ABD'nin eski Suriye Özel Temsilcisi James Jeffrey Şarku’l Avsat’a konuştu: Biden'ın Suriye'de Putin ile anlaşma yapma konusunda Trump'tan daha güçlü bir konumu var

Şarku’l Avsat’a konuşan ABD'nin eski Suriye Özel Temsilcisi James Jeffrey, “Rusya, Suriye bataklığına saplandı” dedi… Jeffrey ayrıca İran füzelerinin Suriye topraklarından çıkarılması çağrısı yaptı.

James Jeffrey (Getty Images)
James Jeffrey (Getty Images)
TT

ABD'nin eski Suriye Özel Temsilcisi James Jeffrey Şarku’l Avsat’a konuştu: Biden'ın Suriye'de Putin ile anlaşma yapma konusunda Trump'tan daha güçlü bir konumu var

James Jeffrey (Getty Images)
James Jeffrey (Getty Images)

ABD'nin eski Suriye Özel Temsilcisi ve DEAŞ ile Mücadele Koalisyonu Temsilcisi James Jeffrey, Şarku’l Avsat’a verdiği röportajda, tüm baskı araçlarının halen Başkan Joe Biden yönetiminin elinde bulunması ve Rusya'nın Suriye bataklığına saplanmış olması gibi birçok nedenden dolayı ABD’nin şuan Rusya ile Suriye konusunda müzakere masasına oturmak için daha güçlü bir konumda olduğunu söyledi.
Buna karşın Jeffrey, Biden yönetimine, Rusya ile müzakereler sırasında söz konusu hedeflere ulaşmakta başarı sağlanması için ABD’nin Arap ve bölge ülkelerinden müttefikleri ve Birleşmiş Milletler (BM) ile arasında koordinasyon kurulması çağrısında bulundu.
Jeffrey, böyle bir koordinasyonun kurulmamasının ‘ya Biden yönetiminin Suriye dosyasının önemsiz olduğunu düşündüğü ya da kimsenin bilmek istemediği bir şeyi yapmak istediği’ anlamına geleceği konusunda da uyardı.
ABD yönetiminde Suriye'yi (Suriye Devlet Başkanı Beşşar) Esed'e veya Rusya'ya teslim etmek için başka bir politika arayışında olanların var olup olmadığına dair bir takım sorular sorulduğuna dikkati çeken Jeffrey, bölgeden üst düzey yetkililer tarafından, (ABD yönetimi tarafından) Esed'le normalleşmemeye teşvik edilmedikleri, hatta normalleşmeye teşvik edilmiş dahi olabileceklerini öğrendiğini açıkladı. Jeffrey, “Bu konuda (ABD) yönetimin tutumunun net olmadığını düşünüyorum” dedi.
Jeffrey, ABD’nin eski Dışişleri Bakanı Mike Pompeo ile 2019 yılında Moskova'ya giderek burada Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ile görüştüğünü ve ABD ile Rusya arasında Suriye konusunda bir takas anlaşması teklif ettiğini, ancak Putin’in ABD askerlerini Suriye’den çekmek isteyen Trump yönetiminin sona yaklaştığını düşündüğünden planı kabul etmediğini söyledi. Jeffrey, bu yüzden Putin’in kendileriyle müzakereye gerek olmadığını ve Suriye'nin gümüş tepside sunulacağını düşündüğünü de sözlerine ekledi.İşte ABD'nin eski Suriye Özel Temsilcisi James Jeffrey’nin telefon aracılığıyla Şarku’l Avsat’a verdiği röportajın tamamı:

-Joe Biden’ın yönetimi devralmasının üzerinden yaklaşık bir yıl geçti. Suriye politikası hakkında ne düşünüyorsunuz?
Biden yönetiminin Suriye politikasıyla ilgili başlıca üç nokta var. Bunlardan birincisi bu politika, (ABD’nin Suriye'nin kuzeydoğusuna petrol yatırımı yaptığı) Delta Crest Energy sözleşmesinin iptali gibi birkaç istisna dışında, Barack Obama ve Donald Trump yönetimleri tarafından oluşturulan politikanın devamı niteliğinde. İkincisi, üst düzey müzakereler veya Dışişleri Bakanı Anthony Blinken ve Ulusal Güvenlik Danışmanı Jake Sullivan gibi üst düzey yetkililerden Suriye politikası ve önceliklere dair yaptıkları açıklamalar dışında mevcut politikada bir ilerleme yahut herhangi başka bir çaba yok. Üçüncü olarak ise bu, BM Güvenlik Konseyi’nin 2254 sayılı kararının uygulanması, DEAŞ’ın yenilgisi, mültecilerin geri dönüşü ve hesap verebilirlik, ateşkesin sürdürülmesi ve İran milislerinin sınır dışı edilmesi gibi Suriye'deki ana hedefler sürdürülse de Biden yönetiminde Suriye'yi (Suriye Devlet Başkanı Beşşar) Esed'e veya Rusya'ya teslim etmek için başka bir politika arayışında olanların olup olmadığı konusunda bir takım soru işaretleri uyandıran dikkat ve odaktan yoksun bir politikadır.
Ben öyle olduğunu sanmıyorum ama birçok kişi bu soruları soruyor. Bunun nedeni, ABD’nin Suriye politikasının netlik kazanmamış olması. Adresleri biliyoruz ama siyaseti bilmiyoruz. Bu yüzden Foreign Policy dergisindeki makalemde, ABD yönetiminin ‘açık’ olarak nitelediği politikamızın uygulanması için bir plan önerdim.

-Yani söylemek ile yapmak arasında bir ayrım olduğunu mu söylemek istiyorsunuz?
Bunu kimse bilmiyor. Herkesle konuştum. ABD Senatosu'ndaki hiçbir üst düzey yetkilinin veya Arap dünyasındaki müttefiklerimizin, Avrupa ülkelerinin, BM’nin, Türkiye’nin, İsrail’in ya da Suriye Demokratik Güçleri’nin (SDG) gerçek politikamızın ne olduğunu bilmediğini fark ettim.

-Trump yönetiminden sonra ‘araçlar’ değişti mi? Biden yönetimi bu araçları kullanmak istiyor mu?
Karadaki güçlerimiz, İsrail'in (bombardımanlar için) desteği, İdlib’de Türkiye, SDG, BM’nin desteği, insani yardım, DEAŞ ile mücadele, yaptırımlar, tecrit, yeniden yapılanma ve yatırım konuları gibi tüm araçlara sahibiz. Trump ve Obama yönetimleri döneminde denedik ve Ruslara, İranlılara ve Esed rejimine bu araçların kalacağını açıkça söyledik. Müttefiklerimiz olan Arap ülkeleri, Avrupa ülkeleri, Türkiye, İsrail ve SDG’nin yanı sıra Suriye halkının endişeleri giderilmedikçe Suriye Esed rejiminin kontrolü altında normal olmayacak.
Bu, her iki tarafın da istediği her şeyi alamayacağı, bunun yerine çözümün ancak bir anlaşmaya varılması olduğu anlamına gelir. Ben de bunu önerdim ve bunu yapmaya çalıştık. Şimdi bunun olma olasılığı daha yüksek. Mevcut yönetimin bunu gerçekleştirme şansı daha yüksek, ama sahip olabileceği bazı planlardan vazgeçmesi gerekiyor. Burada ‘olabileceği’ ifadesine dikkati çekmek istiyorum. Çünkü başka çözümlere ulaşmak, Rusya'yı, İran'ı ve Esed'i güçlendirmek için böyle planlar var mı bilmiyorum.

