Nazım Hikmet ve Vera Tulyakova: Ölümle mücadele sırasında büyüyen ışıltılı ilişki

Tulyakova, Nazım Hikmet’in biyografisinde, bir şair, bir insan ve bir eş olarak ona olan sadakatini gizlemedi

Nazım Hikmet
Nazım Hikmet
TT

Nazım Hikmet ve Vera Tulyakova: Ölümle mücadele sırasında büyüyen ışıltılı ilişki

Nazım Hikmet
Nazım Hikmet

Çağdaş bir şair düşünün… Ulusal ve uluslararası düzeyde bir ün, eleştirel ilgi ve geniş sempati kazanmış bir Türk şair; Nazım Hikmet. Şairin dünya çapında gördüğü ilgi ve takdir, dönemin askeri yöneticileri tarafından sürekli takip edilmesine, kitaplarına el konulmasına ve yıllarca hapis yatmasına yol açan ‘oldukça tehlikeli bir komünist’ olarak tanımlandığından onu onurlandırmak için uygun bir yol bulamayan ülkesinde gördüğünden çok daha fazlaydı. Şair, uzun bir boya, masmavi gözleriyle yakışıklı bir yüze ve büyük yeteneklere sahip olsa da tüm bunlar ona ne mutluluk ne sakin bir hayat sağlamadı. İdeolojisi, ülkesindeki yetkililer tarafından yalnızca muhalif ideoloji kategorisinde yer almakla kalmıyordu, bu ideolojiye aynı zamanda Ruslarla olan tarihi düşmanlık açısından da bakılıyordu. Nazım Hikmet, dönemin yöneticilerinin, kendisine karşı hapishane dışında şüphe uyandırmayacak şekilde birçok kez suikast düzenlemeyi planladıklarını ima etti. Yetkililerin bir gaflet anında mucizevi bir şekilde deniz yoluyla ülkesinden kaçmayı başaran Hikmet, ardından daha sonraki hayatını geçireceği Moskova'ya ulaştı.
Ancak Nazım Hikmet'in ölümünden önceki son yıllarını geçirdiği Moskova döneminden bahsetmek gerekirse son hayat arkadaşı Vera Tulyakova tarafından üstün bir anlatı ve samimi bir sıcaklıkla, ama tutkulu şairin evliliği dışında eski aşk hikayesine biraz dahi olsa değinilmeden okuyucuya aktarılan Nazım’ın önceki duygusal hayatına dair anlatılanlar biraz eksik kalmaktadır. Burada Hikmet'i eski eşi Piraye’ye bağlayan muğlak ilişkiyi göz ardı edemeyiz. Evlilikleri süresince ancak üç yılı aşkın bir süre aynı çatı altında yaşayabildiler. Şair, kalan yıllar boyunca parmaklıklar arkasındaydı. Ancak tutuklu kaldığı uzun yıllar boyunca şaire sadık kalan bu güngörmüş eş, Nazım'ın sadece ‘S’ harfiyle andığı bir kadınla ona olan ihanetini bir türlü affedememiş ve boşanmak için ısrar etmiştir. Hapishaneden kurutulan şair, çok geçmeden duygusal şiirlerinin çoğunda adı geçen Münevver adlı başka bir kadınla evlendi. Yazar Hanna Mina, kaleme aldığı “Nazim Hikmet: Cezaevi, Kadın ve Hayat” adlı kitabında, Piraye ve Münevver’in aynı kadın olduğunu söylerken daha sonra kaleme aldığı “Bir Devrimci olarak Nazım Hikmet” adlı kitabında bu düşüncesinden geri adım attı ve iki farklı kadın olduklarını yazdı. Şairin arkadaşı Kemal Tahir'e yaptığı kişisel bir itirafa dayanarak Hikmet'in çocuk sahibi olamamasından bahseden Mina, daha sonra bundan da geri adım atarak oğlu Mehmet'in şairin biyolojik oğlu olduğunu teyit etti ve oğlunun doğumunu daha önce yazdığı bir şiirle tahmin ettiğini belirtti. O şiir şöyleydi:

“Topraktan, ateşten ve demirden doğanların
en mükemmeli doğacak bizden.
Ve insanlar ellerini korkmadan, düşünmeden
birbirlerinin ellerine bırakarak,
yıldızlara bakarak
‘Yaşamak ne güzel şey’ diyecekler.”

