Sudan’da şiddete rağmen barışçıl çözüme yer var mı?

Sudan’da hükümetin, yerine getirmesi gereken görevleri olduğuna ve bunları geçiş dönemi sonrasına ertelememesi gerektiğine kanaat getirmesini gerekiyor.

Sudan'daki protesto gösterilerinden bir kare (Reuters_Arşiv)
Sudan'daki protesto gösterilerinden bir kare (Reuters_Arşiv)
TT

Sudan’da şiddete rağmen barışçıl çözüme yer var mı?

Sudan'daki protesto gösterilerinden bir kare (Reuters_Arşiv)
Sudan'daki protesto gösterilerinden bir kare (Reuters_Arşiv)

Mana Abdulfettah*
Eski rejime karşı Aralık 2018 devriminin, önceki protestoları bastırma geleneğinde olduğu gibi daha şiddetli bir karşılık bulması bekleniyordu. Zira 30 yıl boyunca genişletilen otoriteden kolay kolay vazgeçilemeyeceği öngörülüyordu. Durum, beklendiği üzere aşırı şiddete yükseldi ve gerisinde yüzlerce kurban, yaralı ve kayıp bıraktı.
Ancak geçiş hükümeti altında devam edildi. Bu durumun, her zaman bir açıklamaya ihtiyacı var. Devletin güç ve şiddet tekeline sahip olduğunu varsayarsak geçiş hükümeti, bir yanda siyasi güçler, diğer yanda bu güçler ve halk arasında ‘demokrasi ve barış içinde bir arada yaşama geçişin’ ortasına koyuldu.
Geçiş döneminin sonuna yaklaşırken, ilk aşamada başarısızlık yaşanmış olabilir. Mevcut şartlar değişmedikçe de bir sonraki ve son dönemde de başarısızlık yaşanması mümkün.
Başarısızlık, yalnızca halkın arzularına ulaşılmasında değil, askeri ve sivil bileşenlerin belirli bir süre için anlaşamamasında da görüldü. Mevcut şiddetin bazı sebeplerinin kökleri, Sudan devletine dayanıyor olmasına rağmen geçiş hükümeti de bu şiddetin tırmanmasına katkı sağladı.
Başbakan Abdullah Hamduk’un geçen pazar günü sunduğu istifa, Sudanlıları ‘Başbakanın azil süresinin sona ermesinin ardından siyasi bir anlaşma uyarınca görevine iade edilmesiyle’ aştıklarını sandıkları karanlık noktaya geri getirdi. Bir hükümet kurmayı başaramamış olsa da varlığı, sokakların yalnız olmadığına dair az bir güvence veren sivil bir hükümetin siyasi bir sembolizmiydi. Hamduk’un ayrılış konuşmasındaki ‘Sudan’da demokrasiye siyasi geçiş için yeni bir anlaşmaya varma yolunda diyalog masasına oturma’ çağrısıyla durum daha da karanlıklaşıyor. Bu da bizi, çatışmanın aynı diyalog ilkesi üzerinde uzlaşı sağlanan başlangıç ​​noktasına geri getiriyor.

