ABD'nin eski Suriye Özel Temsilcisi James Jeffrey Şarku’l Avsat’a konuştu: Biden'ın Suriye'de Putin ile anlaşma yapma konusunda Trump'tan daha güçlü bir konumu var

Şarku’l Avsat’a konuşan ABD'nin eski Suriye Özel Temsilcisi James Jeffrey, “Rusya, Suriye bataklığına saplandı” dedi… Jeffrey ayrıca İran füzelerinin Suriye topraklarından çıkarılması çağrısı yaptı.

James Jeffrey (Getty Images)
James Jeffrey (Getty Images)
TT

ABD'nin eski Suriye Özel Temsilcisi James Jeffrey Şarku’l Avsat’a konuştu: Biden'ın Suriye'de Putin ile anlaşma yapma konusunda Trump'tan daha güçlü bir konumu var

James Jeffrey (Getty Images)
James Jeffrey (Getty Images)

ABD'nin eski Suriye Özel Temsilcisi ve DEAŞ ile Mücadele Koalisyonu Temsilcisi James Jeffrey, Şarku’l Avsat’a verdiği röportajda, tüm baskı araçlarının halen Başkan Joe Biden yönetiminin elinde bulunması ve Rusya'nın Suriye bataklığına saplanmış olması gibi birçok nedenden dolayı ABD’nin şuan Rusya ile Suriye konusunda müzakere masasına oturmak için daha güçlü bir konumda olduğunu söyledi.
Buna karşın Jeffrey, Biden yönetimine, Rusya ile müzakereler sırasında söz konusu hedeflere ulaşmakta başarı sağlanması için ABD’nin Arap ve bölge ülkelerinden müttefikleri ve Birleşmiş Milletler (BM) ile arasında koordinasyon kurulması çağrısında bulundu.
Jeffrey, böyle bir koordinasyonun kurulmamasının ‘ya Biden yönetiminin Suriye dosyasının önemsiz olduğunu düşündüğü ya da kimsenin bilmek istemediği bir şeyi yapmak istediği’ anlamına geleceği konusunda da uyardı.
ABD yönetiminde Suriye'yi (Suriye Devlet Başkanı Beşşar) Esed'e veya Rusya'ya teslim etmek için başka bir politika arayışında olanların var olup olmadığına dair bir takım sorular sorulduğuna dikkati çeken Jeffrey, bölgeden üst düzey yetkililer tarafından, (ABD yönetimi tarafından) Esed'le normalleşmemeye teşvik edilmedikleri, hatta normalleşmeye teşvik edilmiş dahi olabileceklerini öğrendiğini açıkladı. Jeffrey, “Bu konuda (ABD) yönetimin tutumunun net olmadığını düşünüyorum” dedi.
Jeffrey, ABD’nin eski Dışişleri Bakanı Mike Pompeo ile 2019 yılında Moskova'ya giderek burada Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ile görüştüğünü ve ABD ile Rusya arasında Suriye konusunda bir takas anlaşması teklif ettiğini, ancak Putin’in ABD askerlerini Suriye’den çekmek isteyen Trump yönetiminin sona yaklaştığını düşündüğünden planı kabul etmediğini söyledi. Jeffrey, bu yüzden Putin’in kendileriyle müzakereye gerek olmadığını ve Suriye'nin gümüş tepside sunulacağını düşündüğünü de sözlerine ekledi.İşte ABD'nin eski Suriye Özel Temsilcisi James Jeffrey’nin telefon aracılığıyla Şarku’l Avsat’a verdiği röportajın tamamı:

-Joe Biden’ın yönetimi devralmasının üzerinden yaklaşık bir yıl geçti. Suriye politikası hakkında ne düşünüyorsunuz?
Biden yönetiminin Suriye politikasıyla ilgili başlıca üç nokta var. Bunlardan birincisi bu politika, (ABD’nin Suriye'nin kuzeydoğusuna petrol yatırımı yaptığı) Delta Crest Energy sözleşmesinin iptali gibi birkaç istisna dışında, Barack Obama ve Donald Trump yönetimleri tarafından oluşturulan politikanın devamı niteliğinde. İkincisi, üst düzey müzakereler veya Dışişleri Bakanı Anthony Blinken ve Ulusal Güvenlik Danışmanı Jake Sullivan gibi üst düzey yetkililerden Suriye politikası ve önceliklere dair yaptıkları açıklamalar dışında mevcut politikada bir ilerleme yahut herhangi başka bir çaba yok. Üçüncü olarak ise bu, BM Güvenlik Konseyi’nin 2254 sayılı kararının uygulanması, DEAŞ’ın yenilgisi, mültecilerin geri dönüşü ve hesap verebilirlik, ateşkesin sürdürülmesi ve İran milislerinin sınır dışı edilmesi gibi Suriye'deki ana hedefler sürdürülse de Biden yönetiminde Suriye'yi (Suriye Devlet Başkanı Beşşar) Esed'e veya Rusya'ya teslim etmek için başka bir politika arayışında olanların olup olmadığı konusunda bir takım soru işaretleri uyandıran dikkat ve odaktan yoksun bir politikadır.
Ben öyle olduğunu sanmıyorum ama birçok kişi bu soruları soruyor. Bunun nedeni, ABD’nin Suriye politikasının netlik kazanmamış olması. Adresleri biliyoruz ama siyaseti bilmiyoruz. Bu yüzden Foreign Policy dergisindeki makalemde, ABD yönetiminin ‘açık’ olarak nitelediği politikamızın uygulanması için bir plan önerdim.

-Yani söylemek ile yapmak arasında bir ayrım olduğunu mu söylemek istiyorsunuz?
Bunu kimse bilmiyor. Herkesle konuştum. ABD Senatosu'ndaki hiçbir üst düzey yetkilinin veya Arap dünyasındaki müttefiklerimizin, Avrupa ülkelerinin, BM’nin, Türkiye’nin, İsrail’in ya da Suriye Demokratik Güçleri’nin (SDG) gerçek politikamızın ne olduğunu bilmediğini fark ettim.

