yapılan yazılı açıklamada, Mısır-İsrail Barış Antlaşması’nda Mısır’ın Refah'taki askeri varlığının güçlendirilmesi noktasında bir değişiklik için anlaşmaya varıldığını duyurdu. Açıklamada, anlaşmaya İsrail ve Mısır ordularına bağlı Ortak Askeri Komite’nin ikili konuları ele aldığı bir toplantıda varıldığı belirtildi. İsrail’in açıklamasına göre bu değişiklik, siyasi düzeyde onaylandı. Ardından Mısır Ordu Sözcüsü bir açıklama yaptı ve değişikliğin Mısır'ın ulusal güvenliğini koruma çabaları çerçevesinde ordunun ülkenin kuzeydoğusundaki stratejik sınırları kontrol etme ve güvence altına alma çabalarının devamı olarak geldiğini söyledi. Ortak Askeri Komite, Mısır-İsrail Barış Antlaşması’nda İsrail tarafıyla yaptığı koordinasyon toplantısı çerçevesinde Mısır’ın Refah’ta sınırdaki askeri varlığını ve imkânlarını artırması yönünde bir değişiklik yapmayı başardı.

Bu değişiklik, başka değişikliklere de kapıyı açar mı?
Bu değişiklik, 17 Eylül 1978 tarihinde Mısır ile İsrail arasında imzalanan barış antlaşmasında yapılan ilk değişikliktir. (Daha önce Selahaddin Koridoru olarak bilinen bölgede, yapılan plan çerçevesinde İsrail’in Gazze Şeridi'nden çekilmesinden sonra İsrail'in bölgedeki sorumluluğu üstlenmesiyle ilgili bir anlaşmaya varılmıştı.) Bu nedenle önümüzdeki dönemde başka değişikliklere de kapı aralanabilir. Bu değişiklik aynı zamanda Mısır-İsrail ilişkilerinin istikrarına ve her iki tarafın da ilişkileri geliştirme konusundaki istekliliğine işaret ederken, İsrail ile Mısır arasında 1979 yılında imzalanan Camp David Barış Anlaşması'na askeri bir ek olması dikkat çekicidir. Camp David Barış Anlaşması çerçevesinde askerlerin sınır bölgelerinde konuşlanması engellenirken yalnızca sivil polis devriyelerine izin verildi. İsrail, bunun emsal olmasını önlemek için Mısır ile barış anlaşmasında değişiklik yapılmasına karşı çıktı.  Bu nedenle söz konusu anlaşma bir protokol olarak tanımlandı.
Bu değişiklik, başta eski İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun hükümeti olmak üzere birbirini izleyen İsrail hükümetlerini, 25 Ocak devrimi sonrası Mısır askerlerinin sayısının sürekli artmasına işaret ederek Mısır ordusunu askerlerini sınırların yakınlarına konuşlandırmakla suçlayan eleştirilerini de sona erdirdi. Anlaşmaya göre Mısır’ın sınırlara konuşlandırabileceği asker sayısı 750 ile sınırlandırırken bunların da sadece askeri polis güçleri olmasını ve hafif silahlarla donatılmasını öngörüyordu. Ancak son değişiklikle, askeri tahkimatlar kurulabilir. Böylece silah kaçakçılığı ve terörist unsurların Mısır'dan Gazze Şeridi'ne sızması önleyebilir. Fakat bunun tersi de olabilir.