Umut dağıldı
Sudan devriminin eski rejimden kurtulmayı başardığı, ancak devrim sonrası döneme tam olarak hazırlanmadan hedeflerini gerçekleştirmeye devam ettiği bir dönemde tüm kazanımlar, tek bir hedef üzerinde toplandı; Ömer el-Beşir’i devirmek. Bu ise beklenmedik bir zamanda elde edildi. Devrimci güçlerin sadece Beşir ve hükümetini değil bir bütün olarak rejimi devirme gerekliliğine odaklanması nedeniyle ise diğer hedefler donduruldu. Yeni bir rejimin sağlam temellere oturtulması için 30 Haziran darbesinin etkilerinin ortadan kaldırılması konusunda ciddi endişeler vardı.
Devrimin bu ilk döneminde askeri bileşen, yönetimdeki ortağının hareketleri, iki bileşenin üyeleri arasında artan güvensizlik ve medya alışverişi konusunda da endişeliydi ve konseyin, sözde birliğinin sırtını büken saman oldu.
Geçiş hükümeti, geçiş aşamasının adımlarının tüm gruplarının askeri ve sivil bileşenleri ve diğer siyasi partiler arasında, üzerinde anlaşmaya varılan belirli demokratik mekanizmalar geliştirmeyi başaramadı. Ve siyaset sahnesine öyle ya da böyle yansıyan, eleştiriden şiddetli çatışmalara dönüşen mücadele süreçlerini hızlandırdı.
İstifa eden Başbakan Abdullah Hamduk’un varlığı, askeri konseyin hükümetteki varlığını reddetmeleri sonucunda isyancılar ile düzenli güçler arasında kısa bir süreliğine tampon görevi görse de Özgürlük ve Değişim Bildirgesi Güçleri (ÖDBG) bileşenleri arasındaki içsel farklılıklar ile otorite dışındaki güçler ve taraflar arasındaki farklılıklar, sivil bir hükümete ulaşma umudunu kırdı.
Burada şunu belirtmek gerekiyor ki bu güçler, sokağı temsil eden ideal modeller değildi. Ancak bu güçlerin ve Hamduk’un varlığında, ordunun iktidarı tamamen kontrol etmesi korkularını ortadan kaldıran bir sivil semboldü.
Egemenlik Konseyi’ndeki sivil güçlerden hoşnut kalınmadığı göz önüne alındığında bu durum, devrim hedefleri hesaba katılmadan vatandaşları askeri güçlerin okları altına sokmamalıdır. Aksine vatandaşlar, hala geçiş döneminin zorluklarıyla karşı karşıyalar.

Anlaşmazlık noktası
Sivil ve askeri bileşenler arasındaki anlaşmazlık noktalarından biri de toplumsal bir kurum olarak devlet kavramında özetlenebilir. Bu devletin temel işlevi ise farklı siyasi ve etnik oluşumlar arasında barış içinde bir arada yaşamayı güvence altına alan toplumsal ve siyasi değişimi sağlamaktır. Sivil bileşen, bu temel işlevi talep ederken, silahlı hareketlerin hükümet içindeki ‘Devrimci Cephe’ye dahil edilmesi sürecine sponsor oldu. Askeri bileşen de yetkisini ‘ortağına ve yetkisi olmayan halka’ dayatma eğilimindeydi.
Bu farklı gruplar, tek bir siyasi grup ve tek bir merkezi otorite altında birleşmiş olsa da Sudan siyasi tarihine göre şiddetin sebeplerinden biri olarak kabul ediliyor. ÖDBG, devletin siyasi otoritesinin bu şekilde genişletilmesine veya yukarıda belirtilen amaçlar için meşru ve caiz olarak kabul edilmesine başlangıçta itiraz etmemiştir.
Son dönemde olağanüstü hâl yasasının yeniden yürürlüğe girmesiyle yetkilerini genişleten ordu, polis ve güvenlik güçleri gibi baskıcı organlarının da yardımıyla mevcut iktidar, barışçıl göstericilere karşı şiddet uygulamıştır. Ve bu eylemleri ‘devleti ve kurumlarını koruma hakkı olduğu’ gerekçesiyle meşrulaştırmıştır. Onu, bu zorlayıcı yöntemleri kullanmaya teşvik eden şey ise değiştirilmesi önerilen yasaların tamamının bozulması veya birçoğunun cezasız kalması nedeniyle, düzenli kuvvetlerin cezalandırılmasını sağlayan mevzuatın etkinleştirilmemesidir.
Bu güçler, kendilerini halkın temsilcileri ve birleşik liderliğe bir alternatif olarak gördüler. Ancak geçiş hükümetine karşı çıkan tüm uyumlu taraflar arasında birleşik bir şemsiye olarak görülmediler. Ayrıca üyelerinin pozisyonlarına bağlılığı nedeniyle halk desteğini çok hızlı bir şekilde kaybetmeyi başardı ve Egemenlik Konseyi’ne yöneltilen eleştirilerden payını aldı.