-Trump yönetiminden sonra ‘araçlar’ değişti mi? Biden yönetimi bu araçları kullanmak istiyor mu?
Karadaki güçlerimiz, İsrail'in (bombardımanlar için) desteği, İdlib’de Türkiye, SDG, BM’nin desteği, insani yardım, DEAŞ ile mücadele, yaptırımlar, tecrit, yeniden yapılanma ve yatırım konuları gibi tüm araçlara sahibiz. Trump ve Obama yönetimleri döneminde denedik ve Ruslara, İranlılara ve Esed rejimine bu araçların kalacağını açıkça söyledik. Müttefiklerimiz olan Arap ülkeleri, Avrupa ülkeleri, Türkiye, İsrail ve SDG’nin yanı sıra Suriye halkının endişeleri giderilmedikçe Suriye Esed rejiminin kontrolü altında normal olmayacak.
Bu, her iki tarafın da istediği her şeyi alamayacağı, bunun yerine çözümün ancak bir anlaşmaya varılması olduğu anlamına gelir. Ben de bunu önerdim ve bunu yapmaya çalıştık. Şimdi bunun olma olasılığı daha yüksek. Mevcut yönetimin bunu gerçekleştirme şansı daha yüksek, ama sahip olabileceği bazı planlardan vazgeçmesi gerekiyor. Burada ‘olabileceği’ ifadesine dikkati çekmek istiyorum. Çünkü başka çözümlere ulaşmak, Rusya'yı, İran'ı ve Esed'i güçlendirmek için böyle planlar var mı bilmiyorum.

-Yani ABD'nin gerçek politikasının Suriye'yi Rusya'ya teslim etmek olduğunu mu söylüyorsunuz?
Hayır asla. Sorun, ABD yönetiminin müttefikleriyle bu konuyu konuşmaması. Suriye çatışması, ABD ve müttefiklerinin Ukrayna ve Tayvan gibi küresel güvenlik meselelerine nasıl tepki vermesi gerektiği konusunda kilit bir karar noktası olarak çok önemli bir çatışma. Müttefiklerimiz gibi bizim de sahada askeri güçlerimiz var ve özellikle ortada ABD yönetiminin Suriye dosyasının önemli bir konu olduğuna inanmadığına ve kimsenin bilmesini istemediği bir şeyi yapmak istediğine dair bir takım şüpheler varken tüm müttefiklerimiz planlarımızı açıkça bilmek istiyor.

Üç hedef

-Dışişleri Bakanı Blinken, Washington'ın Suriye'de üç hedefi olduğunu söyledi. Bunları da insani yardım, DEAŞ ile mücadele ve kapsamlı bir ateşkes olarak sıraladı. Bu da, ABD’nin hedeflerini açıkça belirttiği anlamına gelir.
Hedeflerimize ulaşmak için bir strateji olup olmadığını bilmiyorum.

-İran ile ilgili neler söylemek istersiniz? Biden yönetiminin, Trump yönetimi gibi İran'ı ortadan kaldırmak istediğini düşünüyor musunuz?
Biden yönetiminin İran’ı Suriye topraklarından çıkarmak istediğine inanıyorum. Trump yönetimi de bunu istiyordu. Gerçekçi olmasa da balistik füzeler gibi stratejik risklerin sona erdiği görmek istiyoruz. Bu da ancak Rusya ve Suriye hükümeti aracılığıyla sağlanabilir. Fakat onlar, bu füze sistemlerinin kalaşnikoflarla savaşan muhaliflerin zafer kazanmasını istemiyorlar. İran bu füzelerin konuşlandırılmasını, kendi sebepleri ve stratejik konumu nedeniyle istiyor. Sanırım mevcut yönetim de bunun kendi amaçlarından biri olduğunu söylüyor ama bunu başarmak için bir strateji geliştirmeye istekli olup olmadığını söylemez. Bu henüz netleşmiş değil.

-Peki, ABD Temsilciler Meclisi Biden yönetiminden Suriye stratejisini açıklamasını istedi mi?
Evet, bir baskı var. Çünkü 2001 yılında Temsilciler Meclisi, yönetime güç kullanma ve asker konuşlandırma yetkisi verdi. Bu yüzden Suriye'de ne yaptığımızı ve politikamızın ne olduğunu bilmek istiyor. Bununla birlikte Trump yönetimi, Mart 2019'da Suriye politikamızın bir vizyonunu sunsa da bu, Biden yönetiminin de hedeflediği gibi bir rejim değişikliği değil sorunların çözülmesi, 2254 sayılı BMGK kararı kapsamında ateşkes imzalanması ve barış sürecine girilmesi, mültecilerin dönüşü, İran'ın ve stratejik konumlarda konuşlu füzelerinin kaldırılması, Türkiye'nin güvenliği, Esed'e muhalif olan Suriyelilerin topluma yeniden entegrasyonu ve hesap verebilirlik daha önce bahsettiklerim çerçevesindeydi.
Teoride, mevcut yönetimin politikası bu olsa da ya bunu başarmak için çaba gösterecek kadar ciddiye almıyorlar ya da farklı bir şey yapmaya çalışacaklar. Bunu tam olarak bilemiyoruz ama bu politikanın uygulanmaması kafa karıştırıcı.

-Biraz daha açar mısınız?
Suriye’de sadece korkunç bir iç savaş yaşanmıyor. Suriye halkının kaderi, dış dünyanın ve BM’nin çözüme ulaşmak için bir müdahalede bulunmalarını gerektiriyor.  Türkiye, Ürdün ve Avrupa'da Suriyeli mültecilerin baskı aracı olarak kullanılması, rejimin kasıtlı olarak desteklediği DEAŞ terör örgütünün güçlenmesi, İran’ın Suriye’de konuşlandırdığı füze sistemi, İsrail’in kuzey sınırlarının güvenliği ve kimyasal silah kullanımı gibi başka önemli faktörler de var. Bunların hepsi çözülmesi gereken çok önemli konular. ABD’de göreve gelen herhangi bir yönetimin bunu çözmeye çalışmaması sorumsuzluk olur.

