İklim Zirvesi ve sonrası

Gelişmekte olan ülkeler, gelişmiş ülkelerle eşit önlemler almaları çağrısında bulunmanın diğerlerinin çıkarlarına hizmet ettiğini ve sömürüyle sonuçlanacağı görüşündeler.

COP26 İklim Zirvesi’ndeki tartışmalı noktaların zirvenin sonuçlarının sahada başarısız olmasını engelleyebileceği belirtiliyor. (AFP)
COP26 İklim Zirvesi’ndeki tartışmalı noktaların zirvenin sonuçlarının sahada başarısız olmasını engelleyebileceği belirtiliyor. (AFP)
TT

İklim Zirvesi ve sonrası

COP26 İklim Zirvesi’ndeki tartışmalı noktaların zirvenin sonuçlarının sahada başarısız olmasını engelleyebileceği belirtiliyor. (AFP)
COP26 İklim Zirvesi’ndeki tartışmalı noktaların zirvenin sonuçlarının sahada başarısız olmasını engelleyebileceği belirtiliyor. (AFP)

Nebil Fehmi
Birleşmiş Milletler’in (BM) ‘COP26’ adıyla bilinen iklim değişikliği ve çevre konulu 26. Taraflar Konferansı İskoçya’nın Glasgow kentinde düzenlendi. Birçok kişi, söz konusu zirveyi uluslararası toplum için olumlu bir etkileşim ve yaşadığımız ortamı ve tüm kazancımızı yok eden, servetimizi tüketen toksik gazların salınımı ile kaçınılmaz olarak sonumuzu getirecek bir atmosfer yaratan uygulamaları durdurmak için ciddi bir taahhütte bulunmak arasında seçim yapmak zorunda bırakan bir dönüm noktası olarak nitelendirdi. Bu kişilerin başında da dünyanın açgözlülüğü ve pervasızlığı nedeniyle kendini öldürdüğü konusunda uyarıda bulunan BM Genel Sekreteri Antonio Guterres geliyordu.
ABD, başa geçen Joe Biden’ın Donald Trump'ın çekilme kararını bozmasının ardından Paris İklim Anlaşması'na geri döndü. Birçok kişi bu gelişme nedeniyle iyimser bir havaya büründü. Özellikle iklim değişikliğinin yansımaları sıcaklıklardaki yıllık artış ve tüm bunların gıda güvenliği, su kaynakları, plajlar ve benzeri alanlardaki etkisi ile kendini gösterdi. Bu durumun bilimsel olarak ortaya koyulmasıyla petrol, gaz ve kömür gibi geleneksel kaynaklardan enerji üretimi ile kentleşme ve kalkınma amaçları doğrultusunda ormanların ve ağaçların yok edilmesi arasındaki bariz çelişkinin üstesinden gelmek ve yeni nesillere güvenli ve sağlıklı bir gelecek bırakmak için güçlü bir kolektif eylem talep eden sesler yükseldi.
Glasgow’daki zirvenin iklim değişikliğinin tehlikelerini vurgulamayı başardığını, aşırı tüketim modelimizin uzun vadede yıkıcı ve son derece tehlikeli olduğunu doğrulayan bilimsel görüşe öncelik verilmesine yardımcı olduğunu ve arkasındaki siyasi itici gücün, en azından kısa vadede iklim değişikliğine ve onun yansımalarına şüpheyle bakanları susturduğunu düşünüyorum.
Zirvenin olumlu yönlerinden biri de iklim ve çevresel değişiklikler sınır tanımadığından bu zorlukla mücadelenin toplu ve kapsamlı bir eylem ihtiyaç duyduğunun açık ve net bir şekilde ortaya koymasıydı. Ayrıca açgözlü tüketimi kontrol etmek için kapsamlı bir eylem planı olmadan istenen sonuçları elde etmek de mümkün değildir.  Çünkü bu ister enerji ister diğer doğal kaynaklarımızın tüketimi açısından olsun, doğal biyolojik çeşitliliğimizi etkiler. Onlarca yıldır yanlış çevre politikalarının yansımalarıyla mücadele alanında ve küresel tüketim denkleminin bileşenlerini değiştirme ve dünyanın çeşitli yerlerinde daha az zararlı üretim ve kalkınma yolları sağlama ihtiyacı çerçevesinde geleceğimizi korumak için de önemlidir.
Zirvede ormanların yok edilmesini durdurmak, metan gazı emisyonlarını düşürmek, yılda 1,5 santigrat derecelik küresel ısınmayı önlemek, karbondioksit emisyonlarını ve diğer toksik emisyonları azaltmak için bir dizi anlaşmaya varıldı.
