ABD ve Çin arasındaki rekabet çatışmaya dönüşür mü?

ABD, Çin ve büyük güç politikasının trajedisi

ABD, Çin'e yatırımları teşvik etti ve Çin’in küresel ticaret sistemine girişini memnuniyetle karşıladı. Çünkü Çin’in barışçıl bir demokrasi ve uluslararası sistemde sorumlu bir ortak olacağını düşünüyordu. (İllüstrasyon: Benedetto Cristofani)
ABD, Çin'e yatırımları teşvik etti ve Çin’in küresel ticaret sistemine girişini memnuniyetle karşıladı. Çünkü Çin’in barışçıl bir demokrasi ve uluslararası sistemde sorumlu bir ortak olacağını düşünüyordu. (İllüstrasyon: Benedetto Cristofani)
TT

ABD ve Çin arasındaki rekabet çatışmaya dönüşür mü?

ABD, Çin'e yatırımları teşvik etti ve Çin’in küresel ticaret sistemine girişini memnuniyetle karşıladı. Çünkü Çin’in barışçıl bir demokrasi ve uluslararası sistemde sorumlu bir ortak olacağını düşünüyordu. (İllüstrasyon: Benedetto Cristofani)
ABD, Çin'e yatırımları teşvik etti ve Çin’in küresel ticaret sistemine girişini memnuniyetle karşıladı. Çünkü Çin’in barışçıl bir demokrasi ve uluslararası sistemde sorumlu bir ortak olacağını düşünüyordu. (İllüstrasyon: Benedetto Cristofani)

John J. Mearsheimer
Çok önemli bir seçimdi. Bundan otuz yıl önce, Soğuk Savaş sona erdi ve ABD, bu savaşı kazanarak dünyanın tek süper gücü oldu. ABD’li politikacılar, tehditlerin varabileceği boyutları ve olasılıklarını araştırırken endişelenecekleri herhangi bir şey olmadığını düşünüyorlardı. Özellikle de on yılı aşkın bir süre boyunca Sovyetler Birliği'ne karşı ABD’nin yanında yer alan zayıf ve fakir bir ülke olarak Çin konusunda herhangi bir endişe söz konusu değildi. Fakat Çin'in nüfusunun ABD'nin nüfusunun yaklaşık beş katı olduğuna ve liderlerinin ekonomik reformu benimsediğine dair rahatsızlık veren bir takım işaretler vardı. Nüfusun fazla olması ve zenginlik, askeri gücün temel yapı taşları olduğundan Çin'in önümüzdeki yıllarda önemli ölçüde güçlenmesi konusunda ciddi bir ihtimal mevcuttu. Çin’in güçlenmesi halinde ABD’nin Asya’daki ve belki de ötesindeki konumuna kesinlikle meydan okuyacağından, Çin'in yükselişini yavaşlatmak ABD'nin yapması gereken en mantıklı seçimdi.
Ancak ABD, bunun yerine Çin’in yükselişini destekledi. Hem Demokrat hem de Cumhuriyetçi yönetimler, liberalizmin kaçınılmaz zaferi ve büyük güç mücadelesinin eskimişliği hakkında akıl almaz teorilerce kandırıldılar ve kendilerini, amacı Çin'in daha da zenginleşmesine yardımcı olmak olan bir karşılıklı çıkar politikasına adadılar. Washington, bu bağlamda Çin’in barışı seven bir demokrasi ve ABD tarafından yönetilen uluslararası sistemde sorumlu bir ortak olacağı düşüncesiyle Çin'de yatırımı teşvik etti ve küresel ticaret sistemine girişini memnuniyetle karşıladı.
Elbette bu bir hayalden ibaretti ve asla gerçekleşmedi. Çin, içeride liberal değerleri ve yurtdışındaki mevcut durumu benimsemekten çok uzaktı. Yükselen Çin, daha baskıcı ve hırslı hale geldi. Pekin ve Washington arasındaki uyumu güçlendirmesi hedeflenen Çin'e açılım, büyük bir rekabetin başlamasını engelleyemedi ve tek kutuplu denen dünyanın sonunu hızlandırdı. Sonuç olarak, bugün hem Çin hem de ABD kendilerini ancak yeni bir Soğuk Savaş olarak tanımlanabilecek, ilişkilerinin tüm boyutlarını kapsayan kıyasıya bir rekabetin içinde buldular. Bu rekabet, ABD’li politikacılar için orijinal Soğuk Savaş'tan daha çetin bir sınav olacak. Zira Çin muhtemelen Sovyetler Birliği'nin zirvesinde olduğu zamankinden çok daha güçlü bir rakip olacak. Aynı zamanda bu soğuk savaşın sıcak bir savaşa dönüşmesi de mümkün.
Bunların hiç biri sürpriz olmamalı. Kim, Çinli liderleri, Asya'ya hükmetme ve ülkelerini dünyanın en güçlü ülkesi yapma arayışında oldukları için suçlayabilir? Benzer bir gündem peşinde koşan, bölgesinde baskın bir güç haline gelen ve nihayetinde dünyanın en güvenli ve en etkili ülkesi olan ABD değil kuşkusuz. ABD, bugün gerçek mantığın gerektirdiği gibi davranıyor. Nasıl ki uzun zamandır bölgesel olarak baskın ülkelerin ortaya çıkmasına karşı durduysa şimdi de Çin'in hırslarını doğrudan bir tehdit olarak görüyor ve devam eden yükselişini engellemeye kararlı gibi görünüyor. Dolayısıyla rekabet ve çatışma, kaçınılmaz bir sonuç olmakla birlikte bu, büyük güç politikasının da trajedisidir.
Öte yandan Çin'in olağanüstü yükselişinin hızı ve kapsamı önlenemezdi. Keşke ABD’li politikacılar tek kutuplu dönemde güç dengesi politikaları açısından Çin'in yükselişini yavaşlatacak ve Pekin ile Washington arasındaki güç farkını en üst düzeye çıkaracak bir şeyler düşünselerdi. Ama Pekin zenginleşince, ABD ile Çin arasında bir soğuk savaşın başlaması kaçınılmaz oldu. Bu bağlantı, belki de modern tarihte herhangi bir ülkenin yaptığı en kötü stratejik hata olabilir. Çünkü bunun benzer başka bir örneği dahi yok. Yani hiçbir büyük güç, bir rakibin yükselişini desteklemek için aktif olarak çaba göstermedi. Şimdi ise bu konuda bir şeyler yapmak için artık çok geç.

Gerçekçilik ilkesi
Çin ve Sovyetler Birliği arasında 1960’lı yıllardaki kısa süreli çatlağın ardından, ABD’li liderler Çin’i Batı sistemine uyumlu hale getirmek ve ekonomik olarak büyümesine yardımcı olmak için akıllıca adımlar attılar. Bunun sebebi ise Çin daha güçlü hale gelirse Sovyetler Birliği'ni kontrol altına almaya yardımcı olacağına inanmalarıydı. Fakat sonrasında Soğuk Savaş sona erdi ve şu soru ortaya çıktı: ABD'li politikacılar artık Moskova'yı dengelemekte ihtiyaç duymadıkları Çin’e nasıl davranmalılar? Çin'in kişi başına düşen gayri safi yurt içi hasılası (GSYİH), ABD kişi başına düşen GSYİH’nın 75'te biri olsa da Çin’in demografik avantajı göz önüne alındığında ekonomisi de önümüzdeki yıllarda hızla büyürse ABD'yi geçerek mutlak ekonomik güç olabilir.
Gerçekçi bir perspektiften bakıldığında, Çin'in bir ekonomik dev olma ihtimali korkunç bir kabustur. Bu, sadece tek kutupluluğun sonu değil, aynı zamanda zenginleşen Çin’in, zengin ve kalabalık ulusların her zaman ekonomik güçlerini askeri bir güce dönüştürmesinde olduğu gibi muazzam bir ordu kurması anlamına da gelecektir. Çin’in, böyle bir orduyu Asya'da egemenliğini kurma ve dünyanın diğer bölgelerinde güç gösterilerinde bulunma gibi konularda kullanacağına kesin gözüyle bakılabilir. Bunu yaptığında da ABD’nin, Çin’i kontrol altına almaktan başka seçeneği kalmayacak. Bu da tehlikeli bir güvenlik rekabetini kışkırtacaktır.
Peki, büyük güçler neden rekabet etmek zorundalar? Tehdit edildiklerinde ülkeler arasındaki anlaşmazlıkları karara bağlayacak veya koruyacak daha yüksek bir otoritenin olmadığını çömezler dahi bilir. Ayrıca hiçbir ülke, özellikle büyük bir askeri güce sahip bir rakibin kendisine saldırmayacağından emin olamaz. Çünkü rakiplerin niyetlerini tahmin etmek zordur. Bu nedenle ülkeler, kaos ortamında ayakta kalmanın en iyi yolunun, kendi bölgelerinde en güçlü aktör olmak, yani pratikte egemen güç olmak anlamına geldiğini ve başka hiçbir büyük gücün kendi bölgelerini hegemonyası altına almamasını sağlamak olduğunu düşünürler.