-Peki, siz bu konuda ne öneriyorsunuz?
Yaptırımlar, diplomatik olarak tanınma, yeniden yapılanma, yatırım ve rejimle ilgili meseleler ile Esed ve müttefiklerinin belirtilen gündem dahilinde adımlar atması karşılığında mülteciler, İran'ın Suriye topraklarındaki varlığı, Türkiye’nin, İsrail'in ve Suriye'nin güvenliği konularında takas yapılmasını, yani, adım adım yaklaşımının benimsenmesini öneriyorum.  Trump yönetimi sırasında bir plan sunduk ve bunu müttefiklerimizle paylaştık. Bu yüzden ne yapılacaksa bu plan doğrultusunda olmalı.

-Adım adım yaklaşımı mı?
Evet, adım adım yaklaşımı. Ancak beni ilgilendiren birkaç önemli nokta var; bu yaklaşım Rusya ile gerçekleştirilemez. Tüm müttefiklerimizle, yani BM, Avrupa Birliği (AB), Avrupa ülkeleri, Arap Birliği (AL), Arap ülkeleri, Suriyeli muhalifler, Türkiye, İsrail ve SDG ile aramızda şeffaflık olmadan Esed rejimi üzerindeki baskı azaltılamaz. Çünkü hepsi gerçeği bilmek ve atılacak adımların bir parçası olmak istiyor. Rusya, İsrail'in bombardımanlarını, ABD güçlerini, yaptırımları ve Esed rejimine tecrit uygulanmasını istemiyor ve Şam’ın Arap ülkeleri ile ilişkilerinin eski haline dönmesini istiyorlar. Bunların tamamı sadece ABD’nin değil, müttefiklerimizin de kararlar vermesini gerektiren konulardır. Bu nedenle, diğer ülkelerle ilgili konuları, onlara danışmadan müzakere edemeyiz. Ancak, görüştüğüm tarafların hiçbiri bunun şimdi olması gerektiğini anlayamıyorlar.

-Sizce Moskova ile mi yoksa Şam ve Tahran ile mi müzakere daha önemli?
Bu konuyu İranlılarla konuşmamalıyız. Çünkü İranlılar bizimle konuşmak istemiyor. Aynı durum Esed için de geçerli. Rusya'dan BM’ye, Arap ülkelerinden SDG’ye kadar Esed'le görüşen tüm taraflar, ne olursa olsun ondan elle tutulur bir karşılık alamadı. Rusya, 2015 yılındaki askeri müdahalesinden bu yana en güçlü taraf oldu ve BMGK’da rejimi askeri olarak koruyor. Bu yüzden Rusya'nın güçlü kartları var.

Rusya’nın nüfuzu

-Şam üzerinde en çok Moskova’nın nüfuzu olduğunu mu düşünüyorsunuz?
Biliyorum kolay değil, ama Ruslar karşılığında bir şey alacaklarına inanıyorlarsa nüfuzlarını kullanırlar.

-2019 yılında dönemin ABD Dışişleri Bakanı Michael Pompeo ile birlikte Moskova’ya gidip Başkan Putin ile görüştünüz öyle değil mi?
Evet, Bakan Pompeo ile 2019 yılında gittim ve (Başkan Vladimir) Putin ile görüştük. Sunduğumuz planı kabul etmemesinin sebebi, ABD askerlerini Suriye’den çekmek isteyen Trump yönetiminin sona yaklaştığını düşünmesiydi. Yani Putin bizimle müzakereye gerek olmadığını ve Suriye'nin kendisine gümüş tepside sunulacağını düşündü.
Putin'in o dönem bizimle bir anlaşma yapmak istememesini anlıyorum, ama şimdi, farklı bir durum söz konusu. Askerlerimiz halen Suriye'de. Afganistan'daki geri çekilmeden sonra Biden yönetiminin buradaki güçlerimizi geri çekmesi ihtimali pek yok. En azından Biden'ın dönemi boyunca Suriye'de kalacağımızı söyleyebilirim. Ama Ruslar bizimle bu şartlar altında pazarlık yapmayı düşünmeyeceklerdir. Rusları harekete geçirmek için müttefiklerimizle birlikte hareket etmeliyiz.

-2019 yılındaki planınızın detayları nelerdi?
Planda, taleplerimizden, araçlarımızdan ve Türkiye, Arap ülkeleri ve Avrupa ülkeleri gibi müttefiklerimizle neler yapılabileceğinden bahsettim. Yaptırımlar uyguluyoruz. Şam’ı diplomatik olarak tanımayı reddediyoruz. İsrail’in bombardımanları sürüyor ve Suriye’de yeniden yapılandırmaya ve yatırım yapılmasına karşı çıkıyoruz.
Daha önce de söylediğim gibi Suriye'de, İran'ın ve stratejik füze sisteminin Suriye topraklarından çıkarılmasını, DEAŞ ile mücadelenin sürmesini, Suriye muhalefetiyle mültecilerin evlerine dönebilmesi için anlaşma sağlanmasını, Suriye'nin kuzeydoğusundaki sorunun çözülmesini, Türkiye'nin güvenliğinin garantilenmesini, kimyasal silah dosyasının netliğe kavuşturulmasını ve ülkede kimyasal silah kalmadığına dair güvence verilmesini istiyoruz. Bunlar aynı sepet içinde bulunan takas unsurlarıdır. Bu sepet ise diplomatik ve taktik bir çabadır.