-Yani ABD'nin gerçek politikasının Suriye'yi Rusya'ya teslim etmek olduğunu mu söylüyorsunuz?
Hayır asla. Sorun, ABD yönetiminin müttefikleriyle bu konuyu konuşmaması. Suriye çatışması, ABD ve müttefiklerinin Ukrayna ve Tayvan gibi küresel güvenlik meselelerine nasıl tepki vermesi gerektiği konusunda kilit bir karar noktası olarak çok önemli bir çatışma. Müttefiklerimiz gibi bizim de sahada askeri güçlerimiz var ve özellikle ortada ABD yönetiminin Suriye dosyasının önemli bir konu olduğuna inanmadığına ve kimsenin bilmesini istemediği bir şeyi yapmak istediğine dair bir takım şüpheler varken tüm müttefiklerimiz planlarımızı açıkça bilmek istiyor.

Üç hedef

-Dışişleri Bakanı Blinken, Washington'ın Suriye'de üç hedefi olduğunu söyledi. Bunları da insani yardım, DEAŞ ile mücadele ve kapsamlı bir ateşkes olarak sıraladı. Bu da, ABD’nin hedeflerini açıkça belirttiği anlamına gelir.
Hedeflerimize ulaşmak için bir strateji olup olmadığını bilmiyorum.

-İran ile ilgili neler söylemek istersiniz? Biden yönetiminin, Trump yönetimi gibi İran'ı ortadan kaldırmak istediğini düşünüyor musunuz?
Biden yönetiminin İran’ı Suriye topraklarından çıkarmak istediğine inanıyorum. Trump yönetimi de bunu istiyordu. Gerçekçi olmasa da balistik füzeler gibi stratejik risklerin sona erdiği görmek istiyoruz. Bu da ancak Rusya ve Suriye hükümeti aracılığıyla sağlanabilir. Fakat onlar, bu füze sistemlerinin kalaşnikoflarla savaşan muhaliflerin zafer kazanmasını istemiyorlar. İran bu füzelerin konuşlandırılmasını, kendi sebepleri ve stratejik konumu nedeniyle istiyor. Sanırım mevcut yönetim de bunun kendi amaçlarından biri olduğunu söylüyor ama bunu başarmak için bir strateji geliştirmeye istekli olup olmadığını söylemez. Bu henüz netleşmiş değil.

-Peki, ABD Temsilciler Meclisi Biden yönetiminden Suriye stratejisini açıklamasını istedi mi?
Evet, bir baskı var. Çünkü 2001 yılında Temsilciler Meclisi, yönetime güç kullanma ve asker konuşlandırma yetkisi verdi. Bu yüzden Suriye'de ne yaptığımızı ve politikamızın ne olduğunu bilmek istiyor. Bununla birlikte Trump yönetimi, Mart 2019'da Suriye politikamızın bir vizyonunu sunsa da bu, Biden yönetiminin de hedeflediği gibi bir rejim değişikliği değil sorunların çözülmesi, 2254 sayılı BMGK kararı kapsamında ateşkes imzalanması ve barış sürecine girilmesi, mültecilerin dönüşü, İran'ın ve stratejik konumlarda konuşlu füzelerinin kaldırılması, Türkiye'nin güvenliği, Esed'e muhalif olan Suriyelilerin topluma yeniden entegrasyonu ve hesap verebilirlik daha önce bahsettiklerim çerçevesindeydi.
Teoride, mevcut yönetimin politikası bu olsa da ya bunu başarmak için çaba gösterecek kadar ciddiye almıyorlar ya da farklı bir şey yapmaya çalışacaklar. Bunu tam olarak bilemiyoruz ama bu politikanın uygulanmaması kafa karıştırıcı.

-Biraz daha açar mısınız?
Suriye’de sadece korkunç bir iç savaş yaşanmıyor. Suriye halkının kaderi, dış dünyanın ve BM’nin çözüme ulaşmak için bir müdahalede bulunmalarını gerektiriyor.  Türkiye, Ürdün ve Avrupa'da Suriyeli mültecilerin baskı aracı olarak kullanılması, rejimin kasıtlı olarak desteklediği DEAŞ terör örgütünün güçlenmesi, İran’ın Suriye’de konuşlandırdığı füze sistemi, İsrail’in kuzey sınırlarının güvenliği ve kimyasal silah kullanımı gibi başka önemli faktörler de var. Bunların hepsi çözülmesi gereken çok önemli konular. ABD’de göreve gelen herhangi bir yönetimin bunu çözmeye çalışmaması sorumsuzluk olur.

-Peki, siz bu konuda ne öneriyorsunuz?
Yaptırımlar, diplomatik olarak tanınma, yeniden yapılanma, yatırım ve rejimle ilgili meseleler ile Esed ve müttefiklerinin belirtilen gündem dahilinde adımlar atması karşılığında mülteciler, İran'ın Suriye topraklarındaki varlığı, Türkiye’nin, İsrail'in ve Suriye'nin güvenliği konularında takas yapılmasını, yani, adım adım yaklaşımının benimsenmesini öneriyorum.  Trump yönetimi sırasında bir plan sunduk ve bunu müttefiklerimizle paylaştık. Bu yüzden ne yapılacaksa bu plan doğrultusunda olmalı.

-Adım adım yaklaşımı mı?
Evet, adım adım yaklaşımı. Ancak beni ilgilendiren birkaç önemli nokta var; bu yaklaşım Rusya ile gerçekleştirilemez. Tüm müttefiklerimizle, yani BM, Avrupa Birliği (AB), Avrupa ülkeleri, Arap Birliği (AL), Arap ülkeleri, Suriyeli muhalifler, Türkiye, İsrail ve SDG ile aramızda şeffaflık olmadan Esed rejimi üzerindeki baskı azaltılamaz. Çünkü hepsi gerçeği bilmek ve atılacak adımların bir parçası olmak istiyor. Rusya, İsrail'in bombardımanlarını, ABD güçlerini, yaptırımları ve Esed rejimine tecrit uygulanmasını istemiyor ve Şam’ın Arap ülkeleri ile ilişkilerinin eski haline dönmesini istiyorlar. Bunların tamamı sadece ABD’nin değil, müttefiklerimizin de kararlar vermesini gerektiren konulardır. Bu nedenle, diğer ülkelerle ilgili konuları, onlara danışmadan müzakere edemeyiz. Ancak, görüştüğüm tarafların hiçbiri bunun şimdi olması gerektiğini anlayamıyorlar.

