Başbakan Hamduk'un istifasının ardından Sudan'ı ne bekliyor?

Egemenlik Konseyi Başkanı Orgeneral Burhan’ın ülkede OHAL ilan edip sivillerle hükümet ortaklığını feshetmesi, ülkedeki krizi daha da karmaşık hale getirebilir

Hartum'daki 2 Ocak’ta düzenlenen protestolara katılan Sudanlı eylemciler (AFP)
Hartum'daki 2 Ocak’ta düzenlenen protestolara katılan Sudanlı eylemciler (AFP)
TT

Başbakan Hamduk'un istifasının ardından Sudan'ı ne bekliyor?

Hartum'daki 2 Ocak’ta düzenlenen protestolara katılan Sudanlı eylemciler (AFP)
Hartum'daki 2 Ocak’ta düzenlenen protestolara katılan Sudanlı eylemciler (AFP)

İsmail Muhammed Ali
Sudan’daki siyasi güçler, Başbakan Abdullah Hamduk'un 2 Ocak Pazar günü duyurduğu istifasına dair farklı görüşlerde bulundular. Peki, bu gelişme, Sudan Egemenlik Konseyi Başkanı Orgeneral Abdufettah el-Burhan’ın 25 Ekim 2021’de ülkede olağanüstü hal (OHAL) ilan etmesi ve sivillerle hükümet ortaklığını feshetmesinin ardından yeniden sivil bir hükümetin kurulması talibiyle başlayan yeni protesto dalgalarıyla derinleşen krizi daha da karmaşık hale getirebilir mi?
Sudan’daki siyasi güçlerin büyük çoğunluğu, Sudan’ın içinde bulunduğu krizi aşması için çatışan tarafların mantıkla hareket etmeleri ve 17 Ağustos 2019'da iki taraf arasında imzalanan anayasal belgeye uygun olarak askeri ve sivil bileşenler arasındaki eski ortaklığa dönülmesi gerektiği konusunda hemfikir.

Güvenin yeniden tesis edilmesi
Sudan Milli Ümmet Partisi Başkan Yardımcısı İbrahim el-Emin, konuyla ilgili değerlendirmesinde, “Hamduk'un istifa etmesi sürpriz değildi. Çünkü Orgeneral Burhan ile 21 Kasım'da imzaladığı anlaşmadan sonra faaliyetlerini 25 Ekim 2021 öncesindeki yürütemediğinden bu bekleniyordu. Hamduk-Burhan anlaşması, siyaset sahnesindeki kaosu artırması ve halkın gücünü zayıflatması bakımından büyük bir felaketti. Bu yüzden mevcut ortam, asgari düzeyde dahi çalışmasına izin verecek durumda değildi” ifadelerini kullandı.
Emin sözlerini şöyle sürdürdü:
“Bence Hamduk’un istifası herkesin bir sonraki aşama için derinlemesine düşünmesini gerektiriyor. Siyaset sahnesindeki karmaşıklaştırmanın ve krizin taraflarını sivil ve askeri bileşenler olarak ayırmamanın bir nedeni yok. Asıl önemli olan meselenin, iç cepheyi birleştirmek için kapsamlı çalışmalar yapmak ve ülkeyi yöneten taraflar arasında güveni yeniden tesis eden yeni bir denklem bulmak olduğunu düşünüyorum.”
Emin,  ne devrimci güçleri ne de anayasal belgeyi atlatmaya yönelik bir girişimin başarılı olacağını, böyle bir girişimin, Sudan'da başarıyı, sürekliliği, istikrarı ve tüm Sudan halkının arzusu olan demokratik dönüşümü sağlayamayacağını söyledi.

“Darbeyi meşrulaştırıyor”
Sudan Kongre Partisi (SCP) Sözcüsü Nureddin Babekir, yaptığı açıklamada, “Hamduk'un istifası gecikmiş bir adım. Çünkü Orgeneral Burhan ile yaptığı ikili anlaşma uyarınca yönetimdeki varlığı, Burhan'ın asker ve sivil taraflar arasında imzalanan anayasal belgeyle onaylanan, uluslararası ve bölgesel desteğe sahip bir ortaklığa dayanan meşru yönetime karşı gerçekleştirdiği darbeyi meşrulaştırmaya katkıda bulundu. Bu istifa, askeri bileşenin önderliğindeki darbeci yönetimi zayıflatacak ve orduya olan güvenini kaybetmeye başlayan ve Sudan halkını daha fazla baskı yapmaya cesaretlendiren uluslararası camianın gerçeği anlamasını sağlayacak. Bu yüzden askeri bileşenin tam bir askeri hükümet oluşturma eğiliminde olması bekleniyor” şeklinde konuştu.
Hamduk’un istifasının, Hamduk’un darbe sonrası iktidarda kalmaya devam etmesi nedeniyle bir bölünme yaşayan sivil bileşeni birleştirmek için bir fırsat olacağına inanan Babekir, böylece bir yanda devrimciler, diğer yanda darbeciler olmak üzere iki taraf olarak denklemin netleşeceğini söyledi.

