Irak'ta Osmanlı ve İngiliz dönemlerinden kalma tarihi yapılar yok oluyor

Bağdat'ın tarihi dokusu kasıtlı olarak mı bozuluyor?

Ekran görüntüsü
Ekran görüntüsü
TT

Irak'ta Osmanlı ve İngiliz dönemlerinden kalma tarihi yapılar yok oluyor

Ekran görüntüsü
Ekran görüntüsü

Cabbar Zeydan
Irak'ın başkenti Bağdat ve diğer iller, Osmanlı ve İngiliz dönemlerinden kalma tarihi ve estetik mimari tasarımlarla doludur. Ancak son yaşananlar, örneğin şanşul (müşrefiye/cumba) gibi Irak’a özgü özelliklerden yoksun ve Irak tarihiyle uzaktan-yakından hiçbir ilgisi olmayan evlerin ve binaların inşa edilmesinden tamamen farklı bir durumdur.
Bağdat'ın Kazımiye, Azemiye, Hayderhane, Bab eş-Şeyh ve diğerleri gibi eski semtlerine yaklaşan biri, hemen Osmanlı ve İngiliz dönemlerinden kalma binaları ve tarihi yapıları görür. Fakat ihmal nedeniyle bu binalardan, evlerden ve tarihi eserlerden bazıları ticari malların depolandığı yerler haline geldi. Şehrin statüsü, tarihi ve mirası dikkate alınmadan inşa edilen yeni binalar Irak'ın başkentinde birçok önemli noktada tarihi dokunun bozulmasına yol açtı.

Mimari, siyasi gerçekliğin bir yansımasıdır
Iraklı mimar ve akademisyen Dr. Venus Suleyman, konuyla ilgili tartışmanın neredeyse tüm devlet kurumlarını ilgilendirdiğine inanıyor. Asırlar boyunca mimarisiyle ülkenin kimliğini oluşturan medeniyet hazineleri olan tarihi yapılarla ilgili karar verme ve bu konuyu konuşma sorumluluğunun tüm devlet kurumlarına ait olduğunu söyleyen Dr. Suleyman, “Örneğin Bağdat'ın tarihi şehir merkezindeki her bir yapının siyasi, sosyal, ekonomik ve diğer boyutlarıyla ülke tarihinin bir bölümünü anlatan bir kolaj tablosu oluşturduğunu görüyoruz. Bu tabloda modern mimarinin çok nadir parçaları dahi yer alıyor. Aynı zamanda Bağdat’ın mimari kimliğini şekillendirmede önemli bir etkisi olan her çağdan yapılar da bulunuyor” ifadelerini kullandı.

“Peki, biz bu zengin mirası korumanın neresindeyiz?” diye soran Dr. Suleyman, şunları söyledi:
“Bu zengin mirasa ait ne varsa ciddi şekilde ihmal edildiklerini görmek çok üzücü. Eğer bu ihmal devam ederse, bu mirasın büyük bir bölümünün yok olacağı onunla birlikte tüm tarihi sileceği bir aşamaya geleceğimizden korkuyorum. Avlusu olan cumbalı evleri ne kadar koruyoruz? Tüm bu sokakları korumanın ve içlerinde olanı canlandırmanın neresindeyiz? Bağdat'ın merkezindeki tarihi binaları korumak için ne yapıyoruz? Bağdat'taki Le Corbusier binasını ve Iraklı mimar Rifat el-Çadırcı ile diğer mimarların eserlerini koruyabiliyor muyuz? Korumak derken yüzeysel, genelleştirilmiş anlamını kastetmiyorum. Daha ziyade sürdürülebilir bir ekonomik ve sosyal kalkınma yaratmak için şehrin mimari kimliğine ve bu topraklarda kök salmış güçlü bir gelecek temeline dayanarak bu mirasın daha uzun yıllar korunmasını garanti eden tüm strateji ve yatırım mekanizmalarını kastediyorum.”
Dr. Suleyman sözlerini şöyle sürdürdü:
“Bağdat'ın tarihi şehir merkezinin ara sokaklarından, örneğin er-Reşid Caddesi'nden Edfiş Binası'na doğru geçtiğimde, tarihi Mercan Camii'ni geçince solda aralarında er-Rafideyn Bankası’nın binasının da olduğu binalar sıralanıyor. Her biri koca bir tarihe tanıklık ediyor. Irak'ta bir dönem yaşanan tüm siyasi, sosyal ve ekonomik detaylarıyla özetliyor. Harap haldeki görüntüleri karşısında içimi büyük bir hüzün kaplıyor. Bu binalar düzgün bir şekilde korunup yatırım yapılsa nasıl olur diye aklımda canlandırmaya çalışıyorum. Eski kahvehanelerden ve dükkanlardan el-Kubbanci’nin, Nazım el-Gazali’nin ve Salima Pasha’nın şarkılarını duymayı hayal ediyorum. Çay satılan Irak’a özgü seyyar arabaları ve yöresel yemek mekanlarını görür gibi oluyorum.  Turizmin zirvede olduğunu, yabancı turistlerin bu tarihin tadını çıkardığını ve tarihiyle gurur duyan, geleceğini net gören güzel gençlerimiz için iş olanaklarına yatırım yapıldığını hayal ediyorum. Ölümsüz Dicle Nehri'nden bir esintinin gelip hepimizi Binbir Gece Masalları'nın yeni bir hikayesine alıp götürdüğünü düşünüyorum. Sonra otobüslerin gürültüsüyle bu hayallerden uyanıyorum. Başımı kaldırıp baktığımda çöp ve toprak yığınları, bakımsızlıktan yıkılmak üzere olan virane haldeki binaları görüyorum.”