Şiddetin sebepleri
Düzenli güçlerin haksız ve baskıcı uygulamaları ve barışçıl protestoları bastırmak için aşırı şiddet kullanımı büyük bir bıkkınlık yarattı ve devrim halinin devam etmesini teşvik etti. Bu uygulamalara siyasi yetersizlik, kötü yönetim ve sivil bileşenin siyasi deneyim eksikliği de eşlik ediyor. Zayıf siyasi entegrasyon süreçlerine ek olarak, siyasi güçler uyumsuzluk halinde ve tek bir hükümet olmak için gerekli çeşitlilik teşvik edilmedi. Aksine Egemenlik Konseyi içerisinde hükümet ve muhalefetin rollerini birlikte oynuyordu.
İdeoloji, eski rejim döneminde siyasi şiddetin yayılmasında önemli bir rol oynarken, geçiş hükümetinin liberal güçler ile devlete karşı bir mücadele yürütmek amacıyla belirli nedenlerle insanları harekete geçiren diğer unsurlar arasında bölündüğünü görüyoruz. Bu duruma, daha fazla mücadele için güç ve şiddet uygulanmasını kutlayarak kurbanların yüceltilmesi eşlik ediyor. Bir yandan da devlet şiddetine karşı şiddete başvurdukları gerekçesi ile düzenli kuvvetlerin bazı üyelerini hedef alarak aşırı bir çatışma çağrısında bulunuluyor.
Bir başka neden ise başkent Hartum’daki gösterilerin Darfur, Nuba Dağları bölgesi ve Doğu Sudan da dahil olmak üzere farklı bölgelerdeki diğer gösterilerle birleşmesi olarak ortaya çıkıyor. Sivil bileşen, bu durumu Hartum’da yaşananlarla bağlantılı olarak tasvir etmeye çalıştı. Ancak bu bölgelerin, sözde ‘ayrılıkçı şiddete’ dahil edilebilecek başka protesto nedenleri de var. Ancak özellikle geçiş hükümetiyle Kapsamlı Barış Anlaşması’nı imzalamayı kabul etmeyen silahlı hareketlerin güvensizliğinde ve faaliyetlerinde verimli bir zemin buldu. Diğer bir sebep de keskin bir kutuplaşma ve bağımsız siyasi görüş ayırma süreçlerinin ortaya çıkması nedeniyle siyasi sadakat silahının, ‘Benimle olmayan bana karşıdır’ şeklindeki sabit siyasi önsöze göre kullanılmasıdır.

Diğer şiddet şekilleri
Gelecek dönem, anayasal ifade araçlarının, hakların korunmasının ve yasalara başvurmanın yokluğunda, farklı elit gruplar arasındaki siyasi çatışmalarda temsil edilen diğer şiddet şekillerinin ortaya çıkmasına tanık olabilir. Aynı şekilde protestolar devam ederken, bu eylemler yetkililerin şiddetine tepki olarak ise barışçıldan şiddete dönüşüyor. Bu durumda hayatta kalan olmayacak.
Protestolar, şimdiden farklı direniş şekilleri almaya başladı, altyapıya ve devlet tesislerine büyük zarar verdi, bireylere saldırılara, vatandaşları yağmalamaya ve terörize etmeye dönüştü. Sudan toplumunda sosyo- dini bir değişimin yaşandığı inancıyla, mevcut durumu reddedici ideolojik temellere dayalı noktalar da dahil, çeşitli terör hareketleri de üreyebilir.
Bu söylem, devrimin başlangıcından itibaren başladı ve şu anda da devam ediyor. Bu hedefe ulaşmak için birleşen radikal İslamcı grupların koalisyonuyla güçlendirilmesi de planlanabilir. Ayrıca hükümetin liberal yolunun ‘Sudan’ı uluslararası kapitalizm taleplerine, Batı’nın ülke işlerine müdahalesine ve Dünya Bankası ve Uluslararası Para Fonu (IMF) gibi uluslararası finans kuruluşlarına boyun eğmeye götüreceğine’ inanan komünist eğilime dayalı başka bir ideolojik hareket daha var. Bu eğilim, bu yönde sloganlar taşıyan pankartlarla göstericiler arasında aktiftir ve aktif hareketlerden şiddet hareketlerine dönüşmesi için de yer vardır.
Ordu, artık güç ve otoriteyi kontrol ediyor, sivillere karşı şiddet uyguluyor. Öyle ki işler tersine dönerse ve askeri yapılanma dış baskılara maruz kalırsa, bir askeri devrim durumuna tanık olabiliriz. Bu olasılığa, Cuba Barış Anlaşması’nda öngörülen birleşme kararından önce geniş yetki talebini sürdüren isyancı silahlı hareketlerin kuruma entegre edilmesinin yanı sıra, askeri kurumun içinde yetki ve ayrıcalıklarla ilgili sorunların varlığı hizmet etmektedir. Bu durum ise iç çatışmadan herkese karşı bir devrime dönüşebilir. Mevcut durum ve şiddet kullanımının devam etmesi, Darfur ve Nuba Dağları bölgesinde savaşın devam etmesiyle tehdit ediyor.