Ayrıca, 2030, 2050 ve 2070 yılları için belirlenenler de dahil olmak üzere, karbondioksit emisyonlarının sıfırlanacağı tarih konusunda ülkelerin sunduğu taahhütler gibi bir dizi önemli noktada fikir ayrılıklarına da tanık olundu. Uluslararası toplum, gelişmekte olan ülkelerin, geleneksel enerji kaynaklarını kullanan, eski ve çevreyi kirleten tüketici teknolojilerinden daha modern olanlara geçmelerine yardımcı olacak ve çevreye daha saygılı, çevreyi koruyan ve iklim değişikliğine karşı önlemler alan yeşil bir ekonomi sistemini belirleme ve destekleme yaklaşımını kolaylaştıracak devasa bir finansal fon için ihtiyaç duyulan desteğe dair taahhütlerini yerine getirmedi. Bu konularda genel olarak farklı tutumlar sergilenmesinin, esasen çoğu çevreye ve iklim değişikliğine zararlı ucuz, geleneksel enerji kaynaklarına bağlı olan etkin büyüme oranlarına ulaşma konusundaki çıkarlarıyla ilgili olduğunu herkes biliyor. Bir teknolojiden diğerine geçmenin maliyetini kimin üstleneceğinin yanı sıra gelişmekte olan veya daha gelişmiş ülkelerin çoğu, ‘farklı büyüme oranlarına sahip ülkeler arasında eşit önlemler alınması çağrısında bulunmanın, onlardan daha zengin ülkelerin çıkarlarına hizmet ettiğine ve özellikle iklim değişikliği konusunda en büyük ve en ağır zararı, sanayileşmiş büyük ve zengin ülkelerin ahmakça ve sömürücü politikaları yüzünden eşit ve adil olmayan koşullar yaratarak çevreyi korumaya yönelik çabaların sömürülmesiyle sonuçlanacağına inanıyorlar.
İklim değişikliğinin yansımalarının çoğunun son 100 yılın birikiminden olduğundan bugünün bir sonucu olmadığı ifadesine katılıyorum. Ayrıca gelişmekte olan ülkelerin mümkün olan en düşük maliyetle kalkınma hakkına sahip olduklarına da inanıyorum. Tıpkı geçmişte şuan sanayileşmiş ülkelerin hakkı olduğu gibi. Ancak somut gerçekleri tartışarak zaman kaybetmenin bir anlamı olmadığını düşünüyorum. Bunun sanayileşmiş ülkeler tarafından reddedilmesinin veya gelişmekte olan ülkeler tarafından suçlanmalarının da bir sonuç doğurmayacağının farkındayım. Çünkü iklim değişikliğine bir an önce tepki verilmezse gezegenimizi kötüye kullanmanın bedelini hepimiz ağır bir şekilde ödeyeceğiz.
Gelişmekte olan ülkelerin, fiyatları petrol, gaz ve kömüre kıyasla halen nispeten yüksek olan yenilenebilir enerji başta olmak üzere çevreye zararlı olmayan enerji kaynaklarına geçmelerini sağlamak için yükümlülüklerini yerine getiren sanayileşmiş ve zengin topluluğa bağlı kalmamızı tercih ederim. Destek, aynı zamanda üretken endüstrilerinin daha modern ve çevreye daha zararsız teknolojilerin geliştirilmesine yönelik olmalıdır. Buna, temiz teknolojinin gelişmekte olan ülkelere düşük fiyatlarla aktarılmasına ve yerelleştirilmesine yardımcı olabilecek kaynakların sağlanmasının ötesine geçen bu desteğin önemi de ekleniyor. Böylece çevre sorununun, sağlıklı ve tamamlayıcı ilişkiler yerine zengin üretici ile daha az gelişmiş tüketici arasında bir ticaret denklemi haline gelmesi engellenebilir.  Barselona merkezli Avrupa - Akdeniz Topluluğu Birliği’nin (EUROMED) bir konferansında Avrupa ülkelerinin, Akdeniz'e kıyısı olan ve çevresindeki gelişmekte olan ülkeleri desteklemek ve diğer ülkelere kıyasla yüzde 20'den fazla sıcaklık artışına tanık olan Afrika’daki iklim değişikliğinin yansımalarıyla başa çıkmalarını sağlamak için özel bir fon oluşturmasını tavsiye etmiştim. Yıllarıca sömürgecilik yüzünden acı çeken Afrika ülkelerinin kalkınma trenine yetişmek için amansız bir arayış içindeyken modern ve temiz teknolojileri benimsemeleri ve bunlara güvenmeleri için uluslararası destekli başka bir özel fonun kurulmasının gerekliliğini düşünüyorum. BM ve iklim değişikliği ile ilgili uzman kuruluşlarının, zirvenin bitiminden sonra, yeni taahhütleri, zirvenin başarısının boyutlarını ve hızlı hareket edilmesi gereken alanları değerlendirmek amacıyla acil bir çalışma hazırlamalarını öneriyorum. Her ne kadar eksik olsalar da bunları ciddi olarak değerlendirmek yerinde olur. Özellikle Mısır’ın bir sonraki iklim zirvesi COP27’ye ev sahipliği yapmayı teklif etmesi bu değerlendirmeyi daha da önemli kılıyor. Mısır, alternatif enerjiye daha fazla yönelerek önümüzdeki on yıl içinde alternatif enerjinin, enerji tüketiminin yüzde 46'sını oluşturacağını duyurdu.
*Bu makale Şarku’l Avsat tarafından Independent Arabia’dan çevrildi.