Tam bir yıkım
Asıl sorunun burayı kurtarmak için yapılanların dahi kelimenin tam anlamıyla bir yıkım olması olduğunu söyleyen Dr. Suleyman, bunun nedenini alanında uzman olmayan kişiler tarafından rastgele tasarlanıp uygulanan çalışmalar olduğunu belirtti. Herhangi bir mimarın, tarihi yapılarla ilgilenmesini düşünmenin son derece tehlikeli olduğunun altını çizen Dr. Suleyman, “Bunun için tarihi koruma alanından uzmanlar, mimarlar, yurttaşlar, tarihçiler, sosyologlar ve diğerleri dahil olmak üzere çeşitli alanlarda uzman kişilerle çalışılması gerektir” diye konuştu.
Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia kaynaklı haberinde Modern mimariye de değinen Dr. Suleyman, şunları söyledi:
“Ne yazık ki, modern mimarinin durumu da zengin tarihi mimarinin durumundan daha parlak değil. Irak’ın mimarlık alanı, şu an bir modern yerel mimari kimliği oluşturmak için gerekli temellere sahip değil. Bunun çok fazla nedeni olsa da başında bu konuda ilgili mevzuatların ve kanunların çıkarılması ve uygulanmasındaki boşluklar geliyor.  Modern yerel mimarinin sorunu, kimliklerini oluşturacak her şeyi kaybetmiş olmasıdır. Örneğin, şehrin mimari dokusundan, Bağdat sokaklarından, ihtişamlı balkonları ve detaylarıyla zengin avlulu evlerinden bahsettiğimizde iki temel kriter karşımıza çıkıyordu. Bunlardan birincisi yerel iklim ortamına uyum, ikincisi ise toplum yapısındaki sosyal ve dini inanca uyumdur. Bu iki kriter temelinde yapılar şehirlerin özelliklerinden, zenginliklerinden ve çeşitliliğinden inşa edilmiştir.  Bu da onları sürdürülebilir mimarinin tanımı olarak adlandırılabilecek en iyi örnekler listesine dahil ediyor. Bu iki kriterden hareketle yerel mimarinin kimliği belirli bir mekânsal ve zamansal bağlamda ortaya çıkmış ve eserlerin çeşitliliğine rağmen, onu tüm canlı özellikleriyle güçlü bir yapı yapan ortak temeller üzerinde kurmuştur. Şimdi, binaların yapımında ne gibi standartlar benimsenecek? İklimsel çevrenin neresindeyiz? Modern mimari kimliğinin oluşturulmasında temel kriter olarak alınabilecek toplumsal kriterler nelerdir? Kanun yapıcıların buradaki rolü nedir? Eğer bir rolleri varsa, bu rolü ne ölçüde üstleniyorlar?”
Iraklı mimar, bir mimar olarak cumbaların biçimsel olarak ayrı bir parça değil, bütün bir sistemin ayrılmaz bir parçası olduğu ve bu sistem içindeki temel işlevi için bir zorunluluk olduğu kanısına vardığını belirterek, “Çözüm, geçmişte mimariden ve şehrin dokusundan rastgele koparılan ve modern zamana yeniden entegre edilen yapısal unsurları tekrar etmemek” değerlendirmesinde bulundu. Çözümün ancak olabilecek her şeyi yeniden gözden geçirmekte yattığını söyleyen Dr. Suleyman, “Modern yerel mimari kimliğini oluşturmak için günümüzde dayandırılabilecek temel kriterler netleştirilmeli ve geçmişin mimarisinde başarılı olan çalışma mekanizmaları öğrenilmeli” dedi.
Tüm bunları ülkenin siyasi durumuyla ilişkilendiren Dr. Suleyman, “Mimari aslında herhangi bir bağlamda ülkenin siyasi gerçekliğinin bir yansımasıdır. Eğer yukarıda bahsettiklerim hakkında net ve iyi çalışılmış bir vizyona sahip olursak işte ancak o zaman Bağdat ve Irak'ta, eğitimli ve geçmişin deneyim zenginliğini ve geçmişin mimarisini dikkate alarak modern yerel mimarinin kimliğini oluşturmaya yönelik olumlu bir adım atabiliriz.”