Başarısızlık sendromu
Şarku'l Avsat'ın Independent Arabia'dan aktardığı habere göre, Muhalif kanattaki Sudan Halk Kongresi Partisi'nin (SHKP) siyasi işler sorumlusu Kemal Ömer ise Hamduk’un istifasıyla ilgili olarak, “İstifa, Sudan krizini daha da derinleştirme başlığı altında görülüyor. Bu istifaya iyimser bakanlar, bu gelişmenin mevcut krizde bir sıçramaya yol açacağı konusunda yanılıyorlar. Sudan halkının çoğunluğu orduya karşı olduğundan sahne daha da kasvetli olacak ve yeni bir başbakan seçmeye yönelik herhangi bir girişim halk tarafından reddedilecek” yorumunda bulundu.
Hamduk'un herkesçe iyi bilinen başarılarına övgüde bulunan Ömer, Hamduk görevde olduğu sırada yaşanan başarısızlıkların kesinlikle hoş görülmemesi gerektiğini, ancak bunların daha ziyade Sudan’daki siyasi ve anayasal gerçeklikten kaynaklandığını vurguladı. Ömer, “Başarısızlık, askeri bileşenin ekonomiyi kontrol etmesinin yanı sıra yönetimdeki tüm organlara ait bir sendromdur” dedi.

Tutumlarda kaymalar ve tehditler
Başbakan Hamduk, devlet televizyonunda yayınlanan konuşmasında halka hitaben şunları söyledi:
“Bana olan güveninizi size iade etmeye karar verdim. Başbakanlıktan istifa ettiğimi açıklıyorum. Bu cömert ülkenin evlatlarının, demokratik bir ülke olma yolundaki ilerleyişlerini tamamlamaları için önlerini açtım. Sevgili Sudanlılar, bu çetin ikilemin çözümü, diyalogdur. Sudan toplumunun ve devletinin milli uzlaşıya varması ve anayasal belgenin gösterdiği yolda ülkenin kurtuluşu için sivil bir demokratik yönetime dönüşümünü tamamlayacak bir yol haritası çizmesini sağlayan tüm eylemlerin konuşulduğu bir diyalog olmalı. Ülkemizin felakete sürüklenmemesi için elimden geleni yaptım ve şimdi ülkemiz, eğer düzeltilmezse bekasına karşı tehlikeli bir kavşaktan geçiyor. Halka güvenlik, barış ve adaletin sağlanacağı ve kan dökülmeyeceğine dair verdiğimiz sözü yerine getirmeyi istedim, ama siyasi güçler içindeki bu dağınıklık ve ben merkezli çatışmaların gölgesinde gerekli uzlaşıyı sağlamak için yaptığım onca şeye rağmen bu olmadı.”
Hamduk, son birkaç gün içinde siyasi ve askeri tüm geçiş süreci bileşenleriyle ve barış anlaşmasının taraflarıyla onları bilgilendirmek ve tarihi ve ulusal sorumluluğu önlerine koymak amacıyla görüştüğünü söyledi. Hamduk, “Bugün ülkede yaşanan büyük kriz, öncelikle siyasi bir kriz olsa da giderek ekonomik ve sosyal hayatın tüm yönlerini kapsayacak şekilde değişime uğruyor ve kapsamlı bir kriz olma yolunda ilerliyor” şeklinde konuştu.
Ülkenin en büyük sorununun, siyasi ve askeri bileşenleri arasındaki yapısal sorun olduğunu vurgulayan Hamduk, “Totaliter rejimlerin çöküşünden ve iç savaşların sona ermesinden sonra ortaya çıkan türden bir sorundur. Bu açıklama, Sudan’ın mevcut ve benzersiz gerçekliği için tamamen geçerlidir” dedi.

Protesto gösterileri devam ediyor
Pazar günü, başkent Hartum, Kuzey Hartum ve Omdurman’da ‘Şehitlerin Kanına Vefa’ olarak adlandırılan ve Cumhurbaşkanlığı Sarayı’na doğru gerçekleştirilen milyonluk protesto yürüyüşüne binlerce Sudanlı katıldı.
Darbe karşıtı Sudan Merkezi Doktorlar Komitesi tarafından yapılan açıklamaya göre Omdurman'daki gösterilerde en az iki eylemci öldü. Komite, eylemcilerden birinin göğsünden vurulduğunu, diğerinin ise başına aldığı şiddetli darbenin kafatasını parçalaması sonucunda hayatını kaybettiğini belirtti.
Düzenlenen yürüyüş, yeni yılın ilk protesto gösterisi olurken gösterilerin organizatörleri tarafından Ocak ayı için hazırlanan takvimde yer almadı. Bu yürüyüşün, Omdurman'da 30 Aralık'ta düzenlenen protesto gösterilerinde öldürülen beş kişiye ‘vefa’ amacıyla düzenlendiği belirtildi.