“Sorunların başlıca kaynağı, Çin'i büyük bir güce dönüştürmekti.
Başından beri ABD’nin dış politikasına ilham veren bu faydacı akıl yürütmeydi. ABD’nin ilk başkanları ve halefleri, ülkelerini batı yarımküredeki en güçlü ülke yapmak için çok çalıştılar. ABD, 20. yüzyılın başlarında bölgesel hegemonyayı sağladıktan sonra, dört büyük gücün Asya'ya veya Avrupa'ya hakim olmasını engellemede önemli bir rol oynadı. Öncelikle Birinci Dünya Savaşı'nda Alman İmparatorluğu ve Japon İmparatorluğu’nun yenilgiye uğratılmasına, ardından da İkinci Dünya Savaşı'nda Nazi Almanyası ve Soğuk Savaş sırasında Sovyetler Birliği’nin yenilgilerine yardımcı oldu. ABD, bu potansiyel egemen güçlerden yalnızca batı yarımkürede dolaşacak kadar güçlenebilecekleri için değil, aynı zamanda Washington'ın gücünü küresel olarak kurmasını zorlaştıracağı için de korktu.
Çin de bu gerçekçi mantığa göre hareket ediyor, hatta ABD'yi taklit ediyor. Arka bahçesinin ve en nihayetinde dünyanın en güçlü ülkesi olmak istiyor. Körfez petrolüne erişmeye devam edebilmek için güçlü bir donanma kurmak istiyor. Bunu yaparken de en büyük ileri teknoloji üreticisi olmak ve çıkarlarına daha uygun uluslararası bir sistem kurmak istiyor. Güçlü bir Çin'in bu hedeflere ulaşma fırsatını kaçırması tam bir aptallık olur.
ABD’lilerin çoğu, Pekin ve Washington'ın oyunu aynı kurallara göre oynadıklarının farkında değiller. Çünkü ABD'nin Çin gibi otoriter ve acımasız ülkelerden farklı davranan asil bir demokratik ülke olduğuna inanıyorlar. Lakin uluslararası politika bu şekilde çalışmaz. Demokratik bir ülke olsun ya da olmasın, tüm büyük güçlerin esasen sıfır toplamlı bir oyunda güç için rekabet etmekten başka seçeneği yoktur. Soğuk Savaş sırasında her iki süper gücü de motive eden bu determinist düşünceydi. Aynı düşünce bugün Çin'i motive ediyor ve eğer demokratik bir ülke olsaydı liderlerini de motive edecekti. Determinizm aynı zamanda ABD’li liderleri harekete geçirerek Çin'i kontrol altına alma konusunda kararlı olmalarını sağlıyor.
Büyük güçler arasındaki rekabeti yönlendiren yapısal güçlerin rolünü vurgulayan bu gerçekçi açıklama reddedilse dahi, ABD’li liderler, tüm ülkeler arasında Çin'i büyük bir güce dönüştürmenin sorunların başlıca kaynağı olduğunu kabul etmeliler. Sonuçta Çin, uzun bir süredir Hindistan ile olan sınır anlaşmazlığını uygun koşullarda çözmeye çalışırken bir yandan da Doğu Asya'da geniş revizyon hedeflerine sahip. Çinli politikacılar, Tayvan'ı yeniden ana karaya bağlama, (Japonya'da Senkaku Adaları olarak bilinen) Diaoyu Adaları'nı Japonya'dan geri alma ve Güney Çin Denizi'nin büyük bir bölümünü kontrol etme isteklerini sürekli olarak dile getiriyorlar. Tüm hedefler, Çin'in komşularının yanı sıra ABD'nin de kaçınılmaz olarak şiddetle karşı koyacağı hedeflerdir. Çin'in her zaman revizyon (örneğin mevcut dünya düzenini yeniden gözden geçirmek) hedefleri olmuştur. Ancak asıl hata, onun bu hedeflerin peşinden gitmeye cesaretlendirecek kadar güçlü olmasına izin vermekti.

Tutulamayan yol
Eğer ABD’li politikacılar, gerçekçilik ilkesini kabul etselerdi, Çin'in ekonomik olarak büyümesini yavaşlatmak ve ABD ile arasındaki servet farkını korumak için bir takım net politikalar taahhüt edebilirlerdi. Çin ekonomisi 1990’lı yılların başlarında oldukça gerilerdeydi. İlerleyen yıllarda büyüme göstermesi için büyük ölçüde ABD’nin iç pazarlarına, teknolojisine ve sermayesine erişmesi gerekiyordu. ABD, o zamanlar ekonomik ve politik bir dev olarak Çin'in yükselişini önleyebileceği ideal bir konumdaydı. ABD’li başkanlar 1980’li yıllardan itibaren Çin’e, ABD ile mümkün olan en iyi ticaret koşullarını veren bir sınıflandırma olan ‘en çok tercih edilen devlet’ statüsünü verdiler. Bu ayrıcalıklı muamelenin Soğuk Savaş ile sona ermesi ve ABD’li liderlerin Çin'e daha sert şartlar getiren yeni bir ikili ticaret anlaşmasını müzakere etmeleri gerekirdi. Anlaşma, ABD’ye elverişlilik bakımından daha az olanak sağlasa bile bunu yapmalıydılar. Çünkü Çin ekonomisi, o dönemdeki küçük boyutu göz önüne alındığında, muhtemelen ABD ekonomisinden çok daha büyük bir darbe alacaktı. Fakat ABD’li başkanlar bunun yerine akılsızca hareket ederek Çin'e her yıl en çok tercih edilen devlet statüsü vermeye devam ettiler. Bu statünün, 2000 yılında kalıcı hale getirilmesi işleri daha da kötüleştirdi ve Washington'ın Pekin üzerindeki etkisini önemli ölçüde azalttı. ABD, ertesi yıl (2001) Çin'in Dünya Ticaret Örgütü'ne (DTÖ) katılmasına izin vererek bir hata daha yaptı. Küresel pazarlar Çin’e açıldıkça, Çinli şirketler genişledi, ürünleri daha rekabetçi hale geldi ve Çin güçlendi.
ABD, Çin'in uluslararası ticaret sistemine erişimini kısıtlamanın yanı sıra ileri teknolojilerinin ihracatına da katı bir şekilde kısıtlama getirmek zorunda kaldı. ABD’nin ihracat üzerindeki kontrolleri özellikle 1990’lı yıllarda ve 2000’li yıllarında başlarında, Çinli şirketlerin kendi başlarına yeni teknolojiler geliştirmek yerine Batının teknolojisini kopyaladıkları zamanlarda son derece etkiliydi. Eğer o dönemlerde ABD, Çin'i uzay ve dijital alanlardaki ileri teknolojilerden yoksun bıraksaydı, ekonomik gelişimini kesinlikle yavaşlatacaktı. Ancak Washington, teknolojinin birkaç kontrolle akmasına izin verdi. Bu da Çin'in kritik öneme sahip yaratıcı fikirler ve buluşlar alanında ABD’nin egemenliğine meydan okumasını sağladı. ABD'li politikacılar, 1990 yılında küçük olan, ama sonraki otuz yılda gelişen ABD'nin Çin'deki doğrudan yatırımının önündeki engelleri azaltma hatasına da düştüler.
ABD ticaret ve yatırım konusunda Çin'e gerektiği gibi sert davranmış olsaydı, Pekin kesinlikle yardım için diğer ülkelere yönelirdi. Zira Çin 1990'lı yıllarda sınırlı bir kapasiteye sahipti. Çünkü ABD yalnızca dünyanın en gelişmiş teknolojilerinin büyük bir bölümünü üretmekle kalmıyordu, aynı zamanda diğer ülkeleri Çin'e karşı daha sert bir tavır almaya ikna etmek için kullanılabilecek yaptırımlar ve güvenlik garantileri de dahil olmak üzere birçok araca da sahipti. Washington, Çin'in küresel ticaretteki rolünü çevreleme girişimi kapsamında Japonya ve Tayvan gibi müttefiklerini de Pekin'in artan gücünün kendileri için bir beka sorunu olacağını hatırlatmak için bir araya getirebilir.
Böyle bir durumda ise piyasa reformları ve içsel güç potansiyeli göz önüne alındığında, Çin bu politikalara rağmen yükselebilirdi. Yine de çok süper güç haline gelmesi zaman alacaktı ve bu gerçekleştiğinde hala ABD'den çok daha zayıf olacaktı. Bu yüzden de bölgesel hegemonya arayışında olmayacaktı.
Uluslararası siyasette nihai olarak vaat edilenin mutlak değil göreli güç olduğunu dikkate aldığımızda ve gerçekçilik ilkesine göre akıl yürüttüğümüzde, ABD'li politikacıların Çin'in ekonomik büyümesini yavaşlatma çabalarını, ülkelerinin Çin'e karşı avantajını artırmasa da sürdürmeye yönelik bir kampanyayla eşleştirmeleri gerektiğini görebiliriz. Mesela, ABD, ileri teknolojiler üzerindeki kontrolünü sürdürmek için gereken gayretli yeniliği finanse ederek, araştırma ve geliştirmeye büyük yatırımlar yapabilirdi. Ayrıca, ABD üretim üssünü desteklemek ve ekonomisini zayıf küresel tedarik zincirlerinden korumak için üreticileri yurt dışına taşınmaktan vazgeçirebilirdi. Fakat bu akıllıca eylemlerin hiçbiri yapılmadı.