Orta yollu çözümler
Mevcut durum çerçevesinde aklın sesini güçlendirme ve radikal çözümler bulma çağrısı, başlı başına bir gerçekçilik dışı gibi görünüyor. Ancak Sudan’ın krizlerini temelden çözmeyecek bir tür barışçıl çözümler yaratmak ve sağlamak için her zaman bir orta alan var. Ancak bu barışçıl çözümler, durumu sakinleştirmeye ve tırmanmamasını sağlamaya, hoşnutsuzluk, tıkanıklık ve genel hayal kırıklığı durumunu ortadan kaldırmaya ve diğer bölgelerdeki etnik huzursuzluğun yoğunluğunu hafifletmeye katkıda bulunacaktır. Ayrıca bu kritik aşamadaki siyasi katılım, gençleri ‘siyasi ve toplumsal çoğunluğu sağlayacak’ bir sonraki hükümetin parçası olmaya da yöneltebilir. Bunların yanı sıra hesap verebilirliği ve şeffaflığı sağlamak için üç otoritenin (yürütme, yasama ve yargı) ayrılığı ve devrim yıllarında cinayetlere ilişkin soruşturmaların sonuçları üzerinde çalışılması da gündeme gelebilir. Bu soruşturmaların başında, Silahlı Kuvvetler Genel Komutanlığı önündeki oturma eylemi olaylarıyla ilgili soruşturmalar geliyor.
Bu çözümler, hükümetin ‘yerine getirmesi gereken görevleri olduğuna ve bunları geçiş dönemi sonrasına ertelemeyeceğine’ inanmasını gerektiriyor. Hem sivil hem de askeri geçiş hükümetinin siyasi pratiğinden açıkça anlaşılan şey, geçiş dönemini bozan bir zaman köprüsü olarak görülmeleridir. Nitekim iki taraf da vatandaşlara karşı herhangi bir yükümlülük altına girmeden bu köprüyü geçmek istiyor.
*Bu analiz Independent Arabia’dan Şarku’l Avsat okuyucuları için tercüme edilmiştir.



Irak bugün Kürt peşmerge güçlerinin birleştirilmesi sürecini tamamlıyor

Kürdistan Bölgesel Yönetimi Peşmerge Bakanlığı yetkilileri, Bağdat’ta güvenlik koordinasyonu amacıyla düzenlenen bir toplantıda. (Arşiv, Resmî medya)
Kürdistan Bölgesel Yönetimi Peşmerge Bakanlığı yetkilileri, Bağdat’ta güvenlik koordinasyonu amacıyla düzenlenen bir toplantıda. (Arşiv, Resmî medya)
TT