Japonya'daki terör tatbikatına "kefiye" tepkisi

Japonya Dışişleri Bakanlığı, tatbikatta kullanılan kıyafetler Ortadoğulu veya Müslüman bir "teröriste" dair kalıp yargıları yansıttığı için eleştirildi (X/MofaJapan_jp)
Japonya Dışişleri Bakanlığı, tatbikatta kullanılan kıyafetler Ortadoğulu veya Müslüman bir "teröriste" dair kalıp yargıları yansıttığı için eleştirildi (X/MofaJapan_jp)
TT

Japonya'daki terör tatbikatına "kefiye" tepkisi

Japonya Dışişleri Bakanlığı, tatbikatta kullanılan kıyafetler Ortadoğulu veya Müslüman bir "teröriste" dair kalıp yargıları yansıttığı için eleştirildi (X/MofaJapan_jp)
Japonya Dışişleri Bakanlığı, tatbikatta kullanılan kıyafetler Ortadoğulu veya Müslüman bir "teröriste" dair kalıp yargıları yansıttığı için eleştirildi (X/MofaJapan_jp)

Japonya Dışişleri Bakanlığı, terörle mücadele tatbikatında teröristleri canlandırmak için kullanılan kıyafetlerin Ortadoğulu veya Müslüman bir "teröriste" ilişkin kalıp yargıları yansıttığı gerekçesiyle tepkilerin hedefi oldu.

Bakanlığın 10 Eylül'deki tatbikattan paylaştığı fotoğraflarda teröristleri canlandıran kişilerin, kendine özgü dokuma deseniyle bilinen geleneksel Arap kefiyesini andıran başörtüleri taktığı görüldü.

Fotoğraflardan birinde, teröristi canlandıran kişinin atkıyı andıran kumaşla başını örtmüş halde bir rehinenin başına torba geçirdiği görülüyordu. Görseller internette eleştirilere yol açtı. Bazı kullanıcılar, kıyafetin kefiyeye benzerliğinin gözden kaçırılmasının zor olduğunu söyleyerek bakanlığı Arapları veya Müslümanları terörizmle ilişkilendiren kalıp yargıları pekiştirmekle suçladı.

