Nazım Hikmet ve Vera Tulyakova: Ölümle mücadele sırasında büyüyen ışıltılı ilişki

Tulyakova, Nazım Hikmet’in biyografisinde, bir şair, bir insan ve bir eş olarak ona olan sadakatini gizlemedi

Nazım Hikmet
Nazım Hikmet
TT

Nazım Hikmet ve Vera Tulyakova: Ölümle mücadele sırasında büyüyen ışıltılı ilişki

Nazım Hikmet
Nazım Hikmet

Çağdaş bir şair düşünün… Ulusal ve uluslararası düzeyde bir ün, eleştirel ilgi ve geniş sempati kazanmış bir Türk şair; Nazım Hikmet. Şairin dünya çapında gördüğü ilgi ve takdir, dönemin askeri yöneticileri tarafından sürekli takip edilmesine, kitaplarına el konulmasına ve yıllarca hapis yatmasına yol açan ‘oldukça tehlikeli bir komünist’ olarak tanımlandığından onu onurlandırmak için uygun bir yol bulamayan ülkesinde gördüğünden çok daha fazlaydı. Şair, uzun bir boya, masmavi gözleriyle yakışıklı bir yüze ve büyük yeteneklere sahip olsa da tüm bunlar ona ne mutluluk ne sakin bir hayat sağlamadı. İdeolojisi, ülkesindeki yetkililer tarafından yalnızca muhalif ideoloji kategorisinde yer almakla kalmıyordu, bu ideolojiye aynı zamanda Ruslarla olan tarihi düşmanlık açısından da bakılıyordu. Nazım Hikmet, dönemin yöneticilerinin, kendisine karşı hapishane dışında şüphe uyandırmayacak şekilde birçok kez suikast düzenlemeyi planladıklarını ima etti. Yetkililerin bir gaflet anında mucizevi bir şekilde deniz yoluyla ülkesinden kaçmayı başaran Hikmet, ardından daha sonraki hayatını geçireceği Moskova'ya ulaştı.
Ancak Nazım Hikmet'in ölümünden önceki son yıllarını geçirdiği Moskova döneminden bahsetmek gerekirse son hayat arkadaşı Vera Tulyakova tarafından üstün bir anlatı ve samimi bir sıcaklıkla, ama tutkulu şairin evliliği dışında eski aşk hikayesine biraz dahi olsa değinilmeden okuyucuya aktarılan Nazım’ın önceki duygusal hayatına dair anlatılanlar biraz eksik kalmaktadır. Burada Hikmet'i eski eşi Piraye’ye bağlayan muğlak ilişkiyi göz ardı edemeyiz. Evlilikleri süresince ancak üç yılı aşkın bir süre aynı çatı altında yaşayabildiler. Şair, kalan yıllar boyunca parmaklıklar arkasındaydı. Ancak tutuklu kaldığı uzun yıllar boyunca şaire sadık kalan bu güngörmüş eş, Nazım'ın sadece ‘S’ harfiyle andığı bir kadınla ona olan ihanetini bir türlü affedememiş ve boşanmak için ısrar etmiştir. Hapishaneden kurutulan şair, çok geçmeden duygusal şiirlerinin çoğunda adı geçen Münevver adlı başka bir kadınla evlendi. Yazar Hanna Mina, kaleme aldığı “Nazim Hikmet: Cezaevi, Kadın ve Hayat” adlı kitabında, Piraye ve Münevver’in aynı kadın olduğunu söylerken daha sonra kaleme aldığı “Bir Devrimci olarak Nazım Hikmet” adlı kitabında bu düşüncesinden geri adım attı ve iki farklı kadın olduklarını yazdı. Şairin arkadaşı Kemal Tahir'e yaptığı kişisel bir itirafa dayanarak Hikmet'in çocuk sahibi olamamasından bahseden Mina, daha sonra bundan da geri adım atarak oğlu Mehmet'in şairin biyolojik oğlu olduğunu teyit etti ve oğlunun doğumunu daha önce yazdığı bir şiirle tahmin ettiğini belirtti. O şiir şöyleydi:

“Topraktan, ateşten ve demirden doğanların
en mükemmeli doğacak bizden.
Ve insanlar ellerini korkmadan, düşünmeden
birbirlerinin ellerine bırakarak,
yıldızlara bakarak
‘Yaşamak ne güzel şey’ diyecekler.”