Hikmet'in gençlik yıllarını ona olan aşkı uğruna harcadığı eski karısına karşı gösterdiği duygusal soğukluk ise onu, şairlerin ve sanatçıların diğer tüm varlıklara olduğu gibi kadınlara olan hayranlığının ayrılmaz bir parçası olan psikolojilerini anlama çabası içerisine girmeye itiyor. Ancak Mina’ya göre âşık olunan kadının gerçekliği, bu büyüyü büyük ölçüde bozar ve her şeyi normal boyutlarına döndürür. Ayrıca Hikmet'in, eşine ve şiirlere olan bağlılık noktasında iki seçenek arasında kafası karışmış olduğunu düşünen Mina, Hikmet’in yaratıcı bir şair olarak ikinci seçeneğe yönelmekten başka seçeneği olmadığına inanırken aynı zamanda Münevver ile olan yeni ilişkisinin uzun süre kanıtlanamadığına ve farklı koşullarda ve başka zamanlarda yeni ilişkilere yelken açmadan önce, birçok gizem ve kafa karışıklığı yaşadığına dikkat çekiyor.
Nazım Hikmet'in Moskova'da özellikle de serbest bırakılmasından önce onu dünya çapında en ünlü şairlerden ve mücadelenin sembollerinden biri haline getiren geniş bir dayanışma kampanyası olduğundan hayranlarını ​​kabul etmesi doğaldı. Ancak etrafını saran ışıltı ve kendisine biçilen çoklu roller, kalp ve kanındaki bir hastalıktan dolayı aniden ölmekten korkmasına rağmen, bunaltıcı bir yalnızlık ve yaklaşan yaşlılık duygusunu ondan uzaklaştırmaya yetmiyordu. Ona göre sadece bir kadın ona ihtiyaç duyduğu sıcaklığı verebilirdi. Çizgi filmler alanında yardım istemek için evine giden güzel bir genç kadın olan Vera Tulyakova, Hikmet’in görür görmez dikkatini çekti. Etrafı birbirine benzeyen onlarca hayranıyla çevriliydi, ancak bu genç kadının farklı bir çekiciliği vardı ve onun kuruyan duygularını canlandırabilen tek kişiydi.
Vera Tulyakova’nın “Nazım'la Son Söyleşimiz” başlıklı kendi yazdığı biyografi, belki de benzer biyografilerin en şeffaf, dürüst ve zengin detaylara sahip olanlarından biriydi. Tulyakova'nın kitabında ün kazanmak için rahmetli kocasının konumuna yaslanmak isteyen amatör bir yazarın karalamaları yoktu. Bunun yerine anlatım yöntemlerini çeşitlendirmeye, zamanlar arasında incelikle hareket etmeye ve üstün bir dil kullanmaya çalıştığı açıktır. Belki de çalışmayı güzelleştiren, bu aşırı tutku ve samimi anlatıydı. Bu, yas tutan bir kadının, kocasının vefatından iki hafta sonra yazmaya başladığı ve iki yılını alan bir kitaptı. Vera, kitabında acısı ve kaybının ağırlığı altında coşkulu dilini ve dizginsiz sevgisini açığa çıkardı. Belki de kitabın arkasındaki o duygusal maya, Vera'yı kitabın girişinde işaret ettiği gibi, ilişkinin mahrem ayrıntılarının çoğunu atlamadan önce, başlangıçta bin sayfadan fazla yazarak anlatının cazibesine tamamen yenik düşmesine neden olan şeydi.
Tolyakova, kitabında, ayrıldıktan sonra Hikmet'e şunları söylüyor:
“Moskova'ya geldiğinizden beri bir efsane gibiydiniz ve bana Kremlin'de çalışanlar kadar uzaktınız."
Tolyakova, Hikmet’i bir yazı biçimi olarak seçtiğinden artık hayatta olmadığı fikrini kategorik olarak reddediyor gibi görünüyor. Büyüleyici varlığıyla olduğu kadar yaratıcılığı, mücadelesi ve insancıl duruşuyla da halen kalbinde olduğu anlaşılıyor. Ancak biyografideki en dikkat çekici nokta, şairin kendisinden onlarca yaş genç olan sarışın genç kadına çabucak âşık olması değil, Vera'nın Nazım'ın ciddi bir kalp ve damar hastalığı olduğunu ilk tanıştıkları andan itibaren bilmesidir. Bu da
ilişkiye dramatik ve romantik bir karakter kazandırıyor.  Öyle ki iki taraf arasındaki aşk, endişe ve bilinmeyenin neden olduğu korku ve ölüme karşı mücadele ile birlikte büyümeye başladı. Yine de Vera'nın, pek çok kadının dikkatini çeken bu adama karşı gerçek duygularını anlaması biraz zaman aldı. Buna karşın Hikmet, onunla tanıştığı ilk günlerde ona olan aşkını gözyaşları içinde itiraf etti. Vera, burada erkeklerin nasıl ağladığını ilk kez öğrendiğini de ekliyor.
Vera Tulyakova ilginç anlatımıyla, sevdiği şaire olan sadakatiyle onu bir insan ve bir koca olarak anlatmaya, onu yüceltmekten ve onu çevreleyen ‘efsane’ havasından mümkün olduğunca uzak kalmaya çalışıyor. Biraz tereddütten sonra Nazım'a âşık olan, onunla evlenmeye karar veren ve ilk kocasını terk eden Vera, bir keresinde Hikmet'in kendisine gösterdiği neredeyse ‘patolojik’ kıskançlığı anlatmaktan da çekinmiyor. Hikmet’in evlenmeden önce, ofisini günde birkaç kez aradığını belirten Vera, biyografinin bir bölümünde “Sen sadece kendini düşünüyorsun. Beni kontrolün altına almak istiyorsun. Bana seni düşünmekten bir an bile vazgeçme fırsatı vermedin” diyor. Sonra biyografinin başka bir yerinde, hayatın bizi bazen harika insanlar ve şairlerle karşılaştırdığını, ancak onların bir anda sizi iterek bazen sorgu memuru gibi sorgulamaya başlayabileceklerini de ekliyor. Şairin kısa sürede kıskançlığa girdiğinden ve aşırı sahiplenme eğilimi gösterdiğinden bahseden Vera, şöhretin tek başına hapis, sürgün, hastalık ve ölümün hayaletinden kurtulmaya yetmediğini, ancak endişeli bir ruhun kendisini korumak için derin bir sevgiye ihtiyacı olduğunu söylüyor. Bu yüzden Hikmet, ona şefkat gösteren güzel ve zeki bir kadın olan Tulyakova’ya hayatının son baharında sıkı sıkıya sarıldı. Hikmet, bunu bir şiirinde şöyle ifade ediyor:

“Seviyorum seni
ekmeği tuza banıp yer gibi
Geceleyin ateşler içinde uyanarak
ağzımı dayayıp musluğa su içer gibi
Ağır posta paketini
 neyin nesi belirsiz,
telaşlı, sevinçli, kuşkulu açar gibi,
Seviyorum seni
denizi uçakla ilk defa geçer gibi.
İstanbul'da yumuşacık kararırken ortalık
içimde kımıldanan bir şeyler gibi,
Seviyorum seni
‘Yaşıyoruz çok şükür!’ der gibi”

Nazım Hikmet, bir başka şiirinde ise Tulyakova’ya olan sevgisini şöyle dile getiriyor:

“Her günüm mis gibi dünya kokan bir kavun dilimi
Senin sayende.
Bütün yemişler elime güneştenmişim gibi uzanıyor
Senin sayende.
Senin sayende yalnız umutlardan alıyorum balımı.
Yüreğimin çalışı senin sayende.
En yalnız akşamlarım bile duvarında gülen bir Anadolu kilimi
Senin sayende.
Şehrime ulaşmadan bitirirken yolumu
Bir gül bahçesinde dinlendim senin sayende
Senin sayende, içeri sokmuyorum
En yumuşak urbalarını giyip
Büyük rahatlığa çağıran türküleriyle kapımı çalan ölümü”