Yanlış vizyon
1990'lı yıllarda Washington'daki kurumları kasıp kavuran liberal zafer arzusu göz önüne alındığında, realist düşüncenin ABD dış politikasına ilham verme şansı çok azdı. ABD'li politikacılar, bunun yerine, demokrasiyi yayarak, açık bir uluslararası ekonomiyi teşvik ederek ve uluslararası kurumları güçlendirerek küresel barış ve refahın destekleneceğini düşündüler. Bu vizyonla Çin ile ilgilendiklerinde ise daha fazla refaha kavuşması umuduyla Çin'i küresel ekonomiye dahil etmeye çalışırken ABD'nin bağlı kalacağı bir angajman politikası gerektiriyordu. Çin'in önünde sonunda haklara saygılı bir demokrasi ve sorumlu bir küresel oyuncu olarak olgunlaşacağı varsayılıyordu. Realist düşünce çerçevesinde Çin'in büyümesinden çekinerek buna karşı ihtiyatlı davranılması gerekirken uygulanan mevcut angajman politikasıyla bu büyüme memnuniyetle karşılandı.
 askeri kutlama 2021 reuters.jpg
Geçtiğimiz Ekim ayında Çin’de gerçekleşen askeri törenden bir kare (Reuters)

“Daha önce hiçbir büyük güç, Washington kadar rakibinin güçlendirmeye çalışmamıştı
Çin ile iş birliği yapılmasına verilen desteğin boyutu, bu politikanın risklerle dolu olduğu ve dört ayrı yönetim dönemine yayıldığı göz önüne alındığında büyük önem taşıyor. ABD Başkanı George H.W. Bush, Soğuk Savaş bitmesini beklemeden Çin ile ilişki kurmaya kararlıydı. Bush, 1989 yılındaki Tiananmen Katliamı’ndan (Tiananmen Meydanı Olayları) sonra düzenlenen bir konferansta, ABD ile Çin arasındaki ticari ilişkilerin her şeyden önce daha fazla özgürlük talebine yol açtığını ve ekonomik teşviklerin demokratikleşmeyi ‘kaçınılmaz’ kıldığını söyleyerek Çin ile devam eden ekonomik ilişkileri savundu. İki yıl sonra, Çin'in en çok tercih edilen yabancı ülke statüsünü yenilemesi nedeniyle eleştirildiğinde ise Çin ile iş birliğinin demokratik değişime uygun bir atmosfer yaratılmasına yardımcı olacağını iddia etti.
Eski ABD başkanlarından Bill Clinton, 1992 yılındaki başkanlık kampanyası sırasında Bush'u Çin'i ‘şımarttığı’ için eleştirdi. Clinton, Beyaz Saray'a geldikten sonra da Pekin’e karşı bu sert tutumu sürdürmeye çalıştıysa da 1994 yılında ABD’nin Çin'le olan ‘ilişkisini yoğunlaştırması ve genişletmesi gerektiğini, bunun ‘insan haklarına saygı gösterebilmesi için yalnızca ekonomik olarak değil, aynı zamanda siyasi olgunlukta da sürekli büyüyen sorumlu bir güç olarak gelişmesine yardımcı olacağını’ ilan ederek hızla geri adım attı. Böylece Clinton, ABD Senatosu’nu Çin'e Dünya Ticaret Örgütü'ne (DTÖ) katılımının temellerini atan kalıcı olarak en gözde devlet statüsü vermeye ikna etmede öncü bir rol oynadı. Clinton, 2000 yılında, “Çin halkı için daha fazla açılımın ve özgürlüğün olduğu bir geleceğe inanıyorsanız, bu anlaşmadan yana olmalısınız” şeklinde bir açıklamada bulundu.
Yine eski ABD başkanlarından George W. Bush, benzer bir şekilde bir başkan adayı olduğu dönemde ‘Çin ile ticaretin özgürlüğü ilerleteceği’ vaadinde bulundu ve Çin'i küresel ekonomiye dahil etme çabalarını benimsedi. Bush, göreve geldiği ilk yılında, Çin'e kalıcı olarak en çok tercih edilen ulus statüsü veren bir bildirgeyi imzaladı ve Çin'i DTÖ’ye katılmaya yönlendirmek için son adımları attı.

“Rakipleri hızla kesin zaferler elde edilemeyeceğine ikna etmek savaşları önler
Obama yönetimi de aynı yolu izledi. Dönemin ABD Başkanı Barack Obama, 2015 yılında, “Başkan olduğumdan beri hedefim, Çin ile sürekli olarak yapıcı bir şekilde ilişki kurmak, anlaşmazlıklarımı yönetmek ve iş birliği fırsatlarını en üst düzeye çıkarmak oldu. Çin'in büyümesinin ABD'nin çıkarına olduğunu düşünüyorum” ifadelerini kullandı. Dönemin ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton tarafından 2011 yılında ortaya koyulan “Asya'ya dönüş” yaklaşımı, Çin ilişkilerinden uzaklaşmaya ve çevreleme politikasına doğru bir eğilim olarak düşünülebilir. Ancak, Clinton, bu ilişkilere bağlı olduğundan ve Foreign Policy dergisinde açık pazarların erdemleri hakkında liberal söylemlerle dolu, Asya’ya dönüş davasıyla ilgili bir makale kaleme aldığından böyle düşünmek hata olur. Zira Clinton, makalesinin bir yerinde, “Çin'in refahı ABD için iyidir” cümlesini kullandı. Ayrıca ABD tarafından Avustralya'ya 2 bin 500 Deniz Piyadesi konuşlandırılması dışında çevreleme politikası uygulamaya yönelik ciddi bir adım da atılmadı.
Çin’i dev bir üretim üssü ve bir milyardan fazla potansiyel müşteriye sahip bir pazar olarak gören Amerikan iş dünyası içinde de Çin ile ilişkilere sağlam ve kapsamlı bir destek vardı. ABD Ticaret Odası, Ulusal Üreticiler Birliği ve Business Roundtable gibi ticaret grupları, dönemin Ticaret Odası başkanı Thomas Donohue’nin, Çin'in DTÖ’ye katılmasına yardımcı olmak amacıyla ‘lobi kampanyası’ olarak adlandırdığı bir kampanya uygulandı. Çin’le ilişkiler, The Wall Street Journal (WSJ), The New York Times (NYT) ve The Washington Post gibi ABD’nin büyük basın kuruluşları tarafından da benimsendi. NYT köşe yazarı Thomas Friedman, birçoklarının adına kaleme aldığı makalede şunları yazdı:
“Çinli liderler, etkin bir Menkul Kıymetler ve Borsa Komisyonu’ndan, hukukun üstünlüğü ile desteklenen özgür ve sorumlu bir basına, serbest piyasaya ayak uydurması gereken diğer kurumlar olmadan zamanla kendi gelişen serbest piyasalarını basitçe kontrol edemezler ve sıradan insanların aldatılmasını engelleyemezler. Bu da onların hükümeti protesto etmelerine yol açar.”
Aynı şekilde, Çin’le ilişkilere akademi camiasından da destek vardı. Çin ilişkileri veya uluslararası ilişkiler konusunda pek çok uzman, Pekin’in daha fazla güç kazanmasına yardım etmenin doğru olup olmadığını sorgulamadılar. ABD’nin dış politikasının Çin ile ilişkilere yönelik ezici bağlılığının belki de en iyi göstergesi, bu stratejinin önce Zbigniew Brzezinski ardından da Henry Kissinger'ın desteğini almasıdır. Brzezinski ve Kissinger, Demokratlar ve Cumhuriyetçiler arasındaki soğuk savaşın en önde gelen iki şahini olarak bilinirler.
Çin’le ilişkileri savunanlar, politikalarının başarısız olma olasılığını dışlamadıklarını da söylüyorlar. Örneğin Clinton, 2000 yılında “(Çin’le ilişkilerin) Nereye gittiğini bilmiyoruz” diyerek bunu itiraf etmişti. Aynı yıl George W. Bush ise “Hiçbir garantisi yok” ifadelerini kullandı. Fakat bu tür şüpheler nadir olarak dile getiriliyordu. Daha da önemlisi, Çin’le ilişkileri savunanların hiçbiri başarısızlığın yansımalarıyla ilgili bir öngörüde bulunmadılar. Çin’in demokratikleşmeyi reddetmesi halinde, verimi az bir ülke olacağına inanıyorlardı. Öyle görünüyor ki Çin’in otoriter karakterine halel getirmeden gücünü artırma olasılığı akıllara getirilmemişti. Ayrıca reel politikanın geri kalmış bir düşünce olduğuna inanıyorlardı.
Çin’le ilişkileri savunanlardan bazıları, şimdi ABD'nin temkinli olduğunu ve Çin ile filizlenen dostluğun başarısız olmasına karşı korunmak için ilişki kurmak kadar çevreleme politikası izlediğini iddia ediyorlar. Örneğin Clinton yönetimi döneminde ABD Savunma Bakanlığı’nda (Pentagon) görev yapan Joseph Nye, 2018 yılında bir makalesinde, “Tedbir amacıyla bu bahsin başarısız olmasına karşı sigorta yaptırdık” yazdı. Ancak bu iddia, ABD'li politikacıların Çin'i kontrol altına almak için çalışmadıkları yönünde sık sık öne sürülen iddialarıyla çelişiyor. Mesela Clinton 1997 yılında, politikasının ‘çevreleme ve çatışma’ değil, ‘iş birliği’ olduğunu söyledi. ABD'li politikacılar, sessizce Çin'i kontrol altına almaya çalışsalar da ilişki kurma çabaları darbe aldı. Çünkü bu politika, önünde sonunda küresel güç dengesini Çin lehine değiştirdi. Bir emsal rakibe yetki vermenin herhangi bir çevreleme süreciyle bağdaşmadığından bahsetmiyorum bile.