Hülagü ve askerlerinin Bağdat'a yaptıkları saldırılara benzeyen bir görüntü
Yazar Ahmed Sabri, konuyla ilgili bir makalesinde şunları yazdı:
“Tüm dünyanın kendi mirasına ve tarihine önem verdiği, tarihi anıtları müze ve sanat galerilerine dönüştürdüğü bir dönemde, bir zamanlar dünyanın metropolü olan bir şehrin hikayesini anlatan bu simge yapıların yok olması Bağdat mimarisinin büyük bir tehditle karşı karşıya olduğunu görüyoruz. Başkent, özellikle Irak’ın 2003 yılındaki işgalinden sonra etkisi büyük ölçüde görülen aşırı ihmal nedeniyle kaybolmaya yüz tutan çehresini korumak için direniyor. Bağdat mimarisi ile ilgilenen uzman bir grup, Bağdat'a ve tarihine karşı bu yıkıcı duruma bir son vermek için şehrin statüsünü, tarihini ve medeniyeti ile ilgili düzenlenen bir sempozyum aracılığıyla Bağdat’ın tarihini ve bugününü, Arap ve İslami mirasını korumanın yolları ve onu vaat edilen modern döneme taşıma yollarını ele aldılar. Araştırmacılar ve Bağdat mimarisiyle ve onun parlak yüzüyle ilgilenenler, Bağdat'ın statüsü ve tarihteki rolüyle, şehrin özelliklerinin, geleneksel dokusunun ve İslami yapılarının özelliklerinin korunmasıyla, Bağdat'taki modern binaların nasıl korunacağıyla ve yok olmaya yüz tutan zenginliklerin kurtarılmasıyla ilgili görüşlerini sundular. Her ne kadar bu simge yapılar ihmal edilmiş olsa da Bağdat'ın tarihine ve geçirdiği birçok değişikliğe tanıklık etmektedir. Eski Bağdat evleri, tasarım, estetik, titiz detaylar ve yapılış yöntemleri ile büyük detaylarda benzerlik göstermektedir.”
Yazar Sabri, makalesine şöyle devam etti:
“Bağdat Belediyesi Basın Sorumlusu Selim el-Bekir'e göre Bağdat'ın evlerinin soğuk olması için avluya giren hava yukarıya doğru yükseliyor ve bu döngü devam ediyor. Bu da evlerin sisteminin ekolojik ve entegre olmasını sağlıyor. Evin dış cephesine estetik bir görüntü ve aileler için kendilerine özel bir alan imkanı veriyor.  Aynı şekilde cumbalar, günün büyük kısmında sokaklarda gölgelik görevi görüyor. Böylece bu mimari yapı, pek çok noktada başarıya imza atıyor. “
Bu evlerin ve binaların çoğunun, özellikle hane halkının göçünden sonra sadece birer süse dönüştüklerini belirten Sabri, “Bu evlerin, yeniden inşasına veya restorasyonuna yönelik adımlar atılmadan ihmal edilmeye devam edilmesi, onları yok olma tehlikesiyle kaşı karşıya bırakıyor. Bu evlerin tam olarak kaç adet olduğu bilinmiyor. Çoğu yıkıldı, tahrip edildi veya yerlerine modern binalar dikmek için şüpheli yollarla satıldı” dedi.
Bağdat mimarisini ve bu yapıları korumanın yollarıyla ilgilenenler, Bağdat'ın eski ve güzel çehresine ait bu tarihi evlerin sahiplerinin evleri elden çıkarmalarını önlemek için bağlayıcı yasalar çıkarmanın gerekli olduğunu düşünüyorlar. Yazar Sabri’ye göre restorasyona ihtiyaç duyan gerçek ev sayısını öğrenmeye yönelik başlatılan çalışmalar halen devam ediyor.
Bağdat'ın ‘hırsızlar’ tarafından işgal edilmesinin ardından şehrin tarihi yapılarının yağmalandığını ve saygısızlığa uğradığını belirten yazar Sabri, “Ortaya Hülagü ve askerlerinin Bağdat'a düzenlediği saldırı sonrasına benzer bir sahne çıktı. Ancak bu şehir, tarih boyunca işgallere ve saldırılara karşı direnmiş, halka korku salmaya yönelik yıkımları ve vandallığı durdurmak için direnirken büyük bedeller ödemiştir” ifadelerini kullandı.