Ocak ayı protesto gösterileri
Hartum Direniş Komiteleri Koordinasyon Ofisi, 31 Aralık Cuma günü yaptığı açıklamayla 6, 12, 17, 24 ve 30 Ocak’ta ‘Üç Hayır’ (Müzakere yok, ortaklık yok, pazarlık yok) sloganıyla düzenlenecek protesto gösterilerinin takvimini duyurdu. Açıklamada, ordu siyaset sahnesinden çekilip iktidarı sivillere teslim edene kadar gerginliğin devam edeceği ve durmayacağı vurgulandı.
Sudan Merkezi Doktorlar Komitesi’nin açıklamasında, Orgeneral Burhan’ın, 25 Ekim’de askeri darbe olarak görülen kararlarını açıklamasından, ülkede olağanüstü hal (OHAL) ilan etmesinden ve sivil bileşenle hükümet ortaklığını feshetmesinden bu yana şimdiye kadar 13 protesto yürüyüşü gerçekleştirildiğini ve gösterilerde 55 kişinin öldüğünü aktardı.
Orgeneral Burhan ve istifa eden Başbakan Hamduk, 21 Kasım'da siyasi bir anlaşma imzaladılar. Anlaşma, Hamduk’un başbakanlık görevine geri dönmesini, teknokrat bir hükümetin kurulmasını, siyasi tutukluların serbest bırakılmasını ve demokratik süreci tamamlamak için askeri ve sivil birleşenlerin birlikte çalışmasını öngörüyordu. Birleşmiş Milletler (BM) de dahil olmak üzere bölgesel ve uluslararası taraflar ve kuruluşlar, anlaşmayı memnuniyetle karşılarken, Sudan’daki siyasi ve sivil güçler, ‘darbeyi meşrulaştırma girişimi’ olarak niteledikleri anlaşmayı reddettiler.



İran savaşı Mısır ve Türkiye arasındaki askeri iş birliğini hızlandırıyor... İsrail endişeli

Mısır ve Türkiye, Erdoğan'ın geçen şubat ayında Kahire'ye yaptığı ziyaret sırasında askeri işbirliği anlaşması imzaladı (Mısır Cumhurbaşkanlığı)
Mısır ve Türkiye, Erdoğan'ın geçen şubat ayında Kahire'ye yaptığı ziyaret sırasında askeri işbirliği anlaşması imzaladı (Mısır Cumhurbaşkanlığı)
TT

İran savaşı Mısır ve Türkiye arasındaki askeri iş birliğini hızlandırıyor... İsrail endişeli

Mısır ve Türkiye, Erdoğan'ın geçen şubat ayında Kahire'ye yaptığı ziyaret sırasında askeri işbirliği anlaşması imzaladı (Mısır Cumhurbaşkanlığı)
Mısır ve Türkiye, Erdoğan'ın geçen şubat ayında Kahire'ye yaptığı ziyaret sırasında askeri işbirliği anlaşması imzaladı (Mısır Cumhurbaşkanlığı)

Hişam el-Meyani

Mısır ile Türkiye arasındaki yakınlaşmanın, özellikle İran savaşı ve bölgede yaşanan istikrarsızlıkların gölgesinde askeri iş birliği alanında giderek güçlendiği değerlendiriliyor. Bu durum, İsrail'de de dikkatle izlenirken, bazı İsrailli çevreler Kahire ile Ankara arasındaki artan askeri koordinasyonun "bölgedeki güç dengelerini değiştirebilecek silah anlaşmalarını da kapsayabileceği" yönünde uyarılarda bulunuyor.

Mısırlı uzmanlar ve emekli askerî yetkililer ise iki ülke arasındaki iş birliğinin saldırı amaçlı değil, savunma odaklı olduğunu ve İran savaşı sonrasında ortaya çıkan bölgesel değişimlere karşı güç dengelerini korumayı hedeflediğini belirtiyor.

İsrail'in Maariv gazetesi, ABD istihbaratının, Mısır ve Türkiye'nin geniş kapsamlı bir askerî iş birliğini sessiz şekilde geliştirdiğine dair olağan dışı faaliyetler tespit ettiğini öne sürdü. Gazetenin pazar günü yayımladığı haberde, bu iş birliğinin bölgedeki güç dengelerini etkileyebilecek silah anlaşmalarını içerebileceği ifade edildi.

Haberde, İsrail'in en büyük endişelerinden birinin Mısır Sahil Güvenliği veya Türk hava savunma sistemleriyle ilgili bir güvenlik anlaşmasının hayata geçirilmesi olduğu belirtilirken, bu konuda ileri düzey görüşmeler yürütüldüğünü doğrulayan resmi bir açıklamanın bulunmadığı vurgulandı.

Birkaç ay önce Mısır ve Türkiye arasında yapılan ortak askeri tatbikatlardan, (Mısır askeri sözcüsü)Birkaç ay önce Mısır ve Türkiye arasında yapılan ortak askeri tatbikatlardan, (Mısır askeri sözcüsü)

Mısırlı ulusal güvenlik uzmanı Emekli Tümgeneral Muhammed Abdülvahid, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, Mısır ile Türkiye arasında birçok alanda yakınlaşma yaşandığını belirterek şunları söyledi:

"İki ülke arasında bir tür ortaklık söz konusu. Askerî alanda özellikle Türk insansız hava araçları (İHA), ortak eğitim faaliyetleri ve savunma sanayii iş birliği öne çıkıyor. Ayrıca yerli ihtiyaçları karşılamak ve bölgesel pazarlara yönelik satış yapmak amacıyla ortak askerî ürün geliştirme yönünde de bir eğilim bulunuyor."

Abdülvahid, iki ülke arasındaki savunma amaçlı askerî anlaşmaların bölgesel güç dengelerini korumaya yönelik olduğunu belirterek, "Özellikle İran savaşı sonrasında ortaya çıkan yeni koşullarda, ABD'nin Ortadoğu'daki güç dengesini İsrail lehine şekillendirme çabalarına karşı bir denge oluşturulmak isteniyor" dedi.