Hikmet'in gençlik yıllarını ona olan aşkı uğruna harcadığı eski karısına karşı gösterdiği duygusal soğukluk ise onu, şairlerin ve sanatçıların diğer tüm varlıklara olduğu gibi kadınlara olan hayranlığının ayrılmaz bir parçası olan psikolojilerini anlama çabası içerisine girmeye itiyor. Ancak Mina’ya göre âşık olunan kadının gerçekliği, bu büyüyü büyük ölçüde bozar ve her şeyi normal boyutlarına döndürür. Ayrıca Hikmet'in, eşine ve şiirlere olan bağlılık noktasında iki seçenek arasında kafası karışmış olduğunu düşünen Mina, Hikmet’in yaratıcı bir şair olarak ikinci seçeneğe yönelmekten başka seçeneği olmadığına inanırken aynı zamanda Münevver ile olan yeni ilişkisinin uzun süre kanıtlanamadığına ve farklı koşullarda ve başka zamanlarda yeni ilişkilere yelken açmadan önce, birçok gizem ve kafa karışıklığı yaşadığına dikkat çekiyor.
Nazım Hikmet'in Moskova'da özellikle de serbest bırakılmasından önce onu dünya çapında en ünlü şairlerden ve mücadelenin sembollerinden biri haline getiren geniş bir dayanışma kampanyası olduğundan hayranlarını ​​kabul etmesi doğaldı. Ancak etrafını saran ışıltı ve kendisine biçilen çoklu roller, kalp ve kanındaki bir hastalıktan dolayı aniden ölmekten korkmasına rağmen, bunaltıcı bir yalnızlık ve yaklaşan yaşlılık duygusunu ondan uzaklaştırmaya yetmiyordu. Ona göre sadece bir kadın ona ihtiyaç duyduğu sıcaklığı verebilirdi. Çizgi filmler alanında yardım istemek için evine giden güzel bir genç kadın olan Vera Tulyakova, Hikmet’in görür görmez dikkatini çekti. Etrafı birbirine benzeyen onlarca hayranıyla çevriliydi, ancak bu genç kadının farklı bir çekiciliği vardı ve onun kuruyan duygularını canlandırabilen tek kişiydi.
Vera Tulyakova’nın “Nazım'la Son Söyleşimiz” başlıklı kendi yazdığı biyografi, belki de benzer biyografilerin en şeffaf, dürüst ve zengin detaylara sahip olanlarından biriydi. Tulyakova'nın kitabında ün kazanmak için rahmetli kocasının konumuna yaslanmak isteyen amatör bir yazarın karalamaları yoktu. Bunun yerine anlatım yöntemlerini çeşitlendirmeye, zamanlar arasında incelikle hareket etmeye ve üstün bir dil kullanmaya çalıştığı açıktır. Belki de çalışmayı güzelleştiren, bu aşırı tutku ve samimi anlatıydı. Bu, yas tutan bir kadının, kocasının vefatından iki hafta sonra yazmaya başladığı ve iki yılını alan bir kitaptı. Vera, kitabında acısı ve kaybının ağırlığı altında coşkulu dilini ve dizginsiz sevgisini açığa çıkardı. Belki de kitabın arkasındaki o duygusal maya, Vera'yı kitabın girişinde işaret ettiği gibi, ilişkinin mahrem ayrıntılarının çoğunu atlamadan önce, başlangıçta bin sayfadan fazla yazarak anlatının cazibesine tamamen yenik düşmesine neden olan şeydi.
Tolyakova, kitabında, ayrıldıktan sonra Hikmet'e şunları söylüyor:
“Moskova'ya geldiğinizden beri bir efsane gibiydiniz ve bana Kremlin'de çalışanlar kadar uzaktınız."
Tolyakova, Hikmet’i bir yazı biçimi olarak seçtiğinden artık hayatta olmadığı fikrini kategorik olarak reddediyor gibi görünüyor. Büyüleyici varlığıyla olduğu kadar yaratıcılığı, mücadelesi ve insancıl duruşuyla da halen kalbinde olduğu anlaşılıyor. Ancak biyografideki en dikkat çekici nokta, şairin kendisinden onlarca yaş genç olan sarışın genç kadına çabucak âşık olması değil, Vera'nın Nazım'ın ciddi bir kalp ve damar hastalığı olduğunu ilk tanıştıkları andan itibaren bilmesidir. Bu da
ilişkiye dramatik ve romantik bir karakter kazandırıyor.  Öyle ki iki taraf arasındaki aşk, endişe ve bilinmeyenin neden olduğu korku ve ölüme karşı mücadele ile birlikte büyümeye başladı. Yine de Vera'nın, pek çok kadının dikkatini çeken bu adama karşı gerçek duygularını anlaması biraz zaman aldı. Buna karşın Hikmet, onunla tanıştığı ilk günlerde ona olan aşkını gözyaşları içinde itiraf etti. Vera, burada erkeklerin nasıl ağladığını ilk kez öğrendiğini de ekliyor.
Vera Tulyakova ilginç anlatımıyla, sevdiği şaire olan sadakatiyle onu bir insan ve bir koca olarak anlatmaya, onu yüceltmekten ve onu çevreleyen ‘efsane’ havasından mümkün olduğunca uzak kalmaya çalışıyor. Biraz tereddütten sonra Nazım'a âşık olan, onunla evlenmeye karar veren ve ilk kocasını terk eden Vera, bir keresinde Hikmet'in kendisine gösterdiği neredeyse ‘patolojik’ kıskançlığı anlatmaktan da çekinmiyor. Hikmet’in evlenmeden önce, ofisini günde birkaç kez aradığını belirten Vera, biyografinin bir bölümünde “Sen sadece kendini düşünüyorsun. Beni kontrolün altına almak istiyorsun. Bana seni düşünmekten bir an bile vazgeçme fırsatı vermedin” diyor. Sonra biyografinin başka bir yerinde, hayatın bizi bazen harika insanlar ve şairlerle karşılaştırdığını, ancak onların bir anda sizi iterek bazen sorgu memuru gibi sorgulamaya başlayabileceklerini de ekliyor. Şairin kısa sürede kıskançlığa girdiğinden ve aşırı sahiplenme eğilimi gösterdiğinden bahseden Vera, şöhretin tek başına hapis, sürgün, hastalık ve ölümün hayaletinden kurtulmaya yetmediğini, ancak endişeli bir ruhun kendisini korumak için derin bir sevgiye ihtiyacı olduğunu söylüyor. Bu yüzden Hikmet, ona şefkat gösteren güzel ve zeki bir kadın olan Tulyakova’ya hayatının son baharında sıkı sıkıya sarıldı. Hikmet, bunu bir şiirinde şöyle ifade ediyor:

“Seviyorum seni
ekmeği tuza banıp yer gibi
Geceleyin ateşler içinde uyanarak
ağzımı dayayıp musluğa su içer gibi
Ağır posta paketini
 neyin nesi belirsiz,
telaşlı, sevinçli, kuşkulu açar gibi,
Seviyorum seni
denizi uçakla ilk defa geçer gibi.
İstanbul'da yumuşacık kararırken ortalık
içimde kımıldanan bir şeyler gibi,
Seviyorum seni
‘Yaşıyoruz çok şükür!’ der gibi”

Nazım Hikmet, bir başka şiirinde ise Tulyakova’ya olan sevgisini şöyle dile getiriyor:

“Her günüm mis gibi dünya kokan bir kavun dilimi
Senin sayende.
Bütün yemişler elime güneştenmişim gibi uzanıyor
Senin sayende.
Senin sayende yalnız umutlardan alıyorum balımı.
Yüreğimin çalışı senin sayende.
En yalnız akşamlarım bile duvarında gülen bir Anadolu kilimi
Senin sayende.
Şehrime ulaşmadan bitirirken yolumu
Bir gül bahçesinde dinlendim senin sayende
Senin sayende, içeri sokmuyorum
En yumuşak urbalarını giyip
Büyük rahatlığa çağıran türküleriyle kapımı çalan ölümü”

