Nebil Fehmi
ABD Başkanı Joe Biden yönetiminin uluslararası meselelerle ilgilenen ve özellikle Ortadoğu'daki durumu takip eden çok sayıda yetkilisiyle geçtiğimiz haftalarda görüşmeler gerçekleştirdim. Bu görüşmeler bana ABD’nin Ortadoğu politikaları hakkında bazı önemli değerlendirmeler yapma fırsatı verirken özellikle Biden yönetiminin Beyaz Saray’a gelişinden bu yana geçen süreçle ilgili bir takım sonuçlara ulaşmamı sağladı.
Biden yönetiminin Ortadoğu'nun ABD toplumunu tükettiğini ve Washington'a artık proaktif ve maliyetli politikalar benimsemesi için yeterli dinamizmi sağlamadığını hissetmesi, vardığım bu sonuçlardan ilkiydi. Bu, Soğuk Savaş'ın sona ermesi ve ABD'nin bölgeden enerji kaynaklarına bağımlılığının azalması noktasında hemfikir olduğum bir sonuç. Dolayısıyla ABD yönetimi, son yirmi yıldır önceki Cumhuriyetçi ve Demokrat yönetimlerin politikalarını, yani eski başkanlar George W. Bush, Barack Obama veya Donald Trump yönetimlerinin uyguladıkları politikaları değiştirmeye ve geleneksel diplomasiye dönmeye kararlı görünüyor. Bu da haddi zatında olumlu bir gelişmedir.
İkinci olarak da ABD, mevcut yönetiminin, askerlerini veya vatandaşlarını Ortadoğu'da riske atmayacağı ve olaylar onu mecbur bırakmadıkça Ortadoğu’da daha fazla harcama yapmayacağı yönünde bir eğilim gösterdiği sonucuna vardım. Fakat bu, her ne kadar geleneksel müttefiklerinin güvenliğini korumaya yönelik süreklilik ve bağlılık konusunda bazı güvenceler verse de dost ülkeler ve müttefiklerle güvenlik bağları üzerinde bir takım yankıları olan bir tutumdur.
Üçüncü olarak; ABD’nin Ortadoğu ilişkilerinden yararlanmaya çalıştığı ancak kararlarını başlıca çıkarlarına ve acil önceliklerine göre alacağı sonucuna ulaştım. Bunlar sabit olmayan ve zaman zaman değişen öncelikler ve çıkarlar olduklarından Ortadoğu ülkeleri, kendilerini neyin ortak bir çıkara ulaştırdığını ve ulusal veya bölgesel zorluklarla mücadele etmek ve mevcut fırsatlardan yararlanmak için tek başlarına ya da bölgedeki diğer taraflarla birlikte nelerin sorumluluğunu üstlenmeleri gerektiğini belirlemeleri için hesaplarını iyi yapmalarını gerektiriyor.
Dördüncü olarak da ABD yönetiminin bölgedeki hedefleri konusunda Ortadoğu’nun koşullarını ve dengelerini ABD’nin önceliklerine göre değiştirmeye çalışan önceki yönetimlerden farklı olarak hırslı bir yapısı olmadığı sonucuna vardım. Biden yönetimi, önceki yönetimlerden farklı olarak bölgede istikrarı korumayı ve bölge ülkelerinden herhangi birinin daha çökmesini engellemeyi önemsiyor.
Yaptığım görüşmelerden, ABD yönetiminin halen önceliklerini belirlediğinden ve Ortadoğu meseleleri konusundaki tutumlarını ayrıntılı olarak inceleyip belirmeye çalıştığından emin olarak çıktım.
ABD'nin yırt dışında hareket etmedeki yavaşlığının nedenlerinden biri, yeni yönetimin aşırı sağ ile aşırı sol, genç ve ilerici nesiller ile gelenekselciliğe bağlı kalmayı tercih edenler arasında bölünmüş bir Amerikan toplumu ile karşı karşıya olmasıdır. Bu da onu, kimseyi kızdırmadan çeşitli iç ve dış açıklamalar arasında uyum sağlama arayışına sokuyor. Henüz ayrıntılı politikalara, önceliklere, alternatiflere ve hedeflere ulaşılamamış olsa da alternatif planlar oluşturma aşamasında olduğunu söylemek abartı olmaz. Biden yönetiminin, İran ile dünya güçleri arasında 2015 yılında yapılan nükleer anlaşmaya hemen dönme konusundaki isteksizliği, eski İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani'nin görev süresi sona ermeden bir sonuca varma fırsatını kaçırmasına ve şimdi daha katı bir İran yönetimi karşısında zor bir duruma düşmesine neden oldu. Görüşmelerimden birinde, İran'ın nükleer silah edinmesini önlemek için diplomatik olmayan alternatiflerin vurgulanmasına varsa da ben hem ABD’nin hem de İran’ın bir anlaşmaya varmayı tercih edeceğine ikna oldum. Bu yüzden halen müzakerelerin başarılı olabileceğini düşünmekten vazgeçmedim.