Mısır ile Türkiye arasındaki askerî iş birliği, 2023 yılında diplomatik ilişkilerin tam anlamıyla yeniden tesis edilmesi ve karşılıklı devlet başkanı ziyaretlerinin ardından belirgin şekilde ivme kazandı. Bu süreçte savunma sanayii alanındaki iş birliği de gelişti; iki ülke "Dostluk Denizi" ortak tatbikatlarını yeniden başlatırken, İHA’ların ortak üretimi konusunda anlaşmaya vardı. Ayrıca Mısır, Türkiye'nin beşinci nesil savaş uçağı projesi KAAN'a katıldı.

Türk savunma sanayiinin önde gelen ürünlerinden Bayraktar İHA'larının modelleri, Kahire'de düzenlenen IDEX 2025 Savunma Sanayii Fuarı'nda sergilenirken, araç ve mühimmatların üzerinde Mısır bayrağı yer aldı.

Mısır ve Türkiye arasında ilk üst düzey askeri görüşme geçen yıl Ankara'da gerçekleştirildi (Türkiye Savunma Bakanlığı)Mısır ve Türkiye arasında ilk üst düzey askeri görüşme geçen yıl Ankara'da gerçekleştirildi (Türkiye Savunma Bakanlığı)

Geçen yıl Ankara'da iki ülke arasında ilk üst düzey askerî toplantı gerçekleştirilirken, ağustos ayında Mısır ve Türkiye dikey iniş-kalkış yapabilen İHA’ların ortak üretimine ilişkin bir anlaşma imzaladı. Ayrıca Türk savunma şirketi HAVELSAN ile Mısır'ın Kadir Fabrikası arasındaki iş birliği kapsamında insansız kara araçlarının (İKA) üretimine başlandı.

Mısırlı uluslararası ilişkiler uzmanı ve akademisyen Beşir Abdülfettah da iki ülke arasındaki savunma iş birliğinin stratejik ortaklığı güçlendirmeyi amaçladığını belirterek, "Her iki ülke de gelişmiş silah sistemlerine erişimde çeşitli kısıtlamalarla karşı karşıya kalıyor" dedi.

Abdülfettah, "Mısır ve Türkiye, uluslararası baskılara karşı savunma sanayiinde yerli üretime yönelmek istiyor. Ortak askerî tatbikatlar da aynı hedefe hizmet ediyor" değerlendirmesinde bulundu.

Şubat ayında Cumhurbaşkanı Abdulfettah es-Sisi ile Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın Kahire'de bir araya geldiği ziyarette iki ülke arasında askerî iş birliği anlaşması imzalanmıştı.

Öte yandan İsrail basınında yer alan bazı haberlerde, Mısır-Türkiye iş birliğinin gelecekte başka ülkelerin de katılımıyla bir "Arap-İslam askerî ittifakına" dönüşebileceği yönündeki kaygılara dikkat çekildi.

Türkiye'nin mayıs ayı sonunda ortaya attığı bölgesel istikrar platformu önerisi de bu tartışmaların devamı olarak değerlendiriliyor. Ankara'nın önerdiği yapıda Türkiye'nin yanı sıra Suudi Arabistan, Mısır, Pakistan ve Körfez ülkelerinin yer alması, belirli şartlar altında İran ve İsrail'in de platforma katılabilmesi öngörülüyor.

Mısır Cumhurbaşkanı, geçtiğimiz şubat ayında Türk mevkidaşını kabul etti (Mısır Cumhurbaşkanlığı)Mısır Cumhurbaşkanı, geçtiğimiz şubat ayında Türk mevkidaşını kabul etti (Mısır Cumhurbaşkanlığı)

Dönemin açıklamalarında Türkiye Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, tüm bölge ülkelerinin toprak bütünlüğü, egemenlik ve karşılıklı güvenlik ilkelerine bağlı kalacağı daha geniş kapsamlı bir "bölgesel istikrar vizyonuna" ihtiyaç olduğunu vurgulamıştı.

Ulusal güvenlik uzmanı Abdülvahid, Mısır'ın böyle bir girişime olumlu yaklaşacağını ve aktif rol üstlenebileceğini belirterek, "Fiilen bu yapı zaten mevcut. Suudi Arabistan, Mısır, Türkiye ve Pakistan arasında düzenli olarak toplanan dörtlü mekanizma bulunuyor. Bu mekanizma, bölgesel barışın güçlendirilmesi ve son dönemde ABD ile İran arasındaki müzakerelerin ilerletilmesi gibi konularda rol oynuyor" ifadelerini kullandı.

Beşir Abdülfettah ise bölgesel platform fikrinin son derece önemli olduğunu belirterek, "Avrupa ve Asya'da bölgesel güvenlik ve iş birliği mekanizmaları bulunurken, Ortadoğu'da benzer bir yapının eksikliği hissediliyor" dedi.