-ABD, Avrupa ülkeleri ve Arap ülkeleri arasında bu ayın başlarında Brüksel'de bir toplantı düzenlendi. Toplantıda Washington'ın müttefikleriyle bilgi paylaşmadığı ve Rusya ile anlaşmaktan memnun olduğu yönünde bir şikayet ortaya çıktı. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?
Müttefiklerimizin onlarla konuşmadığımız için üzgün olduğunu biliyorum.

-Biden yönetimi, Arap ülkelerinin Şam ile normalleşmesi konusunda nasıl bir tutuma sahip?
Ürdün gibi Arap ülkeleri attıkları adımlar konusunda temkinli davranıyorlar. Ürdünlüler bir plan sundular ve Kral Abdullah bunu bizimle ve Başkan Putin ile paylaştı. Ancak Esed, hiç kimseye karşılık vermediği için bu planda ilerleme kaydedilemedi. Bunun Arapların Şam ile temasını sınırlayacağını düşünüyorum, çünkü bu, sahadaki durumu değiştirmeyecektir. Esed iş birliği yapmayı reddettiği için Suriye'nin önümüzdeki yıl AL üyeliğine dönebileceğini ve yatırım yapılacağını düşünmüyorum.

Arap ülkeleri ile Şam arasında normalleşme adımları

-Biden yönetiminin normalleşmeyi engellediğini yahut tam tersine teşvik ettiğini düşünüyor musunuz?
ABD Yönetimi, Birleşik Arap Emirlikleri'nden (BAE) açıkça Esed'le görüşmemelerini istedi. Ancak bölgedeki üst düzey yetkililer tarafından, sadece (yönetim tarafından) teşvik edilmediklerini, aynı zamanda normalleşmeye teşvik edilmiş dahi olabileceklerini öğrendim. Bu konuda ABD yönetiminin tutumunun net olmadığını düşünüyorum.

-O halde sizce anlaşma yapmanın tek yolu Ruslarla müzakere masasına oturmak mı?
Evet, ama ABD bunu, Suriye’de önemli bir rolleri olduğu için değil, aynı zamanda Suriye'ye baskı uyguladıklarından dolayı altı ya da yedi büyük müttefik ülkeyle istişare içinde yapmazsa işe yaramayacaktır. Türkiye, İsrail, Arap ülkeleri, Avrupa ülkeleri ve muhalefet, hepsinin Suriye’de bir rolü var.

-Bunun için ABD’nin bir rol üstlenmesi gerekiyor mu?
ABD yönetimi belki zaman zaman Kremlin ile konuşuyor olsa da aralarında ne olduğunu bilmiyoruz. En önemlisi, başlıca müttefiklerimiz de bilmiyor. Bu da başarısızlık demektir. İsrail yaptığından vazgeçmeyecek, Türkiye Suriye'den çekilmeyecek ve Arap ülkeleri, talepleri yerine getirilmedikçe Suriye'yi AL üyeliğine almayacak. Söz konusu tarafların kararları üzerinde hiç bir kontrolümüz yok. Bu nedenle Ruslarla konuştuklarımız, müttefiklerimiz olmadan uygulanamaz.

-Birinin öncülük etmesi mi gerekiyor?
Evet.

-Peki, bu mümkün mü?
Evet mümkün. Bu noktada üç nedenden ötürü umudum var. Bunlardan birincisi, bazı normalleşme adımlarına rağmen halen tüm baskıları sürdürüyoruz. Öte yandan Rusya ve Esed'in tüm rahatsız edici baskıları da devam ediyor. Ülke kaos içinde ve yapılmış bir ateşkes var. Kendi topraklarında kendisine (Esed’e) düşman üç ordu var; ABD, Türkiye ve İsrail. ABD yönetiminin kullanmak istemesi halinde halen var olan araçlar mevcut. İkinci neden, bu yapılmadı, çünkü büyük çatışma riskleri söz konusu. Üçüncü neden ise mevcut durumun Trump yönetimi dönemindeki durumdan daha iyi olması. Biden yönetimi, bu konuda istikrarlı bir çizgi izliyor ve askerlerimizi Suriye'den çekmek istemiyor. Ayrıca bölge önceki yıllara göre daha fazla yakınlaşmış halde. Arap ve Körfez ülkeleri ile Türkiye ilişkilerine bakın. Çok daha iyi uzlaşmalar ve ilişkiler söz konusu. Bölgenin önceki yıllara göre daha fazla bütünleştiğini ve sakinleştiğini söylemek için pek çok neden var. Bunların hepsi diplomatik girişimler için cesaret verici ve güçlü unsurlardır.

-ABD’nin şu an müzakere için daha iyi bir konumda olduğunu mu söylüyorsunuz?
Kesinlikle. Biden yönetimi elimizdeki araçları boşa harcamayacaktır. Evet, şu an daha iyi bir diplomatik konumdayız.

-O halde Rusya'yı Suriye bataklığında boğmak istediğiniz söylenebilir mi?
Rusya, zaten Suriye bataklığına saplanmış durumda. Bunu başardık.
Gerçekten mi? Bu nasıl oldu?
Rusya, Suriye rejimi güçlerini desteklemek ve DEAŞ ile mücadele etmek amacıyla hava sahasını kontrol ediyor. Suriye ekonomisi ise tam bir kaos içinde. Ruslar mültecileri geri getirmeye çalıştı ama kimse geri dönmedi. Esed, tek başına yeni bölgeler ele geçiremedi, daha ziyade diğer ülkeler aracılığıyla bazı bölgeleri kontrolü altına aldı. İsrail savaş uçakları da hava sahasını kontrol ediyor. Bu bir bataklık değilse, bataklığın tanımı başka ne olabilir?

-Bu durumda iki seçenek arasında seçim yapılması gerekiyor ya anlaşma ya bataklık. Bu da ABD’yi müzakere için daha iyi bir konuma getiriyor. Doğru mu?
Evet. Ben böyle düşünüyorum.



Suriye’deki yabancı askeri üslere ne olacak?