Fransız ressam Françoise Gilot’un Picasso hakkında kaleme aldığı kitabında çağın tamamının panoramik bir resmini sunmaya çalıştığı gibi, Tulyakova da daha tutkulu ve iki ilişkinin farklı doğasının dayattığı bir romantizmle olsa da aynısını yapıyor. Tulyakova Soğuk Savaş döneminde dünyada hâkim olan siyasi ve güvenlik gerilimi sırasında, eşinin sık sık yurtdışına seyahat etmesinden ve katıldığı çeşitli kültürel etkinliklerde özellikle de dönemin Mısır Cumhurbaşkanı Cemal Abdunnasır’ın ona özel zaman ayırdığı Kahire Konferansı’ndaki öncü rolünden bahsediyor.  Ayrıca Moskova'nın o dönemde dünyadaki solcu yazarların ana sığınağı haline gelmesine de değiniyor. Burada Vera'nın Pablo Neruda ve Matilde Urrutia’nın yanı sıra Louis Aragon ve Elsa Triollet ile birkaç kez yaptığı görüşmelerden edindiği izlenimleri aktarırken, Aragon’un Triollet’in varlığını bir yük olarak görmesine ve Neruda’nın ise Matilde’ye potansiyel eski eşi olarak davranmasına atıfta bulunarak rekabetten geri kalmayan bir tutum sergilemesi dikkati çekiyor.
Vera Tulyakova'nın biyografisinde altını çizmekte ısrar ettiği bir diğer konu ise Nazım Hikmet'in Sovyetler Birliği’ndeki komünist modeline ‘körü körüne’ bağlı olduğuna ve statükoya baş kaldıran milyonlarca protestocuya karşı işlenen korkunç vahşete göz yumduğuna dair bir klişeyi ortadan kaldırma çabasıydı. Tulyakova, Nazım'ın sağlığının kötüleşmesinin gerçek nedeninin, yorgun kalbinin, Stalin'in ölümünden kısa bir süre sonra Macaristan ayaklanmasını bastıran Sovyet buldozerlerinin ağırlığını taşıyamaması olduğunu iddia ediyor. Ayrıca Nazım'ın sanatın ideolojik mercek altına alınması ve bürokratlar arasındaki yolsuzluğa karşı çıkan yazarlara baskı uygulanmasını onaylamadığını ve yazarların istihbarat ve güvenlik servisleri tarafından nasıl sürekli olarak soruşturmalara tabi tutulduklarından bahsediyor.  Nazım Hikmet gibi kendini küresel emperyalizme ve onun şairlerinin ve aydınlarının ‘deneylerine’ karşı koymaya adayan bir şaire layık olmadığı bir yaklaşım sergileyen iktidarın ve iktidara yakın yazarların, Hikmet’in tutkulu karısı ve yetim şiirleri hakkında yazdıklarıyla ilgili alaycı ve onaylamayan tavrı da onu çok üzmüştür. Ancak bu yüklerin altında ezilirken hem bedenen hem de ruhen yorgun düşen Nazım Hikmet, bu dogmatik şantajları umursamadı bile.  Tulyakova'ya olan aşkında kendine bir sığınak buldu ve bu onun son arzusuydu. Yakında öleceğini hissetmişti ve bir şiirinde eşine şöyle seslendi:

“Dört gün sonra Moskova`dayım
Bu ayrılık da hele şükür bitiyor dönüyorum
Bu ayrılık da yağmurlu bir yol gibi arkada kalacak
Yeni ayrıcalıklar gelecek
Yeni kuyulara ineceğim
Bir yerlere gidip döneceğim
Koşacağım soluk soluğa yeni dönüşlere
Sonra ne Berlin ne de Tanganika
Hiçbir yere değil gideceğim hiçbir yere
Ne vapur ne tren nede uçakla dönmek mümkün olmayacak
Benden mektupta telgrafta gelmeyecek
Sana telefon da edemeyeceğim”



Meşhur korku serisinin yeni halkası tarih yazıyor: En iyi açılış yolda

Serinin 7. filmi, Sidney Prescott'un hayalet maskeli yeni bir katilin hedef aldığı kızını kurtarmaya çalışmasını anlatıyor (Paramount Pictures)
Serinin 7. filmi, Sidney Prescott'un hayalet maskeli yeni bir katilin hedef aldığı kızını kurtarmaya çalışmasını anlatıyor (Paramount Pictures)
TT

Meşhur korku serisinin yeni halkası tarih yazıyor: En iyi açılış yolda

Serinin 7. filmi, Sidney Prescott'un hayalet maskeli yeni bir katilin hedef aldığı kızını kurtarmaya çalışmasını anlatıyor (Paramount Pictures)
Serinin 7. filmi, Sidney Prescott'un hayalet maskeli yeni bir katilin hedef aldığı kızını kurtarmaya çalışmasını anlatıyor (Paramount Pictures)

Paramount ve Spyglass ortak yapımı Çığlık 7 (Scream 7), Kuzey Amerika’da hafta sonunu 60 milyon dolar civarında kapatmaya hazırlanıyor. İzleyicilerin filme ilgisi güçlü kalırsa bu rakamın daha da yükselebileceği konuşuluyor.