Tepkilerin ardından bakanlık fotoğrafları kaldırdı ve teröristleri canlandıran personelin giydiği kıyafetlerin belirli bir etnik grup, bölge veya din esas alınarak hazırlanmadığını belirten bir açıklama yaptı. Bakanlık ayrıca yanlış anlaşılmadan dolayı üzüntüsünü dile getirdi.

Bakanlık açıklamasında şöyle dedi:

Yurtdışına seyahat eden ve yurtdışında yaşayan Japon vatandaşlarına yönelik tehditler çeşitlenirken bu eğitimin öneminin giderek arttığının farkındayız ve kısa süre önce tatbikatı gerçekleştirdik.

Dışişleri Bakanı Toshimitsu Motegi, cuma günü düzenlediği basın toplantısında konuyu gündeme getirerek "Farklı görüşleri ciddiye aldık" dedi.

Motegi, "Tatbikat, Japon vatandaşlarının korunması açısından çok önemli" diye vurguladı ve ekledi:

Uygun zamanda gerekli bilgileri paylaşarak dikkatli açıklamalar yapmaya çalışacağız.

Bir güvenlik şirketine yaptırılan eğitim, Tokyo'daki bir devlet tesisinde düzenlenmişti.

Güvenlik şirketi, tatbikatların mümkün olduğunca uygulamaya dönük olacak şekilde tasarlandığını ve 7 Japon vatandaşının öldürüldüğü Temmuz 2016'daki Dakka terör saldırısından çıkarılan derslerden yararlanıldığını belirtti.

Bir sosyal medya kullanıcısı, "Terörist karaktere belirli bir bölgeyi çağrıştıran kıyafetler giydirmek ayrımcılığa yol açıyor" diyerek ekledi:

Özür dilenmesini ve paylaşımın silinmesini talep ediyorum.

Bir başka kullanıcı şöyle yazdı:

Dışişleri Bakanlığı ırkçılığı körükleyerek ne elde etmeye çalışıyor? Dışişleri Bakanlığı personelinin niteliği gerçekten bu kadar mı düştü?

Başka bir kullanıcıysa kıyafeti "bariz biçimde uygunsuz ve incitici" diye nitelendirerek fotoğrafların "önyargıları kemikleşmiş, yabancı düşmanı milliyetçi bir kliğin" izlerini taşıdığını söyledi.

Dışişleri Bakanlığı, Bangladeş'in başkenti Dakka'daki Holey Artisan kafeye 2016'da düzenlenen saldırıya atıfta bulundu. İslamcı militanların kafeyi 12 saat boyunca kuşattığı saldırıda, çoğunluğu yabancı 22 kişi öldürülmüştü. Kurbanların 7'si Japondu. Bu, Bangladeş'te İslamcı militanların düzenlediği en ölümcül saldırıydı.

Japonya'da terörle mücadele tatbikatları 2018'den bu yana düzenleniyor.

Independent Türkçe 


Batı Şeria’da büyük İsrail alarmı

Filistinliler, dün Batı Şeria’nın Nablus kentinin doğusundaki bir askeri kontrol noktasından geçmek için bekledi. (EPA)
Filistinliler, dün Batı Şeria’nın Nablus kentinin doğusundaki bir askeri kontrol noktasından geçmek için bekledi. (EPA)
TT

Batı Şeria’da büyük İsrail alarmı

Filistinliler, dün Batı Şeria’nın Nablus kentinin doğusundaki bir askeri kontrol noktasından geçmek için bekledi. (EPA)
Filistinliler, dün Batı Şeria’nın Nablus kentinin doğusundaki bir askeri kontrol noktasından geçmek için bekledi. (EPA)

İsrail ordusu, dün Yahudilerin Yom Kippur (Kefaret Günü) etkinlikleriyle eş zamanlı olarak Batı Şeria’daki alarm seviyesini önemli ölçüde yükseltti. İsrail güçleri ayrıca Batı Şeria’daki köylerin girişlerine askeri kontrol noktaları kurdu.

Filistin tarafının tepkisine yol açan gelişmede, İsrail’in aşırı sağcı Ulusal Güvenlik Bakanı Itamar Ben-Gvir dün Mescid-i Aksa’ya baskın düzenledi. Bu gelişme, Başbakan Binyamin Netanyahu’nun işgal altındaki Kudüs’teki Burak Duvarı (Ağlama Duvarı) bölgesine girmesinin ertesi gününde yaşandı.