Suriye'deki Türk askeri varlığı, Şam'ın stratejik bir müttefiki sayılan Ankara'nın nüfuzunun boyutuna ve bu varlığın niteliğine dair soru işaretlerini beraberinde getiriyor (AFP)
Suriye'deki Türk askeri varlığı, Şam'ın stratejik bir müttefiki sayılan Ankara'nın nüfuzunun boyutuna ve bu varlığın niteliğine dair soru işaretlerini beraberinde getiriyor (AFP)
TT

Suriye’deki yabancı askeri üslere ne olacak?

Suriye'deki Türk askeri varlığı, Şam'ın stratejik bir müttefiki sayılan Ankara'nın nüfuzunun boyutuna ve bu varlığın niteliğine dair soru işaretlerini beraberinde getiriyor (AFP)
Suriye'deki Türk askeri varlığı, Şam'ın stratejik bir müttefiki sayılan Ankara'nın nüfuzunun boyutuna ve bu varlığın niteliğine dair soru işaretlerini beraberinde getiriyor (AFP)

İsmail Derviş

Suriye toprakları, Beşşar Esed rejiminin devrilmesinden önceki yıllarda bölgedeki muhtelif orduların cirit attığı bir alana dönüşmüştü. Bu süreçte sahada dört ana güç konuşlanmıştı. Bunlar, Uluslararası Koalisyon Güçleri çatısı altında ABD, düşen rejime destek vermek için gelen Rusya, yine rejimi desteklemek amacıyla on binlerce unsurunu gönderen İran ve muhalefeti desteklemek, rejimin sınır bölgelerini istila etmesini engellemek ile milli güvenliğini korumak üzere Suriye'nin kuzeyine yerleşen Türkiye’ydi.

Ancak 8 Aralık 2024 tarihi Suriye tarihinin seyrini değiştirdi. Esed rejiminin düşmesinin hemen ardından İranlı milisler Suriye topraklarından kayboldu. Binlercesi kaçarken geride kalanlar ise ülkeden ayrılmak için fırsat kollayarak gözlerden uzaklaştı. Bundan aylar sonra, Şam ile Washington arasındaki ilişkilerin güçlenmesine paralel olarak Amerikan askerlerinin kademeli çekilme süreci başladı. Nitekim Suriye, ABD'ye düşman ülkeler arasında sınıflandırılırken, Ortadoğu'daki müttefiklerinden biri haline geldi.

Rusya'ya gelince; Şam ile siyasi ilişkilerini güçlendirmesiyle eş zamanlı olarak Suriye sahilindeki iki askeri üssünü muhafaza etti. Türkiye'nin nüfuzu ise çok daha büyük bir oranda arttı. Öyle ki ABD Başkanı Donald Trump, bunu birçok kez farklı mecralarda “Cumhurbaşkanı Erdoğan, Suriye'de kazandı” diyerek ilan etti.

Rusya’nın Suriye’deki askeri üsleri ve akıbetlerinin netleşmesi

Bugün, eski rejimin devrilmesinin üzerinden bir buçuk yılı aşkın bir süre geçmişken, Suriye'de İran'ın veya ABD'nin herhangi bir askeri varlığı kalmamış bulunuyor.Şarku’l Avsat’ın  Şam, Suriye'nin resmi haber ajansı SANA'dan aktardığı habere göre Moskova ile Rusya’nın ülkenin kıyı kesimlerindeki varlığının yeniden düzenlenmesi sürecini başlatacak bir mutabakat zaptına ulaştı. Suriye Dışişleri Bakanlığı'ndan aktarılan bilgilere göre başta Hmeymim Hava Üssü ve Tartus Limanı'ndaki dördüncü ticari rıhtım olmak üzere sivil nitelikteki tesislerin yönetimi Suriye devleti tarafından üstlenilecek ve böylece bu tesisler kademeli olarak sivil yönetim sistemine dahil edilecek.

Dışişleri Bakanlığı, “Askeri nitelikteki üsler ve tesislere gelince, Suriye ve Rus tarafları mutabakat uyarınca bunların işlevinin yeniden tanımlanması hususunda anlaştı. Buna göre söz konusu noktalar, karşılıklı çıkarları koruyan yeni düzenlemeler çerçevesinde askeri üs olmaktan çıkarak ortak eğitim ve rehabilitasyon merkezlerine dönüştürülüyor” ifadelerini kullandı. Mutabakat zaptı, dönüşüm sürecinin tamamlanması için üç ayı geçmeyen bir zaman sınırı belirliyor. Ardından bu yeni düzenlemeler yürürlüğe giriyor. Yaklaşık 18 ay önce başlayan müzakerelerden bu yana en göze çarpan adım sayılan bu hamle, Suriye-Rusya ilişkilerinde farklı bir dönemin kapısını aralıyor. Bu mutabakat, söz konusu ilişkileri dönemin şartlarına uygun şekilde Rusya’nın Suriye’deki varlığının niteliğini yeniden düzenleyen ve iki ülke arasındaki münasebetleri karşılıklı çıkarlar temelinde sürdüren yeni bir aşamaya taşıyor. Bu anlaşmayla birlikte Rusya’nın Suriye'deki varlığı resmi olarak düzen altına alınırken Şam’ın stratejik bir müttefiki sayılan Ankara’nın nüfuzunun boyutuna ve bu varlığın niteliğine dair soru işaretlerini beraberinde getiren Türk askeri varlığı ise varlığını sürdürüyor.