NATO Bağdat'tan "geçici olarak" ayrılıyor...

Irak Haşdi Şabi Güçleri, Salahaddin'e düzenlenen hava saldırısında öldürülen üyelerinden birinin fotoğrafının bulunduğu ambulansın yanında (AFP)
Irak Haşdi Şabi Güçleri, Salahaddin'e düzenlenen hava saldırısında öldürülen üyelerinden birinin fotoğrafının bulunduğu ambulansın yanında (AFP)
TT

NATO Bağdat'tan "geçici olarak" ayrılıyor...

Irak Haşdi Şabi Güçleri, Salahaddin'e düzenlenen hava saldırısında öldürülen üyelerinden birinin fotoğrafının bulunduğu ambulansın yanında (AFP)
Irak Haşdi Şabi Güçleri, Salahaddin'e düzenlenen hava saldırısında öldürülen üyelerinden birinin fotoğrafının bulunduğu ambulansın yanında (AFP)

NATO, bölgesel gerilimlerin artmasıyla birlikte bazı güçlerini geçici olarak geri çekme kararına paralel olarak, Irak'taki misyon duruşunu "belirlemek" için çalıştığını duyurdu.

NATO sözcüsü Alison Hart dün yaptığı açıklamada, ittifakın "Irak'taki duruşunu ayarladığını... ve müttefiklerle yakın koordinasyon içinde çalıştığını" teyit ederek, "NATO personelinin güvenliği ve emniyetinin son derece önemli olduğunu" vurguladı.

Aynı bağlamda, Polonya Savunma Bakanı Wladyslaw Kosiniak-Kamysz, "operasyonel koşulları ve potansiyel tehditleri analiz ettikten sonra" ülkesinin güçlerinin Irak'tan çekileceğini duyurdu.

Bu gelişmeler, Bağdat'ta hükümet mesajları, yargı uyarıları ve "kesin" Amerikan tehditleri yoluyla grupların saldırılarını durdurmaya yönelik yoğun siyasi baskıyla eş zamanlı olarak geldi.

Kaynaklar, sahada nispeten sakin bir ortamda, «Hizbullah Tugayları»nın beş günlük ateşkes ilan etmesiyle birlikte gerilimi azaltmaya yönelik ilk mutabakatlardan bahsetti. Ancak Şarku’l Avsat’ın ulaştığı kaynaklar, Amerikan tarafının şu ana kadar buna net bir yanıt vermediğini ifade etti. Bu da “Haşdi Şabi”ye ait karargahları hedef alan hava saldırılarının devam etmesiyle birlikte, ateşkesi kırılgan ve çökmeye açık bir durumda bırakıyor.