Mısır-İsrail İlişkileri
Mısır ve İsrail arasındaki barış anlaşmasının değiştirileceğine ilişkin açıklama, Mısır Dışişleri Bakanı Samih Şukri’nin Kahire ile Washington arasındaki stratejik diyalog için barış anlaşmasını imzalayan taraflardan olan ABD'de bulunduğu sırada yapıldı. Eski ABD Başkanı Jimmy Carter, eski Mısır Devlet Başkanı Enver Sedat ve İsrail Başbakanı Menahem Begin arasında 17 Eylül 1978 tarihinde bir anlaşma imzalandı. Anlaşmadaki değişiklik, Mısır ve İsrail’in ABD yönetimine aralarındaki ilişkilerin doğası ve geleceği hakkında bir mesaj iletmek istediklerinin de bir göstergesi.
Yeni değişiklik, Mısır’daki belirli bir siyasi ve güvenlik atmosferinin hakim olduğu bir dönemde yapıldı. Öyle ki Kahire, olağanüstü hali  (OHAL) resmen kaldırırken terör operasyonlarını da sona erdirmek üzere. Mısır ayrıca, stratejik öneme sahip Sina'da bazı milis güçlerin yeniden ortaya çıkmasına olanak sağlayabileceği gerekçesiyle askeri operasyonların devam ettirerek Sina'daki terör kaynaklarını kurutmayı başardı. Aynı zamanda Sina'da Mısır ordusunun yeniden konuşlandırılması gibi birtakım ihtiyati tedbirler alındı.
Resmi olarak, A bölgesindeki Mısır askeri sayısı 22 bini geçmezken, B bölgesinde 4 bin ve C bölgesinde de 750 askere sahip. Ancak daha sonra bölgede izin verilen asker sayısı önemli ölçüde arttı. Bu da Mısır ordusunun teröristlerin mevzilerine ulaşmasını sağladı.
Fakat bu duruma başta muhalefet kanadı olmak üzere İsrail tarafından itirazlar yükseldi ve konu stratejik çevrelerde gündeme geldi. A bölgesinin doğuda A hattı (kırmızı çizgi) ile batıda Süveyş Kanalı ve Süveyş Körfezi’nin doğu kıyısı ile sınırlandığı biliniyor.  Bu bölgede, Mısır ordusundan bir mekanize piyade alayı bulunuyor. B bölgesi ise doğuda B hattı (yeşil çizgi) ve batıda “A” çizgisi ile sınırlıyken, C bölgesi ise batıda B hattı (yeşil çizgi), doğuda uluslararası sınır ve Akabe Körfezi ile sınırlıdır.
Mısır-İsrail ilişkileri, barış anlaşması metnine uygun olarak güvenlik ve istihbarat iş birliği de dahil olmak üzere çok sayıda faktöre bağlı olsa da ekonomik alanlarda Mısır-İsrail ilişkilerini yöneten nitelikli sanayi bölgesi anlaşmaları var. İsrail daha önce uygulamanın kapsamının genişletilmesini talep etmişti ve bu dosya ve diğerleriyle ilgili başka dosyaların açılması beklenmesine rağmen bu yapıldı.
Kahire'nin, İsrail Başbakanı Naftali Bennett'in Şarm eş-Şeyh'e (Sina’nın güneyi) yaptığı ziyarette Tel Aviv ile ilişkilere en büyük desteği veren taraf olduğu açıkça görüldü. Bu, Kahire'nin daha önce Netanyahu'ya sunmadığı gerçek ve önemli bir karttı. Kahire ve Washington'ın Bennett/Yair Lapid hükümetine destek arayışında olması dikkati çekiyor. Bu, özellikle Kahire’nin, Doğu Akdeniz bölgesindeki enerji, gaz taşımacılığı ve geri dönüşüm dosyasında iş birliğini geliştirmeye istekli olmasından ötürü ikili düzeyde siyasi gelişme için bir başlangıca ve çeşitli alanlarda iş birliğine yol açabilir. Bu, aynı zamanda diğer alanlarda da iş birliğine kapıyı aralayacaktır. Mısır ile İsrail arasında daha önce Camp David Barış Anlaşması ve Ürdün ile İsrail arasında da Vadi Arabe Barış Anlaşması imzalanmış olduğundan özellikle Mısır ve Ürdün arasında gerçek bir karşılaştırma olacaktır.