Sahada ise İsrail ordusu, Cenin yakınlarındaki bir köyde bir Filistinliyi öldürdü. Ayrıca Ramallah’ın kuzeybatısındaki bir yerleşime düzenlenen silahlı saldırıda bir İsrailli hayatını kaybetti.


Trump'tan medya kuruluşlarına gözdağı: 3 medya kuruluşuna Beyaz Saray yasağı

ABD Başkanı Donald Trump, 16 Eylül 2026'da Kuzey Carolina eyaletindeki Charlotte Douglas Havalimanı'nda gazetecilere konuşurken (AP)
ABD Başkanı Donald Trump, 16 Eylül 2026'da Kuzey Carolina eyaletindeki Charlotte Douglas Havalimanı'nda gazetecilere konuşurken (AP)
TT

Trump'tan medya kuruluşlarına gözdağı: 3 medya kuruluşuna Beyaz Saray yasağı

ABD Başkanı Donald Trump, 16 Eylül 2026'da Kuzey Carolina eyaletindeki Charlotte Douglas Havalimanı'nda gazetecilere konuşurken (AP)
ABD Başkanı Donald Trump, 16 Eylül 2026'da Kuzey Carolina eyaletindeki Charlotte Douglas Havalimanı'nda gazetecilere konuşurken (AP)

ABD Başkanı Donald Trump, CNN, Politico ve MSNBC muhabirlerinin Beyaz Saray'a girişini engelleme kararını uygulamaya koymasının ardından, Amerikan medyasına yönelik yasağı genişletebileceği ve başka kuruluşların da Beyaz Saray'a girişini engelleyebileceği uyarısında bulundu. Üç medya kuruluşu ise Anayasa'nın Birinci Ek Maddesi kapsamında sahip oldukları hakları savunmak için yargıya başvurabileceklerinin sinyalini verdi.

Trump'ın kararı, Beyaz Saray'a giriş için kullanılan basın akreditasyonlarının, başkanlık faaliyetlerini takip eden medya kuruluşlarını haberlerinin içeriği nedeniyle cezalandırmak amacıyla kullanılabileceği yönündeki endişeleri artırdı.

Trump, başka medya kuruluşlarının da benzer bir uygulamayla karşı karşıya kalabileceğini söyledi. Yönetimini haksız biçimde haberleştirmekle suçladığı kuruluşlar arasında New York Times ve Washington Post'u da sayan Trump, bu iki gazete için henüz resmi bir yasak kararı açıklamadı.

vfghyju
ABD Başkanı Donald Trump, CNN, MSNBC ve Politico'yu “uydurma haberler ve yalanlar” yayımlamakla suçladı (AFP)

Trump daha önce Truth Social hesabından yaptığı açıklamada CNN, MSNBC ve Politico'nun Beyaz Saray'a girişinin derhal yasaklandığını duyurmuş ve bu kuruluşları “yalan haber” yapmakla suçlamıştı. Kararın açıklanmasının ardından uygulamaya geçildi. Üç kuruluşun gazetecileri, akreditasyon kartlarının devre dışı bırakılmasının ardından cumartesi günü Beyaz Saray kompleksine alınmadı.

Trump, kararını belirli bir haberle ilişkilendirmedi. Bunun yerine uygulamanın yıllardır devam ettiğini söylediği “olumsuz ve adaletsiz” yayınların birikmesinin sonucu olduğunu belirtti.

Trump, cuma günü gazetecilere yaptığı açıklamada başka medya kuruluşlarının da aynı uygulamayla karşılaşabileceğini ima etti. Bu durum, Beyaz Saray'ın başkanın yayınlarını eleştirdiği medya kuruluşlarını hedef alan daha geniş kapsamlı bir politika izleyip izlemeyeceği konusunda medya çevrelerinde soru işaretlerine yol açtı.

Medya kuruluşları yargıya gitmeye hazırlanıyor

Üç medya kuruluşunun açıklamaları, anlaşmazlığın kısa süre içinde Beyaz Saray'ın kapılarından federal mahkemelere taşınabileceğine işaret etti.