Abdülfettah, İran savaşı sonrasında bölgenin önemli jeopolitik ve stratejik dönüşümler yaşayacağını belirterek, "Bu nedenle böyle bir platformun gündeme gelmesi son derece gerekli. Ancak yapının siyasi koordinasyonla mı sınırlı kalacağı, askerî iş birliğini de kapsayıp kapsamayacağı ve ortak bir bölgesel güç oluşturup oluşturmayacağı gibi birçok sorunun netleştirilmesi gerekiyor" değerlendirmesinde bulundu.

Uzman, söz konusu girişimin ABD ve İsrail'in Ortadoğu'yu yeniden şekillendirme çabalarına karşı bir tepki niteliği taşıdığını belirtirken, şu ana kadar Mısır ve diğer bölge ülkelerinden öneriye ilişkin resmi bir tutum açıklanmadığını da ifade etti.


İHA’lar ve hava saldırıları... İsrail ile Hizbullah arasındaki caydırıcılık dengesi nasıl değişti?

İsrail’in düzenlediği hava saldırısının ardından Lübnan’ın güneyindeki Sur kentinde bir binadan alev topu yükseliyor, (AFP)
İsrail’in düzenlediği hava saldırısının ardından Lübnan’ın güneyindeki Sur kentinde bir binadan alev topu yükseliyor, (AFP)
TT

İHA’lar ve hava saldırıları... İsrail ile Hizbullah arasındaki caydırıcılık dengesi nasıl değişti?

İsrail’in düzenlediği hava saldırısının ardından Lübnan’ın güneyindeki Sur kentinde bir binadan alev topu yükseliyor, (AFP)
İsrail’in düzenlediği hava saldırısının ardından Lübnan’ın güneyindeki Sur kentinde bir binadan alev topu yükseliyor, (AFP)

İsrail, hava saldırıları, tahliye uyarıları ve sınırlı kara ilerleyişleriyle sahadaki baskısını artırırken, Hizbullah ise insansız hava araçları (İHA) ve Litani Nehri’nin kuzeyindeki ileri cephelerde yaşanan doğrudan çatışmalarla karşılık veriyor. Ancak karşılıklı tırmanışın arka planında, 2006 savaşının ardından yıllarca sınır hattında geçerliliğini koruyan caydırıcılık dengesinin benzeri görülmemiş bir sınamadan geçtiği değerlendiriliyor. Operasyonların kapsamının genişlemesi ve yakın zamana kadar doğrudan tehdit alanının dışında kabul edilen bölgelere ulaşması, bu değerlendirmeyi güçlendiren unsurlar arasında gösteriliyor.

Lübnanlı askerî çevrelerin değerlendirmelerine göre, artık ez-Zehrani bölgesine kadar uzanan hava saldırıları, Zevtar eş-Şarkiye çevresinde devam eden çatışmalar ve İsrail güçlerinin Nebatiye sınırlarına doğru kademeli ilerleyişi, çatışmaların yeni bir aşamaya geçtiğine işaret ediyor. Bu değerlendirmelerde, İHA’ların tek başına caydırıcılık dengesini korumakta yetersiz kaldığına dikkat çekilirken, İsrail’in olası bir siyasi uzlaşı veya müzakere süreci öncesinde sahadaki dengeleri kendi lehine değiştirmeyi amaçlayan kademeli bir baskı stratejisi izlediği belirtiliyor.

İHA’lar caydırıcılık sağlamaz

Bu çerçevede, Ortadoğu Stratejik Araştırmalar Merkezi Başkanı emekli Tuğgeneral Dr. Hişam Cabir, Hizbullah’ın kullandığı İHA’ların İsrail’in giderek genişleyen hava saldırıları ve askerî operasyonları karşısında gerçek anlamda bir caydırıcılık sağlayamadığını söyledi. Cabir Şarku'l Avsat'a, “İHA’lar bir caydırıcılık unsuru oluşturmuyor. İsrail’i zorlayabilir ve ona kayıplar verdirebilir; ancak askerî operasyonlarını sürdürmesini engelleyemez” ifadelerini kullandı.

İsrail’in hava saldırıları ve kara operasyonlarını sürdürmesinin, mevcut caydırıcılık denklemine ilişkin önemli göstergeler taşıdığını belirten Cabir, “Eğer caydırıcılık gerçekten var olsaydı, İsrail operasyonlarına bu şekilde devam edemezdi. Bugün gördüğümüz tablo, İsrail’in taktiklerini değiştirerek, güneyde verdiği kayıplara rağmen ilerleyişini sürdürdüğünü gösteriyor” değerlendirmesinde bulundu.

İsrail hava saldırılarının ardından Lübnan’ın güneyindeki kasabalardan yükselen dumanlar (Reuters)İsrail hava saldırılarının ardından Lübnan’ın güneyindeki kasabalardan yükselen dumanlar (Reuters)

Cabir, sahadaki mevcut gelişmeleri 2006 savaşının ardından oluşan caydırıcılık dengesindeki gerilemeyle de ilişkilendirdi. 2006 ile 2023 yılları arasında geçerli olan caydırıcılık mekanizmasının fiilen işlediğini savunan Cabir, Gazze ile bağlantılı destek cephesinin açılmasının ardından Hizbullah’ın bir yıpratma savaşına girmesiyle bu dengenin çöktüğünü öne sürdü. Cabir, “2006’dan 2023’e kadar süren caydırıcılık dengesi gerçekten mevcuttu. Ancak Hizbullah’ın 2023’te destek cephesi kapsamında savaşa dahil olmasının ardından İsrail, örgütün askerî kapasitesinin gerçek durumunu görme fırsatı buldu. O andan itibaren caydırıcılık etkisi aşınmaya başladı” ifadelerini kullandı. İsrail’in hedeflerinin yalnızca Zevtar ve çevresiyle sınırlı kalmayabileceği uyarısında bulunan Cabir, operasyonların daha geniş bir alana yayılabileceğini belirtti. Cabir, “En büyük endişem, İsrail’in hedeflerinin Litani Nehri’nin güneyiyle sınırlı kalmaması ve operasyonların ez-Zehrani’nin güneyine kadar uzanabilecek yeni bir aşamaya evrilmesidir” dedi.