-Sizce Moskova ile mi yoksa Şam ve Tahran ile mi müzakere daha önemli?
Bu konuyu İranlılarla konuşmamalıyız. Çünkü İranlılar bizimle konuşmak istemiyor. Aynı durum Esed için de geçerli. Rusya'dan BM’ye, Arap ülkelerinden SDG’ye kadar Esed'le görüşen tüm taraflar, ne olursa olsun ondan elle tutulur bir karşılık alamadı. Rusya, 2015 yılındaki askeri müdahalesinden bu yana en güçlü taraf oldu ve BMGK’da rejimi askeri olarak koruyor. Bu yüzden Rusya'nın güçlü kartları var.

Rusya’nın nüfuzu

-Şam üzerinde en çok Moskova’nın nüfuzu olduğunu mu düşünüyorsunuz?
Biliyorum kolay değil, ama Ruslar karşılığında bir şey alacaklarına inanıyorlarsa nüfuzlarını kullanırlar.

-2019 yılında dönemin ABD Dışişleri Bakanı Michael Pompeo ile birlikte Moskova’ya gidip Başkan Putin ile görüştünüz öyle değil mi?
Evet, Bakan Pompeo ile 2019 yılında gittim ve (Başkan Vladimir) Putin ile görüştük. Sunduğumuz planı kabul etmemesinin sebebi, ABD askerlerini Suriye’den çekmek isteyen Trump yönetiminin sona yaklaştığını düşünmesiydi. Yani Putin bizimle müzakereye gerek olmadığını ve Suriye'nin kendisine gümüş tepside sunulacağını düşündü.
Putin'in o dönem bizimle bir anlaşma yapmak istememesini anlıyorum, ama şimdi, farklı bir durum söz konusu. Askerlerimiz halen Suriye'de. Afganistan'daki geri çekilmeden sonra Biden yönetiminin buradaki güçlerimizi geri çekmesi ihtimali pek yok. En azından Biden'ın dönemi boyunca Suriye'de kalacağımızı söyleyebilirim. Ama Ruslar bizimle bu şartlar altında pazarlık yapmayı düşünmeyeceklerdir. Rusları harekete geçirmek için müttefiklerimizle birlikte hareket etmeliyiz.

-2019 yılındaki planınızın detayları nelerdi?
Planda, taleplerimizden, araçlarımızdan ve Türkiye, Arap ülkeleri ve Avrupa ülkeleri gibi müttefiklerimizle neler yapılabileceğinden bahsettim. Yaptırımlar uyguluyoruz. Şam’ı diplomatik olarak tanımayı reddediyoruz. İsrail’in bombardımanları sürüyor ve Suriye’de yeniden yapılandırmaya ve yatırım yapılmasına karşı çıkıyoruz.
Daha önce de söylediğim gibi Suriye'de, İran'ın ve stratejik füze sisteminin Suriye topraklarından çıkarılmasını, DEAŞ ile mücadelenin sürmesini, Suriye muhalefetiyle mültecilerin evlerine dönebilmesi için anlaşma sağlanmasını, Suriye'nin kuzeydoğusundaki sorunun çözülmesini, Türkiye'nin güvenliğinin garantilenmesini, kimyasal silah dosyasının netliğe kavuşturulmasını ve ülkede kimyasal silah kalmadığına dair güvence verilmesini istiyoruz. Bunlar aynı sepet içinde bulunan takas unsurlarıdır. Bu sepet ise diplomatik ve taktik bir çabadır.

-ABD, Avrupa ülkeleri ve Arap ülkeleri arasında bu ayın başlarında Brüksel'de bir toplantı düzenlendi. Toplantıda Washington'ın müttefikleriyle bilgi paylaşmadığı ve Rusya ile anlaşmaktan memnun olduğu yönünde bir şikayet ortaya çıktı. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?
Müttefiklerimizin onlarla konuşmadığımız için üzgün olduğunu biliyorum.

-Biden yönetimi, Arap ülkelerinin Şam ile normalleşmesi konusunda nasıl bir tutuma sahip?
Ürdün gibi Arap ülkeleri attıkları adımlar konusunda temkinli davranıyorlar. Ürdünlüler bir plan sundular ve Kral Abdullah bunu bizimle ve Başkan Putin ile paylaştı. Ancak Esed, hiç kimseye karşılık vermediği için bu planda ilerleme kaydedilemedi. Bunun Arapların Şam ile temasını sınırlayacağını düşünüyorum, çünkü bu, sahadaki durumu değiştirmeyecektir. Esed iş birliği yapmayı reddettiği için Suriye'nin önümüzdeki yıl AL üyeliğine dönebileceğini ve yatırım yapılacağını düşünmüyorum.

Arap ülkeleri ile Şam arasında normalleşme adımları

-Biden yönetiminin normalleşmeyi engellediğini yahut tam tersine teşvik ettiğini düşünüyor musunuz?
ABD Yönetimi, Birleşik Arap Emirlikleri'nden (BAE) açıkça Esed'le görüşmemelerini istedi. Ancak bölgedeki üst düzey yetkililer tarafından, sadece (yönetim tarafından) teşvik edilmediklerini, aynı zamanda normalleşmeye teşvik edilmiş dahi olabileceklerini öğrendim. Bu konuda ABD yönetiminin tutumunun net olmadığını düşünüyorum.

-O halde sizce anlaşma yapmanın tek yolu Ruslarla müzakere masasına oturmak mı?
Evet, ama ABD bunu, Suriye’de önemli bir rolleri olduğu için değil, aynı zamanda Suriye'ye baskı uyguladıklarından dolayı altı ya da yedi büyük müttefik ülkeyle istişare içinde yapmazsa işe yaramayacaktır. Türkiye, İsrail, Arap ülkeleri, Avrupa ülkeleri ve muhalefet, hepsinin Suriye’de bir rolü var.

-Bunun için ABD’nin bir rol üstlenmesi gerekiyor mu?
ABD yönetimi belki zaman zaman Kremlin ile konuşuyor olsa da aralarında ne olduğunu bilmiyoruz. En önemlisi, başlıca müttefiklerimiz de bilmiyor. Bu da başarısızlık demektir. İsrail yaptığından vazgeçmeyecek, Türkiye Suriye'den çekilmeyecek ve Arap ülkeleri, talepleri yerine getirilmedikçe Suriye'yi AL üyeliğine almayacak. Söz konusu tarafların kararları üzerinde hiç bir kontrolümüz yok. Bu nedenle Ruslarla konuştuklarımız, müttefiklerimiz olmadan uygulanamaz.

-Birinin öncülük etmesi mi gerekiyor?
Evet.

-Peki, bu mümkün mü?
Evet mümkün. Bu noktada üç nedenden ötürü umudum var. Bunlardan birincisi, bazı normalleşme adımlarına rağmen halen tüm baskıları sürdürüyoruz. Öte yandan Rusya ve Esed'in tüm rahatsız edici baskıları da devam ediyor. Ülke kaos içinde ve yapılmış bir ateşkes var. Kendi topraklarında kendisine (Esed’e) düşman üç ordu var; ABD, Türkiye ve İsrail. ABD yönetiminin kullanmak istemesi halinde halen var olan araçlar mevcut. İkinci neden, bu yapılmadı, çünkü büyük çatışma riskleri söz konusu. Üçüncü neden ise mevcut durumun Trump yönetimi dönemindeki durumdan daha iyi olması. Biden yönetimi, bu konuda istikrarlı bir çizgi izliyor ve askerlerimizi Suriye'den çekmek istemiyor. Ayrıca bölge önceki yıllara göre daha fazla yakınlaşmış halde. Arap ve Körfez ülkeleri ile Türkiye ilişkilerine bakın. Çok daha iyi uzlaşmalar ve ilişkiler söz konusu. Bölgenin önceki yıllara göre daha fazla bütünleştiğini ve sakinleştiğini söylemek için pek çok neden var. Bunların hepsi diplomatik girişimler için cesaret verici ve güçlü unsurlardır.