Bu sonuç, 30 yıllık serinin en iyi açılışına işaret ediyor.

İzleyici ölçüm şirketi PostTrak verilerine göre filmi "kesinlikle tavsiye ederim" diyenlerin oranı yüzde 61. Bu, genel olarak güçlü bir seviye olsa da Jenna Ortega ve Melissa Barrera'lı Çığlık 6'nın yüzde 74'lük oranının gerisinde kalıyor.

Buna karşın Ortega–Barrera ikilisinin yokluğu bilet satışlarını düşürmüş görünmüyor. Serinin köklü yüzleri Neve Campbell ve Courteney Cox'un dönüşü gişeye yaramış görünüyor.

Screen Engine/Comscore PostTrak anketlerine göre izleyicilerin yüzde 56'sı filme "sevdiği bir seri olduğu için" geldiğini söylerken, yüzde 30'u tercihini oyuncu kadrosuna bağladı. 

Uzun soluklu slasher serisinin 7. filmi, Kuzey Amerika'da 3 bin 540 salonda gösterime girdi. Film 28,8 milyon dolarla serinin en iyi ilk gün performansını da imza attı. Rakip stüdyolar ise açılışın 60 milyon doları aşabileceğini öngörüyor.

Filmin performansı, genel hafta sonu gişesini de yukarı taşıyor. Tüm yapımların toplam hasılatının 110,3 milyon dolar civarında olduğu tahmin ediliyor. Bu, geçen yılın aynı hafta sonuna kıyasla yüzde 103 artış demek.

Öte yandan seyirci notu cephesinde tablo daha ölçülü. CinemaScore'da filmin notu B- çıktı. Bu, Çığlık 6'nın B+ notundan düşük ve serinin "düşüş" dönemi olarak görülen 2011 yapımı Çığlık 4'le aynı seviyede.

Premium büyük format salonlar ve IMAX, hafta sonu hasılatının yüzde 40'ını oluşturuyor.

Çığlık 7, Neve Campbell'ın canlandırdığı Sidney Prescott karakterini yeniden sahneye çıkarıyor. Sidney, kızıyla birlikte sakin bir hayat kurmak için Pine Grove adlı küçük kasabaya taşınıyor ancak Ghostface bu huzuru yerle bir etmeye çalışıyor. 

Campbell'a, serinin diğer tanıdık isimleri Courteney Cox, David Arquette ve Matthew Lillard eşlik ediyor. Kadroda ayrıca Isabel May, Jasmin Savoy Brown, Mason Gooding, Anna Camp, Joel McHale ve Mckenna Grace de yer alıyor.

Çığlık 7, Türkiye'de de 27 Şubat'ta vizyona girdi.

Independent Türkçe, Deadline, Variety


Frankenstein'ın Gelini yeniden doğdu: Benzerine az rastlanır

Gelin!, 1930'ların Şikago'sunda kendisine bir partner yaratmak isteyen Frankenstein'ın Canavarı'nın, Dr. Euphronious'tan yardım alarak öldürülmüş genç bir kadını hayata döndürmesiyle gelişen olayları anlatıyor (Warner Bros. Pictures)
Gelin!, 1930'ların Şikago'sunda kendisine bir partner yaratmak isteyen Frankenstein'ın Canavarı'nın, Dr. Euphronious'tan yardım alarak öldürülmüş genç bir kadını hayata döndürmesiyle gelişen olayları anlatıyor (Warner Bros. Pictures)
TT