Fransız ressam Françoise Gilot’un Picasso hakkında kaleme aldığı kitabında çağın tamamının panoramik bir resmini sunmaya çalıştığı gibi, Tulyakova da daha tutkulu ve iki ilişkinin farklı doğasının dayattığı bir romantizmle olsa da aynısını yapıyor. Tulyakova Soğuk Savaş döneminde dünyada hâkim olan siyasi ve güvenlik gerilimi sırasında, eşinin sık sık yurtdışına seyahat etmesinden ve katıldığı çeşitli kültürel etkinliklerde özellikle de dönemin Mısır Cumhurbaşkanı Cemal Abdunnasır’ın ona özel zaman ayırdığı Kahire Konferansı’ndaki öncü rolünden bahsediyor.  Ayrıca Moskova'nın o dönemde dünyadaki solcu yazarların ana sığınağı haline gelmesine de değiniyor. Burada Vera'nın Pablo Neruda ve Matilde Urrutia’nın yanı sıra Louis Aragon ve Elsa Triollet ile birkaç kez yaptığı görüşmelerden edindiği izlenimleri aktarırken, Aragon’un Triollet’in varlığını bir yük olarak görmesine ve Neruda’nın ise Matilde’ye potansiyel eski eşi olarak davranmasına atıfta bulunarak rekabetten geri kalmayan bir tutum sergilemesi dikkati çekiyor.
Vera Tulyakova'nın biyografisinde altını çizmekte ısrar ettiği bir diğer konu ise Nazım Hikmet'in Sovyetler Birliği’ndeki komünist modeline ‘körü körüne’ bağlı olduğuna ve statükoya baş kaldıran milyonlarca protestocuya karşı işlenen korkunç vahşete göz yumduğuna dair bir klişeyi ortadan kaldırma çabasıydı. Tulyakova, Nazım'ın sağlığının kötüleşmesinin gerçek nedeninin, yorgun kalbinin, Stalin'in ölümünden kısa bir süre sonra Macaristan ayaklanmasını bastıran Sovyet buldozerlerinin ağırlığını taşıyamaması olduğunu iddia ediyor. Ayrıca Nazım'ın sanatın ideolojik mercek altına alınması ve bürokratlar arasındaki yolsuzluğa karşı çıkan yazarlara baskı uygulanmasını onaylamadığını ve yazarların istihbarat ve güvenlik servisleri tarafından nasıl sürekli olarak soruşturmalara tabi tutulduklarından bahsediyor.  Nazım Hikmet gibi kendini küresel emperyalizme ve onun şairlerinin ve aydınlarının ‘deneylerine’ karşı koymaya adayan bir şaire layık olmadığı bir yaklaşım sergileyen iktidarın ve iktidara yakın yazarların, Hikmet’in tutkulu karısı ve yetim şiirleri hakkında yazdıklarıyla ilgili alaycı ve onaylamayan tavrı da onu çok üzmüştür. Ancak bu yüklerin altında ezilirken hem bedenen hem de ruhen yorgun düşen Nazım Hikmet, bu dogmatik şantajları umursamadı bile.  Tulyakova'ya olan aşkında kendine bir sığınak buldu ve bu onun son arzusuydu. Yakında öleceğini hissetmişti ve bir şiirinde eşine şöyle seslendi:

“Dört gün sonra Moskova`dayım
Bu ayrılık da hele şükür bitiyor dönüyorum
Bu ayrılık da yağmurlu bir yol gibi arkada kalacak
Yeni ayrıcalıklar gelecek
Yeni kuyulara ineceğim
Bir yerlere gidip döneceğim
Koşacağım soluk soluğa yeni dönüşlere
Sonra ne Berlin ne de Tanganika
Hiçbir yere değil gideceğim hiçbir yere
Ne vapur ne tren nede uçakla dönmek mümkün olmayacak
Benden mektupta telgrafta gelmeyecek
Sana telefon da edemeyeceğim”



Meryl Streep yeni Narnia filminde Aslan'ı seslendirecek

C.S. Lewis'in Narnia Günlükleri (The Chronicles of Narnia) serisinde yer alan Aslan, fantastik edebiyat tarihinin en güçlü, bilge ve ikonik figürlerinden biri (Walt Disney Studios Motion Pictures)
C.S. Lewis'in Narnia Günlükleri (The Chronicles of Narnia) serisinde yer alan Aslan, fantastik edebiyat tarihinin en güçlü, bilge ve ikonik figürlerinden biri (Walt Disney Studios Motion Pictures)
TT

Meryl Streep yeni Narnia filminde Aslan'ı seslendirecek

C.S. Lewis'in Narnia Günlükleri (The Chronicles of Narnia) serisinde yer alan Aslan, fantastik edebiyat tarihinin en güçlü, bilge ve ikonik figürlerinden biri (Walt Disney Studios Motion Pictures)
C.S. Lewis'in Narnia Günlükleri (The Chronicles of Narnia) serisinde yer alan Aslan, fantastik edebiyat tarihinin en güçlü, bilge ve ikonik figürlerinden biri (Walt Disney Studios Motion Pictures)

Greta Gerwig, C.S. Lewis'in fantastik serisinden uyarlayacağı yeni Narnia filminde Meryl Streep'le yeniden bir araya geliyor. İkili daha önce Küçük Kadınlar'da (Little Women) birlikte çalışmıştı.