-ABD’nin şu an müzakere için daha iyi bir konumda olduğunu mu söylüyorsunuz?
Kesinlikle. Biden yönetimi elimizdeki araçları boşa harcamayacaktır. Evet, şu an daha iyi bir diplomatik konumdayız.

-O halde Rusya'yı Suriye bataklığında boğmak istediğiniz söylenebilir mi?
Rusya, zaten Suriye bataklığına saplanmış durumda. Bunu başardık.
Gerçekten mi? Bu nasıl oldu?
Rusya, Suriye rejimi güçlerini desteklemek ve DEAŞ ile mücadele etmek amacıyla hava sahasını kontrol ediyor. Suriye ekonomisi ise tam bir kaos içinde. Ruslar mültecileri geri getirmeye çalıştı ama kimse geri dönmedi. Esed, tek başına yeni bölgeler ele geçiremedi, daha ziyade diğer ülkeler aracılığıyla bazı bölgeleri kontrolü altına aldı. İsrail savaş uçakları da hava sahasını kontrol ediyor. Bu bir bataklık değilse, bataklığın tanımı başka ne olabilir?

-Bu durumda iki seçenek arasında seçim yapılması gerekiyor ya anlaşma ya bataklık. Bu da ABD’yi müzakere için daha iyi bir konuma getiriyor. Doğru mu?
Evet. Ben böyle düşünüyorum.



Husilerin Haremeyn’i balistik füzelerle hedef almasına Körfez ve İslam dünyasından kınama

Cumartesi günü kutsal Mekke’deki Vadi el-Muğammas’a, önlenen iki balistik füzenin parçaları düştü (SPA)
Cumartesi günü kutsal Mekke’deki Vadi el-Muğammas’a, önlenen iki balistik füzenin parçaları düştü (SPA)
TT

Husilerin Haremeyn’i balistik füzelerle hedef almasına Körfez ve İslam dünyasından kınama

Cumartesi günü kutsal Mekke’deki Vadi el-Muğammas’a, önlenen iki balistik füzenin parçaları düştü (SPA)
Cumartesi günü kutsal Mekke’deki Vadi el-Muğammas’a, önlenen iki balistik füzenin parçaları düştü (SPA)

Husilerin Mekke ve Medine’yi hedef almasına Körfez ülkeleri ve İslam dünyasından art arda kınama açıklamaları geldi. Açıklamalarda, İslam’ın kutsal mekânlarına yönelik saldırıların bu mekânların dokunulmazlığını ihlal ettiği ve sivillerin güvenliğini tehdit ettiği vurgulanırken, saldırıların durdurulması için uluslararası topluma kararlı tutum alma çağrısı yapıldı.

Körfez Arap Ülkeleri İşbirliği Konseyi Genel Sekreteri Casim el-Budeyvi, Husilerin Suudi Arabistan’a yönelik saldırılarını en sert ifadelerle kınadı. Mekke’nin bu saldırıların oluşturduğu risklere maruz bırakılmasının son derece tehlikeli bir eylem olduğunu ve bölgenin güvenliği ile istikrarını tehdit ettiğini belirten el-Budeyvi, Suudi Arabistan’ın güvenliğinin Körfez İşbirliği Konseyi ülkelerinin güvenliğinin ayrılmaz bir parçası olduğunu vurguladı. El-Budeyvi, Körfez ülkelerinin Suudi Arabistan’ın yanında tek bir saf hâlinde durduğunu ve ülkenin topraklarını korumak, vatandaşları ile ülkede yaşayanların güvenliğini sağlamak amacıyla aldığı tedbirleri desteklediğini ifade etti.

Mescid-i Haram ve Mescid-i Nebevi Din İşleri Başkanı, aynı zamanda Mescid-i Haram İmamı ve Hatibi olan Şeyh Dr. Abdurrahman es-Südeys de Husilerin Mekke ve Medine’yi hedef almaya devam etmesini kınadı. Südeys, saldırıların tekrarlanmasının, Husilerin saldırgan tutumunu ve iki kutsal mescidin dokunulmazlığına ve Müslümanlar nezdindeki konumuna yönelik kayıtsızlığını ortaya koyduğunu belirtti.

Kutsal mekânların, sivillerin ve tesislerin hedef alınmasının dinen haram, insani açıdan ise kınanması gereken bir suç olduğunu vurgulayan Südeys, bu saldırıların uluslararası sözleşmelere ve teamüllere de aykırı olduğunu kaydetti. Südeys ayrıca, Suudi Arabistan’ın iki kutsal mescidi korumak, güvenliklerini sağlamak ve ziyaretçilerin emniyetini temin etmek için yürüttüğü çalışmaları takdir etti.

Dünya İslam Birliği de Husilerin Mekke ve Medine’yi hedef almasını sert bir dille kınadı. Birlik, saldırılar sırasında füzelerin bazı parçalarının ve hava savunma müdahaleleri sonucu oluşan şarapnellerin Mekke bölgesi ile Cidde, Taif ve Rabığ vilayetlerindeki bazı noktalara düştüğünü bildirdi.

Dünya İslam Birliği Genel Sekreteri ve Müslüman Âlimler Heyeti Başkanı Şeyh Dr. Muhammed bin Abdülkerim el-İsa, kutsal mekânların hedef alınmasının 2 milyardan fazla Müslümanın duygularını ciddi biçimde provoke ettiğini, dinî değerlere ve insani ilkelere aykırı olduğunu ifade etti. El-İsa, Suudi Arabistan’ın saldırıları caydırmak, kutsal mekânların dokunulmazlığını korumak ve sivillerin hayatını güvence altına almak amacıyla aldığı tedbirlere tam destek verdiklerini yineledi.

İslam İşbirliği Teşkilatı Genel Sekreteri İsmail Veled eş-Şeyh Ahmed de Husilerin Mekke ve Medine’nin yanı sıra Taif ve Cidde vilayetlerine yönelik saldırılarını kınadı. Saldırıların sürmesinin ciddi sonuçlar doğurabileceği uyarısında bulunan eş-Şeyh Ahmed, İslam ülkelerine Husileri caydırmak ve bu uygulamalara son vermek amacıyla ortak hareket etme ve kararlı bir tutum sergileme çağrısında bulundu.

Eş-Şeyh Ahmed, teşkilatın Suudi Arabistan’la tam dayanışma içinde olduğunu ve ülkenin güvenliğini, egemenliğini ve toprak bütünlüğünü korumak için aldığı tüm tedbirleri desteklediğini belirtti. İslam’ın kutsal mekânlarının dokunulmazlığının ihlal edilmesinin bütün İslam ümmetine yönelik bir saldırı anlamına geldiğini vurgulayan eş-Şeyh Ahmed, sorumluların hesap vermesini sağlamak için uluslararası toplumun acilen harekete geçmesi gerektiğini kaydetti.