Frankenstein'ın Gelini yeniden doğdu: Benzerine az rastlanır

Gelin!, 1930'ların Şikago'sunda kendisine bir partner yaratmak isteyen Frankenstein'ın Canavarı'nın, Dr. Euphronious'tan yardım alarak öldürülmüş genç bir kadını hayata döndürmesiyle gelişen olayları anlatıyor (Warner Bros. Pictures)
Gelin!, 1930'ların Şikago'sunda kendisine bir partner yaratmak isteyen Frankenstein'ın Canavarı'nın, Dr. Euphronious'tan yardım alarak öldürülmüş genç bir kadını hayata döndürmesiyle gelişen olayları anlatıyor (Warner Bros. Pictures)

Maggie Gyllenhaal imzalı Gelin! (The Bride!), perşembe gecesi Londra'nın West End bölgesinde dünya prömiyerini yaptı. Gösterimin hemen ardından filme yönelik ilk tepkiler sosyal medyada hızla yayılmaya başladı.

Prömiyere katılanların çoğu, Gyllenhaal'un cesur ve gözü kara yaklaşımını överken, başroldeki Jessie Buckley'nin performansına da dikkat çekti. Filmin diğer başrol oyuncusu Christian Bale için de övgü dolu yorumlar yapıldı.

Gyllenhaal'un ilk yönetmenlik denemesi Karanlık Kız'ın (The Lost Daughter) ardından imza attığı Gelin!, Mary Shelley'nin klasik eseri Frankenstein'a cüretkar ve hayal gücü yüksek bir yorum getiriyor. 

1930'ların Şikago'sunda geçen film, Bale'in canlandırdığı yapayalnız canavarın kendisine bir eş yaratması için Dr. Euphronios'u ikna etmesini konu alıyor. 

İkili, öldürülmüş genç bir kadını hayata döndürüyor ve Buckley'nin canlandırdığı "gelin" böylece doğuyor. Tuhaf ve yaralı bir aşk hikayesine evrilen filmde, canavarla gelin bir cinayet dalgasının içine sürükleniyor.

Film, Shelley'nin 1818 tarihli romanının yanı sıra 1935 yapımı Frankenstein'ın Gelini'nden (Bride of Frankenstein) de ilham alıyor. Gyllenhaal, kendi yazdığı senaryoyu yönetirken yapımcılığı Emma Tillinger Koskoff, Talia Kleinhendler ve Osnat Handelsman Keren'la birlikte üstleniyor.

Oyuncu kadrosunda Maggie Gyllenhaal'un kardeşi Jake Gyllenhaal ve yönetmenin eşi Peter Sarsgaard da yer alıyor. Filmde ayrıca Annette Bening ve Penélope Cruz da var.

Eğlence dünyasından haberler veren The Mary Sue yazarı Rachel Leishman, filmi "hikaye anlatımına, bilimkurguya, sinemaya ve çok daha fazlasına yazılmış bir aşk mektubu" diye nitelendirdi. Leishman, "Frankenstein ve onun aşkına nefes kesici bir bakış. Jessie Buckley ve Christian Bale'den gerçekten olağanüstü performanslar izliyoruz. Maggie Gyllenhaal çok özel bir iş çıkarmış" ifadelerini kullandı.

This Ends At Prom'dan BJ Colangelo ise yapımı "2026'nın en cesur ve özgün filmlerinden biri; hatta tüm zamanların en iyi canavar uyarlamalarından biri olabilir" diye tanımladı. Colangelo, "Çoğu Frankenstein filmi insanın kibrini anlatır ama Gelin! bunu bir adım ileri taşıyıp 'Geride bıraktıkları bu korkunç karmaşayla ne yapacağız?' diye soruyor" dedi.

The Film Maven yazarı Kristen Lopez de, "Maggie Gyllenhaal'ın filmi çılgın, cüretkar ve onu sevip sevmemenizle zerre kadar ilgilenmiyor" diye yazdı. Buckley ve Bale'in filmde parladığını belirten Lopez, ortaya çıkan işin benzerine kolay rastlanmadığını ve benzer heveslerle yola çıkan Joker: İkili Delilik'in (Joker: Folie à Deux) başarısız olduğunu söyledi.

Erik Davis ise filmin "vahşi, komik, kaotik ve romantik" yapısını överken, Jessie Buckley'nin çarpıcı performansının filme ayrı bir güç kattığını söyledi: 

Gelin!, klasik sinema deneyimine yazılmış bir aşk mektubu gibi ama bunu cesur, modern bir canavar filmi formunda yapıyor. Açıkçası böyle filmlerden daha fazla lazım.