CNN yaptığı açıklamada gazetecilerinin ve yayınlarının arkasında olduğunu belirterek ABD Anayasası'nın kendisine hükümet müdahalesi olmadan gazetecilik yapma hakkı tanıdığını vurguladı. Kuruluş, yasağın Anayasa tarafından korunan haklara yönelik hukuka aykırı bir saldırı olduğunu savundu.

ghyjukı
18 Eylül 2026'da Washington'da Beyaz Saray'ın Batı Kanadı'na yöneltilmiş bir televizyon kamerası (AFP)

Politico ise Beyaz Saray'ı izlemeyi sürdüreceğini ve Birinci Ek Madde kapsamındaki haklarını güçlü biçimde savunacağını açıkladı. MSNBC de gazetecilerini ve basın özgürlüğünü savunmak için gerekli adımları atacağını bildirdi.

Açılabilecek davalar, Trump yönetimini başkanın gazetecilerin Beyaz Saray'a erişimini düzenleme yetkisinin sınırları konusunda anayasal bir sınavla karşı karşıya bırakabilir. Davanın temel başlıklarından biri, erişime ilişkin idari kurallar koymakla bir medya kuruluşunu yayınlarının içeriği nedeniyle dışlamak arasındaki fark olacak.

Tartışmanın merkezinde hukukta “bakış açısına dayalı ayrımcılık” olarak bilinen ilke bulunuyor. Hükümetin Oval Ofis, başkanlık uçağı gibi kapasitesi sınırlı alanlara erişimi düzenleme yetkisi bulunuyor. Ancak hukuk uzmanları ve basın özgürlüğü kuruluşları, bir medya kuruluşunun hükümeti memnun etmeyen yayınları nedeniyle dışlanmasının Birinci Ek Madde açısından farklı bir hukuki sorun oluşturduğunu belirtiyor.

Beyaz Saray Muhabirleri Derneği (WHCA) de karara tepki göstererek Trump yönetiminden yasağı derhal kaldırmasını ve Beyaz Saray'a girişi engellenen gazetecilerin akreditasyonlarını yeniden vermesini istedi.

Dernek Başkanı Jackie Heinrich, yasağın uygulanmasının ardından yaptığı açıklamada üç medya kuruluşunun gazetecilerine erişim kısıtlaması getirilmesinin Anayasa'nın Birinci Ek Maddesi'ni ihlal ettiğini söyledi. Heinrich, bir medya kuruluşunun yayınlarının niteliği nedeniyle dışlanmasına imkân veren bir ölçütün ileride başka medya kuruluşlarına karşı da kullanılabileceği uyarısında bulundu.

Heinrich, Amerikalıların özgür ve bağımsız bir basın aracılığıyla seçilmiş yetkilileri denetleme ve onlardan hesap sorma hakkına sahip olduğunu belirterek bunun hükümet yetkililerinin söz konusu yayınlardan memnun olup olmamasına bağlı olmaması gerektiğini ifade etti.

“Basın özgürlüğüne eşi görülmemiş saldırı”

Washington'daki önemli basın özgürlüğü kuruluşlarından National Press Club da Trump'ın kararına tepki göstererek başkandan uygulamayı derhal geri çekmesini istedi.

Kulübün Başkanı Mark Shuf Jr., yaptığı açıklamada bir medya kuruluşunun yönetimin yayınlarından memnun olmaması nedeniyle Beyaz Saray'a girişinin engellenmesinin, başkanlık makamını denetlemesine ve içeride yaşananları Amerikan kamuoyuna aktarmasına izin verilen sesleri kontrol etmeye yönelik açık bir girişim olduğunu söyledi.

gh
ABD Başkanı Donald Trump, 18 Eylül 2026'da Oval Ofis'te gazetecilerin sorularını yanıtlarken (EPA)

National Press Club, kararın uygulanmasının basın özgürlüğüne “eşi görülmemiş bir saldırı” anlamına geldiği uyarısında bulundu. Kulüp, Anayasa'nın Birinci Ek Maddesi'nin hükümetin, yayınlarından duyduğu memnuniyete göre hangi gazetecilerin görev yapabileceğine karar vermesine izin vermediğini vurguladı.