Öte yandan, iki balistik füzenin hava savunma sistemleri tarafından engellenmesinin ardından füze parçalarının Mekke bölgesindeki Vadi el-Muğammas’a düştüğü, önleme operasyonları sırasında oluşan şarapnel parçalarının da Cidde, Taif ve Rabığ vilayetlerindeki bazı noktalara isabet ettiği bildirildi.


Sudan... Ateşkes İHA’larla yarışıyor

21 Ekim 2026 tarihinde Cenevre’de düzenlenen Sudan konulu istişare toplantısından (Suudi Arabistan Dışişleri Bakanlığı)
21 Ekim 2026 tarihinde Cenevre’de düzenlenen Sudan konulu istişare toplantısından (Suudi Arabistan Dışişleri Bakanlığı)
TT

Sudan... Ateşkes İHA’larla yarışıyor

21 Ekim 2026 tarihinde Cenevre’de düzenlenen Sudan konulu istişare toplantısından (Suudi Arabistan Dışişleri Bakanlığı)
21 Ekim 2026 tarihinde Cenevre’de düzenlenen Sudan konulu istişare toplantısından (Suudi Arabistan Dışişleri Bakanlığı)

Uluslararası toplantı salonları ile Sudan semalarındaki yarış hız kazanıyor. Savaşı sona erdirecek bir yolun önünü açmak amacıyla ateşkes sağlamaya çalışan arabuluculuk girişimlerine karşılık, insansız hava araçları (İHA) bombardımanın kapsamını genişletiyor ve sivillerin ödediği bedeli ağırlaştırıyor.

ABD ve müttefikleri barış çabalarını birleştirmeye çalışırken, savaşın tarafları sahadaki mücadeleye bel bağlıyor. Bu sırada çatışmanın bölgesel ölçekte yayılabileceği yönündeki uyarılar da artıyor. Peki, hangi senaryo gerçeğe daha yakın: Diplomasinin sağlamayı başaracağı bir ateşkes mi, yoksa cepheleri genişleyen ve yeni yöntemlerle sürdürülen bir savaş mı?

21 Ekim’de Cenevre’de düzenlenen Sudan konulu altıncı istişare toplantısı, kriz etrafındaki diplomatik seferberliğin boyutlarını gözler önüne serdi. Toplantıya Dörtlü ve Beşli mekanizmaların yanı sıra büyük güçler, komşu ülkeler ve barış girişimlerine destek veren taraflar katıldı. Toplantı sona erdi, ancak katılımcıların bu uzlaşıyı, savaşan tarafların ve onları destekleyenlerin tutumlarını değiştirecek somut adımlara dönüştürme kapasitesine ilişkin soru işaretleri varlığını koruyor.

ABD Başkanı’nın Arap ve Afrika İşlerinden Sorumlu Kıdemli Danışmanı Massad Boulos, toplantının ardından X hesabından yaptığı paylaşımda ABD’nin mesajını özetledi. Boulos, “Sudan’daki savaş sona ermeli… Çatışmanın askerî bir çözümü yok” ifadelerini kullanırken, savaşın sürmesinin siviller üzerindeki yıkıcı maliyeti artıracağı ve bölgedeki istikrarsızlığın daha geniş alanlara yayılacağı uyarısında bulundu. Boulos, Washington’ın Birleşmiş Milletler (BM), Afrika Birliği (AfB), Avrupa Birliği (AB), Hükümetlerarası Kalkınma Otoritesi (IGAD) ve Arap Birliği’nden oluşan Beşli Mekanizma’nın, Sudanlıların sahiplenip yöneteceği kapsamlı ve güvenilir bir siyasi süreci kolaylaştırma çabalarına verdiği desteğin, ABD, Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ve Mısır’dan oluşan Dörtlü Mekanizma bünyesinde yürüttüğü çalışmalarla tamamlandığını belirtti. Bu çalışmaların, kalıcı bir ateşkese zemin hazırlayacak insani bir ateşkes sağlanmasını amaçladığını kaydetti. Söz konusu yaklaşım, çatışmaların durdurulması ile siyasi çözüm arasında bağlantı kurma ve her iki sürecin birbirinden bağımsız ilerlemesini önleme çabasını ortaya koyuyor. Ancak arabulucuların ortak bir tutum belirlemesiyle savaşan taraflardan taahhütler alınması arasındaki büyük uçurumu da gözler önüne seriyor. Diplomatik yakınlaşma henüz uygulama takvimi ve denetim mekanizması içeren ilan edilmiş bir anlaşmaya dönüşmüş değil. Bu durum, sahada kesin sonuç alma arayışları ve silah akışının sürmesi karşısında daha da belirginleşiyor.

Cenevre’deki girişim, Paris, Londra ve Berlin’de düzenlenen konferansların yanı sıra New York’ta BM ve BM Güvenlik Konseyi bünyesinde gerçekleştirilen toplantılar ile bölgesel istişareler de dahil olmak üzere birikimli çabaların devamı niteliğini taşıyor. Bu girişimlerin işlevleri insani seferberlikten tutumların eşgüdümüne ve diyaloğun kolaylaştırılmasına kadar farklılık gösterse de hepsi, çöküşü durdurma ve Sudan’ın birliğini koruyacak siyasi bir çözümün önünü açma hedefinde birleşiyor.

Saha önceliğini koruyor

Sahadaki diğer gelişmeler ise Sudan Ordu Komutanı Abdulfettah el-Burhan’ın açıklamalarının da gösterdiği üzere, askerî zafer elde etme hedefinin sürdüğünü ortaya koyuyor. Burhan, Vadi Halfa’da yaptığı son konuşmada Hızlı Destek Kuvvetleri (HDK) ile müzakereyi reddettiğini yineleyerek, askerî operasyonların sürdürülmesi karşısında bu güçlerin silahsızlandırılması ve teslim olması şartını öne sürdü.

Sudan’ın BM Daimî Temsilcisi el-Haris İdris ise BM Güvenlik Konseyi’nde yaptığı konuşmada barışı hükümeti açısından stratejik bir seçenek olarak nitelendirdi. Ancak ateşkesin başarılı olmasını, HDK’nin sivil tesisler ve halkın evleri üzerindeki kontrolünün sona erdirilmesine bağladı. Ayrıca paralı askerlerin ülkeden çıkarılmasını, HDK’ye silah ve finansman desteğinin kesilmesini istedi. İdris, bu düzenlemelerin ateşkesin yeniden silahlanmak amacıyla kullanılmasını ve ülkenin bölünmesini önlemeyi hedeflediğini belirtti. HDK’nin gerilimi azaltmaya yönelik önerileri desteklediğini açıklaması, bu önerileri uygulamaya hazır olduğunu kanıtlamaya yetmiyor. Nitekim daha önce de bu tür destek açıklamaları, askerî operasyonların sürmesiyle aynı döneme denk gelmişti. Bu nedenle bağlılığın ölçütü, güçlerin sahadaki davranışları, sivillerin korunması, insani yardımların ulaştırılmasının kolaylaştırılması ve denetlenebilir düzenlemelerin kabul edilmesi olacak. Taraflar arasındaki bu görüş ayrılığı, ateşkes girişimlerinin neden sonuçsuz kaldığını da anlamaya yardımcı oluyor. Temel anlaşmazlık, ateşkesin işlevine ilişkin: Ateşkes, siyasi bir çözümün ve karşılıklı tavizlerin başlangıcı mı olacak, yoksa taraflardan her biri bunu kendi kazanımlarını pekiştirmek ya da rakibini zayıflatmak için bir adım olarak mı kullanacak?