Gelin!, sinemalarda 6 Mart'ta gösterime girecek.

Independent Türkçe, Hollywood Reporter, Digital Spy


Yeni gerçek suç dizisi izleyiciyi ekrana kilitledi

Accused: Did I Do It, birinci derece cinayet, terörizm ve ağır saldırı gibi ciddi suçlamalarla yargılanan kişilerin yüksek gerilimli hikayelerini izliyor (Netflix)
Accused: Did I Do It, birinci derece cinayet, terörizm ve ağır saldırı gibi ciddi suçlamalarla yargılanan kişilerin yüksek gerilimli hikayelerini izliyor (Netflix)
TT

Yeni gerçek suç dizisi izleyiciyi ekrana kilitledi

Accused: Did I Do It, birinci derece cinayet, terörizm ve ağır saldırı gibi ciddi suçlamalarla yargılanan kişilerin yüksek gerilimli hikayelerini izliyor (Netflix)
Accused: Did I Do It, birinci derece cinayet, terörizm ve ağır saldırı gibi ciddi suçlamalarla yargılanan kişilerin yüksek gerilimli hikayelerini izliyor (Netflix)

Gerçek suç meraklıları, Netflix'te yayımlanan ve beklenmedik gelişmeleriyle öne çıkan yeni belgesel diziye adeta kilitlendi.

Adından da anlaşılacağı gibi Accused: Did I Do It?, ABD'de ağır suçlamalarla karşı karşıya kalan kişilerin hikayelerini konu alıyor. 10 bölümlük dizi ilk kez 2025'te ABD'deki A+E adlı kanalda yayımlanmıştı.

Suçlanan kişilerin birinci ağızdan anlatımlarına yer veren yapım, polisler ve tanık ifadeleriyle izleyiciyi Amerikan adalet sisteminin tam içine çekiyor.

Netflix, 18 yaş altı izleyiciler için uygun olmadığını belirttiği dizinin konusunu şöyle özetliyor:

Yaptılar mı? Bir suçlama söz konusu olduğunda hepimizin yanıtını merak ettiği soru bu. Masum olduğunu söyleyen birine güvenebilir miyiz? Gerçeği yalandan nasıl ayırırız? Bu yeni format, ciddi suçlarla itham edilen kişilerin yaşadıklarını anlattığı hikayeler üzerinden bu kritik ve sürükleyici soruyu merkeze taşıyor.

İzleyici yorumlarının da ortaya koyduğu gibi, davaların gerçek hayattaki sonuçları zaman zaman ciddi şaşkınlık yaratabiliyor.

çıktım. Kan beynime sıçradı" dedi.

Bir başka izleyici, dizinin "sürprizlerle dolu" olduğunu söylerken, başkaları belgeselin sarsıcı yapısının kendilerini "ekrana kilitlediğini" söyledi.

Dizi, IMDb'de de benzer övgüler topladı ve 10 üzerinden 7,4 gibi güçlü bir puan aldı.

Sadece üç bölümün ardından dizinin "bağımlısı olduğunu" söyleyen bir IMDb kullanıcısı şu yorumu yaptı:

Önce suçlanan kişiyle tanışıyorsunuz. Ardından olayın ayrıntılarını öğreniyorsunuz. Sanığın avukatları delillere dair kendi bakış açılarını anlatıyor, fotoğraf ve videolar gösteriyor, bazen olay yerine geri dönüyor. Bölüm de kişinin suçlu mu yoksa masum mu bulunduğuyla bitiyor.

Dizinin ikinci sezon için onay almasını umduğunu söyleyen başka bir izleyici de IMDb'de şöyle yazdı:

Resmen bağımlısı oldum! Dizinin, suçlanan kişiyi bize tanıtma biçimini seviyorum. Savunma ekibini görüyoruz ve neden o savunma stratejisini benimsediklerini anlıyoruz.

Dizi Reddit'te de gündem oldu. Bir kullanıcı, davaların ilerleyiş biçiminin kendisini hayli sinirlendirdiğini yazdı.

Bir başka izleyici de şu yorumu yaptı:

Bu yeni dizi bana adalet sisteminin ne kadar kusurlu olduğunu gösterdi.

Independent Türkçe, Daily Mail, Express