Mana Abdulfettah
Geçen Ekim ayı ortalarında ABD, askeri ve sivil bileşenler arasındaki derin güç farklılıkları konusunda Sudan ile bir anlaşmaya varmaya yakın olduğunu duyurdu. Bu farklılıkların en öne çıkanları, yağmalanan fonları geri alma mekanizmaları, hükümetin çalışması, orduyu reforme etme ve yönetim üzerine müzakerelerdi.
25 Ekim ve sonrasındaki olaylara kadar ABD, Sudan’ı bu krizden çıkarmayı başaramadı. Çünkü bölgenin hareket eden kumlarına uygun olarak Sudan’daki koşulları yönetmek için alternatif iplere sahip olmaya odaklanıyor.
En çarpıcı durumlardan biri, bazı iç siyasi güçlerin ‘kendi iç kültürlerinde yaşadıkları siyasi, etnik ve bölgesel kimlik krizlerinin pençesine düşerken’ bir ABD çözümünü beklemesidir.
Bu noktada İbn Haldun’un ‘siyasi gücün temel değişimini sağlayan dinamik unsurları asabiyet kavramı aracılığıyla belirleme’ eğilimindeki devlet kavramı ve bu kavramın ortaya çıkışına ilişkin teorisi, farklı pozisyonların (ki bazıları onları çift olarak görüyor) ve ABD’nin Sudan’a karşı eylemlerine ilişkin birlik eksikliğinin arkasındaki önemli bir faktör olarak kabul edilebilir.
Bununla birlikte ABD, Darfur’daki durum nedeniyle olağanüstü hali uzattı. Demokrat ve Cumhuriyetçi partilerin anlaşmasıyla ABD Kongresi, Sudan Genelkurmay Başkanı Abdulfettah el-Burhan’ın ve darbeye katılan herkesin son eylemlerine karşı açık bir kınama dili kullandı.
ABD müdahalesinin nedenleri
ABD, uzun süredir sivil ve askeri bileşenleri geçiş dönemi sona erdikten sonra sivil bir hükümete geçiş için birlikte çalışmaya çağırıyor. Bu durum, Aralık 2018 devrimi ve Nisan 2019’da Ömer el-Beşir rejiminin devrilmesinden sonra Washington’ın, Hartum ile ilişkisinin canlanmasında olumlu ve gerekli bir adım olarak kabul edildi.
Bu tavır, genel olarak Afrika’da ve özel olarak devrim sonrası Sudan’da askeri darbeleri kısıtlamak amacıyla liberal demokrasilerin göstermek istediği bir şey. Ancak bölgesel güvenlik üzerindeki olumsuz etkilerin yanı sıra iç çatışmaların kesiştiği hükümetlere yukarıdan inen bu liberal arzuyu çevreleyen birçok karmaşa var. Bu durum, Sudan’ın seçimlerden sonra sivil bir hükümete uzanan iki bileşen arasında fikir birliği ile bir yönetim sistemi formüle etme yeteneğini test ediyor.
Sudan, ABD açısından doğrudan stratejik bir öneme sahip olmayabilir. Ama buna olan ilgi, Afrika Boynuzu üzerindeki büyük güçler arasında rekabetin bir karışımından kaynaklanıyor. Bu krizin bağlamını oluşturan şeyin, bunun ötesinde bölgesel çevreye uzanan gergin bir duruma yol açabilecek yansımaları ve maliyetleri bulunuyor.
Sivil ve askeri bileşenler arasında yönetim çatışmasının patlak vermesi, iki tarafın çatışan amaçlarını, onları uzlaştırmak zor olarak şekilde aştı ve kırılgan Afrika Boynuzu bölgesinde gerginlik yaratacak düzeye ulaştı. Bölgenin güvenlik ve ekonomik çıkarları iç içe geçmiş olup, şubeleri, IGAD (Hükümetler arası Kalkınma Otoritesi) ve diğer bölgesel kuruluşlarla Afrika Birliği’nde somutlaşan ekonomik ve siyasi bir ortaklık kapsamında temsil edilmektedir.
ABD’nin Sudan’ın iç kısmına odaklanmaması ve bölgesel güvenlik arenasına bakmaması, iç müzakerelerin fizibilitesini zayıflattı. ABD’nin Afrika Boynuzu Özel Temsilcisi Jeffrey Feltman, Birleşmiş Milletlerin (BM) Sudan'daki Entegre Geçiş Yardım Misyonu (UNITAMS) Başkanı Volker Peretz, Afrika İşlerinden Sorumlu ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı Molly Faye, Hamduk ve Burhan ile görüştüklerinde, her ikisine de sorunun çözüleceğine dair güven verici mesajlar gönderiyorlardı. Bir arabulucu, bu durumu ‘yazışma yoluyla müzakere’ olarak nitelendirmişti. Yapılan açıklamalar darbeyi kınarken, hukukun üstünlüğü ve iktidarın sivillere devredilmesinin gerekliliği çağrılarını içerdi.