Ertelenen dosyalar açılır mı?
Asıl soru, bir Mısırlı ve bir İsraillinin barış anlaşmasında yer alan ve tazminat dosyaları gibi bazıları ertelenen maddeleri hayata geçirip geçirmeyecekleridir. İlişkilerdeki mevcut atmosferin buna izin vermesi ve Bennett hükümetinin istikrarının önemli olması nedeniyle bunu uygulamaya veya gözden geçirmeye başlamanın zamanı geldi. Bu nedenle Mısır ve onun ardından ABD Başkanı Joe Biden yönetimi, İsrail hükümetini, bir devlet ve hükümet olarak, Mısır ve Ürdün ile olan başarılı barış deneyimleri göz önüne alındığında, Filistin tarafıyla barış ve uzlaşı yoluna girmesi için kapıyı açması ve İsrail'i cesaretlendirmesi için desteklemeye çalışacaktır. Mısır ve İsrail arasında yıllardır süregelen barış anlaşması, çatışmaların ve anlaşmazlıkların üstesinden gelebileceklerini kanıtladı. Aralarında herhangi bir çatışma ya da bir sınır gerilimi yahut başka bir gerilim olmadı. Daha ziyade ilişkiler, yıllar sonra dahi temkinli bir tepki ve çatışma unsurlarının öngörülmesiyle istikrarlı bir şekilde sürdürüldü. Mısır'ın ordusunu silahlandırma, yeteneklerini geliştirme, silahlarını çeşitlendirme ve belirli bir savaş sistemine göre çalışma konusunda yönelimleri, bir takım çevrelerde itirazların yükselmesine neden olsa da İsrail hükümetinin siyasi ve stratejik rehberlikle ayırt edilen bir yaklaşım sergilediği söylenebilir. Kapsamlı bir modernizasyon ve kalkınma planına (İsrailli milletvekilleri Maoz, Tiffin, Gideon, Deri'nin planları) ve diğerlerine göre İsrail ordusu yıllardır sadece 100 bin askerden oluşan akıllı bir orduya dönüşüyor. Ancak mesele, gerçek yeteneklere ve dünyadaki ordularda meydana gelen değişiklikleri hesaba katan üstün yeteneklerle ilgili. İsrail de güçlü, etkili ve uluslararası düzeyde sınıflandırılmış bir ordu inşa etmeye doğru ilerleyerek bunu gerçekleştiriyor. Sonuç olarak, İsrail hükümetinin anlaşmada değişiklik yapılmasını kabul etmesi de bununla alakalıdır. Tel Aviv'in bölgedeki en önemli ülke olmasından ötürü Mısır ile olan ilişkilerine desteğini vurgulama konusundaki istekliliği de bundan kaynaklanıyor. İsrail hükümetinin, barış anlaşmasında değişikliğin yapılması ve son yıllarda art arda gelen yanıtlardan sonra Mısır’ın talebine gayri resmi bir şekilde yanıt vereceğini tek taraflı açıkladığı İsraillilere iletmek istediği mesaj da buydu.

Sonuç
Burada barış antlaşmasında değişiklik yapmanın siyasi olarak Mısır ile İsrail arasında daha fazla yakınlaşmaya yol açabileceği gibi başka yeni yollara da açılabileceğini söyleyebiliriz. Mısır ve Arap dünyasındaki mevcut barış sürecini geliştirip, İsrail’i yalnızca Doğu Akdeniz bölgesinde tanımakla kalmayıp aynı zamanda İsrail'in Mısır’a resmi olarak açılması gibi yansımaları da olacaktır. Turizmin yanı sıra nitelikli sanayi bölgeleri anlaşması dosyası gibi yıllardır kapalı olan dosyaların yeniden açılması şansını da artıracaktır.
Stratejik olarak, Mısır ordusunun terör operasyonlarını sürdürmesi sayesinde Mısır'ın istikrarını ve egemenliğini sağlamayı başarmasından sonra İsrail hükümeti, Sina'daki çok uluslu güçler dosyasının geleceğini değerlendirebilir ve görevlerini yeniden tanımlayabilir. Bu kadar da değil, Sina ve stratejik öneme sahip komşu bölgelere yoğunlaşacaktır. İsrail-Mısır Barış Antlaşması hükümleri uyarınca uzun yıllardır devam eden güvenlik ve istihbarat iş birliğinin yanı sıra İsrail hükümetinin siyasi rolünü ve popülaritesini de güçlendirecektir. Mısır-İsrail ilişkilerinde yaşanacak herhangi bir gelişme, genel olarak bölgede, İsrail ile barış anlaşması yapan ülkelerde ve Filistin tarafında siyasi yansımaları olacaktır.

*Bu makale Şarku’l Avsat tarafından Independent Arabia’dan çevrilmiştir.