Başarısız bir deneyim
Kimse çıkıp katılımın başarılı olması için yeterli alan olmadığını söyleyemez. Kimse Çin'in ABD'nin silahlarını yeterince geliştirmediği için bir tehdit olarak ortaya çıktığını da iddia edemez. Yıllar içinde Çin ile ilişkilerin başarısız olduğu ortaya çıktı. Çin ekonomisi eşi görülmemiş bir büyüme yaşasa da ülke liberal bir demokrasiye veya sorumlu bir ortağa dönüşmedi. Aksine Çinli liderler, liberal değerleri ülkelerinin istikrarı için bir tehdit olarak görmeye ve genellikle yükselen güçlerin yöneticilerinin yaptığı gibi giderek daha agresif bir dış politika izlemeye devam ettiler.
Çin ile ilişkilerin başarısız olduğunu fark eden Obama yönetiminde görev alan ve şuan Biden yönetiminde yer alan iki yetkili Kurt M. Campbell ve Ely Ratner, 2018 yılında kaleme aldıkları bir makalede, “Washington şimdi modern tarihin en dinamik ve güçlü rakibiyle karşı karşıya” yazdılar. Obama, başkanlığı sırasında Pekin'e karşı daha sert bir tavır alma sözü verdi. Çin’in deniz alanındaki taleplerine meydan okudu ve DTÖ nezdinde Çin aleyhinde davalar açtı. Fakat bu gönülsüz çabalar yeterli değildi ve Çin’e yönelik politika 2017 yılına kadar gerçek bir değişim geçirmedi.
Donald Trump, ABD Başkanı olduktan sonra, önceki dört yönetimin benimsediği Çin ile ilişki kurma stratejisini kısa sürede terk etti ve bunun yerine bir çevreleme politikası izledi. O yıl Beyaz Saray tarafından yayınlanan bir strateji belgesinde, açıkça ortaya koyulduğu üzere Çin ile büyük güç rekabeti yeniden başladı. Çin, şimdi ABD’nin güvenliğini ve refahını baltalamak amacıyla onun gücüne, nüfuzuna ve çıkarlarına meydan okumaya çalışıyor. Çin'in başarılı olmasını engellemeye kararlı olan Washington, 2018 yılında bir ticaret savaşı başlattı ve teknoloji devi Huawei ve ABD’nin teknolojik hegemonyasını tehdit eden diğer Çinli şirketlerin faaliyetlerini baltalamaya çalıştı. ABD yönetimi ayrıca Tayvan ile bağlarını güçlendirdi ve Pekin'in Güney Çin Denizi'ndeki iddialarına karşı çıkarak İkinci Soğuk Savaş'ı başlattı.
Başkan Joe Biden'ın Obama döneminde Senato Dış İlişkiler Komitesi başkanı ve Başkan Yardımcısı olduğu sırada ilişki kurma stratejisini güçlü bir şekilde desteklediği göz önüne alındığında, çevrelemeyi bırakıp bu stratejiye geri dönmesi beklenebilirdi. Ama başkan olunca, selefinin yaptığı gibi Çin'e karşı bir çevreleme ve sertleşme politikası benimsedi ve göreve başladıktan kısa bir süre sonra Çin ile rekabet etme sözü verdi. ABD Senatosu’nun bu konudaki tutumu da değişti. ABD Senatosu, geçtiğimiz Haziran ayında ABD 2021 İnovasyon ve Rekabet Yasa Tasarısı’nı onayladı.
Tasarı, Çin'i ABD dış politikasına karşı en büyük jeo-politik ve jeo-ekonomik meydan okuma’ olarak tanımlarken Tayvan'ı tartışmalı bir şekilde ‘hayati’ stratejik öneme sahip egemen bir devlet olarak ele almaya çağırıyor. Öyle görünüyor ki, Amerikalıların genel görüşü de bu. Pew Araştırma Merkezi tarafından 2020 yılında yapılan bir ankete göre on Amerikalıdan dokuzu, güçlü bir Çin'i ülkelerine karşı bir tehdit olarak görüyorlar. ABD ile Çin arasındaki yeni rekabet yakın bir tarihte bitecek gibi görünmüyor. Hatta Beyaz Saray'a kim gelirse gelsin daha da yoğunlaşabilir.

Şiddetli bir savaşın patlak vermesi riski
Halen Çin ile ilişki kurulmasını savunanlar, şimdi ABD-Çin ilişkilerindeki aşağı yönlü eğilimi ABD-Sovyet Birliği tarzı bir çatışma yaratmaya kararlı bireylerin işi ya da eski ABD Başkanı George W. Bush yönetimindeki eski bir yetkili olan Robert Zoellick'in ifadesiyle ‘yeni soğuk savaşçılar’  tarafından ele alındığını düşünüyorlar. Çin’le ilişki kurulmasını savunanların bakış açısına göre daha fazla ekonomik iş birliği için teşvikler veya çıkarlar, egemenlik için rekabet etme ihtiyacından, karşılıklı çıkarlar ise çatışan çıkarlardan daha ağır basıyor. Fakat maalesef söyledikleri işe yaramayacak. Çünkü ikinci soğuk savaş çoktan başladı ve ABD ile Çin arasındaki rekabetin, ABD ile Sovyetler Birliği arasındaki rekabetten ziyade sıcak bir savaşa yol açmasının daha muhtemel olduğu ortaya çıktı.
shanghai reuters.jpg
Bu yıl Şanghay'da Çin ve ABD bayrakları yan yana dalgalandı (Reuters)
ABD-Sovyetler Birliği ile ABD-Çin rekabeti arasındaki ilk fark, imkânlardır. Çünkü Çin, potansiyel güç açısından ABD'ye Sovyetler Birliği'nden daha yakındır. Sovyetler Birliği, 1970'li yılların ortalarında, (1'e karşı 1,2'den daha az şeklinde) küçük bir nüfus avantajına sahipti ve yaklaşık bir zenginlik göstergesi olarak gayri safi yurtiçi hasıla (GSYİH) verildiğinde, serveti kabaca ABD'ninkinin yüzde 60'ına eşitti. Buna karşın, Çin'in nüfusu şu anda ABD'nin dört katı ve serveti ABD'ninkinin yüzde 70'ine eşit.
Çin ekonomisi yılda yaklaşık yüzde beş gibi muazzam bir oranda büyümeye devam ederse, ekonomik gücü ABD'nin ekonomik gücünü aşacaktır. Çin tahminlere göre 2050 yılına kadar yaklaşık yüzde 3,7'ye yüzde 1 şeklinde nüfus avantajına sahip olacak. Eğer Çin, 2050 yılında ABD’nin kişi başına düşen GSYİH'sının yarısına sahip olursa - ki bu bugün Güney Kore'nin kişi başı GSYİH orandır - serveti ABD'nin servetinden 1,8 kat daha fazla olacak. Eğer Çin bundan daha iyisini yapar ve 2050’ye kadar kişi başına düşen GSYİH'sı ABD'nin beşte üçüne denk gelirse ABD'den 2,3 kat daha zengin olacak. Yani, kabaca bugün Japonya'nın konumuna eşit olacak. Tüm bu potansiyelle Pekin, Çin'e 6 bin mil öteden rakip olabilecek ABD’nin ordusundan çok daha güçlü bir ordu kurabilir.
Bir karşılaştırma yapacak olursak, Sovyetler Birliği yalnızca ABD’den daha fakir değildi, aynı zamanda Soğuk Savaş'ın zirvede olduğu dönemde Nazi Almanyasının yarattığı korkunç yıkımdan henüz yeni yeni sıyrılıyordu. Sovyetler Birliği, İkinci Dünya Savaşı'nda 70 binden fazla kasaba ve köyün, 32 bin sanayi kuruluşunun ve 40 bin mil demiryolunun yok edilmesi bir yana, 24 milyon insanını kaybetti. Dolayısıyla ABD ile savaşacak durumda değildi. Buna karşın, Çin'in son savaşı 1979 yılında Vietnam'a karşı yapıldı. Sonraki yıllarda müthiş bir ekonomik güç haline geldi.
Sovyetler Birliği’ni engelleyen ve Çin örneğinde bulunmayan bir diğer faktör ise can sıkıcı müttefiklerdi. Sovyetler Birliği, Soğuk Savaş boyunca, Doğu Avrupa'da askeri varlığını sürdürdü ve o bölgedeki hemen hemen her ülkenin siyasetine derinden dahil oldu. Arnavutluk, Romanya ve Yugoslavya, Moskova'nın ekonomik ve güvenlik politikalarına meydan okurken, Doğu Almanya, Polonya, Macaristan ve Çekoslovakya'daki isyanlarla uğraşmak zorunda kaldı. Üstelik Sovyet Birliği, Soğuk Savaş'ın ortasında taraf değiştiren Çin ile de ilgilenmek zorunda kaldı. Sovyet Birliğini, asıl rakibi olan ABD'den uzaklaştıran bu müttefikler, Moskova için bir yüktü. Öte yandan modern Çin'in Kuzey Kore dışında çok fazla müttefiki yok ve müttefiklerine Sovyetlerin müttefiklerinden daha az bağlı. Kısacası, Pekin, sorun çıkarabilmek için yurtdışında daha fazla esnekliğe sahip.
Peki ya ideolojik dürtüler? Çin, tıpkı Sovyetler Birliği'nde olduğu gibi komünist bir hükümet tarafından yönetiliyor. Ancak Amerikalıların Soğuk Savaş sırasında Moskova'yı her şeyden önce komünist bir tehdit olarak algılamaları ve zararlı ideolojisini dünyaya yaymaya kararlı olarak görmeleri gibi bugün Çin'i de ideolojik bir tehdit olarak görmeleri yanlış olur. Komünist ideolojinin Sovyetler Birliği dış politikası üzerindeki etkisi marjinal kalıyordu. Joseph Stalin, tıpkı ardından gelen diğer liderler gibi katı bir gerçekçiydi. Kapitalizmi otoriter bir devletin dayanağı olarak gören modern Çin'de komünizm daha az öneme sahiptir. Eğer Çin, Amerikalıların düşündüğü gibi komünist bir ülke olsaydı, ekonomisi daha az gelişmiş olurdu.
Ancak Çin'de muhtemelen ABD ile rekabetini kızıştıracak ‘şişirilmiş bir ideoloji’ var. O da milliyetçilik. Genellikle dünyanın en güçlü siyasi ideolojisi olarak kabul edilen milliyetçilik, komünizme karşı olduğundan Sovyetler Birliği'nde sınırlı bir etkiye sahipti. Bunun yanı sıra Çin milliyetçiliği, 1990'lı yılların başlarından itibaren ivme kazandı. Çin milliyetçiliğini, özellikle tehlikeli yapan ise Çin’in Çinlilerin ifadesiyle ‘ulusal aşağılanma yüzyılına’ odaklanmasıdır. Aşağılanma yüzyılı, Birinci Afyon Savaşı ile başlayan ve Çin'in başta Japonya olmak üzere büyük güçlerin kurbanı olduğu dönemdir. Ama aynı zamanda, savaşın Çin anlatımına göre ABD’de bu büyük güçlerden biri. Bu güçlü milliyetçi anlatının etkileri, Çin ve Japonya ilişkilerinin Senkaku (Diaoyu) Adaları için gerildiği ve Çin genelinde Japonya karşıtı protesto gösterilerinin düzenlendiği 2012-2013 yılları arasında görüldü. Doğu Asya'da, önümüzdeki yıllarda artacak olan güvenlik rekabeti, Çin'in Japonya ve ABD'ye yönelik düşmanlığını artıracaktır. Bu da sıcak bir savaş olasılığını daha da körükleyecektir.
Çin'in bölgedeki hırsları da savaş olasılığını artırıyor. İkinci Dünya Savaşı'nın yaralarını sarmak ve Doğu Avrupa ülkelerini yönetmekle meşgul olan Sovyetler Birliği liderleri, o dönem Avrupa kıtasındaki mevcut durumdan son derece memnundular. Buna karşın bugün Çin, Doğu Asya'da yayılmacı bir gündeme sıkı sıkıya bağlı. Çin'in iştahını kabartan ana hedeflerin kendisi için kesinlikle stratejik bir değeri olsa da, aynı zamanda kutsal bir toprak olarak kabul ediliyor. Yani bu topraklarının kaderi Çin milliyetçiliğine bağlı olarak görülüyor. Bu durum, Çinlilerin örneğin Sovyetlerin Berlin'e karşı asla hissetmedikleri duygusal bir bağlılık hissettikleri Tayvan için geçerlidir. Bu da Washington'ın Tayvan’ı savunmaya olan bağlılığını tehlikeli hale getiriyor.