Streep, Narnia'nın gizemli dünyasını yaratan kudretli aslan Aslan'ı seslendirecek.

Empire'a film hakkında bir kapak röportajı veren Gerwig, Streep'i neden seçtiğini şu sözlerle anlattı:

Derinlikli ama gösterişten uzak, ağırlığı olan ama kasvetli bir ciddiyete hapsolmayan birini istiyordum. Derinliği ve hüznü yansıtabildiği kadar neşe ve coşkuyu da hissettirebilecek birini arıyordum. 70 yaşın üzerinde, hayat tecrübesinin kazandırdığı bilgeliğe sahip ama aynı zamanda bir çocuğun katıksız merakını taşıyabilen biri olmalıydı. Tabii bir de gelmiş geçmiş en büyük oyunculardan biri olması gerekiyordu. Bütün bu nitelikleri taşıyanların sayısı pek fazla değil.

Aslan'ın görünümünde David Bowie etkisi

Gerwig'e göre David Bowie, yeni filmde farklı renklerde gözlere ve yüzünde kırmızı bir çizgiye sahip olacak Aslan'ın görünümüne ilham verdi. Bowie'nin etkisi filmin genel ruhuna da yansıdı.

Filmin görkemli ve sürükleyici olmasını, izleyiciye adeta bir rock operasındaymış hissi vermesini istediğini söyleyen yönetmen, müzikle kurduğu bağı şu sözlerle anlattı:

David Bowie hayatımı kurtardı. Paul McCartney hayatımı kurtardı. David Gilmour, Pete Townshend, Jimmy Page, Robert Plant... Hepsi hayatımı kurtardı. Onların müziğini dinlediğimde içimde, her şeyin yoluna gireceğine dair güçlü bir his belirirdi.

Gerwig, rock müzikle Narnia arasında kurduğu bağı da şöyle anlattı:

Narnia kelimenin tam anlamıyla müzikten yaratılmış bir dünya. Aslan'ın şarkısıyla hayat bulan bu evreni düşündüğümde, rock 'n' roll bana tam da müzikten doğmuş bir dünyayı çağrıştırıyor.

Gerwig'den Barbie sonrası görkemli dönüş

Narnia: Büyücünün Yeğeni (Narnia: The Magician's Nephew), Gerwig'in gişe rekorları kıran ve Oscar kazanan Barbie'nin ardından çekeceği yeni büyük bütçeli yapım olacak.

Film, C.S. Lewis'in ünlü fantastik serisinin başlangıç öyküsünü ve Narnia'nın nasıl yaratıldığını anlatıyor.

Oyuncu kadrosunda David McKenna, Beatrice Campbell, Daniel Craig, Emma Mackey, Carey Mulligan ve Ciarán Hinds de yer alıyor.

Başlangıçta 2026'daki Şükran Günü döneminde gösterime girmesi planlanan Narnia: Büyücünün Yeğeni, 12 Şubat 2027'de sinemalarda izleyiciyle buluşacak, 2 Nisan'da ise Netflix'te yayımlanacak.

Independent Türkçe, Variety, Empire


Netflix bir dizinin daha fişini çekti

Sweet Magnolias, Amerika'nın güneyindeki Serenity adlı küçük bir kasabada yaşayan, liseden beri yakın arkadaş üç kadının hayatını, dostluklarını, aşklarını ve kariyer mücadelelerini anlatıyordu (Netflix)
Sweet Magnolias, Amerika'nın güneyindeki Serenity adlı küçük bir kasabada yaşayan, liseden beri yakın arkadaş üç kadının hayatını, dostluklarını, aşklarını ve kariyer mücadelelerini anlatıyordu (Netflix)
TT

Netflix bir dizinin daha fişini çekti

Sweet Magnolias, Amerika'nın güneyindeki Serenity adlı küçük bir kasabada yaşayan, liseden beri yakın arkadaş üç kadının hayatını, dostluklarını, aşklarını ve kariyer mücadelelerini anlatıyordu (Netflix)
Sweet Magnolias, Amerika'nın güneyindeki Serenity adlı küçük bir kasabada yaşayan, liseden beri yakın arkadaş üç kadının hayatını, dostluklarını, aşklarını ve kariyer mücadelelerini anlatıyordu (Netflix)

Netflix, sevilen drama dizisi Sweet Magnolias'ı 5. sezonunun ardından iptal etti. Ancak dizinin yaratıcısı ve başrol oyuncularından biri, platform için geliştirilen yeni bir projede yeniden bir araya geliyor.