Olağanüstü hâl uzatıldı
Olağanüstü hâl yasasının kullanılması, diplomatik önlemlerle birlikte ABD’nin Sudan’a karşı uygulayabileceği en zor güç biçimlerinden biriydi. Bunun yanı sıra Darfur krizi, ülkeye içeriden doğrudan bir güvenlik tehdidini resmediyor ve kuzeydeki Libya petrol sahalarına ve uluslararası güçlerin Orta ve Batı Afrika’daki terörist faaliyetlerle savaşan üslerine kadar uzanıyor.
Bölgede güvensizlik hali baş gösterdi. Sudan, önceki rejimde olduğu gibi, silahlı hareketleri kutuplaştırarak ve çok sayıda barış anlaşması imzalayarak bile krizi çözemedi. Daha sonra Beşir’in ‘hareketleri birbirine yakınlaştırma ve bir araya getirme’ politikalarının krizin çözülmesine karşı olduğu ortaya çıktı.
Silah ambargosu, mal varlıklarının dondurulması ve belirli kişilere seyahat yasağını içeren 13067 sayılı İdari Kararname uyarınca, 3 Kasım 1997’de Sudan’a karşı ulusal olağanüstü hâl ilan edilmesinden bu yana, Darfur bölgesindeki çatışma zemininde Sudan’a uygulanan BM yaptırımları her yıl 3 Şubat’tan önce yenilenmeye devam etti.
2019 yılına gelindiğinde Sudanlılar, eski rejime karşı yapacakları devrimin yaptırımların geçerliliğini sona erdireceğini düşündüler. Ancak eski ABD Başkanı Donald Trump, “Kriz henüz çözülmedi” dedi. Aynı şekilde olağanüstü hâl geçen yıl uzatıldı. ABD yönetimi, ‘yaptırımları uzatma kararının, sivil geçiş hükümetinin faaliyetleri ışığında ABD ile Sudan arasında gelişen ilişkileri olumsuz etkilemeyeceği’ görüşündeydi.
29 Ekim’de ABD Başkanı Joe Biden, Kongre’ye Sudan ile ilgili olağanüstü halin uzatılmasını talep eden bir mektup gönderdi. Bu kez, ‘ordunun hükümeti ele geçirmesi ve sivil liderlerin tutuklanmasının bu olumlu kazanımları tehdit ettiğini’ savundu.
Yaptırım sopası
ABD, Sudan krizinin diğer krizlerle birleşebileceğini, bölgesel düzeni baltalayabileceğini ve insan hakları, barışın sağlanması, toprak bütünlüğü ve devletin egemenliği gibi uluslararası standartları savunmak için durumu kurtarma hazırlığını sınayabileceğini varsayarak, Sudan’a yaptırım sopasını salladı.
ABD’nin darbecilere karşı cezai tedbirler alacağı tehdidine gelince, bu tehdidin amacı siyasilerin tutuklanmasına ve devlet yönetiminde siyasi şiddete yönelen ordunun tavrını değiştirmek gibi görünüyor. Sudan’da yaptırımların artan kullanımı, bunların etkinliği konusunda tartışmalara yol açmış durumda. Öyle ki bunun bir önceki rejim sırasındaki sonucu olumsuzdu ve genellikle gerekli değişikliği sağlamada yavaştı. Yaptırımların rejime etkisi veya rejim değişikliği, 1997 yılında dayatılmasından 20 yıl sonrasına kadar ortaya çıkmadı.
Rejim yaptırımları aşmak ve hükümeti ekonomik olarak yönetecek ve ona hayat verecek bir iç ekonomi kurmak için yönetimini sürdürmeye ve bazı ülkelerin yardımını aramaya devam etti. Ama asıl etki, isyan eden ve sonunda rejimi deviren vatandaşlara kadar uzandı.
Yaptırım kararının alınması için birçok farklı faktörün dikkate alındığı dönemin koşullarının anlaşılmasıyla birlikte, bu kararlara ilişkin daha geniş bir bakış açısına ve çeşitli alanlar arasında yerel, uluslarüstü ve uluslararası düzeylerde daha geniş bir iş birliği anlayışına ulaşmak mümkündür. Ayrıca bir karar vermek için dikkate alınan hususlar ve faktörlere ışık tutulabilir. ABD, çıkarlarını ve Sudan’ın ‘irrasyonel’ olarak kabul edebileceği ‘rasyonel’ davranışını korumak için bunu bir başlangıç noktası olarak görüyor.