Nairobi Bildirisi güçlerinin önde gelen isimlerinden Vecdi Salih, mevcut askerî tırmanışın ve kentlere yönelik İHA saldırılarının yoğunlaşmasının, tarafların ateşkes öncesinde mevzilerini güçlendirme ve kontrol alanlarını genişletme çabasını yansıttığını belirtti. Salih’e göre taraflar, ateşkes düzenlemelerinin sahada fiilen mevcut olan askerî güç dengelerine dayanacağı varsayımıyla hareket ediyor. Bu taktiklerin ateşkesin kabul edilmesini geciktirebileceğini söyleyen Salih, her iki tarafın da askerî konumunu iyileştirene kadar gerilimin azaltılması ve çatışmaların durdurulması konusunda anlaşmayı ertelemeye çalıştığını ifade etti. Sahadaki güç dengelerinin istikrarsız olduğunu ve taraflardan birinin lehine değişebileceğini de sözlerine ekledi.

Salih, savaşın sona erdirilmesi ve sivillerin korunması açısından ateşkesin insani bir zorunluluk olduğunu vurguladı. Savaşa karşı çıkan sivil güçlerin, Nisan 2023’te çatışmaların başlamasından bu yana ateşkes çağrısı yaptığını hatırlatan Salih, bu güçlerin savaşı uzatmaya yönelik taktiklere bel bağlamadığını söyledi. Salih ayrıca, uluslararası çabaların, savaşan taraflar üzerinde baskı kurarak ateşkese ulaşılmasına katkıda bulunabileceği görüşünü dile getirdi.

Sumud İttifakı’nın önde gelen isimlerinden Şerif de askerî tırmanış ile insani yardımların ulaştırılmasını sağlayacak ve siyasi sürecin önünü açacak bir ateşkes için yürütülen bölgesel ve uluslararası girişimler arasında bağlantı kurdu. İHA saldırılarının yoğunlaştırılmasının, anlaşmaya varılmadan önce sahada yeni bir durum yaratmayı amaçladığını belirten Şerif, özellikle sivil bölgelerin ve insani yardım konvoylarının hedef alınması nedeniyle bu saldırıların sahadaki askerî durumu iyileştireceği görüşüne katılmadığını ifade etti. Uluslararası baskının yüksek bir seviyeye ulaştığını belirten Şerif, Sudan genelinde silah ambargosunun genişletilmesi ve İHA’ları da kapsaması konusundaki 60 günlük süreyi, bölgesel ve uluslararası güçler ile savaşın tarafları arasında yürütülen düzenlemeler ve istişarelerle ilişkilendirdi.

İHA’ların çizdiği coğrafya

Bu arada savaşın anlamı da değişiyor. Artık savaş yalnızca kontrolün el değiştirdiği kentlerle sınırlı değil; İHA’lar, bombardımanın çatışma hatlarından uzaktaki bölgelere taşınmasına imkân sağlıyor. AB’nin Afrika Boynuzu Özel Temsilcisi Annette Weber, bu dönüşümü “İHA savaşı, çatışmanın coğrafyasını genişletiyor” sözleriyle tanımladı. Hartum, Kordofan, Darfur ve Abyei’de son dönemde düzenlenen saldırılar, çok sayıda can kaybına yol açan bu savaş yönteminin insani bedelini gözler önüne seriyor. Özellikle İHA’ların Güney Sudan sınırındaki hassas bölgelere ve Etiyopya ile Çad sınırlarına yakın diğer alanlara ulaşmasının ardından, savaşın bölgesel ölçekte yayılabileceğine ilişkin endişeler artıyor.

cdfrgt
Abyei’de bir kamyonun İHA’yla vurulması sonucu onlarca kişi hayatını kaybetti. (BM – Facebook)

BM Güvenlik Konseyi’ndeki görüşmeler, bu risklere ilişkin farkındalığın giderek arttığını ortaya koyarken, tehlikeleri kontrol altına alacak önlemler konusunda uzlaşmaya varmanın zorluğunu da gözler önüne seriyor. BM Genel Sekreter Yardımcısı Rosemary DiCarlo, 16 Ekim’deki oturumda tırmanma ihtimalini silah akışının sürmesi ve savaşçıların silah altına alınmasıyla ilişkilendirdi. DiCarlo, çatışmanın iki tarafının da siyasi çözüm konusunda güvenilir bir bağlılık göstermediğini ve dış desteğin kendilerine güç kullanarak daha fazla kazanım elde etme imkânı sunduğuna inandığını belirtti.

Bu açıdan bakıldığında, ateşkes ihtimali yalnızca savaşan tarafların tutumlarının birbirine yaklaştırılmasına bağlı değil; aynı zamanda onlara savaşı sürdürme kapasitesi sağlayan aktörlerin etkilenmesini de gerektiriyor. Birleşik Krallık’ın BM Daimî Temsilci Yardımcısı Kate Foster’ın da vurguladığı nokta buydu. Foster, İHA’ların kapasitesindeki artışı, bu araçların satın alınmasını, finansmanını, naklini ve bakımını üstlenen Sudan dışındaki ağlarla ilişkilendirdi.

Ancak bu yaklaşım, BM Güvenlik Konseyi içindeki görüş ayrılıklarıyla karşı karşıya. ABD’nin BM Daimî Temsilcisi Jeffrey Bartos ile Fransa’nın BM Daimî Temsilcisi Jerome Bonnafont silah ambargosunun genişletilmesi çağrısında bulunurken Rusya, yaptırımların coğrafi kapsamının genişletilmesine karşı çıktı. Moskova, mevcut kısıtlamaların yeterli olduğunu ve kapsamın genişletilmesinin Sudan hükümetine zarar verebileceğini savundu. Böylece savaşı sona erdirme konusunda uzlaşmaya varmak, tarafları çatışmaları durdurmaya yöneltecek araçlar üzerinde anlaşmaktan daha kolay görünmeye devam ediyor.

Bu görüş ayrılığı, arabuluculuk çabalarını gerçek bir sınavla karşı karşıya bırakıyor: Arabulucular, ateşkesin uygulanabilirliğini güvence altına alabilecek ve savaşın sürdürülmesini daha maliyetli hâle getirecek bir baskı oluşturabilecek mi? Bu kısır döngünün kırılması, her iki tarafın ve destekçilerinin hesaplarını değiştirecek, yeni bir askerî harekâttan kazanım elde etme beklentisini ortadan kaldıracak bir baskıyı gerektiriyor. Aksi takdirde siviller ateşkesi beklerken bedel ödemeye devam edecek, İHA’lar ise sahadaki gerçekliği şekillendirmekte arabulucuların önüne geçecek.