“Yeni Soğuk Savaş yangınları, eskilerinden daha yakıcı
Sonuç olarak yeni Soğuk Savaş coğrafyası, eskisinden daha yanıcıdır. ABD ve Sovyetler Birliği arasındaki rekabet, kapsam olarak küresel olmasına rağmen, ağırlık merkezi, Avrupa'daki Demir Perde (Sovyet Bloğu/Doğu Bloğu) idi. Her iki taraf da devasa ordulara ve binlerce nükleer silahla donatılmış hava kuvvetlerine sahiptiler. Avrupa’nın büyük güçleri arasında çok az savaş şansı vardı, çünkü her iki tarafın da politikacıları, nükleer bir gerilimin göz korkutucu tehlikelerini kabul ediyorlardı ve hiçbir ülkenin lideri, ülkesini yok edecek bir çatışmayı başlatmaya niyetli değildi.
Bugün Asya'da Demir Perde gibi istikrarı sağlayacak net bir ayrım çizgisi yok. Buna alternatif olarak, sınırlı olan ve gelişmiş silahları içeren birkaç çatışma olasılığı var. Bu da savaşı makul bir olasılık haline getiriyor. Bu anlaşmazlıklar arasında Tayvan, Güney Çin Denizi, Diaoyu (Senkaku) Adaları ve Çin ile Körfez arasındaki deniz yollarının kontrolü için yapılan savaşlar yer alıyor. Bu çatışmaların temelde açık sularda rakip hava ve deniz kuvvetleri arasında yapılacaktır. Ancak bir adanın kontrolü için mücadeleye girişilmesi halinde küçük kara kuvvetleri de dahil olabilir. Nükleer silahlarla donatılmış devasa ordular, Çin’in amfibi kuvvetlerini çekecek olan Tayvan savaşına girmeyeceklerdir.
Ancak bunların hiçbiri, bu sınırlı savaş senaryolarının mümkün olmadığı anlamına gelmese de NATO ile Varşova Paktı arasındaki büyük bir savaştan daha olasıdırlar. Yine de Pekin ile Washington arasında Tayvan veya Güney Çin Denizi konusunda bir savaş çıkması durumunda nükleer bir gerilim yaşanması ihtimali göz ardı edilemez. Aslında, taraflardan herhangi biri, çok fazla kayıp verdiğini hissederse durumu kurtarmak için nükleer silah kullanmayı en azından düşünecektir. Bazı karar vericiler, saldırıların denizde olması ve bölgenin Çin, ABD ve müttefiklerini içermemesi koşuluyla, nükleer silahların kabul edilemez bir gerginlik riski oluşturmadan kullanılabileceği sonucuna varabilir. Bu nedenle, yeni Soğuk Savaş'ta büyük güçler arasında savaş olasılığı sadece muhtemel olmakla kalmıyor, aynı zamanda nükleer silah da kullanılabilir.

ABD yapımı rekabet
Her ne kadar sayıları azalsa da Çin ile ilişki kurulmasını savunanlar hala var ve hala ABD'nin Çin ile ortak bir zemin bulabileceğine inanıyorlar. Çinli 100 gözlemci, 2019 yılının Temmuz ayının sonlarında, Trump'a ve ABD Senatosu üyelerine Pekin'in bir tehdit oluşturduğu fikrini reddeden açık bir mektuba imza attılar. Mektupta, “Çinli bir çok yetkili ve diğer seçkinler, ılımlı ve pragmatik bir yaklaşımın ve Batı ile gerçek bir iş birliğinin Çin'in çıkarlarına hizmet ettiğine inanıyor” denildi. Mektupta ayrıca Washington'u Çin'e katılma fırsatı verilen daha açık ve müreffeh bir dünya yaratmak için müttefikler ve ortaklarla birlikte çalışmaya çağırdılar.
Ancak büyük güçler, diğer büyük güçlerin kendi pahasına güçlenmesine izin vermeye istekli değiller. Bu büyük güç rekabetinin arkasındaki itici güç, doğası gereği yapısaldır. Bu da sorunun akıllı politikalarla üstesinden gelinemeyeceği anlamına geliyor. Altta yatan dinamiği değiştirebilecek tek şey, Çin'in yükselişini durduran büyük bir kriz olacaktır.  Ama bu Çin’in uzun soluklu istikrarlı, verimli ve ekonomik büyüme sicili göz önüne alındığında, pek olası değildir. Bu yüzden tehlikeli güvenlik rekabeti kaçınılmazdır.
Bu rekabet, en iyi ihtimalle savaştan kaçınma umuduyla birlikte yönetilebilir. Bu, Washington'ın, Pekin'i silahlı bir çatışmanın en iyi ihtimalle maliyetli bir zafere yol açacağına ikna etmek için Doğu Asya'da zorunlu olarak gelişmiş güçler bulundurmasını gerektirecektir. Çünkü rakipleri hızlı ve kesin zaferler elde edemeyeceklerine ikna etmek, savaşların çıkmasını engeller. Dahası, ABD'li politikacılar ve Çinli liderler, savaş zamanı nükleer gerilim olasılığını asla göz ardı etmemeliler. Fakat nükleer silahlar nihai olarak caydırıcı olurlar. Washington ayrıca, deniz kazalarını veya diğer kazara olabilecek askeri sürtüşmeleri önleme anlaşmaları gibi bu güvenlik rekabetinde net kurallar belirlemeye çalışabilir. Her iki taraf da kırmızı çizgileri geçmenin diğeri için ne anlama geldiğini anlarsa, savaş olasılığı azalır ve zayıflar.
Lakin bu tedbirler, ABD ve Çin arasındaki artan düşmanlığın doğasında var olan riskleri azaltmakta çok fazla etkiye sahip olamaz. Yine de ABD'nin çıkarcılığı görmezden gelmenin ve Çin'i her cephede ona meydan okumaya kararlı güçlü bir ülke haline getirmenin bedelini ödemesi gerekecek.

* Chicago Üniversitesi'nde R. Wendell Harrison Seçkin Hizmet Profesörü olan John J. Mearsheimer, “The Great Delusion: Liberal Dreams and International Realities” kitabının da yazarıdır.
Foreign Affairs dergisinden çevrilmiştir Kasım/Aralık 2021

*Bu makale Şarku’l Avsat tarafından Independent Arabia’dan çevrilmişti.



Trump'tan medya kuruluşlarına gözdağı: 3 medya kuruluşuna Beyaz Saray yasağı

ABD Başkanı Donald Trump, 16 Eylül 2026'da Kuzey Carolina eyaletindeki Charlotte Douglas Havalimanı'nda gazetecilere konuşurken (AP)
ABD Başkanı Donald Trump, 16 Eylül 2026'da Kuzey Carolina eyaletindeki Charlotte Douglas Havalimanı'nda gazetecilere konuşurken (AP)
TT

Trump'tan medya kuruluşlarına gözdağı: 3 medya kuruluşuna Beyaz Saray yasağı

ABD Başkanı Donald Trump, 16 Eylül 2026'da Kuzey Carolina eyaletindeki Charlotte Douglas Havalimanı'nda gazetecilere konuşurken (AP)
ABD Başkanı Donald Trump, 16 Eylül 2026'da Kuzey Carolina eyaletindeki Charlotte Douglas Havalimanı'nda gazetecilere konuşurken (AP)

ABD Başkanı Donald Trump, CNN, Politico ve MSNBC muhabirlerinin Beyaz Saray'a girişini engelleme kararını uygulamaya koymasının ardından, Amerikan medyasına yönelik yasağı genişletebileceği ve başka kuruluşların da Beyaz Saray'a girişini engelleyebileceği uyarısında bulundu. Üç medya kuruluşu ise Anayasa'nın Birinci Ek Maddesi kapsamında sahip oldukları hakları savunmak için yargıya başvurabileceklerinin sinyalini verdi.

Trump'ın kararı, Beyaz Saray'a giriş için kullanılan basın akreditasyonlarının, başkanlık faaliyetlerini takip eden medya kuruluşlarını haberlerinin içeriği nedeniyle cezalandırmak amacıyla kullanılabileceği yönündeki endişeleri artırdı.