Uzun vadeli tüketme ve tükenme politikası

Cabir, İsrail’in uyguladığı tahliye uyarıları ve zorunlu göç politikalarının temel amacının bölgeleri sivillerden arındırmak olduğunu belirterek, “İsrail bir bölgeyi sakinlerinden boşalttığında, o alandaki her türlü hareketliliği hedef alma imkânı elde ediyor. Bu durumda otomobil ya da motosikletle hareket eden herhangi bir kişi potansiyel hedef hâline geliyor” dedi.

Güney Lübnan’ın uzun süreli bir yıpratma savaşına sürüklenmiş olabileceği uyarısında bulunan Cabir, “En büyük endişem, Güney Lübnan’ın fiilen uzun soluklu bir yıpratma savaşının içine girmiş olmasıdır. Çünkü sahadaki mevcut göstergeler, gerilimin kısa sürede sona ereceğine veya önceki angajman kurallarına dönüleceğine işaret etmiyor” şeklinde konuştu.

Sahadaki ve siyasi alandaki gelişmeleri değerlendiren Cabir, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun uğrayacağı kayıplar ne olursa olsun mevcut aşamada Lübnan’daki savaşı durdurmaya niyetli görünmediğini söyledi. Cabir, İsrail’in şimdiye kadar ilan ettiği askerî ve siyasi hedeflerin hiçbirine ulaşamadığını savundu.

Cabir, “Tel Aviv yönetimi Hizbullah’ın silahsızlandırılmasını sağlayamadığı gibi, Lübnan’a kendi şartlarını da kabul ettiremedi” değerlendirmesinde bulundu.

Mevcut verilerin, bölgedeki durumun eski haline dönmeyeceğini gösterdiğini ifade eden Cabir, savaşın yeni bir aşamaya girdiğini ve bunun Güney Lübnan’daki mevcut dengeler ile bölgenin genel yapısı üzerinde kalıcı etkiler yaratacağını belirtti.

Hizbullah’a ilişkin değerlendirmelerde de bulunan Cabir, örgütün de mevcut koşullarda savaşı tek taraflı olarak sonlandırabilecek durumda olmadığını söyledi. Cabir, sahadaki karmaşık dinamikler ile bölgesel ve uluslararası hesapların iç içe geçmiş olmasının, çatışmanın sona erdirilmesini daha da zorlaştırdığını kaydetti.

Caydırıcılık dengesi yok

Emekli Tuğgeneral Halil el-Hilu, Hizbullah’ın kullandığı İHA’ların İsrail’in yoğun hava saldırıları karşısında etkili bir caydırıcılık dengesi oluşturamadığını belirterek, “İsrail’in verdiği zarar ve kayıplar, maruz kaldıklarından çok daha büyük” dedi.

 Lübnan’ın güneyindeki Sur kentinde İsrail hava saldırısının yaşandığı bölgede meydana gelen hasarı inceleyen bir adam (AFPLübnan’ın güneyindeki Sur kentinde İsrail hava saldırısının yaşandığı bölgede meydana gelen hasarı inceleyen bir adam (AFP)

El-Hilu, özellikle fiber optik kabloyla yönlendirilen FPV tipi İHA’ların teknik sınırlamalarına dikkat çekerek, bu sistemlerin menzil ve taşıma kapasitesi bakımından önemli kısıtlamalara sahip olduğunu söyledi. “Bu tür İHA’ların etkin menzili pratikte 3 ila 15 kilometre arasında değişiyor ve mantıksal olarak en fazla yaklaşık 20 kilometreye ulaşabiliyor” diyen el-Hilu, “Çünkü hava aracına bağlı olan kablo ek ağırlık oluşturuyor ve operasyonel performansını olumsuz etkiliyor. Bu nedenle 60 kilometreye kadar kullanılabildikleri yönündeki iddialar askerî açıdan gerçekçi değil” yorumunda bulundu..

El-Hilu, Hizbullah’ın söz konusu İHA’ları İsrail’in oluşturduğu ve yaklaşık 10 kilometre derinliğe sahip tampon bölgedeki İsrail güçlerini hedef almak amacıyla kullandığını, ancak bunun sahadaki dengeleri değiştirmediğini savundu.

El-Hilu, “Haritaya baktığımızda İsrail güçlerinin Nebatiye’ye oldukça yaklaştığını görüyoruz. Aynı zamanda hava saldırıları, tahliye uyarıları ve zorunlu göç uygulamaları ez-Zehrani’nin kuzeyine kadar genişliyor. Bu durum tek başına bile caydırıcılık dengesinin ortadan kalktığını gösteriyor” şeklinde değerlendirdi.