Önde gelen isimlerin istifasının ardından Somali Cumhurbaşkanı’nın partisinde çatlaklar oluşmaya başladı

Somali Cumhurbaşkanı Hasan Şeyh Mahmud, Somali’nin Geleceği Konseyi üyeleri ve yetkilileriyle gerçekleştirdiği önceki bir toplantıda (SONNA)
Somali Cumhurbaşkanı Hasan Şeyh Mahmud, Somali’nin Geleceği Konseyi üyeleri ve yetkilileriyle gerçekleştirdiği önceki bir toplantıda (SONNA)
TT

Önde gelen isimlerin istifasının ardından Somali Cumhurbaşkanı’nın partisinde çatlaklar oluşmaya başladı

Somali Cumhurbaşkanı Hasan Şeyh Mahmud, Somali’nin Geleceği Konseyi üyeleri ve yetkilileriyle gerçekleştirdiği önceki bir toplantıda (SONNA)
Somali Cumhurbaşkanı Hasan Şeyh Mahmud, Somali’nin Geleceği Konseyi üyeleri ve yetkilileriyle gerçekleştirdiği önceki bir toplantıda (SONNA)

Somali Cumhurbaşkanı Hasan Şeyh Mahmud tarafından kurulan Adalet ve Dayanışma Partisi, ‘hukuki ve anayasal sürece uyulmaması’ yönündeki eleştiriler ve son anayasa değişiklikleri konusunda hükümet ile muhalefet arasındaki sert anlaşmazlıkların gölgesinde yeni bir darbe aldı.

Uzmanlara göre, partide yaşanan dikkat çekici istifalar, giderek derinleşen bölünmenin boyutlarını ortaya koyuyor. İstifa edenler arasında en öne çıkan isim, partinin genel başkan yardımcısı ve Güneybatı Eyaleti Başkanı Abdulaziz Hasan Muhammed Laftagaren oldu.

Laftagaren, çarşamba akşamı X platformu üzerinden yaptığı açıklamada görevinden istifa ettiğini duyurarak, “Birliğimizi zayıflatan anayasa dışı adımları destekleyemem. Somali’nin birliği, demokrasisi ve hukukun üstünlüğüne bağlılığım sürecek” ifadelerini kullandı.

Bu karar, Güneybatı Eyaleti’nin bir gün önce federal hükümetle iş birliğini askıya almasının ardından geldi. Eyalet yönetimi, Mogadişu’nun iç işlerine müdahale ettiği yönünde suçlamalarda bulunurken, merkezi hükümet bu iddiaları reddediyor.

Cumhurbaşkanına parti içinde en güçlü destek veren isimlerden biri olarak görülen Laftagaren’in yanı sıra, partinin dört üst düzey yöneticisi daha istifa etti. Somali basınına göre bu isimler, parti yönetimini ulusal anayasayı göz ardı etmek ve federal sistemi zayıflatmakla suçladı.

İstifa edenler arasında Muhammed Hasan Muhammed, Hasan Ali Muhammed, Aleviye Seyid Abdullah ve Muhtar Muhammed Mürsel yer alıyor. Bu isimler, hayvancılık, planlama, sağlık ve eğitim alanlarından sorumlu parti sekreterliklerini yürütüyordu. Üçü parlamentoda görev yaparken, biri eski bakan olarak biliniyor ve tamamı Güneybatı Eyaleti’ni temsil ediyor.

Ortak açıklamalarında parti yönetimini ‘federal sistemi zayıflatmak’ ve ‘Güneybatı Eyaleti’ne karşı hareket etmekle’ suçlayan isimler, partinin artık ülkenin anayasal ve hukuki çerçevesine bağlı kalmadığını, bunun da ulusal bütünlüğü aşındırdığını savundu.

Afrika uzmanı Ali Mahmud Kelni, iktidar partisinin başkan yardımcısının istifasının, yönetim içindeki derin görüş ayrılıklarını yansıtan önemli bir gelişme olduğunu belirtti.

Kelni, mevcut çatlaklara rağmen iktidar partisinin kısa vadede tamamen dağılmasının beklenmediğini ifade ederken, anlaşmazlıkların çözülmemesi halinde kademeli bir parçalanma ihtimaline dikkat çekti. Önümüzdeki dönemde, iktidar partisinden öne çıkan isimleri de içerebilecek yeni siyasi ittifakların ortaya çıkabileceği ve muhalefetin daha aktif hale gelebileceği öngörülüyor.