Sherryl Woods'un romanlarından uyarlanan Sweet Magnolias'ın iptal edildiği, 5. sezonun prömiyerinden üç ay sonra açıklandı.

İzlenme oranları hem dünya genelinde hem de ABD'de gerileyen dizinin 5. sezonu, Netflix'in kendi verilerine göre İngilizce dizilerin küresel ilk 10 listesinde üç hafta, reyting ölçüm şirketi Nielsen'ın ABD sıralamalarında ise 4 hafta kalabildi.

JoAnna Garcia Swisher, Brooke Elliott ve Heather Headley dizide, hayatın bütün iniş çıkışlarını birlikte göğüsleyen üç eski dostu canlandırıyordu.

Sweet Magnolias ekibinden yeni dizi

Sweet Magnolias'ın dizi sorumlusu Sheryl J. Anderson'la oyuncu JoAnna Garcia Swisher, Lauren Edmondson'ın romanından uyarlanacak Ladies of the House'un yapımcıları arasında yer alacak. Swisher'ın dizinin oyuncu kadrosunda da bulunması bekleniyor.

Resmi özete göre dizi, bir şarap imalathanesinin sahibi olan aileye odaklanıyor. İşletme sahibinin beklenmedik ölümünün ardından eşi ve iki yetişkin kızı, aile işletmesiyle, akrabalarıyla ve hayatlarındaki erkeklerle ilgili sorunların üstesinden gelebilmek için önce kendi aralarındaki meseleleri çözmek zorunda kalıyor.

Anderson dizinin sorumluluğunu ve yönetici yapımcılığını üstlenecek; Swisher ve Kate Gordon ise yapımcı olarak görev yapacak.

Yeni proje hakkında konuşan Anderson, "JoAnna ve Netflix'le bu yeni yolculuğa çıkmaktan büyük heyecan duyuyorum" diyerek ekledi:

Jo romanı benimle paylaştığında, aile, dostluk ve aşkın karmaşasıyla mücadele eden üç kadının hikayesinden nasıl bir dizi çıkabileceğini hemen gördüm. Richardson ailesinin kadınlarını ve onların dünyasını, dünyanın dört bir yanındaki Netflix izleyicileriyle buluşturmak için sabırsızlanıyorum.

Garcia Swisher ise duygularını şu sözlerle dile getirdi:

Olağanüstü Sheryl Anderson'la birlikte kadınları merkeze alan anlamlı hikayeler anlatmayı sürdürmekten büyük heyecan duyuyorum. Bu projeyi yapım şirketimiz Rolling Clover ve Black Label'daki harika ortaklarımızla hayata geçirecek olmak da mutluluğumu artırıyor. Netflix 7 yıldır yaratıcı anlamda kendimi evimde hissettiğim yer. Bu hikayeyi anlatmak için daha iyi bir platform veya ekip hayal edemezdim.

Independent Türkçe, Hollywood Reporter, TheWrap, Variety


100 bin kişilik araştırma: Uykunun kalitesi mi yoksa süresi mi önemli?

Bir uyku araştırmasında yer alan bir katılımcı (York Üniversitesi Uyku Laboratuvarı/Eurekalert)
Bir uyku araştırmasında yer alan bir katılımcı (York Üniversitesi Uyku Laboratuvarı/Eurekalert)
TT

100 bin kişilik araştırma: Uykunun kalitesi mi yoksa süresi mi önemli?

Bir uyku araştırmasında yer alan bir katılımcı (York Üniversitesi Uyku Laboratuvarı/Eurekalert)
Bir uyku araştırmasında yer alan bir katılımcı (York Üniversitesi Uyku Laboratuvarı/Eurekalert)

Yaklaşık 100 bin kişiyi kapsayan geniş çaplı bir araştırma, yalnızca ne kadar uyuduğumuzun değil, nasıl uyuduğumuzun da ilerleyen yaşlarda düzinelerce hastalığa yakalanma riskiyle ilişkili olduğunu ortaya koydu.