Hizbullah, Tahran’a destek amacıyla çatışmaya müdahil olmayacağı taahhüdünü yineledi

Lübnan Meclis Başkanı Nebih Berri, hükümetin görüşüldüğü oturum sırasında (Lübnan Ulusal Haber Ajansı)
Lübnan Meclis Başkanı Nebih Berri, hükümetin görüşüldüğü oturum sırasında (Lübnan Ulusal Haber Ajansı)
TT

Hizbullah, Tahran’a destek amacıyla çatışmaya müdahil olmayacağı taahhüdünü yineledi

Lübnan Meclis Başkanı Nebih Berri, hükümetin görüşüldüğü oturum sırasında (Lübnan Ulusal Haber Ajansı)
Lübnan Meclis Başkanı Nebih Berri, hükümetin görüşüldüğü oturum sırasında (Lübnan Ulusal Haber Ajansı)

Lübnanlılar, ABD Başkanı Donald Trump’ın ara seçimlerin ardından İran’a “ağır bir darbe” indirme tehdidini hayata geçirmekte ısrar etmesi durumunda Hizbullah’ın nasıl bir tutum alacağını merak ediyor. Lübnan’daki örgütün bu kez İran’a destek vermeme taahhüdüne bağlı kalıp kalmayacağı, yoksa geçen mart ayında yaşananları tekrarlayarak yeniden çatışmaya müdahil olup olmayacağı tartışılıyor. Hizbullah, mart ayında İran’ın dini lideri Ali Hamaney’in İsrail tarafından öldürülmesine misilleme olarak İsrail’e altı roket fırlatmıştı. Örgüt, bu saldırıdan önce Lübnan Meclis Başkanı Nebih Berri’ye çatışmaya müdahil olmayacağı yönünde güvence vermişti.

Hizbullah, İran’a destek amacıyla müdahale etmeyecek

Şarku’l Avsat’ın edindiği bilgilere göre Hizbullah, savaş çıkması hâlinde bu kez İran’a destek amacıyla çatışmaya müdahil olmayacağını Berri’ye yeniden bildirdi. Berri de bu bilgiyi Lübnan Cumhurbaşkanı Joseph Avn’a iletti.

İran Dışişleri Bakan Yardımcısı Said Hatibzade ise Beyrut’a gerçekleştirdiği son ziyaret sırasında, Şii ikilisinin siyasi çevresinde yer alan bir grup milletvekiline, ABD’nin Trump’ın tehdidini hayata geçirerek İran’a saldırması durumunda Tahran’ın Hizbullah’tan müdahale etmesini istemeyeceğini söyledi. Hatibzade, İran’ın saldırıya karşı koyabilecek kapasiteye sahip olduğunu belirterek, “İran’ın hedeflerine ulaşmasını engellemek için hazırlık sürecinde önemli mesafe katettik” mesajını verdi.

Lübnanlı milletvekili kaynaklar, Hatibzade’nin Hizbullah ile İsrail arasındaki güç dengesizliği nedeniyle örgütten yardım istenmeyeceği konusunda net konuştuğunu belirtti. Kaynaklara göre Hatibzade, Hizbullah’ın çatışmaya katılmasının savaşın seyrini değiştirmeyeceği görüşünü dile getirdi.

Kaynaklar, Hatibzade’nin milletvekilleriyle görüşmesinde İran’ın Lübnan’daki hassas durumun farkında olduğunu ve Hizbullah’tan kendisini dengesi eşit olmayan bir çatışmanın içine sokmasını istemeyeceğini söylediğini belirtti. Bu yaklaşımda, ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio’nun Cumhurbaşkanı Avn ile yaptığı telefon görüşmesinde ilettiği uyarının da etkili olduğu belirtildi. Avn, söz konusu uyarıyı Berri ve Başbakan Nevvaf Selam’a da aktarmıştı.

Kaynaklar, Hizbullah’ın bu kez çatışmaya katılması hâlinde kendi toplumsal tabanının tepkisini göğüslemekte zorlanabileceğine dikkat çekti. Örgütün bu nedenle Berri’nin arkasında konumlanma konusunda temkinli davrandığı ifade edildi.

İsrail Savunma Bakanı Yisrael Katz’ın güneydeki güvenlik bölgesini genişleterek Güney Lübnan’dan Beyrut’un güney banliyölerine kadar uzanabilecek saldırılar düzenleme ve yaklaşık bir milyon Şii’yi yerinden etme tehdidinde bulunduğu hatırlatıldı. Hizbullah’ın ise yerinden edilenlere maddi yardım sağlayarak barınma ihtiyaçlarını karşılamaya ve üzerindeki baskıyı hafifletmeye çalıştığı belirtildi.

Lübnan Meclis Başkanı Nebih Berri, İran Dışişleri Bakan Yardımcısı Said Hatibzade’yi geçen hafta Beyrut’ta kabul etti (AP).
Lübnan Meclis Başkanı Nebih Berri, İran Dışişleri Bakan Yardımcısı Said Hatibzade’yi geçen hafta Beyrut’ta kabul etti (AP).

Kaynaklar, Hizbullah’ın mart ayında İran’a destek amacıyla çatışmaya müdahil olma kararını tekrarlaması durumunda Şii kamuoyunun sessiz kalmayacağını vurguladı. Örgütün bu adımı, Berri’ye verdiği sözü tutmaması nedeniyle geçen sefer de Lübnan Cumhurbaşkanı Avn ve Başbakan Selam karşısında Meclis Başkanı’nı zor durumda bırakmıştı.

Berri’ye, Hizbullah Genel Sekreteri Naim Kasım’ın müdahale edilmeyeceği yönündeki güvencesi, Kasım’ın siyasi yardımcısı Hüseyin Halil ile Berri’nin siyasi yardımcısı Milletvekili Ali Hasan Halil arasındaki doğrudan iletişim üzerinden iletilmişti.

Savaşa katılım, Şii ikilisi arasında yeni bir krize yol açabilir

Kaynaklar, Kasım’ın müdahale etmeme taahhüdünü yerine getirmemesinin Şii ikilisi içinde bir güven krizine neden olduğunu ve bu krizin kamuoyuna yansıdığını belirtti.

Bu gelişme, Hizbullah içinde kararları kimin aldığına ilişkin soruları da gündeme getirdi. Özellikle İran Devrim Muhafızları’nın örgüt üzerindeki etkisi dikkate alındığında, nihai kararların Tahran tarafından verilip verilmediği tartışılmaya başlandı.

Kaynaklara göre Hizbullah yönetimi, roket saldırısıyla ilgisi olmadığını ilgili taraflara, özellikle Berri’ye bildirmişti. Ancak örgüt, İsrail’in misilleme yapmasını önlemek amacıyla Washington’un devreye girmesine imkân sağlayabilecek bir açıklama yayımlamaktan kaçındı.

Buna rağmen Berri, Hizbullah’ın askerî medya birimi tarafından yayımlanan ve Hamaney’in öldürülmesine misilleme olarak roketlerin fırlatılmasını üstlenen açıklama karşısında şaşkınlık yaşadı. Söz konusu gelişmenin ardından İsrail, işgal alanını Litani Nehri’nin güneyinden Nebi Şit Kalesi ve çevresindeki yerleşimlere kadar genişletti.