Türkiye’nin Suriye'deki askeri varlığının sebebi

Askeri analist Nevvar Şaban, yaptığı değerlendirmede “Suriye'deki Türk üslerinin geleceğiyle ilgili olarak öncelikle bu üslerin kurulduğu bağlama bakmak gerekir. Söz konusu üsler, o dönemde Fırat Kalkanı Harekat Operasyon Odası ile iş birliği ve koordinasyon halinde, Türk milli güvenliğine yönelik tehditlerle mücadele etmeyi hedefleyen bir güvenlik harekatı kapsamında kuruldu. Daha sonra bu üslerin konuşlanması genişleyerek bölgenin istikrarı, ister hücre yapılanmaları ister başka şekillerde olsun bölgeden kaynaklanabilecek her türlü güvenlik tehdidinin önlenmesi ve kurtarma süreciyle eş zamanlı olarak Suriye tarafından Türkiye tarafına doğru sınırın denetim altına alınmasıyla bağdaşır hale geldi” ifadelerini kullandı.

Şaban sözlerine şöyle devam etti:

“Şu an sorulması gereken soru şu: Bu bölgeler üzerindeki tehdit ortadan kalktı mı? Bölge halen kırılganlığını koruyor. Suriye'deki güvenlik tehditleri ise çok boyutlu ve karmaşık. Nitekim sınır ötesi terör hücreleri var. Suriye Demokratik Güçleri (SDG) içerisinde anlaşmayı halen reddeden ve tehlike oluşturabilecek bir kesim bulunuyor, ayrıca uyuşturucu ticareti de mevcut. Dolayısıyla bölge halen güvenlik odaklı bir nitelik taşıyor. Bu bakımdan, Ankara'nın perspektifinden bakıldığında bölgede askeri üsler şeklinde varlık göstermek halen bir dereceye kadar gereklilik arz ediyor ve Suriye'nin bu bölgelerindeki istikrarın korunmasında fayda sağlıyor."

Güvenlik ortamı Türk çekilmesine izin veriyor mu?

Şaban açıklamalarını şöyle sürdürdü:

“Güvenlik ortamının henüz bir çekilme için elverişli hale gelmediğini düşünüyorum. Ancak güvenlik ortamı istikrara kavuşur, Türkiye'nin perspektifindeki koşullar ve kaygılar ortadan kalkar ve Suriye'nin güvenlik kapasitesi güçlenirse; işte o zaman bu askeri varlığa gerek kalmayacaktır. Zira bu varlık maliyetlidir ve dolayısıyla bir çekilme gerçekleşebilir. Şu an için, güvenlik durumunun çoğu unsurunda belirgin bir iyileşme olmasına rağmen, Türk tarafını bu askeri varlığı çekmeye sevk edecek ideal bir güvenlik ortamının oluştuğunu görmüyorum. Türk tarafının önümüzdeki aşamalarda bu varlığı azaltılabilir, ancak bu durum, Türk tarafının Suriye hükümetiyle koordinasyon sağladıktan sonra tamamen çekilmesine imkan tanıyacak eksiksiz bir güvenlik durumuna ve istikrarlı bir güvenlik ortamına ulaşılmasına bağlı kalmayı sürdürmektedir."

Adana Anlaşması ve Türkiye’nin Suriye’deki askeri varlığının hukuki zemini

Siyaset araştırmacısı Yaser el-İyade ise konuya ilişkin değerlendirmesinde, “Suriye hükümeti mevcut durumda; Suriye'de henüz tam bir istikrarın sağlanamamış olması nedeniyle ülkede yaşanan istikrarsızlıktan ötürü bu tür üslerin kaldırılmasını Türk tarafıyla konuşmak veya müzakere etmek için henüz erken olduğu görüşünü taşıyor. Zira her iki ülke de kendilerini halen gizlice faaliyet gösteren ve Suriye ya da Türk topraklarında her an terör eylemleriyle ortaya çıkabilecek terör örgütlerinin hedefinde görüyor. Aynı şekilde, projeleri Suriye, Türkiye ve diğer bazı ülkelerin topraklarını kapsayan ayrılıkçı örgütler şeklindeki ortak bir düşmanla karşı karşıya bulunuyorlar. Dolayısıyla iki tarafın da bu tür üslerin -en azından orta vadede- varlığını sürdürmesi gerektiği hususunda hemfikir olduğu söylenebilir. Bu noktada, Türk güvenlik varlığının Suriye topraklarındaki hukuki zeminini, iki taraf arasında 1998 yılında -yani 2011 Suriye Devrimi'nden ve ardından gelen güvenlik boşluğu ile Türkiye'ye komşu Suriye topraklarında muhtelif akımlardan askeri güçlerin belirmesinden önce- imzalanan Adana Anlaşması’nın oluşturduğunu belirtmek gerekir. Yaşanan bu süreç, Esad rejiminin çöküşünün ardından Türkiye'yi kendi milli güvenliğini ve gelecekteki çıkarlarını korumak adına üsler kurmaya mecbur bırakmıştır. Ankara da Suriye topraklarını kendi topraklarındaki güvenliğin anahtarı olan bir arka bahçe olarak değerlendiriyor.”

İyade, değerlendirmesinde şu ifadeleri kullandı:

“Ayrıca bu tür üslerin varlığının, bölgesel güvenlik ve istikrar durumuna bağlı olduğu gerçeğini de belirtmek gerekir. İsrail kaynaklı tehlikeler her iki ülkenin de ana gündem maddesini oluşturuyor. Özellikle Binyamin Netanyahu liderliğindeki mevcut İsrail hükümetinin uygulamaları, Suriye'nin güneyine yönelik günlük ve tekrarlanan saldırıları ve askeri birliklerinin 1974 tarihli Kuvvetlerin Ayrıştırılması Anlaşması uyarınca belirlenen ayrışma hatlarını ihlal etmesi, iki tarafın da bölgesel dengenin sütunu olarak görülen bu üslerin muhafaza edilmesi gerekliliği hususunda mutabık kalmasını sağlıyor. Netanyahu kampına yakın çevrelerden gelen ve 'İran'dan sonraki hedefin Türkiye olduğunu' iddia eden bazı açıklamalar ise durumu daha da karmaşıklaştırıyor. Bu durum, Türk tarafının olası bir çatışma anında İsrail ile mücadelesinin ön cephesi olarak değerlendirdiği bu üslere daha da sıkı sarılmasına yol açıyor.”