Irak bugün Kürt peşmerge güçlerinin birleştirilmesi sürecini tamamlıyor

Kürdistan Bölgesel Yönetimi Peşmerge Bakanlığı yetkilileri, Bağdat’ta güvenlik koordinasyonu amacıyla düzenlenen bir toplantıda. (Arşiv, Resmî medya)
Kürdistan Bölgesel Yönetimi Peşmerge Bakanlığı yetkilileri, Bağdat’ta güvenlik koordinasyonu amacıyla düzenlenen bir toplantıda. (Arşiv, Resmî medya)

Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi makamları, bugün Kürt peşmerge güçlerinin birleştirilmesinin ilanı dolayısıyla resmî bir tören düzenlemeye hazırlanıyor. Böylece Kürdistan Bölgesi’nde Peşmerge Bakanlığı’nın dışında herhangi bir Kürt silahlı gücünün bulunmadığı yeni bir döneme geçilmesi hedefleniyor.

Şarku’l Avsat’ın Irak Haber Ajansı’ndan (INA) aktardığına göre, Kürdistan Bölgesi Başkanlığı Sözcüsü Dilşad Şehab, bugün “peşmerge güçlerinin birleştirilmesinin ilan edileceğini ve 21 Eylül’den sonra Peşmerge Bakanlığı bünyesi dışında hiçbir peşmerge gücünün kalmayacağını” söyledi. Şehab, bu adımın güçlerin bakanlık çatısı altında birleştirilmesi için uzun süredir yürütülen çalışmaların sonucu olduğunu belirtti.

Şehab, birleştirme sürecinin 2016 yılında başladığını ve özellikle siyasi anlaşmazlıklar nedeniyle geçen yıllarda önemli zorluklarla karşılaşıldığını ifade etti. Kürdistan Bölgesi Başkanı Neçirvan Barzani’nin yürüttüğü çabaların yanı sıra, koalisyon güçleri ve dost ülkelerin desteğinin bu zorlukların aşılmasına ve birleşme sürecinin tamamlanmasına katkı sağladığını kaydetti.

Şehab ayrıca, sürecin tamamlanmasının ilan edileceği törenin, Kürdistan Bölgesi Başkanı’nın himayesinde ABD Savunma Bakanlığı ile Kürdistan Peşmerge Bakanlığı arasında imzalanan mutabakat zaptının dördüncü yıl dönümünde gerçekleşeceğini belirtti. Söz konusu mutabakat, peşmerge güçlerinin birleştirilmesini ve bu güçlere destek sağlanmasını amaçlıyordu.

Irak’taki bütün silahlı grupların, Irak’a destek veren uluslararası koalisyon güçlerinin ülkeden tamamen çekilmesini tamamlamasının ardından, silahlarını en geç bu ayın 30’una kadar devlete teslim etmeleri bekleniyor.

Irak hükümeti, silahların teslim edilmesi dosyasına ilişkin bir mekanizma üzerinde anlaşmaya varmak amacıyla başta Hizbullah Tugayları, Ensarullah el-Evfiya, El-Nuceba, Seyyidü'ş Şüheda, Seraya Evliyaü'd Dem ve Ehli Kehf olmak üzere silahlı grupların temsilcileriyle müzakereler yürütüyor.


Halep’in güneyinde Suriye ordusuna ait silah depolarında patlamalar

İsrail’in Suriye ordusuna ait askeri noktayı hedef alan hava saldırısının ardından Şam’ın bir banliyösünden yükselen dumanlar, (Arşiv-AFP)
İsrail’in Suriye ordusuna ait askeri noktayı hedef alan hava saldırısının ardından Şam’ın bir banliyösünden yükselen dumanlar, (Arşiv-AFP)
TT

Halep’in güneyinde Suriye ordusuna ait silah depolarında patlamalar

İsrail’in Suriye ordusuna ait askeri noktayı hedef alan hava saldırısının ardından Şam’ın bir banliyösünden yükselen dumanlar, (Arşiv-AFP)
İsrail’in Suriye ordusuna ait askeri noktayı hedef alan hava saldırısının ardından Şam’ın bir banliyösünden yükselen dumanlar, (Arşiv-AFP)

Halep’in güney kırsalındaki bölgeler, bugün sabaha karşı Suriye ordusuna ait silah depolarında meydana gelen patlama sesleriyle sarsıldı.