ABD’nin takındığı tavır, Sudan’ın ekonomik, sosyal ve askeri potansiyelini değerlendirememesinden kaynaklanmaktadır. Aslında bu tavır, bozulan güvenlik ortamıyla mücadele etmek ve krizi aşmak için yeterli değil. ABD’nin nüfuz alanını yeniden inşa etmenin, Afrika Boynuzu ve genel olarak Afrika üzerinde yansımaları olacaktır.
Kongre’nin açıklaması
ABD Kongresi, geçen Eylül ayında meydana gelen başarısız darbe girişimini kınadı. O dönemde yayınlanan açıklamasında ABD’nin, barışçıl ve demokratik bir toplum kurmak için Sudan halkının yanında olmaya devam edeceği vurgulandı. Belki de Kongre, bu girişimin başka bir darbenin başlangıcı olduğunu hissediyordu. Beyaz Saray’ın bu olayları bir ‘darbe’ olarak nitelendirmekteki isteksizliğine rağmen bu durum, Kongre’nin uzlaşmazlığını açıklıyor.
6 Kasım’da Demokrat Senatör Bob Menendez ve Cumhuriyetçi James Risch, Demokratik Temsilci Gregory Meeks ve Cumhuriyetçi Michael McCaul ile iş birliği içinde Sudan’daki darbeyi kınayan bir karar taslağı ortaya koydu. Yetkililer, ordu liderlerine yaptırım uygulanması çağrısında bulundu.
Bu noktada Kongre liderlerinin kararının önemi yalnızca ahlaki bir önem olarak ortaya çıkıyor. Karar, hem yönetim hem de Kongre için bağlayıcı yasal güçten yoksun. Bazı uzmanlara göre ABD başkanı bir icra emriyle benzer önlemleri alabilse de bu pek mümkün değil. Çünkü böyle bir prosedür, Sudan’da yaşananların ABD’yi ilgilendirdiğini varsayıyor, ama bu doğru değildir. Washington açısından Sudan’da yaşananlar, hayati çıkarlarının bulunmadığı bir Afrika ülkesinde askeri darbeden başka bir şey değil. Ayrıca ABD Başkanının dış politika alanındaki yetkisi Kongre tarafından kendisine devredilmemiştir, aksine Anayasa’nın 2. maddesi uyarınca kullandığı özgün bir yetkidir.
ABD’nin Sudan’a karşı kararları, bu politikanın ilkelerine uygun olarak hedeflerine ulaşmak için kullandığı dış politikasında önemli bir araçtır. Yaşananları kınayan ABD vizyonunun birliğine rağmen, diplomasi ve yaptırımları Sudan’da değişim sağlamak için birincil hedefiyle birleştiren çift yönlü bir yaklaşımın olduğu belirtilmektedir.
Bununla birlikte Burhan’ın son eylemlerine yanıt olarak daha fazla yaptırım uygulanıp uygulanmayacağı konusunda bir belirsizlik var. Söz konusu olan, Burhan’ın tutuklu bakanların yerine Egemenlik Konseyi’ne sivillerin atanmasıyla çözüleceğini varsaydığı değişiklik görüşüdür.
Destekleyici sinyaller
Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı haber-analize göre Afrika İşlerinden Sorumlu ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı Molly Faye’nin Hartum’u ziyareti ve Genelkurmay Başkanı Abdulfettah el-Burhan ve Başbakan Abdullah Hamduk ile görüşmesi, ABD’nin istekleri arasında bir denge sağlama yolunda her iki bileşene desteği konusunda sinyaller gönderen bir duruş sergiledi.
Aynı şekilde siviller açısından bu ifade, yetersiz görünüyor. Ancak ABD stratejisi hem Burhan hem de Hamduk’un bu konuda ne istediğinin netliği ile karşılaştırıldığında biraz belirsiz görünüyor.
Bu tepki göz önüne alındığında ABD’nin Sudan politikasının eksenindeki üç ana konuya dikkat çekilebilir. Birincisi, yaptırımların yenilenmesiyle birlikte hükümetin bunların olmayacağına, gerçekleşmesi halinde doğrudan bir tehdit oluşturmayacağına dair bir görüş pazarlamaya çalışması. İkincisi, ABD’li yetkililerin örtülü söylemlerinin, Sudan’a yönelik tehdit kavramının azalmadığını göstermesi.
Üçüncüsüne gelince, Etiyopya krizi nedeniyle daha da belirginleşen Afrika Boynuzu ülkelerinin güvenlik politikalarına ilişkin ABD’nin değerlendirmelerindeki farklılık. Ancak Sudan için bu, tam olarak net değil.