Hartum ve Sudan’ın kuzeyindeki iki şehre İHA saldırısı düzenlendi

Sudan ordusundan bir asker, Hartum’da savaş nedeniyle hasar görmüş evlerin arasından geçiyor. (Arşiv – Reuters)
Sudan ordusundan bir asker, Hartum’da savaş nedeniyle hasar görmüş evlerin arasından geçiyor. (Arşiv – Reuters)
TT

Hartum ve Sudan’ın kuzeyindeki iki şehre İHA saldırısı düzenlendi

Sudan ordusundan bir asker, Hartum’da savaş nedeniyle hasar görmüş evlerin arasından geçiyor. (Arşiv – Reuters)
Sudan ordusundan bir asker, Hartum’da savaş nedeniyle hasar görmüş evlerin arasından geçiyor. (Arşiv – Reuters)

Şarku’l Avsat’ın AFP muhabiri ve görgü tanıklarından aktardığına göre, Sudan’ın başkenti Hartum ve ülkenin kuzeyindeki iki kente bugün sabaha karşı insansız hava araçlarıyla (İHA) koordineli olduğu değerlendirilen bir saldırı düzenlendi. Saldırının, başkentte aylardır süren sakinliğin ardından gerçekleştiği bildirildi.

Hartum’u yerel saatle 05.00 sularında hedef alan İHA saldırısının ardından, Omdurman’ın kuzeyindeki bir askeri üsten uçaksavar atışlarının yapıldığı duyuldu. Görgü tanıkları, ordunun kontrolünde bulunan Atbara ve ed-Damir kentlerinde de İHA’ların görüldüğünü ve patlama seslerinin işitildiğini aktardı.


Hakan Fidan ile Abdulhamid ed-Dibeybe arasında Trablus’taki görüşmede Libya’daki resmi kurumların birleştirilmesi meselesi öne çıktı

UBH Başbakanı Abdulhamid ed-Dibeybe ve Dışişleri Bakanı Hakan Fidan dün, Libya'nın başkenti Tarablus'ta bir araya geldiler (Dubeybe'nin ofisi)
UBH Başbakanı Abdulhamid ed-Dibeybe ve Dışişleri Bakanı Hakan Fidan dün, Libya'nın başkenti Tarablus'ta bir araya geldiler (Dubeybe'nin ofisi)
TT

Hakan Fidan ile Abdulhamid ed-Dibeybe arasında Trablus’taki görüşmede Libya’daki resmi kurumların birleştirilmesi meselesi öne çıktı

UBH Başbakanı Abdulhamid ed-Dibeybe ve Dışişleri Bakanı Hakan Fidan dün, Libya'nın başkenti Tarablus'ta bir araya geldiler (Dubeybe'nin ofisi)
UBH Başbakanı Abdulhamid ed-Dibeybe ve Dışişleri Bakanı Hakan Fidan dün, Libya'nın başkenti Tarablus'ta bir araya geldiler (Dubeybe'nin ofisi)

Dışişleri Bakanı Hakan Fidan'ın Bingazi'yi de kapsayan iki günlük ziyareti çerçevesinde, Libya'nın batısındaki geçici Ulusal Birlik Hükümeti (UBH) Başbakanı Abdulhamid ed-Dibeybe'nin dün Libya'nın başkenti Tarablus'ta Fidan ile gerçekleştirdiği görüşmede, ülkenin resmi kurumlarının birleştirilmesi dosyası öne çıktı. Bu görüşmeler, ülkenin yıllardır süregelen siyasi ve askeri bölünme durumunu sona erdirmeye yönelik hızlanan siyasi ve diplomatik hareketliliğe tanık olduğu bir dönemde gerçekleşti.

UBH, ziyareti ‘iki ülke arasında ortak ilgi alanına giren bir dizi dosya üzerinde sürekli istişare ve koordinasyon’ çerçevesinde değerlendirdi. Görüşmeler, Libya krizine ilişkin, başında krizi çözmek için ortaya atılan Amerikan girişiminin geldiği hızlanan uluslararası ve bölgesel hareketlilik gölgesinde gerçekleşti.

Dibeybe-Fidan görüşmesi, bölgedeki durumdaki gelişmeleri ve bunların bölgesel güvenlik ile istikrar üzerindeki yansımaları üzerinde yoğunlaştı. Bunun yanı sıra Libya siyasi sürecindeki son gelişmeler ile ulusal kurumları birleştirme ve istikrarı güçlendirme çabalarını destekleme yolları da ele alındı.

UBH’nin açıklamasına göre görüşmede ayrıca, Libya ile Türkiye arasındaki iş birliği dosyaları ve bunları her iki ülkenin çıkarlarına hizmet edecek şekilde birçok alanda geliştirme yolları da ele alındı; ancak bu dosyaların niteliği veya görüşmelerin sonuçlarına ilişkin ek ayrıntı paylaşılmadı.

Fidan'ın ziyareti hem Tarablus'u hem de Bingazi'yi kapsaması nedeniyle özel bir önem taşıyor. Bu durum, Ankara'nın Libya’daki taraflarla temaslarının kapsamının genişlediğini yansıtıyor. Bu ziyaret, Ankara'nın ülkedeki siyasi ve kurumsal tabloyu yeniden düzenlemeye yönelik ortaya atılan girişimleri yakından takip ettiği bir dönemde gerçekleşti.

DERBTBH
Dibeybe ile Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın Ankara'da daha önce gerçekleştirdiği bir görüşmeden (Türkiye Cumhurbaşkanlığı)

Fidan’ın Bingazi'de, Türkiye’nin Libya'nın doğusundaki farklı güç merkezleriyle iletişimi güçlendirmeye yönelik çabaları çerçevesinde, bazı yetkililer ve askeri liderle görüşmeler gerçekleştirmesi bekleniyor.