ABD hesaplarındaki değişimden sonra Suriye: Kürt bileşen için yeni sürece dair bir okuma

Suriye'nin kuzeyindeki Meskene'den çekilmesinin ardından SDG mevzilerini ele geçiren Suriyeli askerler bir tankın üzerinde, 17 Ocak 2026 (AFP)
Suriye'nin kuzeyindeki Meskene'den çekilmesinin ardından SDG mevzilerini ele geçiren Suriyeli askerler bir tankın üzerinde, 17 Ocak 2026 (AFP)
TT

ABD hesaplarındaki değişimden sonra Suriye: Kürt bileşen için yeni sürece dair bir okuma

Suriye'nin kuzeyindeki Meskene'den çekilmesinin ardından SDG mevzilerini ele geçiren Suriyeli askerler bir tankın üzerinde, 17 Ocak 2026 (AFP)
Suriye'nin kuzeyindeki Meskene'den çekilmesinin ardından SDG mevzilerini ele geçiren Suriyeli askerler bir tankın üzerinde, 17 Ocak 2026 (AFP)

Ömer Önhon (Türkiye'nin Suriye eski büyükelçisi)

2026 Münih Güvenlik Konferansı, “Trump dönemi” olarak adlandırılan dönemde kurallara dayalı uluslararası düzenin yeniden çizildiği, tarihi açıdan çok önemli bir anda toplandı. Münih salonlarında, Almanya Şansölyesi Friedrich Merz ve ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio'nun yanı sıra diğer üst düzey yetkililer tarafından, hızlı dönüşümlere ilişkin analizlerini ve bir sonraki aşamanın gidişatına dair öngörülerini sunan son derece önemli konuşmalar yapıldı.

Bu bağlamda, Suriye Kürt sorunu özel bir ilgi gördü. Konferansa Suriye'den katılanlar arasında Suriye Demokratik Güçleri (SDG) Lideri Mazlum Abdi ve Dış İlişkiler Dairesi Eşbaşkanı İlham Ahmed yer aldı. Toplantıya Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi Başkanı Neçirvan Barzani de katıldı.

Suriye iç savaşı yıllarında Kürtler, Amerikan desteğinden yararlanarak ve DEAŞ'a karşı savaşta Washington ve müttefikleriyle iş birliği yaparak askeri ve siyasi olarak yeniden örgütlendiler. Birkaç yıl içinde SDG, Deyrizor ve Rakka gibi Arap nüfusun ağırlıklı olduğu bölgeler de dahil olmak üzere Suriye topraklarının neredeyse üçte birini kontrol altına aldı. Buna stratejik petrol sahaları, sınır kapıları, barajlar ve su yolları ile geniş tarım arazileri de dahildi.

Fakat bu durum, Suriye ordusunun geçen ocak ayında SDG'yi geri çekilmeye zorlayan ve ülkedeki siyasi ve askeri dengeyi yeniden kuran büyük ölçekli saldırı başlatmasıyla dramatik bir şekilde değişti. Bunun sonucunda SDG kontrol ettiği toprakların en az yüzde 80'ini, petrol sahalarından oluşan ana gelir kaynağını ve saflarındaki Arap aşiret unsurlarının desteğini kaybetti, ayrıca uzun süredir sahip olduğu koşulsuz Amerikan desteğinde de bir gerileme yaşandı.

Washington'da, Kürt lobisi ile SDG yanlısı lobi, ABD savunma kurumlarında halen eski müttefiklerine güvenen önemli bir nüfuza sahip

 Bu atılım, esasında Başkan Donald Trump'ın Şam, SDG ve Türkiye'ye yönelik politikasındaki değişimin sonucuydu; birçok gözlemci bunu Washington'un yeni bir Kürtleri terk etme bölümü olarak görüyor. Diplomatik çevrelerde dolaşan anlatılara göre ABD'nin Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack, 30 Ocak anlaşmasıyla sonuçlanan Erbil görüşmeleri sırasında SDG Lideri Mazlum Abdi'ye, ABD'nin onlar adına askeri müdahalede bulunmayacağını ve SDG'nin yeni gerçekliğe uyum sağlaması gerektiğini bildirdi.