Berri ile Kasım arasında doğrudan iletişim bulunmuyor

Kaynaklar, Berri’nin Hizbullah ile ilişkilerinin eski Genel Sekreter Hasan Nasrallah döneminde daha yakın olduğunu söylediğine dikkat çekti. Berri, Nasrallah ile doğrudan iletişim kurabildiğini ve Nasrallah’ın Lübnan sahası ile bölgedeki direniş eksenine ilişkin kaygılarını İran yönetimine aktararak karşılık bulmasını sağlayabildiğini belirtmişti.

Ancak Lübnan’da devam eden güvenlik sorunları ve İsrail’in Hizbullah’ın siyasi ve askerî kadrolarına yönelik suikastlarının artması nedeniyle Berri ile Kasım arasında doğrudan iletişim kurulamadığı ifade edildi. İki taraf arasındaki temaslar, yardımcıları arasındaki günlük görüşmelerle sınırlı kaldı.

Kaynaklar, bu durumun iki lider arasında anlaşmazlıkların önüne geçebilecek siyasi uyumun gelişmesini zorlaştırdığını belirtti. Berri ile Nasrallah arasındaki ilişkide ise bu tür bir uyumun daha güçlü olduğu kaydedildi.

Hizbullah Genel Sekreteri Naim Kasım, Hasan Nasrallah ve Mücteba Hamaney ile birlikte, Nasrallah ve Haşim Safiyüddin’in öldürülmelerinin ikinci yıl dönümünde (AP)
Hizbullah Genel Sekreteri Naim Kasım, Hasan Nasrallah ve Mücteba Hamaney ile birlikte, Nasrallah ve Haşim Safiyüddin’in öldürülmelerinin ikinci yıl dönümünde (AP)

Şii ikilisi arasında siyasi birlikte yaşama dönemi

Kaynaklara göre Şii ikilisinin iki lideri arasındaki ilişki, farklılıkların korunmasına dayalı bir tür siyasi birlikte yaşama çerçevesinde ilerliyor. Amaç, iki tarafın destekçileri arasında gerilim yaşanmasını önlemek. Bununla birlikte, geçmişte zaman zaman karşılıklı sürtüşmelerin yaşandığı da ifade edildi.

Kaynaklar, Berri’nin Hizbullah yönetimiyle ilişkileri hakkındaki açıklamalarının yalnızca iki tarafın destekçilerine değil, diğer siyasi aktörlere de mesaj niteliği taşıdığını belirtti. Berri’nin, diğer siyasi güçlerin Şii ikilisini tek bir parti gibi görerek onunla uzlaşmanın imkânsız olduğu yönünde hareket etmesi yerine, ortak bir zeminde buluşması gerektiğini savunduğu ifade edildi.

Berri’nin ziyaretçilerine, Lübnan’ın bugün iki düşmanla karşı karşıya olduğunu söylediği belirtildi: İsrail işgali ve mezhepçilik. Bu nedenle iç cephenin güçlendirilmesine, siyasi gerilimin önlenmesine ve Lübnanlılar arasındaki ayrılıkların derinleşmemesine öncelik verilmesi gerektiğini vurguladığı ifade edildi.

Berri’nin, İsrail işgaline karşı direnişin uzun sürebileceğini belirterek, bütün taraflara uzlaşma çağrısı yaptığı da kaydedildi. Ona göre ulusal birliğin güçlendirilmesi ve siyasi söylemde mezhepçi yaklaşımlardan uzak durulması gerekiyor.

Kaynaklar, Berri’nin hem söylem hem de uygulama bakımından Hizbullah’tan ayrıştığını belirtti. Berri’nin hükümetin devamlılığını desteklediği ve gerektiğinde iç barışı korumak için adım atmaktan kaçınmadığı ifade edildi. Bu yaklaşımın, hükümeti devirmek amacıyla sokak gösterilerinin kullanılmasına karşı çıkmasında ve Hizbullah’ı Cumhurbaşkanı Avn ile diyaloğa teşvik etmesinde görüldüğü kaydedildi.

Kaynaklara göre Berri, İsrail ile doğrudan müzakereleri desteklemese de Cumhurbaşkanı Avn ve Başbakan Selam ile iletişim kurması bakımından Hizbullah’tan farklı bir çizgi izliyor. Berri’nin tehdit ve ihanet suçlamalarına dayalı siyasi yöntemleri reddettiği, Hizbullah’ın Ali Tahir tepelerinin Lübnan ordusunun konuşlanmasını kolaylaştıracak şekilde boşaltılması çağrılarına karşılık vermemesini eleştirdiği belirtildi.

Berri’nin ayrıca Hizbullah’ın Gazze’ye ve İran’a destek amacıyla çatışmalara katılmasına karşı çıktığı, kendisine yakın bakanların silahların devletin tekelinde toplanmasını desteklediği ve Hizbullah’ın askerî ve güvenlik kanadının faaliyetlerinin yasaklanmasını savunduğu aktarıldı. Berri’ye yakın milletvekillerinin hükümete üçüncü kez güvenoyu verdiği, buna karşılık Hizbullah milletvekillerinin oturumu terk ettiği hatırlatıldı.

Beyrut’un Bişara Huri bölgesinde motosikletlerle düzenlenen gösteriye katılan Hizbullah destekçileri (Merkeziye)
Beyrut’un Bişara Huri bölgesinde motosikletlerle düzenlenen gösteriye katılan Hizbullah destekçileri (Merkeziye)

Beyrut’un Bişara Huri bölgesinde motosikletlerle

Kaynaklar, diğer siyasi kanadın Berri ile yakınlaşmaya çalışmamasını da eleştirdi. Berri’nin, Hizbullah ile doğrudan temasın kesildiği bir dönemde olası bir uzlaşmanın sağlanabilmesi için önemli bir aktör olduğu vurgulandı.

Arap ve yabancı temsilcilerin Beyrut ziyaretlerinde Berri ile görüşmekte ısrar etmesinin nedeni, onun Hizbullah adına sınırsız bir yetkiye sahip olması değil, Lübnan’ın siyasi yapısındaki konumu ve Şii siyasi dengelerindeki etkisi olarak açıklandı. Berri’nin özellikle Lübnan’ın öncelikli meselelerinde Hizbullah’tan farklı bir yaklaşım sergilediği ifade edildi.

Bu farklılaşmanın son örneklerinden biri olarak, Dahr el-Baydar’da ele geçirilen patlayıcıların soruşturma tamamlanana kadar Adalet Divanı’na sevk edilmesi meselesi gösterildi. Hükümet içinde gerilime neden olan bu konuda Berri ve milletvekillerinin, Hizbullah’ı gözeterek herhangi bir tutum almaktan kaçındığı belirtildi.

Geriye şu soru kalıyor: Hizbullah, İran’a destek amacıyla çatışmaya müdahil olmama taahhüdüne bağlı kalacak mı, yoksa İran Devrim Muhafızları’nın baskısıyla geçen mart ayındaki tutumunu tekrarlayacak mı?