Hizbullah’ın İHA’lar aracılığıyla İsrail’e kayıplar verdirerek sahada etki oluşturmaya çalıştığını belirten el-Hilu, buna karşın mevcut gelişmelerin İsrail’in hem Hizbullah’a hem de Lübnan’a çok daha büyük zarar verdiğini ortaya koyduğunu ifade etti.


Somaliland, Etiyopya’ya deniz yolunu yeniden açıyor... Mogadişu ile gerginlik artıyor

Somali Cumhurbaşkanı ile Etiyopya Başbakanı arasında daha önce yapılan görüşmeden (Etiyopya Haber Ajansı)
Somali Cumhurbaşkanı ile Etiyopya Başbakanı arasında daha önce yapılan görüşmeden (Etiyopya Haber Ajansı)
TT

Somaliland, Etiyopya’ya deniz yolunu yeniden açıyor... Mogadişu ile gerginlik artıyor

Somali Cumhurbaşkanı ile Etiyopya Başbakanı arasında daha önce yapılan görüşmeden (Etiyopya Haber Ajansı)
Somali Cumhurbaşkanı ile Etiyopya Başbakanı arasında daha önce yapılan görüşmeden (Etiyopya Haber Ajansı)

Etiyopya’nın denize açılma talebi konusunda ayrılıkçı Somaliland bölgesiyle vardığı ön mutabakat nedeniyle Somali ile yaşadığı krizin üzerinden yaklaşık iki yıl geçerken, ayrılıkçı yönetim İsrail’den tanınma elde etmesinin ardından aynı öneriyi yeniden gündeme taşıdı.

Şarku’l Avsat’a konuşan Somali ve Afrika uzmanı bir isim, bu girişimin özellikle Mogadişu ile ayrılıkçı bölge arasındaki gerilimi yeniden artıracağını belirtti. Uzman, Addis Ababa’nın teklife olumlu yaklaşması halinde Arap ülkeleri ve bölgesel aktörlerden güçlü bir ret tavrının ortaya çıkacağı öngörüsünde bulundu.

Ayrılıkçı bölge, Aden Körfezi boyunca uzanan 740 kilometrelik kıyı şeridine sahip bulunuyor. Afrika Boynuzu’nda Hint Okyanusu ile Kızıldeniz’in kesişim noktasında stratejik bir konumda yer alan bölge, 1991 yılında Somali Federal Cumhuriyeti’nden ayrıldığını ilan etmesine rağmen uluslararası toplum tarafından tanınmıyor. Ancak İsrail, Aralık 2025’te Somaliland’ı tanıyan ilk ülke oldu. Bölgenin stratejik öneme sahip Berbera Limanı ise uzun süredir bölgesel ve uluslararası nüfuz mücadelesinin merkezinde yer alıyor.

Somaliland Dışişleri Bakanı Abdurrahman Tahir Adam dün Etiyopya merkezli The Reporter gazetesine verdiği röportajda, “Etiyopya’nın denize erişim hakkı vardır” dedi.

Adam, “Etiyopya’nın denize erişiminin öneminin farkındayız. Etiyopya hükümetinin liman veya deniz koridoruna ilişkin ihtiyaçlarını görüşmeye hazırız. Onların ihtiyaçlarını anlıyoruz; onlar bizim kardeşlerimiz. Yardımcı olabileceğimiz bir yol varsa buna tamamen hazırız” ifadelerini kullandı.

Gazetenin aktardığına göre Etiyopya ile ayrılıkçı Somaliland yönetimi, 1 Ocak 2024’te bir mutabakat zaptı imzaladı. Söz konusu anlaşma, denize kıyısı bulunmayan Etiyopya’ya bir deniz çıkışı sağlanmasını öngörürken, karşılığında Somaliland’ın egemenliğinin tanınması ihtimalini içeriyordu. Anlaşma kapsamında Etiyopya’nın 20 kilometrelik kıyı şeridini kiralaması ve burada bir deniz üssü kurması planlanıyordu.

Somali ve Arap ülkelerinin karşı çıktığı anlaşmanın ardından Türkiye’nin yürüttüğü diplomatik girişimler sonucunda Aralık 2024’te Ankara Bildirisi imzalandı. Bildiri, Somali’nin toprak bütünlüğüne saygı çerçevesinde denize erişim konusundaki teknik görüşmelerin sürdürülmesini öngörüyordu. Ancak gazetenin değerlendirmesine göre, bu görüşmeler bugüne kadar kayda değer bir ilerleme sağlayamadı.

Türkiye’nin arabuluculuğunda varılan anlaşma, Şubat 2025 sonuna kadar teknik müzakerelerin başlatılmasını ve dört ay içinde nihai bir anlaşmaya ulaşılmasını öngörüyordu. Ancak aradan geçen süreye rağmen bu konuda herhangi bir ilerleme kaydedilmedi.