Bununla birlikte, Kürt lobisi ile SDG yanlısı lobi, Washington'da hâlâ önemli bir nüfuza sahip. ABD savunma kurumları içindeki eski müttefiklerine, Senatör Lindsey Graham da dahil olmak üzere kendilerine sempati duyan Kongre üyelerine ve İsrail yanlısı lobi gruplarına güveniyorlar. Bu taraflar, yönetimin yaklaşımını yeniden şekillendirmeye çalışarak, endişelerini önce Başkan Yardımcısı J.D. Vance'e, ardından da Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile yakın bir çalışma ilişkisi bulunan Başkan Trump'a iletmeyi başardılar.

10 Mart'ta Şam'da imzalanan anlaşma sırasında Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara ve Suriye Demokratik Güçleri Lideri Mazlum Abdi (SANA/AFP)10 Mart'ta Şam'da imzalanan anlaşma sırasında Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara ve Suriye Demokratik Güçleri Lideri Mazlum Abdi (SANA/AFP)

Bu adımlar, Suriye meselelerini takip edenlerin uzlaşma olarak nitelendirdiği bir çözümün formüle edilmesine katkıda bulundu. 30 Ocak tarihli anlaşma, SDG'ye 4 Ocak tarihli taslakta yer alanlardan daha az, ancak 18 Ocak tarihli teklifte sunulanlardan daha fazla taviz verdi.

Münih'te, SDG temsilcileri, ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Senatör Lindsey Graham ve Almanya Dışişleri Bakanı Johann Wadephul da dahil olmak üzere etkili isimlerle bir dizi üst düzey görüşme gerçekleştirdi. Cumhurbaşkanı Macron, Mazlum Abdi ve güçlerini “özgürlük savaşçıları” olarak nitelendirdi ve onlara sürekli destek çağrısında bulundu. Macron'un sözleri, Suriyeli Kürtlerin sivil ve eğitim haklarının korunması ve tam olarak tanınmasına yönelik desteğini yeniden teyit eden Avrupa Parlamentosu'nun 12 Şubat tarihli kararında da yankı buldu. Buna ek olarak Fransa, ABD ile birlikte, diplomatik sürecin önemli bir kolaylaştırıcısı olarak konumlanarak, Kürt haklarını garanti altına alırken, aynı zamanda devlet yapılarına entegrasyon ile sonuçlanacak düzenlemelerin formüle edilmesine katkıda bulundu.

Münih'teki ABD-Suriye görüşmesi, Dışişleri Bakanı Marco Rubio'nun heyetleri ile birlikte Suriyeli mevkidaşı Esad eş-Şeybani ve SDG Lideri Mazlum Abdi ile bir araya gelmesi nedeniyle önemli bir sembolik ağırlık taşıyordu

Münih'teki ABD-Suriye görüşmesi, Dışişleri Bakanı Marco Rubio'nun heyetleri ile birlikte Suriyeli mevkidaşı Esad eş-Şeybani ve SDG Lideri Mazlum Abdi ile bir araya gelmesi nedeniyle önemli bir sembolik ağırlık taşıyordu. Görüşmelerin içeriğine ilişkin gizliliğe rağmen, ABD Özel Temsilcisi Tom Barrack X platformundan yaptığı paylaşımda, toplantının önemini vurgulayarak, bunu “bir resim bin kelimeye bedeldir... yeni bir başlangıç” olarak nitelendirdi.

SDG yetkilisi İlham Ahmed ve Mazlum Abdi'nin, birleşik bir Suriye heyetinin parçası olarak değil de bağımsız olarak orada bulunmaları da dikkat çekti. Buna rağmen, Rubio, Senato üyeleri ve Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Faysal bin Ferhan ile ortak toplantılara katıldılar. Abdi, uluslararası topluma kendisini pragmatik ve sorumlu bir ortak olarak sunmaya çalışarak, mutedil ve uzlaşmacı bir tavır sergiledi.

Ankara resmi bir yanıt vermese de Türk medyası Abdi'nin Münih'e gitmesine ve konferansa katılmasına izin verilmesi kararını sert bir şekilde hedef aldı. Zira Türkiye, kendisi ile devam eden temaslara rağmen, SDG'yi terör örgütü ve Kürdistan İşçi Partisi'nin (PKK) bir uzantısı olarak sınıflandırmaya devam ediyor. MİT Başkanı İbrahim Kalın'ın Münih'te bulunması da Abdi ile olası bir özel görüşme hakkında spekülasyonlara neden oldu; ancak somut kanıtların yokluğunda bu haberleri doğrulamak zor.