Trump, başka medya kuruluşlarının da benzer bir uygulamayla karşı karşıya kalabileceğini söyledi. Yönetimini haksız biçimde haberleştirmekle suçladığı kuruluşlar arasında New York Times ve Washington Post'u da sayan Trump, bu iki gazete için henüz resmi bir yasak kararı açıklamadı.

vfghyju
ABD Başkanı Donald Trump, CNN, MSNBC ve Politico'yu “uydurma haberler ve yalanlar” yayımlamakla suçladı (AFP)

Trump daha önce Truth Social hesabından yaptığı açıklamada CNN, MSNBC ve Politico'nun Beyaz Saray'a girişinin derhal yasaklandığını duyurmuş ve bu kuruluşları “yalan haber” yapmakla suçlamıştı. Kararın açıklanmasının ardından uygulamaya geçildi. Üç kuruluşun gazetecileri, akreditasyon kartlarının devre dışı bırakılmasının ardından cumartesi günü Beyaz Saray kompleksine alınmadı.

Trump, kararını belirli bir haberle ilişkilendirmedi. Bunun yerine uygulamanın yıllardır devam ettiğini söylediği “olumsuz ve adaletsiz” yayınların birikmesinin sonucu olduğunu belirtti.

Trump, cuma günü gazetecilere yaptığı açıklamada başka medya kuruluşlarının da aynı uygulamayla karşılaşabileceğini ima etti. Bu durum, Beyaz Saray'ın başkanın yayınlarını eleştirdiği medya kuruluşlarını hedef alan daha geniş kapsamlı bir politika izleyip izlemeyeceği konusunda medya çevrelerinde soru işaretlerine yol açtı.

Medya kuruluşları yargıya gitmeye hazırlanıyor

Üç medya kuruluşunun açıklamaları, anlaşmazlığın kısa süre içinde Beyaz Saray'ın kapılarından federal mahkemelere taşınabileceğine işaret etti.

CNN yaptığı açıklamada gazetecilerinin ve yayınlarının arkasında olduğunu belirterek ABD Anayasası'nın kendisine hükümet müdahalesi olmadan gazetecilik yapma hakkı tanıdığını vurguladı. Kuruluş, yasağın Anayasa tarafından korunan haklara yönelik hukuka aykırı bir saldırı olduğunu savundu.

ghyjukı
18 Eylül 2026'da Washington'da Beyaz Saray'ın Batı Kanadı'na yöneltilmiş bir televizyon kamerası (AFP)

Politico ise Beyaz Saray'ı izlemeyi sürdüreceğini ve Birinci Ek Madde kapsamındaki haklarını güçlü biçimde savunacağını açıkladı. MSNBC de gazetecilerini ve basın özgürlüğünü savunmak için gerekli adımları atacağını bildirdi.

Açılabilecek davalar, Trump yönetimini başkanın gazetecilerin Beyaz Saray'a erişimini düzenleme yetkisinin sınırları konusunda anayasal bir sınavla karşı karşıya bırakabilir. Davanın temel başlıklarından biri, erişime ilişkin idari kurallar koymakla bir medya kuruluşunu yayınlarının içeriği nedeniyle dışlamak arasındaki fark olacak.

Tartışmanın merkezinde hukukta “bakış açısına dayalı ayrımcılık” olarak bilinen ilke bulunuyor. Hükümetin Oval Ofis, başkanlık uçağı gibi kapasitesi sınırlı alanlara erişimi düzenleme yetkisi bulunuyor. Ancak hukuk uzmanları ve basın özgürlüğü kuruluşları, bir medya kuruluşunun hükümeti memnun etmeyen yayınları nedeniyle dışlanmasının Birinci Ek Madde açısından farklı bir hukuki sorun oluşturduğunu belirtiyor.

Beyaz Saray Muhabirleri Derneği (WHCA) de karara tepki göstererek Trump yönetiminden yasağı derhal kaldırmasını ve Beyaz Saray'a girişi engellenen gazetecilerin akreditasyonlarını yeniden vermesini istedi.

Dernek Başkanı Jackie Heinrich, yasağın uygulanmasının ardından yaptığı açıklamada üç medya kuruluşunun gazetecilerine erişim kısıtlaması getirilmesinin Anayasa'nın Birinci Ek Maddesi'ni ihlal ettiğini söyledi. Heinrich, bir medya kuruluşunun yayınlarının niteliği nedeniyle dışlanmasına imkân veren bir ölçütün ileride başka medya kuruluşlarına karşı da kullanılabileceği uyarısında bulundu.

Heinrich, Amerikalıların özgür ve bağımsız bir basın aracılığıyla seçilmiş yetkilileri denetleme ve onlardan hesap sorma hakkına sahip olduğunu belirterek bunun hükümet yetkililerinin söz konusu yayınlardan memnun olup olmamasına bağlı olmaması gerektiğini ifade etti.

“Basın özgürlüğüne eşi görülmemiş saldırı”

Washington'daki önemli basın özgürlüğü kuruluşlarından National Press Club da Trump'ın kararına tepki göstererek başkandan uygulamayı derhal geri çekmesini istedi.

Kulübün Başkanı Mark Shuf Jr., yaptığı açıklamada bir medya kuruluşunun yönetimin yayınlarından memnun olmaması nedeniyle Beyaz Saray'a girişinin engellenmesinin, başkanlık makamını denetlemesine ve içeride yaşananları Amerikan kamuoyuna aktarmasına izin verilen sesleri kontrol etmeye yönelik açık bir girişim olduğunu söyledi.

gh
ABD Başkanı Donald Trump, 18 Eylül 2026'da Oval Ofis'te gazetecilerin sorularını yanıtlarken (EPA)

National Press Club, kararın uygulanmasının basın özgürlüğüne “eşi görülmemiş bir saldırı” anlamına geldiği uyarısında bulundu. Kulüp, Anayasa'nın Birinci Ek Maddesi'nin hükümetin, yayınlarından duyduğu memnuniyete göre hangi gazetecilerin görev yapabileceğine karar vermesine izin vermediğini vurguladı.

Kulüp ayrıca kararın diğer medya kuruluşları ve gazetecilere, haberlerinin tonunu yumuşatmaları veya Beyaz Saray'a erişimlerini kaybetme korkusuyla zor soruları sormadan önce iki kez düşünmeleri gerektiği yönünde bir mesaj verebileceği uyarısında bulundu.

Shuf, özgür ve bağımsız basının 250 yıldır ABD liderlerini denetlemede temel bir rol oynadığını belirtti. Beyaz Saray muhabirlerinin yürüttüğü denetimin yalnızca gazetecilere değil, Amerikan halkına da hükümet politikalarını daha iyi anlama imkânı sağladığını söyledi.

Shuf ayrıca kararlarından emin olan bir hükümetin bağımsız denetimden korkmaması gerektiğini ifade etti.

CNN'ye yönelik yasağın, başkanın seyahatlerinde dönüşümlü olarak kendisine eşlik eden televizyon kuruluşlarının oluşturduğu havuzu da etkileyebileceği belirtiliyor. Bu sistem, tüm gazetecilerin sığmadığı alanlarda başkanın faaliyetlerine ilişkin görüntü ve haberlerin diğer televizyon kanallarına ulaştırılmasını sağlıyor.

Bu nedenle Trump'ın Birleşmiş Milletler Genel Kurulu kapsamında gerçekleştireceği görüşmelerin televizyonlardan nasıl izleneceğine ilişkin soru işaretleri de ortaya çıktı.

Daha önceki davalar

Medya kuruluşlarının olası davalarda başvurabileceği bazı hukuki emsaller bulunuyor. Trump'ın ilk başkanlık döneminde Beyaz Saray, CNN muhabiri Jim Acosta'nın başkanla yaşadığı tartışmanın ardından basın akreditasyonunu iptal etmişti. Ancak federal mahkeme, akreditasyonun yeniden verilmesine hükmetmişti.

Trump yönetimi ayrıca Associated Press ile başka bir hukuki mücadeleye girmişti. Yönetim, haber ajansının haberlerinde Meksika Körfezi yerine Amerika Körfezi adını kullanmayı kabul etmemesi üzerine AP gazetecilerinin Oval Ofis'e, başkanlık uçağına ve bazı etkinliklere erişimini kısıtlamıştı.

Söz konusu dava, yönetimin kapasitesi sınırlı alanlara hangi gazetecileri alacağını belirleme yetkisi ile bir medya kuruluşunu editoryal kararları nedeniyle cezalandırması arasındaki hukuki sınır tartışmasının bir parçası olmayı sürdürüyor.

Yeni karar, Trump ile medya kuruluşları arasındaki daha geniş kapsamlı mücadelenin de bir parçası. Başkan, New York Times, Wall Street Journal ve İngiliz BBC dahil olmak üzere bazı medya kuruluşlarına karşı hukuki girişimlerde bulundu.

Trump yönetimi, başkanın sıklıkla yanlış veya taraflı yayınlara maruz kaldığını savunuyor. Buna karşılık medya kuruluşları ve basın özgürlüğü örgütleri, hükümetin eleştirel yayınları cezalandırmak için sahip olduğu araçları kullanmasının, başkanın basını eleştirme veya dava etme hakkından farklı olduğunu belirtiyor.

Üç medya kuruluşunun da dava açmaya hazırlandığı ve yönetimle hukuki mücadeleye girmeye hazır oldukları yönündeki açıklamaları dikkat çekiyor.

Washington'daki medya çevrelerinde ise daha acil soru, Trump'ın başka kuruluşları da yasaklılar listesine ekleme tehdidini uygulayıp uygulamayacağı. Böyle bir adım atılması halinde tartışma, Beyaz Saray ile üç medya kuruluşu arasındaki anlaşmazlığın ötesine geçerek başkanın medya kuruluşlarına yönelik yayınlarından duyduğu memnuniyete göre başkanlık makamına basın erişimini kontrol edip edemeyeceğine ilişkin daha geniş bir anayasal mücadeleye dönüşebilir.