Somali Cumhurbaşkanı Hasan Şeyh Mahmud (SONNA)Somali Cumhurbaşkanı Hasan Şeyh Mahmud (SONNA)

Adalet ve Dayanışma Partisi’nin Mayıs 2025’te kurulması, Hasan Şeyh Mahmud ile muhalefet arasında yeni bir gerilim sürecinin başlangıcı oldu. Özellikle Mahmud’un yaklaşan doğrudan seçimler için partinin adayı olarak öne çıkması, muhalif isimlerin tepkisiyle karşılandı.

Kelni’ye göre, tartışmalar yalnızca partinin kurulmasıyla sınırlı kalmadı; seçimlerin nasıl yapılacağı konusu da önemli bir anlaşmazlık başlığı oldu. Ayrıca Cumhurbaşkanı Mahmud’un, Puntland Başkanı Said Abdullahi Deni ve Cubaland Başkanı Ahmed Muhammed İslam Madobe ile yaşadığı gerilimler, federal sistem içindeki bölünmenin boyutunu gözler önüne seriyor.

Kelni, hükümetin yeni anayasayı onayladığını açıklamasının muhalefetin tepkisini daha da artırdığını ve alınan kararların meşruiyeti ile zamanlamasına ilişkin şüpheleri derinleştirdiğini belirtti. Bu tek taraflı sürecin, ülkedeki istikrarsızlığı artırabileceği ve siyasi kaos ile güvenlik sorunlarına zemin hazırlayabileceği uyarısında bulundu.

Somali’de yaşanan gelişmelerin, ülkenin siyasi tarihinde sıkça görülen bir örüntüyü yansıttığını ifade eden Kelni, büyük siyasi süreçler yaklaşırken gerilimlerin tırmandığına dikkat çekti.

Kelni, mevcut krizin aşılması için tek çözümün, taraflar arasında güveni yeniden tesis edecek ve geçiş sürecinin yönetimine yönelik uzlaşı zemini oluşturacak ‘ciddi ve kapsayıcı bir ulusal diyalog’ başlatılması olduğunu vurguladı.


Hizbullah, savaşın yeni aşamasının başlangıcından bu yana 350 savaşçısını kaybetti

Lübnan’ın doğusunda bulunan Bekaa Vadisi’ndeki Nebi Şit kasabasına düzenlenen İsrail hava saldırılarında hayatını kaybeden bir Hizbullah üyesinin cenaze töreninden (AP)
Lübnan’ın doğusunda bulunan Bekaa Vadisi’ndeki Nebi Şit kasabasına düzenlenen İsrail hava saldırılarında hayatını kaybeden bir Hizbullah üyesinin cenaze töreninden (AP)
TT

Hizbullah, savaşın yeni aşamasının başlangıcından bu yana 350 savaşçısını kaybetti

Lübnan’ın doğusunda bulunan Bekaa Vadisi’ndeki Nebi Şit kasabasına düzenlenen İsrail hava saldırılarında hayatını kaybeden bir Hizbullah üyesinin cenaze töreninden (AP)
Lübnan’ın doğusunda bulunan Bekaa Vadisi’ndeki Nebi Şit kasabasına düzenlenen İsrail hava saldırılarında hayatını kaybeden bir Hizbullah üyesinin cenaze töreninden (AP)

Hizbullah ile İsrail arasındaki savaşta, özellikle hayatını kaybeden savaşçıların duyurulması konusunda medya yönetiminde dikkat çekici bir değişim yaşandı. 2024’teki savaşın başlarında örgüt, kayıplarını neredeyse günlük olarak açıklama politikası izlerken, ilerleyen süreçte bu yaklaşımı kademeli olarak azalttı ve sonunda tamamen durdurdu. Mevcut çatışmalarda da benzer bir yöntem uygulanıyor; taziye açıklamaları büyük ölçüde ortadan kalkarken, duyuruların yalnızca savaşçıların geldiği köy ve kasabalarla sınırlı tutulduğu görülüyor. Bu değişimin, psikolojik ve siyasi nedenlerle bağlantılı olduğu değerlendiriliyor.