Suriye'nin kuzeydoğusundaki Tabka'da, SDG’li bir kadın savaşçının parçalanmış heykelinin üzerine çekilen Suriye bayrağı, 18 Ocak 2026 (Reuters)Suriye'nin kuzeydoğusundaki Tabka'da, SDG’li bir kadın savaşçının parçalanmış heykelinin üzerine çekilen Suriye bayrağı, 18 Ocak 2026 (Reuters)

İlerleyen Suriye hükümet güçleri karşısında geri çekildikten ve etkisi Haseke ile Kobani (Ayn el-Arap) çevresindeki dar bölge ile sınırlı kaldıktan sonra, bir zamanlar Suriye çatışmasının en büyük kazananı olarak kabul edilen SDG, kesin bir yenilgi yaşamış gibi görünüyor. Ancak yakından bakıldığında daha karmaşık bir tablo ortaya çıkıyor. Kürtler, siyasi ve askeri bir güç olarak resmi olarak tanındı ve “Kürt bölgeleri” kavramı resmi çerçevelere dahil edildi. Haseke şu anda Kürt bir yetkili tarafından yönetiliyor ve bu da Kürt bölgesi statüsünü pekiştiriyor. Suriye Ordusu içinde, komuta yapılarını ve silahlarını koruyan eski SDG savaşçılarından dört tugay oluşturuldu ve Derik, Kamışlı, Haseke ve Kobani dahil olmak üzere ağırlıklı olarak Kürt bölgelerinde konuşlandırıldı.

Kurumsal düzeyde, Kürtçe ulusal dil olarak tanındı ve Kürt toplumu eğitim alanında ayrıcalıklar elde etti. Bu düzenleme, etnik bütünlük ve birleşik ve coğrafi olarak bitişik bir Kürt bölgesinin yokluğu açısından Suriye'nin koşullarındaki temel farklılıkla birlikte Irak'taki modele benziyor.

İlerleyen Suriye hükümet güçleri karşısında geri çekildikten ve etkisi Haseke ile Kobani (Ayn el-Arap) çevresindeki dar bir bölge ile sınırlı kaldıktan sonra, bir zamanlar Suriye çatışmasının en büyük kazananı olarak kabul edilen SDG, kesin bir yenilgi yaşamış gibi görünüyor

Suriye çatışmasında kilit bir oyuncu olan Türkiye, savaş sırasında Suriye'deki uzun süreli güç boşluğunun sonuçlarını deneyimledikten sonra, sınırlarını ve topraklarını terör örgütlerinden ve yetkisiz yabancı aktörlerden koruyabilecek merkezi bir hükümete dayalı istikrarlı ve güvenli bir Suriye devleti istiyor.

Gerçekten de Türkiye'nin Şam üzerindeki etkisi olmasaydı, SDG nihayetinde üzerinde anlaşılanlardan çok daha elverişli şartlar elde ederdi. Ankara, başından beri bu güçlerin tamamen dağıtılması ve silahsızlandırılması konusunda ısrar etti ve Türk yetkililer, saflarındaki Suriyeli olmayan savaşçıların ayrılmalarını talep etti. SDG üyelerinin Suriye ordusuna entegre edilmesi ilkesini, bunun birleşik askeri birlikler şeklinde değil, bireysel olması şartıyla kabul etti.

 Almanya Şansölyesi Friedrich Merz, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ve İngiltere Başbakanı Keir Starmer, Münih Güvenlik Konferansı sırasında düzenlenen E-3 toplantısının başlangıcında bir arada, Münih, 13 Şubat 2026 (AFP) Almanya Şansölyesi Friedrich Merz, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ve İngiltere Başbakanı Keir Starmer, Münih Güvenlik Konferansı sırasında düzenlenen E-3 toplantısının başlangıcında bir arada, Münih, 13 Şubat 2026 (AFP)

Bu koşullar arasında, yaklaşık 1000 Suriyeli olmayan savaşçının Suriye topraklarından Kuzey Irak'a çekilmesi, şimdiye kadar uygulanan tek somut adım olarak öne çıkıyor. Buna rağmen Ankara, bu aşamada bu konu ile ilgili açıkça gerilimi artırmaktan veya önemli bir baskı uygulamaktan kaçındı. Zira Türk yönetimi, Türkiye içindeki Kürt taraflarla devam eden barış süreci ışığında, Suriye'deki politikalarını, özellikle SDG ve genel olarak Kürt meselesini ele alma şeklinin iç siyasi sonuçlarıyla dengelemeye çalışıyor.