Analistler: Riyad-Tahran anlaşmasının sınırları Babül Mendeb'de test ediliyor

Analistlere göre Pekin, Tahran'ın Suudi Arabistan'la yaptığı anlaşmadaki taahhütlerini yerine getirmesini sağlama konusunda zorlu bir sınavla karşı karşıya (SPA)
Analistlere göre Pekin, Tahran'ın Suudi Arabistan'la yaptığı anlaşmadaki taahhütlerini yerine getirmesini sağlama konusunda zorlu bir sınavla karşı karşıya (SPA)
TT

Analistler: Riyad-Tahran anlaşmasının sınırları Babül Mendeb'de test ediliyor

Analistlere göre Pekin, Tahran'ın Suudi Arabistan'la yaptığı anlaşmadaki taahhütlerini yerine getirmesini sağlama konusunda zorlu bir sınavla karşı karşıya (SPA)
Analistlere göre Pekin, Tahran'ın Suudi Arabistan'la yaptığı anlaşmadaki taahhütlerini yerine getirmesini sağlama konusunda zorlu bir sınavla karşı karşıya (SPA)

Çin'in himayesinde Suudi Arabistan ile İran arasında anlaşmanın imzalanmasının üzerinden üç yılı aşkın süre geçerken Riyad ile Tahran arasındaki uzlaşma en zorlu sınavlarından biriyle karşı karşıya. İran'ın Yemen ve Irak'ta Suudi Arabistan'ı hedef alan silahlı grupları desteklediğine yönelik suçlamaların artması ve Husilerin Babül Mendeb  Boğazı'na doğru hareketlenmesi, Krallığın güvenliği ile Kızıldeniz'deki deniz ulaşımı açısından yeni tehditler doğuruyor.

Şarku’l Avsat’ın Fransız Haber Ajansı AFP’den aktardığı analize göre  Husilere bağlı askeri kaynaklar İran Devrim Muhafızları'ndan uzmanlar Babül Mendeb  bölgesinin yanı sıra Hudeyde'nin güneyindeki El-Muha limanı ve havaalanı ile kentin doğusundaki Cebel el-Nar kampını ziyaret etti. Uzmanların El-Muha ve Babül Mendeb Boğazı'na hakim dağlık tepelerde tünel kazma çalışmalarını denetlediği, ayrıca El-Muha yakınları ile Kızıldeniz'in güneyindeki Zukar Adası'na radar kurulmasını görüştüğü belirtildi.

Şarku’l Avsat'a konuşan analistler, son gelişmelerin yalnızca Tahran'ın taahhütlerine bağlılığını değil, aynı zamanda Çin'in arabulucu rolünün güvenilirliğini de sınadığını belirtiyor. Mesele artık Suudi Arabistan ile İran arasındaki diplomatik ilişkilerin sürüp sürmeyeceğiyle sınırlı değil. Asıl soru, anlaşmanın dolaylı tehdit kaynaklarını kontrol altına alıp alamayacağı ve silahlı grupların bölge ülkelerine baskı yapmak amacıyla kullanılmasının önüne geçip geçemeyeceği.

bghj
Analistlere göre İran'ın Husiler üzerinden Bab el-Mendeb Boğazı yakınlarındaki faaliyetleri, Suudi Arabistan-İran anlaşması için ciddi bir sınama oluşturuyor (SPA)

Riyad ve Tahran, yaklaşık yedi yıllık diplomatik kopukluğun ardından ilişkileri yeniden başlatmak amacıyla Mart 2023'te Pekin'de Çin'in himayesinde bir anlaşma imzalamıştı.

Babül Mendeb... Anlaşma için ciddi bir sınav

Körfez Araştırmaları Merkezi Başkanı Dr. Abdülaziz bin Sakr, Mart 2023'te imzalanan Pekin Anlaşması'nın üç temel unsura dayandığını belirtiyor. Bunların ilki, yedi yıllık kopukluğun ardından diplomatik ilişkilerin yeniden tesis edilmesi. İkincisi, ikili iş birliği anlaşmalarının yeniden hayata geçirilmesi. Üçüncüsü ise devletlerin egemenliğine saygı gösterilmesi ve iç işlerine müdahale edilmemesi. Bin Sakr'a göre son unsur “en önemli ve en hassas” başlığı oluşturuyor.

Bin Sakr, Şarku’l Avsat'a yaptığı açıklamada İran'ın Husiler üzerinden Babül Mendeb Boğazı yakınlarında yürüttüğü faaliyetlerin “Suudi Arabistan-İran anlaşması için ciddi bir sınav” olduğunu söyledi. Bunun anlaşmanın güven inşa etmeye dayanan ruhuna ve hükümlerine aykırı olduğunu belirten Bin Sakr, İran'ın taahhütlerinin yalnızca doğrudan yürüttüğü faaliyetleri değil, Devrim Muhafızları ile bağlantılı grupların davranışlarını da kapsaması gerektiğini ifade etti.

cdfvgh
Yemen açıklarındaki stratejik Bab el-Mendeb Boğazı'ndan geçen ticari tankerlerden biri (AFP)

Bin Sakr, “İran'la bölgesel ve uluslararası güvenliği tehdit eden vekil güçlerinin faaliyetlerini kapsamayan herhangi bir anlaşmanın anlamı yok” dedi. Husilere verilen desteğin veya Husilerin Suudi Arabistan'ın güvenliğini tehdit etmeye teşvik edilmesinin egemenliğe saygı gösterme ve içişlerine müdahale etmeme taahhüdünün “açık bir ihlali” olduğunu savundu.

Çin ve Asya meseleleri araştırmacısı ve danışmanı Abdülaziz eş-Şabani ise İran'ın Babül Mendeb Boğazı yakınlarındaki faaliyetlerinin Pekin Anlaşması'nı sınadığını ancak bunun anlaşmanın çöktüğü anlamına gelmediğini belirtti. Eş-Şabani, anlaşmanın temel olarak Riyad ile Tahran arasındaki ilişkileri yeniden tesis etmek ve diyalog kanallarını açmak amacıyla tasarlandığını, iki ülke arasındaki rekabeti sona erdirmek veya stratejik ortaklık kurmak için yapılmadığını kaydetti.

Vekil güçler politikası

Suudi siyasi analist Dr. Halid el-Habbas ise milis politikasının Tahran'ın bölgesel nüfuzunu genişletmek için kullandığı en önemli araçlardan biri olduğunu belirtti. Habbas, Devrim Muhafızları'nın bu grupları desteklediğini, eğittiğini ve organize ettiğini, böylece gerektiğinde İran'ın hedeflerine hizmet eden roller üstlenmelerini sağladığını söyledi.

Habbas, son dönemdeki Husi hareketliliğini ve daha önce Irak'taki İran yanlısı grupların faaliyetlerini Tahran üzerindeki artan askeri ve ekonomik baskının yanı sıra İran'ın alternatif baskı alanları oluşturma girişiminin bir parçası olarak değerlendiriyor. Babül Mendeb'e doğru gerçekleştirilen hareketliliğin deniz ulaşımını tehdit etme, enerji fiyatlarını yükseltme ve tedarik zincirlerini aksatma imkânı sağlayabileceğini belirtiyor.

Dr. Habbas, Husilerin gemileri hedef almayacaklarına ilişkin taahhütlerine güvenilmemesi gerektiği uyarısında bulundu. Kızıldeniz'de 2023'ün sonlarından bu yana yaşanan gelişmelerin bunun aksini gösterdiğini belirten Habbas, deniz ulaşımının korunmasının “yalnızca Krallığın değil, uluslararası toplumun sorumluluğu” olduğunu vurguladı.

vfghyju
Milisler, Tahran'ın bölgesel nüfuzunu genişletmek için kullandığı en önemli araçlardan biri olarak öne çıkıyor (EPA)

Habbas'a göre Suudi Arabistan, anlaşmazlıkların barışçıl yollarla çözülmesinde ve diplomasi kapısının açık tutulmasında ısrar etse de Birleşmiş Milletler Şartı'nın 51. maddesi uyarınca kendisini savunma hakkına sahip. Riyad ayrıca İran'dan anlaşmanın maddelerine uymasını talep edebilir ve taahhütlerine ne ölçüde bağlı kaldığı ışığında anlaşmayı gözden geçirebilir.

Sınama dönemi sona erdi mi?

Profesör Dr. Samir Salha ise daha sert bir değerlendirmede bulunuyor. Salha, “Artık mutabakatların sınanması aşamasını geride bıraktık. İran tarafının anlaşmanın ruhundan uzaklaştığı ve verdiği taahhütlerden farklı bir bölgesel politika izlemeye başladığı açık” dedi.

Salha, temel sorunun artık yalnızca Tahran'ın anlaşmaya uyup uymadığı olmadığını, Husileri kimin silahlandırdığı, eğittiği ve operasyonlarını yönlendirdiğinin de sorgulanması gerektiğini belirtti.

“Tehditler kamuoyu önünde Husilerden geliyor gibi görünse de meselenin özünde İran var” diyen Salha, Yemen, Irak ve Lübnan'daki vekil güçlerin harekete geçirilmesinin Riyad ile ilişkilerin yeniden kurulmasına rağmen İran'ın değişmeyen önceliklerine işaret ettiğini savundu.

Salha'nın değerlendirmesine göre Suudi Arabistan seçeneklerini yalnızca Çin'in harekete geçmesini bekleyerek şekillendirmeyecek. Riyad, diplomatik kanalı açık tutarken güvenliğini garanti altına alacak stratejik alternatifler aramayı sürdürecek. Salha, bunun son aylarda zaten atılmaya başlanan adımlardan biri olduğunu belirtti.