Kamusal yas sürecinden medya belirsizliğine

Hizbullah, 2024 savaşının ilk haftalarında hayatını kaybeden savaşçılar için isim, fotoğraf ve memleket bilgilerini içeren art arda taziye açıklamaları yayımladı; bu açıklamalara kamuya açık cenaze törenleri de eşlik etti. Ancak bu yaklaşım zamanla değişti. Taziye açıklamalarının sayısı kademeli olarak azaltıldı ve Eylül 2024 sonlarına gelindiğinde neredeyse tamamen durduruldu. Bu tarihte açıklanan resmi kayıp sayısı yaklaşık 450 olarak belirtilirken, savaşın Kasım 2024’te sona ermesiyle birlikte toplam can kaybının resmi olmayan tahminlere göre yaklaşık 4 bine ulaştığı ifade ediliyor.

Öte yandan İsrail ordusu, çatışmalara ilişkin açıklamalarını sürdürüyor. İsrail Ordu Sözcüsü Avichay Adraee dün X platformunda yaptığı paylaşımda, 36. Tümen ve hava kuvvetlerinin son 24 saat içinde Güney Lübnan’da 20’den fazla Hizbullah mensubunu öldürdüğünü duyurdu.

 Beyrut’un güney banliyösündeki Burc el-Baracne bölgesinde, İsrail saldırılarına maruz kalan bir binanın yakınında, Hizbullah’ın eski liderleri Hasan Nasrallah ve Haşim Safiyuddin’in fotoğraflarının yer aldığı dev bir afiş (AFP)Beyrut’un güney banliyösündeki Burc el-Baracne bölgesinde, İsrail saldırılarına maruz kalan bir binanın yakınında, Hizbullah’ın eski liderleri Hasan Nasrallah ve Haşim Safiyuddin’in fotoğraflarının yer aldığı dev bir afiş (AFP)

Savaşın başlamasından bu yana 350 savaşçı öldürüldü

Uluslararası Bilgi Merkezi araştırmacısı Muhammed Şemseddin, Hizbullah’ın bugüne kadar yaklaşık 350 savaşçı kaybettiğini belirtti. Şemseddin’e göre bu sayı, Lübnan Sağlık Bakanlığı’nın açıkladığı toplam bin 1 ölüm içinde yer alıyor. Kayıpların büyük bölümünün 7 Mart’ta Nebi Şit bölgesindeki operasyonlarda ve özellikle sınır hattındaki çatışmalarda meydana geldiği, bu kapsamda yalnızca el-Hıyam bölgesinde 53 savaşçının öldüğü ifade edildi. Şemseddin, bu tahminlerin ülke genelinde hastanelere getirilen cenaze sayısına dayandığını, yalnızca çok az sayıda kişinin doğrudan defnedildiğini belirtti.

Şemseddin ayrıca, hayatını kaybedenlerin büyük kısmının siviller ya da örgüt destekçileri olduğunu, doğrudan savaşçı veya örgüt üyesi olmadığını vurguladı. Bunun, İsrail’in örgütün yakın çevresini hedef alan saldırılarından kaynaklandığını, buna karşılık Hizbullah’ın kendi unsurlarını korumak için sıkı güvenlik önlemleri uyguladığını dile getirdi. Şemseddin, Eylül 2024’ten bu yana Hizbullah’ın taziye açıklamalarını yalnızca üst düzey komutanlarla sınırladığını, bunun da artan kayıpların örgüt tabanında yaratabileceği etkileri azaltmaya yönelik bir politika olduğunu ifade etti.

Güvenlik risklerini azaltmak

Emekli Tuğgeneral Hasan Cuni, Hizbullah’ın savaş sırasında kayıplarını duyurmaktan kaçınmasının birden fazla iç içe geçmiş nedene dayandığını belirtti. Cuni, bu nedenlerin başında moral faktörünün geldiğini ifade ederek, “Günlük ve sürekli taziye açıklamaları, özellikle kayıpların arttığı bir dönemde, örgütün tabanı üzerinde olumsuz etki yaratır ve kayıpların büyüklüğünü ortaya koyarak düşmanın üstün olduğu yönünde algı oluşturur” değerlendirmesinde bulundu.