Adam, verdiği röportajda Türkiye’nin arabuluculuğunda yürütülen süreçte bir durgunluk yaşandığını doğrulayarak, “Herhangi bir değişiklik olmadı” dedi. Adam, Berbera Limanı’nın Etiyopya tarafından kullanılmaya hazır olduğunu belirterek, “Etiyopya limanı istediği zaman kullanabilir. Limandan tam anlamıyla yararlanmak isterse buna da hiçbir itirazımız yok” ifadesini kullandı. Etiyopya ile imzalanan mutabakat zaptının halen yürürlükte olup olmadığı ya da iptal edilip edilmediği yönündeki soruya ise doğrudan yanıt vermekten kaçınan Adam, “Mutabakat zaptı her şey demek değildir” değerlendirmesinde bulundu.

Somalili siyaset analist ve Afrika uzmanı Abdülveli Cami Berri’ye göre, Somaliland’ın Etiyopya’ya deniz çıkışı sağlama fikrini yeniden gündeme getirmesinin temel nedeni, Addis Ababa ile ilişkileri stratejik bir koz olarak görmesi. Berri, ayrılıkçı yönetimin bu ilişki üzerinden etkili bölgesel güçlerle ortaklıklar kurarak uluslararası tanınma elde etmeyi, aynı zamanda Berbera Limanı ve buna bağlı yatırımlardan ekonomik kazanç sağlamayı hedeflediğini ifade etti.

Berri, Türkiye’nin arabuluculuğunun krizi tırmanma aşamasından diyalog sürecine taşımayı başardığını belirterek, Etiyopya’nın geniş çaplı bir bölgesel çatışmaya girmek istemediğini, Somali’nin de savaşa sürüklenmekten kaçındığını söyledi. Ancak taraflar arasındaki anlaşmazlığın temel nedenlerinin ortadan kalkmadığını vurgulayan Berri, son dönemde yeniden gündeme gelen açıklamaların gerilimi tekrar artırabileceği uyarısında bulundu.

Mogadişu yönetimi ise Somaliland’ın attığı bütün adımlara karşı çıkmayı sürdürüyor. Somali hükümeti, Somaliland’ı ülke topraklarının ayrılmaz bir parçası olarak görmeye devam ederken, ayrılıkçı bölgenin izlediği siyasi çizgiye yönelik birçok kez ret ve tepki açıklamasında bulundu.

Somali Cumhurbaşkanı Hasan Şeyh Mahmud (Somali Haber Ajansı)Somali Cumhurbaşkanı Hasan Şeyh Mahmud (Somali Haber Ajansı)

Etiyopya’nın Somaliland ile anlaşma imzalamasının ardından Mogadişu yönetimi bir dizi karşı adım attı. Bu kapsamda dönemin Somali Savunma Bakanı Abdulkadir Muhammed Nur, Kasım 2024’te yaptığı açıklamada, Etiyopya’nın Somali’nin egemenliği ve bağımsızlığını ‘açık biçimde ihlal ettiği’ gerekçesiyle yaklaşık 4 bin Etiyopyalı askerin yeni barış gücü misyonunda yer almayacağını duyurdu. Nur, bir ay sonra ise Etiyopya birliklerinin ülkeden ayrılmasını talep ederek, aksi halde varlıklarının ‘işgal’ olarak değerlendirileceğini söyledi.

Şarku’l Avsat’ın Washington Post’tan aktardığına göre Somali Cumhurbaşkanı Hasan Şeyh Mahmud Şubat 2025’te verdiği röportajda, ABD Başkanı Donald Trump’a yakın bazı isimlerin Somaliland’ın resmen tanınması yönünde baskı yaptığını öne sürdü. Mahmud, böyle bir adımın Afrika kıtasındaki mevcut sınırların değişmesine yol açabilecek tehlikeli bir emsal oluşturabileceği uyarısında bulunmuştu.

İsrail’in Somaliland’ı tanımasının ardından Somali’den bu sürece karşı çıkan açıklamalar peş peşe geldi.

Afrika uzmanlarına göre Mogadişu yönetimi, bundan sonra da benzer girişimlere karşı çıkmayı sürdürecek. Somali hükümeti, limanlar, askeri üsler veya deniz çıkışlarıyla ilgili yabancı devletlerle yürütülecek her türlü müzakerenin yalnızca federal hükümetin yetkisinde olduğunu savunuyor. Bu nedenle Somaliland’ın attığı adımları ulusal egemenliğe yönelik bir ihlal olarak değerlendiriyor. Buna karşılık ayrılıkçı yönetim ise dış ilişkilerine dair kararları alma yetkisinin kendisinde olduğunu öne sürüyor. Uzmanlar, bu görüş ayrılığının İsrail’in tanıma kararının ardından ortaya çıkan krize ilave olarak yeni bir siyasi gerilim başlığı oluşturacağını belirtiyor.

Uzmanlara göre Etiyopya’nın Berbera Limanı konusunda atacağı herhangi bir resmî adım, krizi daha güçlü biçimde yeniden alevlendirebilir. Özellikle Addis Ababa yönetiminin denize çıkış elde etme hedefinden vazgeçmemesi nedeniyle gerilimin yeniden yükselme ihtimali bulunduğu ifade ediliyor. Ayrıca Arap ülkelerinden de sert tepkiler gelmesi bekleniyor. Uzmanlar, özellikle Mısır’ın bu dosyadaki gelişmeleri yakından takip ettiği ve Etiyopya gibi Kızıldeniz’e kıyısı bulunmayan ülkelerin denizde varlık göstermesini sağlayacak düzenlemelere karşı çıktığını vurguladı.