Buna binaen, Suriye dosyası, Türkiye'nin ulusal güvenlik denkleminde temel bir unsur ve özellikle 2027 seçimlerinin yaklaşmasıyla birlikte iç politikada önemli bir faktör haline geldi. Zira iktidardaki Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP), barış sürecinde ilerleme kaydederek Kürt seçmen tabanını genişletmeyi hedefliyor.

Sonraki adımlar büyük ölçüde Şam ile SDG arasındaki anlaşmaların nasıl uygulanacağına bağlı olacak; ancak anlaşmaların şartlarına dair yorumlarda devam eden farklılıklar var ve SDG Lideri Mazlum Abdi bu farklılıkları, özde değil, terminolojide bir anlaşmazlık olarak nitelendirdi. Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre cevap bulmamış bir diğer soru ise bu düzenlemelerin beklenen Suriye anayasasına dahil edilip edilemeyeceği ve eğer edilecekse hangi biçimde olacağıdır. Mazlum Abdi ve İlham Ahmed, Kürtlerin eğitim ve kültür haklarıyla ilgili 13 sayılı kararnamenin anayasaya dahil edilmesi çağrısında bulundular. Abdi ayrıca özerk yönetimin Suriye devlet kurumlarına entegre edilmesi gerektiğini vurguladı.

Suriye sorunu, Türkiye'nin ulusal güvenlik denkleminde temel bir unsur ve iç politikasında önemli bir faktör haline geldi

 Ancak Abdi'nin son zamanlarda Suriye, Türkiye, Irak ve İran’daki “Kürdistan'ın dört parçası” ifadesine yaptığı atıflar ve Kürtlerin ortak bir siyasi otorite altında birleşmesi çağrısı, Ankara'da ve başka yerlerde mevcut endişeleri derinleştiriyor.

Suriye içinde, Sünni Arap çoğunluğun ve diğer grupların -Dürziler, Aleviler, Türkmenler ve Hristiyanlar- Kürtlere verilen ayrıcalıklara verdiği tepki, potansiyel gerilimlere işaret ediyor. Güneyde, geniş çaplı çatışmaların yerini kırılgan bir sakinliğin aldığı Dürziler arasında temkinli bir huzursuzluk hakimken, liderleri Şam'ın Kürt meselesini nasıl ele alacağını yakından takip ediyor. Kuzey ve güney Suriye arasında komşu ülkelerin pozisyonlarında temel bir farklılık bulunuyor. Kuzeyde Türkiye, Şam'ı SDG’ye karşı desteklerken, güneyde İsrail, Şam'a karşı olan Dürzi gruplara destek verdi.

Şam'ın karşı karşıya olduğu en büyük meydan okuma, savaşın harap ettiği bir ülkenin yeniden inşası ve zor durumdaki bir ekonominin canlandırılmasıdır; ne var ki azınlıkların şikayetleri ele alınmadan ve çözülmemiş siyasi anlaşmazlıklar giderilmeden bu yolda ilerlenemez. Bu hassas denklem, Suriye Devlet Başkanı Ahmed Şara için önemli bir sınav teşkil edecek; zira kendisi iç güçler, azınlıklarla ilişkiler ve dış güçlerin çatışan çıkarları arasında dengeyi aynı anda yönetme göreviyle karşı karşıyadır.