Cuni ayrıca güvenlik boyutuna da dikkat çekti. Cuni’ye göre taziye açıklamaları, savaşçıların kimlikleri, aile bağları ve yaşadıkları bölgeler gibi hassas bilgileri ortaya çıkarıyor. Cuni, bu tür verilerin, modern teknolojiler aracılığıyla dar coğrafi alanların tespit edilmesi ve hedef alınması için kullanılabileceği uyarısında bulundu.

Beyrut’ta sığınağa dönüştürülen bir okulda battaniye dağıtımı... Arka plandaki fotoğrafta Hizbullah liderleri ve üyeleri görülüyor (EPA)Beyrut’ta sığınağa dönüştürülen bir okulda battaniye dağıtımı... Arka plandaki fotoğrafta Hizbullah liderleri ve üyeleri görülüyor (EPA)

Akıbeti bilinmeyen kayıplar

Cuni, Hizbullah’ın taziye açıklamalarını sınırlamasında bir diğer etkenin de ‘akıbeti bilinmeyen kayıplar’ olduğunu belirtti. Cuni’ye göre, çatışmalar sırasında kaybolan ve durumları netleşmeyen bu kişiler için resmi ölüm ilanı yapılmaması, belirsizlik nedeniyle daha temkinli bir yaklaşımı zorunlu kılıyor.

Cuni, bazı savaşçıların akıbetinin çatışmaların doğası ve şiddeti nedeniyle net olarak belirlenmesinin zor olduğunu ifade etti. Örgütün benimsediği dağınık ve merkezi olmayan savaş yönteminin de bu durumu daha karmaşık hale getirdiğini belirten Cuni, iletişimin kesilmesinin her zaman ölüm anlamına gelmediğine dikkat çekti. Cuni, kayıp bir savaşçının hayatta olabileceği ya da esir düşmüş olabileceği ihtimalinin, örgütün resmî açıklama yapmadan önce beklemesine neden olduğunu vurguladı. Cuni ayrıca, 2024 savaşında ‘kayıp’ olarak duyurulan bazı kişilerin daha sonra hayatta olduğunun ortaya çıktığını hatırlattı.

İsrail ordusunun bir çıkarma operasyonu düzenleyerek kasabayı yoğun bombardıman altında tuttuğu ve onlarca kişinin ölümüne ve yaralanmasına neden olduğu Lübnan’ın doğusundaki Nebi Şit kasabasında Hizbullah bayrağı sallayan Lübnanlı bir vatandaş (AFP)İsrail ordusunun bir çıkarma operasyonu düzenleyerek kasabayı yoğun bombardıman altında tuttuğu ve onlarca kişinin ölümüne ve yaralanmasına neden olduğu Lübnan’ın doğusundaki Nebi Şit kasabasında Hizbullah bayrağı sallayan Lübnanlı bir vatandaş (AFP)

27 Kasım 2024’te ateşkesin yürürlüğe girmesinin ardından, Hizbullah bünyesinde yaklaşık bin 500 savaşçının ‘akıbeti bilinmeyen kayıp’ kategorisinde değerlendirildiği yönünde tahminler ortaya çıktı. Örgüt, bu kişilerin ailelerine kendileriyle bağlantının kesildiğini bildirdi. Daha sonra ise kayıp kişilerin kimliklerinin tespiti için cenazeler bulunarak DNA testleri yapılmaya başlandı. Bu sürecin, resmi taziye açıklamaları ve ailelere bilgilendirme yapılmadan önce uygulanan bir prosedür olduğu ifade ediliyor.

Cenazelerin büyük bölümünün ailelere teslim edildiği ve defin işlemlerinin gerçekleştirildiği belirtilirken, bazı ailelere ise yakınlarının ‘kayıp’ statüsünde olduğu bildirildi. Bu durum, söz konusu kişilere ait herhangi bir iz bulunamaması ya da evler ve yerleşim alanlarını hedef alan yoğun bombardıman nedeniyle enkaz altında kalan cenazelere ulaşmanın son derece zor olmasıyla ilişkilendiriliyor. Bu kategoride değerlendirilenlerin sayısının yaklaşık 45 savaşçı olduğu tahmin ediliyor.