Daha önceki araştırmalar, günde 6 ila 8 saat uyumanın diyabet ve kalp hastalığı dahil çeşitli sağlık sorunlarına yakalanma riskini azalttığını ortaya koyuyor.

Ancak belirli uyku evrelerinin ve gerçek hayattaki uyku düzenlerinin sağlık çıktılarıyla nasıl bir ilişkisi olduğu büyük ölçüde belirsizliğini koruyordu. Bunun başlıca nedeni, çoğu çalışmada katılımcıların beyanına dayalı uyku ölçümlerini kullanması. Bu ölçümler genellikle nesnel değerlendirmelerle düşük düzeyde örtüştüğünden, günlük yaşamdaki uyku düzenlerini doğru biçimde yansıtmak zorlaşıyor.

Çin'in Pekin Üniversitesi'nden araştırmacılar, bu sorunu aşmak için UK Biobank veri tabanındaki 95 bin 559 kişinin sağlık verilerini analiz etti. Birleşik Krallık'ta oluşturulan bu veri tabanı, yaklaşık 500 bin gönüllünün biyolojik, genetik ve yaşam tarzına ilişkin bilgilerini içeriyor. Çalışmaya dahil edilen kişiler, üst üste 7 gün ve gece boyunca bileklerine ivmeölçer taktı.

Araştırmacılar, REM, derin uyku ve hafif uyku gibi her bir uyku evresinin süresinin yanı sıra toplam uyku süresini, ilk uykuya dalmadan sonra uyanık geçirilen vakti ve geceden geceye değişen uyku düzensizliklerini analiz etti.

Bilim insanları, her bir katılımcıyı ortalama 9 yıl boyunca takip ederek sağlık kayıtlarında binden fazla hastalık çıktısıyla bağlantılar olup olmadığına baktı.

Araştırmacılar, REM uykusunun daha uzun sürmesinin, kalp yetmezliği, demans ve Parkinson da dahil 83 hastalığa yakalanma riskinin azalmasıyla ilişkilendirildiğini saptadı.

Derin uykunun daha uzun sürmesi, tip 2 diyabet ve klinik depresyonun da aralarında bulunduğu 7 rahatsızlığın riskinin düşmesiyle bağlantılıydı.

Diğer taraftan uyku düzensizliğinin ve ilk uykuya daldıktan sonra uyanık geçirilen sürenin artması, anksiyete ve madde kullanım bozuklukları gibi rahatsızlıkların riskinin artmasıyla ilişkilendirildi.

Araştırmacılar, düzenli olarak 6 ila 8 saat uyuyan katılımcıların çeşitli hastalıklarda en düşük riski taşıdığını belirtiyor. 5 saatten az uyuyan katılımcılar, klinik açıdan en hassas grubu oluşturuyor ve 37 sağlık sorununda daha güçlü bir ilişki gösteriyordu ancak 8 saatten fazla uyuyanlar da risk altındaydı.

dfrgthy
Uyku apnesi için kullanılan CPAP cihazı (Missouri Üniversitesi/Eurekalert)

Araştırmacılar, "Bu rahatsızlıkların çoğunda riskin en düşük görüldüğü uyku süresi, tam olarak 6-8 saat aralığında yoğunlaşıyordu" diye yazıyor.

Ancak araştırmacılar, bulguların sadece gözleme dayandığı ve uyku düzeninin hastalık riskine doğrudan neden olduğunu kanıtlamadığı uyarısında bulunuyor.

Çalışmada, "Bulgular, 6-8 saatlik uyku süresinin orta yaşlı ve yaşlı yetişkinlerde sağlık güvencesi rolü üstlendiğini destekleyen ek kanıtlar sunuyor; bu durum muhtemelen, uyku evrelerinin daha elverişli dağılımlarından kaynaklanıyor" ifadeleri yer alıyor.

6-8 saatlik bir uyku süresini korumak, çeşitli hastalıkların riskini etkin bir şekilde azaltabiliyor ve bu da sağlıklı yaşamı teşvik etme ve önleyici tıp çalışmalarına yeni öngörüler kazandırıyor.

Independent Türkçe