Türk Anadolu Ajansı'nın bir Türk diplomatik kaynağa dayandırdığı haberde, Fidan’ın gündeminin, Libya siyasi sürecindeki mevcut gelişmelere ve ülkedeki istikrarın önemine ilişkin görüş alışverişinde bulunmaya, bunun yanı sıra ABD’nin girişimlerini ve Birleşmiş Milletlerin (BM) siyasi sürecini takip etmeye odaklandığı belirtildi.

G
Massad Boulos (AFP)

Türkiye’nin hamleleri, Libya sahnesi açısından hassas bir dönemde gerçekleşiyor. ABD Başkanı Donald Trump’ın Afrika'dan Sorumlu Kıdemli Danışmanı Massad Boulos'un öncülük ettiği ve sızdırılan bilgilere göre ülkedeki yürütme organının yeniden düzenlenmesini, Libya Ulusal Ordusu (LUO) Genel Komutan Yardımcısı Orgeneral Saddam Hafter'in Başkanlık Konseyi başkanlığını üstlenmesini, Dibeybe’nin ise başbakan olarak kalmaya devam etmesini öngören ABD girişimine ilişkin temaslar sürüyor.

Ankara, yıllardır Libya'daki farklı güç merkezleriyle, özellikle ülkenin doğusuyla ilişkiler kurma konusunda giderek artan bir açılıma imza atıyor. Bu durum, Trablus Savaşı (2019-2020) sırasındaki desteğinin Libya'nın batısındaki eski Ulusal Mutabakat Hükümeti (UMH) ile yakın ilişkiler kurmasının ardından yaşanıyor.

Türkiye’nin temaslarının Trablus'tan Bingazi'ye kayması, Libya dosyasında hareket alanını genişletme ve ilişkileri tek bir tarafla sınırlamama yönünde bir eğilimi yansıtıyor. Özellikle siyasi ve askeri tablonun karmaşıklaşması ve ülkenin doğusu ile batısındaki etkin güçleri sürece dahil etmeden bir çözüme ulaşmanın zorlaşması bu eğilimi güçlendiriyor.

FD B
Saddam Hafter (AFP)

Anadolu Ajansı'nın (AA) haberine göre bir diplomatik kaynak, Ankara’nın Libyalı yetkililerle diyaloğu ‘ülkenin batısı, doğusu ve güneyi arasında ayrım gözetmeden’ güçlendirmeye çalıştığını söyledi. Kaynağa göre iki ülkenin Doğu Akdeniz'deki hak ve ortak çıkarlarının ‘kazan-kazan’ ilkesi temelinde korunmasının önemi vurgulanıyor.

Türkiye'nin tutumu ayrıca, BM’nin Libya'da ‘adil, güvenilir ve şeffaf’ seçimler yapılmasını amaçlayan çabalarına verilen desteği de kapsıyor. Libyalı çeşitli taraflarla ve uluslararası toplumla iş birliği yaparak siyasi süreci ileriye taşıma vurgusu yapılıyor.

Öte yandan ekonomi dosyası, Türkiye’nin hamlelerinin başlıca boyutlarından birini oluşturuyor. Ankara, Libya ile enerji sektöründe karşılıklı fayda temelinde sürdürdüğü iş birliğini geliştirmek, yeni projeler uygulamak, bunun yanı sıra Türk şirketlerinin Libya'daki faaliyetlerinin güvenli ve sürdürülebilir bir şekilde sürmesini garanti altına almak istiyor.

Müteahhitlik sektörü, özellikle Libya'da Türk şirketlerinin dikkat çekici bir varlığına sahne oluyor. Ankara, Doğu Akdeniz bölgesinde stratejik bir konuma sahip olan Libya’da siyasi ve güvenlik varlığını pekiştirmesiyle eş zamanlı olarak ekonomik çıkarlarını korumaya ve genişletmeye çalışıyor.

Son haftalarda Türkiye'nin, her iki kampa mensup Libyalı siyasi, güvenlik ve askeri liderlerle temaslarının temposu arttı. Bu durum, Ankara'nın Libya dosyasına yaklaşımında dikkat çekici bir dönüşümü yansıtıyor ve önümüzdeki dönemde bu açılımın sınırlarına ve hedeflerine ilişkin sorular gündeme getiriyor.

Diğer taraftan UBH Savunma Bakanlığı Müsteşarı Abdusselam ez-Zubi ve Ulusal Güvenlik Danışmanı İbrahim ed-Dibeybe, İstihbarat Teşkilatı Başkanı İbrahim Kalın ve Dışişleri Bakanı Hakan Fidan'ın temsil ettiği Türk tarafıyla görüşmeler gerçekleştirdi.

Bu temaslar, Saddam Hafter'in Türkiye'ye gerçekleştirdiği ziyaretin üzerinden iki haftadan kısa bir süre sonra gerçekleşti. Hafter bu ziyarette Fidan ile bir araya gelerek, Libya'daki son gelişmeler ile bölgesel ve uluslararası meseleleri görüştü, iki ülke arasındaki stratejik ortaklığı güçlendirecek koordinasyonun sürdürülmesinin önemini vurguladı.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, 18 Nisan'da Antalya Diplomasi Forumu kapsamında Dibeybe'yi kabul etmişti. Bu görüşme, iki taraf arasında gerçekleştirilen en son üst düzey görüşme niteliği taşıyordu.

Türkiye’nin Trablus ile Bingazi arasında eş zamanlı hareketliliği, ikili temasların ötesinde anlamlar taşıyor. Bu hareketlilik, uluslararası ve bölgesel güçlerin Libya'daki siyasi ve askeri düzenlemelerin geleceğine ilişkin hesaplarını yeniden yaptığı bir dönemde gerçekleşiyor. Bu sırada Ankara, nüfuzunu ve çıkarlarını korumaya, olası gelecekteki herhangi bir çözümde etkin farklı taraflarla iletişim kanalları açmaya çalışıyor.