Kulüp ayrıca kararın diğer medya kuruluşları ve gazetecilere, haberlerinin tonunu yumuşatmaları veya Beyaz Saray'a erişimlerini kaybetme korkusuyla zor soruları sormadan önce iki kez düşünmeleri gerektiği yönünde bir mesaj verebileceği uyarısında bulundu.

Shuf, özgür ve bağımsız basının 250 yıldır ABD liderlerini denetlemede temel bir rol oynadığını belirtti. Beyaz Saray muhabirlerinin yürüttüğü denetimin yalnızca gazetecilere değil, Amerikan halkına da hükümet politikalarını daha iyi anlama imkânı sağladığını söyledi.

Shuf ayrıca kararlarından emin olan bir hükümetin bağımsız denetimden korkmaması gerektiğini ifade etti.

CNN'ye yönelik yasağın, başkanın seyahatlerinde dönüşümlü olarak kendisine eşlik eden televizyon kuruluşlarının oluşturduğu havuzu da etkileyebileceği belirtiliyor. Bu sistem, tüm gazetecilerin sığmadığı alanlarda başkanın faaliyetlerine ilişkin görüntü ve haberlerin diğer televizyon kanallarına ulaştırılmasını sağlıyor.

Bu nedenle Trump'ın Birleşmiş Milletler Genel Kurulu kapsamında gerçekleştireceği görüşmelerin televizyonlardan nasıl izleneceğine ilişkin soru işaretleri de ortaya çıktı.

Daha önceki davalar

Medya kuruluşlarının olası davalarda başvurabileceği bazı hukuki emsaller bulunuyor. Trump'ın ilk başkanlık döneminde Beyaz Saray, CNN muhabiri Jim Acosta'nın başkanla yaşadığı tartışmanın ardından basın akreditasyonunu iptal etmişti. Ancak federal mahkeme, akreditasyonun yeniden verilmesine hükmetmişti.

Trump yönetimi ayrıca Associated Press ile başka bir hukuki mücadeleye girmişti. Yönetim, haber ajansının haberlerinde Meksika Körfezi yerine Amerika Körfezi adını kullanmayı kabul etmemesi üzerine AP gazetecilerinin Oval Ofis'e, başkanlık uçağına ve bazı etkinliklere erişimini kısıtlamıştı.

Söz konusu dava, yönetimin kapasitesi sınırlı alanlara hangi gazetecileri alacağını belirleme yetkisi ile bir medya kuruluşunu editoryal kararları nedeniyle cezalandırması arasındaki hukuki sınır tartışmasının bir parçası olmayı sürdürüyor.

Yeni karar, Trump ile medya kuruluşları arasındaki daha geniş kapsamlı mücadelenin de bir parçası. Başkan, New York Times, Wall Street Journal ve İngiliz BBC dahil olmak üzere bazı medya kuruluşlarına karşı hukuki girişimlerde bulundu.

Trump yönetimi, başkanın sıklıkla yanlış veya taraflı yayınlara maruz kaldığını savunuyor. Buna karşılık medya kuruluşları ve basın özgürlüğü örgütleri, hükümetin eleştirel yayınları cezalandırmak için sahip olduğu araçları kullanmasının, başkanın basını eleştirme veya dava etme hakkından farklı olduğunu belirtiyor.

Üç medya kuruluşunun da dava açmaya hazırlandığı ve yönetimle hukuki mücadeleye girmeye hazır oldukları yönündeki açıklamaları dikkat çekiyor.

Washington'daki medya çevrelerinde ise daha acil soru, Trump'ın başka kuruluşları da yasaklılar listesine ekleme tehdidini uygulayıp uygulamayacağı. Böyle bir adım atılması halinde tartışma, Beyaz Saray ile üç medya kuruluşu arasındaki anlaşmazlığın ötesine geçerek başkanın medya kuruluşlarına yönelik yayınlarından duyduğu memnuniyete göre başkanlık makamına basın erişimini kontrol edip edemeyeceğine ilişkin daha geniş bir anayasal mücadeleye dönüşebilir.