Pekin... Yolu açmak yetmez!

Analistler, Çin'in İran üzerindeki ekonomik, siyasi ve askeri ilişkilerinden kaynaklanan geniş etki araçlarına sahip olduğu konusunda hemfikir. Ancak Pekin'in anlaşmanın sembolik hamisi konumundan çıkarak uygulanmasını daha etkin biçimde denetleyen bir role geçmesi gerektiğini belirtiyorlar.

Bin Sakr, Pekin'in “anlaşmaya aykırı İran davranışlarını tespit edebilecek kapasiteye sahip olduğunu” söyledi. Ancak Çin'in, krizlerin kendi ulusal güvenliğini doğrudan etkilemediği durumlarda belirsiz ve kararsız bir tutum sergilemeye eğilimli olduğunu belirten Bin Sakr, bugün ihtiyaç duyulanın Tahran'ın taahhütlerine uyup uymadığını doğrulayacak ve vekil güçlerini sınırlandıracak açık bir mekanizma olduğunu ifade etti.

Salha ise Çin'in İran'la ilişkilerini korumakla Körfez ülkeleriyle daha geniş çıkarlarını ve Kızıldeniz üzerinden geçen ticaret yollarını savunmak arasında hassas bir tercih yapmak durumunda olduğunu belirtti.

“Bu öncelikle İran için bir sınav, ikinci derecede ise Pekin için bir sınav” diyen Salha, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Pekin zor, hassas ve kritik bir durumla karşı karşıya. Son dönemde Çin'in tutumlarında ve İran'a yönelik siyasi mesajlarında olumlu göstergeler var. Ancak Tahran'ın Pekin'in söylediklerini kabul edeceğine ve bunlara kulak vereceğine güvenmek zor.”

Dr. Salha, “Pekin, Suudi Arabistan ile İran ilişkilerinde yeni bir sınamanın önünü açmayı başardı. Ancak Çin çıkarlarını ve Körfez ülkeleriyle ilişkilerini korumak istiyorsa bugün bunun ötesine geçmek zorunda” dedi.

Eş-Şabani ise Pekin'in diplomasiye ve doğrudan müdahaleden kaçınmaya daha fazla ağırlık verdiğini ve herhangi bir tarafa kesin biçimde destek vermesinin beklenmediğini belirtti.

Eş-Şabani, anlaşmanın geleceğinin Çin'in diyaloğu açık tutma ve krizleri kontrol altına alma kapasitesine bağlı olduğunu, Suudi Arabistan'ın ise kendi güvenliğini ve çıkarlarını korumak için sahip olduğu imkânları ve bölgesel ortaklıklarını kullanma hakkını elinde tuttuğunu ifade etti.


BM toplantıları öncesi bölgede gerilimi düşürme arayışı sürüyor

Hürmüz Boğazı'ndaki gemiler (Reuters)
Hürmüz Boğazı'ndaki gemiler (Reuters)
TT

BM toplantıları öncesi bölgede gerilimi düşürme arayışı sürüyor

Hürmüz Boğazı'ndaki gemiler (Reuters)
Hürmüz Boğazı'ndaki gemiler (Reuters)

Birleşmiş Milletler Genel Kurulu toplantıları için gözler New York'a çevrilirken ABD Başkanı Donald Trump'ın temasları, Washington ile Tahran arasındaki gerilimin düşürülmesi yönündeki diplomatik çabaların merkezine oturdu.

Trump'ın BM Genel Kurulu kapsamında çok sayıda lider ve yetkiliyle görüşmesi beklenirken Pakistan başta olmak üzere çeşitli ülkeler de ABD ile İran arasındaki çıkmaza giren diplomatik süreci yeniden canlandırmaya çalışıyor. Trump, İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan ile New York'ta görüşmeye açık olduğunu söylemişti.

Ancak diplomatik temasların yoğunlaştığı sırada sahadaki gerilim de yükseliyor. İran Devrim Muhafızları Sözcüsü Hüseyin Muhibbi, ABD'nin yeni bir saldırı düzenlemesi halinde Tahran'ın “farklı” bir karşılık vereceğini ve daha önce hedef alınmamış noktaları vuracağını açıkladı.

Şarku’l Avsat’ın Devrim Muhafızları'na bağlı Fars Haber Ajansı’ndan aktardığı habere göre Muhibbi, yeni bir saldırı durumunda İran'ın savaşta kullandığı silahların niteliğini ve çatışmanın coğrafyasını değiştireceğini söyledi. Muhibbi, İran'ın uzun süreli bir savaşa da hazır olduğunu belirtti.

Açıklama, İran Silahlı Kuvvetleri Birleşik Muharebe Komutanlığının pazar günü ABD'nin askeri operasyonları yeniden başlatmaya hazırlandığı yönünde bilgi aldığını duyurmasının ardından geldi.

Bu gelişmeler, Washington ile Tahran arasında müzakerelerin yeniden başlamasının önündeki anlaşmazlıkların hâlâ giderilemediğini gösteriyor.

Pakistan arabuluculukta ısrarcı

Pakistan, ABD ile İran arasında arabuluculuk çabalarını sürdüreceğini açıkladı. Pakistan Dışişleri Bakanlığı, İslamabad'ın çatışmaya barışçıl bir çözüm bulunması için diyalog ve diplomasi yolunu desteklemeye devam edeceğini bildirdi.

Pakistan İçişleri Bakanı Muhsin Nakvi'nin Tahran ziyareti de bu çerçevede gerçekleşti. Nakvi, İranlı mevkidaşı İskender Mümini ile görüştü. Pakistan hükümet kaynakları, görüşmelerde bölgesel gelişmeler, ikili ilişkiler ve Washington ile Tahran arasındaki müzakerelerin yeniden başlatılması için yürütülen girişimlerin ele alındığını belirtti.

İranlı kaynaklar ise ziyaretin ağırlıklı olarak ikili ilişkilere ve iki ülke arasındaki iş birliğine odaklandığını bildirdi. Tesnim Haber Ajansının aktardığına göre Nakvi, Tahran'a ABD'den bir mesaj getirmediği gibi İran'ın Washington'a iletilmek üzere verdiği bir mesajı da taşımayacak.

Pakistan, son aylarda iki taraf arasındaki başlıca arabuluculardan biri olarak öne çıktı. Nakvi, mayıs ayından bu yana gerilimin düşürülmesi ve diplomatik çözüm yollarının yeniden canlandırılması amacıyla Tahran'a birkaç kez gitti. Son ziyaret ağustosta gerçekleşti.

İslamabad'ın girişimleri, Washington ile Tahran arasında haziran ayında varılan ilk anlaşmanın çökmesinin ardından hız kazandı. Anlaşmazlıkların merkezinde Hürmüz Boğazı'nın statüsü ve yönetimi de bulunuyordu.

Anlaşmanın bozulmasının ardından ABD'nin İran'daki hedeflere ve İran gemilerine yönelik saldırıları yeniden başladı. İran limanlarına yönelik deniz ablukası ve ABD yaptırımları da devam etti.

28 Şubat'ta başlayan savaşın ardından yaşanan görece sakin dönem, tarafların karşılıklı saldırılarıyla sona ererken diplomatik kanal yeniden tıkandı.

Hürmüz'de askeri ve denizcilik gerilimi

İran Devrim Muhafızları pazartesi günü Hürmüz Boğazı üzerinde ABD'ye ait “MQ-1” tipi bir İHA'yı düşürdüğünü açıkladı. Devrim Muhafızları, İHA'nın birleşik hava savunma ağına bağlı modern bir sistem tarafından imha edildiğini bildirdi.

İran tarafı, ABD'nin görece eski İHA modellerinden biri olduğunu belirttiği MQ-1'in daha önce ABD Donanması ve Hava Kuvvetlerinin muharebe envanterinden çıkarıldığını ve yerini MQ-9 tipi İHA'lara bıraktığını savundu.

Aynı saatlerde Hürmüz'deki deniz trafiğine yönelik tehditler de arttı. İngiltere Deniz Ticaret Operasyonları Birimi (UKMTO), bir tankerin boğazdan geçişi sırasında kaynağı belirsiz bir mermiyle vurulduğunu ve 2 mürettebatın hafif yaralandığını açıkladı. Gemi, olayın ardından seyrine devam etti.

İngiliz deniz güvenliği şirketi Vanguard, İngiliz bayraklı “La Stephanie” adlı tankerin bir İHA saldırısına uğradığını ve 2 mürettebatın hafif yaralandığını bildirdi.

Ayrı bir olayda UKMTO, bir LPG tankerinin Hürmüz Boğazı'ndan ayrılırken kaynağı belirsiz mermilerin şarapnel parçaları nedeniyle hasar gördüğünü açıkladı. Olayda yaralanan olmazken çevreye yönelik bir zarar da bildirilmedi.

Hürmüz'de gerilim riski

Hürmüz Boğazı, küresel enerji arzının önemli geçiş noktalarından biri olması nedeniyle çatışmanın en kritik başlıklarından biri olmayı sürdürüyor. İran, bu ayın başında stratejik su yolunda uyguladığı “yasak bölgeyi” genişleterek Umman Körfezi ve Arap Denizi'nin bazı kesimlerini de kapsayacak şekilde genişlettiğini açıklamıştı.

Sahadaki askeri gerilim yükselirken Pakistan ve diğer ülkelerin diplomatik kanalları yeniden açma çabaları devam ediyor. Trump'ın New York'taki temasları da bu nedenle yakından izleniyor.

BM Genel Kurulu toplantıları, Washington ile Tahran arasında doğrudan veya dolaylı temasların kurulması için yeni bir diplomatik zemin oluşturabilir. Arabulucular ise müzakerelerin yeniden başlaması ve çatışmanın daha geniş bir bölgesel savaşa dönüşmesinin önlenmesi için girişimlerini sürdürüyor.