ABD’li bağlantılarım arasında açık ve net konuşan sadece birkaç kişi olsa da ben Beyaz Saray Ulusal Güvenlik Konseyi Ortadoğu ve Kuzey Afrika Koordinatörü Brett McGurk’ün açıklamalarına odaklanmayı tercih ediyorum. Çünkü McGurk bana söylediklerinin çoğunu, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) merkezli The National gazetesine verdiği röportajında da tekrarladı. Bu da beni ondan izinsiz olarak söylediklerinden bahsederek utanç yaşamaktan kurtardı.
McGurk, George W. Bush'un Ortadoğu'daki siyasi ve toplumsal haritayı değiştirmeye çalıştığına inanıyor. Bunu ‘Neo-muhafazakar’ hareketin en parlak döneminde Mısır'ın Washington Büyükelçisi olarak çalışırken bizzat tecrübe etmiştim.
Irak'ın işgalini, demokrasinin yayılması ve bir ulusun inşa edilmesi eğiliminin bir parçası olarak değerlendiren ABD’li yetkili, Obama’nın askeri olarak daha fazla bölgeye yayılmaktan kaçındığını ancak ABD’nin vizyon ve ilkelerine uygun bir rejim değişikliği politikasını desteklemeye devam ettiğini düşünüyor. McGurk’e göre Trump ise doğru bir hesaplama yapmadan İran’a ve diğer taraflara karşı tansiyonu yükselten tutumlar sergiledi. McGurk, bana Biden yönetiminin bölgede büyük projelere girişmeyeceğini ve dost ülkelerle ilişkilerini sürdürmeye ve güçlendirmeye odaklanacağını söyledi. Bu da benim dost ve müttefiklerin güvenlik ve askeri yeteneklerini güçlendirme ihtiyacını vurgulamama neden oldu. Bu yüzden McGurk röportajında, ülkesinin dostlarının ve müttefiklerinin öz savunma yeteneklerini destekleyeceğini söylediğinde mutlu oldum. Umarım bunu gerçekten yaparlar.
Konuştuğum ABD’li yetkililer Ürdün ile ilişkilere övgüde bulunurken Sudan ve Lübnan'daki durumdan ise pek bahsetmek istemediler. Yemen ve Suriye konusunda ise belirsiz tutumlar sergileyen ABD’li yetkililer bazen de çelişkili ifadeler kullandılar. Husileri eleştirmekten ise kaçındılar. Ancak McGurk, Husileri açıkça Yemen'deki saldırgan taraf olarak nitelendirirken, diğer yandan da ülkesinin Yemen’deki şiddeti azaltmak için Suudi Arabistan ile iletişim halinde olduğunu belirtti.
ABD’li yetkililer, Suriye'deki durumu şiddeti azaltmak, aşırılık yanlılarıyla mücadele etmek ve insani desteğe izin vermek açısından istikrara kavuşturmaktan bahsetseler de ne herhangi bir siyasi ilerleme sağlamanın yollarını ele aldılar ne de mültecilerin içinde bulundukları insani koşullara yahut Suriye’nin kötüleşen ekonomisi üzerindeki baskılara değindiler. Aynı şekilde siyasi duruma ve Türkiye'nin Suriye’nin egemenliğine saygı duyması gerektiğine dikkat çekmezken yalnızca İsrail’i İran’ın yarattığı herhangi bir tehlikeye karşı korumanın önemini vurguladılar.
ABD yönetiminin, Irak'ta son zamanlarda yaşanan bazı şiddet olaylarına rağmen olumlu eğilimler gördüğü ve rolünün radikalizmle mücadele etmek olduğunu vurguladığı açık.
ABD'li yetkililerin, Arap-İsrail çatışmasına ve Ortadoğu meselelerinin en eskisi olan Filistin-İsrail geriliminin yeniden canlanmasına değinmekten kaçınmaları ve sessiz kalmaları en çarpıcı noktalardan biriydi. Bu sessizliğin birçok anlamı var.
Tüm bunlardan ABD'nin gerçekçi politikalar uygularken Arap ülkelerini bölgesel dengeleri sağlamak için inisiyatif kullanacağı ve ABD, Rusya, Çin ve diğerleri gibi dost ülkeler tarafından desteklenen Ortadoğu vizyonları ve öncelikleri çerçevesinde bölgede geleceğin haritasını çizmek veya buna katkıda bulunmak için daha hızlı ve daha iyi hareket etmeye zorlayacak faydacı pozisyonlar alacağı sonucu çıkarılabilir.
*Bu makale Şarku’l Avsat tarafından Independent Arabia’dan çevrildi.