Lübnan Cumhurbaşkanı, İsrail'in hava saldırılarını kınayarak, bu saldırıların ülkede istikrarın sağlanmasına yönelik çabaları baltalamayı amaçladığını söyledi

 Lübnan'ın doğusundaki Bekaa Vadisi bölgesinde bulunan Bednayel köyünde, İsrail hava saldırılarının ardından ağır hasar gören bina (AFP)
Lübnan'ın doğusundaki Bekaa Vadisi bölgesinde bulunan Bednayel köyünde, İsrail hava saldırılarının ardından ağır hasar gören bina (AFP)
TT

Lübnan Cumhurbaşkanı, İsrail'in hava saldırılarını kınayarak, bu saldırıların ülkede istikrarın sağlanmasına yönelik çabaları baltalamayı amaçladığını söyledi

 Lübnan'ın doğusundaki Bekaa Vadisi bölgesinde bulunan Bednayel köyünde, İsrail hava saldırılarının ardından ağır hasar gören bina (AFP)
Lübnan'ın doğusundaki Bekaa Vadisi bölgesinde bulunan Bednayel köyünde, İsrail hava saldırılarının ardından ağır hasar gören bina (AFP)

Lübnan Cumhurbaşkanı Joseph Avn, İsrail'in dün gece karadan ve denizden Sayda (Sidon) bölgesini ve Bekaa Vadisi'ndeki kasabaları hedef alan saldırılarını şiddetle kınayarak, "Bu saldırıların devam etmesi, Lübnan'ın başta Amerika Birleşik Devletleri olmak üzere dost ülkelerle istikrarı sağlamak ve İsrail'in Lübnan'a yönelik düşmanlıklarını durdurmak için yürüttüğü diplomatik çabaları ve girişimleri engellemeyi amaçlayan açık bir saldırganlık eylemidir" dedi.

Ulusal Haber Ajansı, Avn'un şu sözlerini aktardı: "Bu baskınlar, Lübnan'ın egemenliğinin yeni bir ihlalini ve uluslararası yükümlülüklerin açık bir şekilde çiğnenmesini temsil ediyor ve uluslararası toplumun iradesine, özellikle de Birleşmiş Milletler'in 1701 sayılı Kararına tam uyulmasını ve tüm hükümlerinin uygulanmasını öngören kararlarına karşı bir saygısızlığı yansıtıyor."

Bölgede istikrarı destekleyen ülkelere, "Lübnan'ın egemenliğini, güvenliğini ve toprak bütünlüğünü korumak ve bölgeyi daha fazla gerilim ve gerginlikten kurtarmak için saldırıları derhal durdurma ve uluslararası kararlara saygı gösterilmesi yönündeki sorumluluklarını üstlenmeleri" çağrısını yineledi.

Şarku’l Avsat’ın aldığı bilgiye göre İsrail ordusunun Lübnan'ın doğusundaki Hizbullah komuta merkezlerini hedef aldığını söylediği baskınlarda en az 6 kişi öldü ve 25 kişi de yaralandı.


"Barış Konseyi"... Trump'ın vaatlerinin yeni bir sınavı

 Barış Konseyi Konferansı Katılımcıları- 19 Şubat 2026 (AFP)
Barış Konseyi Konferansı Katılımcıları- 19 Şubat 2026 (AFP)
TT

"Barış Konseyi"... Trump'ın vaatlerinin yeni bir sınavı

 Barış Konseyi Konferansı Katılımcıları- 19 Şubat 2026 (AFP)
Barış Konseyi Konferansı Katılımcıları- 19 Şubat 2026 (AFP)

Washington, önceki gün Barış Konseyi'nin resmi açılışına tanık oldu. Bu hamleyi ABD Başkanı Donald Trump, kendisini bir barış başkanı olarak tanıtarak ve mesajını öncelikle Amerikan kamuoyuna yönelterek siyasi söyleminin merkezine yerleştirdi. Amerika Birleşik Devletleri artık dış politika dosyalarının iç mücadelenin bir parçası haline geldiği ve her diplomatik hamlenin seçmenler önünde Amerikan rolünün imajının yeni bir sınavı olduğu bir seçim yılına giriyor.

İran ile gerginliğin artmasıyla birlikte bölgedeki büyük askeri yığılma göz önüne alındığında şu soru gündeme geliyor: "İran'a önümüzdeki iki hafta içinde askeri bir saldırı düzenlenmesi durumunda Gazze ile ilgili müzakere edilen iyimser planlar nasıl gerçekçi olabilir?"

Öte yandan, "Gazze Şeridi Yönetimi Ulusal Komitesi"nin geçen akşam Geçici Polis Gücü'nde iş başvurularının alınmaya başlanacağını duyurmasının hemen ardından, Gazze'deki gençler başvurularını yapmak için yarışa girdiler.