Halep Sivil Savunma Operasyonları Komutanı Faysal Muhammed Ali, “Halep’in güneyindeki el-İys bölgesinde patlamaların devam etmesi, ambulans ve kurtarma ekiplerinin olay yerine ulaşmasını engelliyor” dedi.

Ali, Suriye Haber Ajansı’na (SANA) yaptığı açıklamada, sivilleri patlamaların meydana geldiği bölgeye yaklaşmamaları konusunda uyardı.

Halep Valisi Azzam el-Garib de el-İys ve çevresinde patlamalar meydana gelmesi nedeniyle bölge halkına bölgeye gitmemeleri çağrısında bulundu. Garib, “Herkesten evlerinden çıkmamalarını, patlama bölgelerine gitmemelerini ve güvenlikleri ile müdahale ekiplerinin güvenliği için bu alanların yakınında toplanmamalarını rica ediyoruz” ifadelerini kullandı.

Garib ayrıca, “Hastaneler ile ambulans ve acil müdahale ekipleri teyakkuz halinde. İlgili makamlar sahadaki durumu takip ediyor ve her türlü acil duruma müdahale ediyor” dedi.

Suriye İçişleri Bakanlığı ise “el-İys’teki patlamaların ardından Şam-Halep uluslararası yolunun, İbcla Üniversitesi kavşağı ile Han Tuman Köprüsü’nde Halep yönünden trafiğe kapatıldığını” duyurdu.

Patlamaların meydana geldiği bölgeye yakın el-İys ve ez-Zerbe sakinleri, durumu korkutucu olarak nitelendirdi. Bölge sakinleri, onlarca füzenin havada uçtuğunu ve patlamaların bölgede büyük paniğe yol açtığını belirtti.

Şarku’l Avsatın DPA’dan aktardığına göre Halep’in güneyindeki el-İkarda bölgesinde yaşayanlar, “el-İys ve Tel Hediye beldelerinde şiddetli patlama sesleri duyuluyor. Füzelerin havada uçtuğu ve patladığı görüldü” dedi.

Bölge sakinleri ayrıca, “Hiç kimse askeri mevzilere yaklaşamıyor. Mevziilerde çok sayıda asker bulunuyor ancak onlardan ne durumda olduğu bilinmiyor” ifadelerini kullandı.

Halep kentinde yaşayanlar da patlama seslerinin kentten yaklaşık 30 kilometre uzaklıktaki el-İys beldesinden açıkça duyulduğunu belirtti.

El-İys bölgesi ve Halep’in güneyindeki diğer bölgelerin, muhalif grupların Halep’e girmesinin ardından İdlib vilayetine ve buradan Şam’a doğru ilerlediği dönemde İran Devrim Muhafızları ve Lübnan Hizbullahı güçlerinin kontrolünde olduğu belirtiliyor.


Dera’da bir DEAŞ hücresi ele geçirildi... Suriye’de örgütten geriye ne kaldı?

Dera’nın es-Sanameyn kentinde, aralarında DEAŞ’a bağlı bir hücrenin de bulunduğu bir dizi suç hücresine yönelik güvenlik operasyonları düzenlendi. (Suriye İç Güvenlik Güçleri’nin X hesabı)
Dera’nın es-Sanameyn kentinde, aralarında DEAŞ’a bağlı bir hücrenin de bulunduğu bir dizi suç hücresine yönelik güvenlik operasyonları düzenlendi. (Suriye İç Güvenlik Güçleri’nin X hesabı)
TT

Dera’da bir DEAŞ hücresi ele geçirildi... Suriye’de örgütten geriye ne kaldı?

Dera’nın es-Sanameyn kentinde, aralarında DEAŞ’a bağlı bir hücrenin de bulunduğu bir dizi suç hücresine yönelik güvenlik operasyonları düzenlendi. (Suriye İç Güvenlik Güçleri’nin X hesabı)
Dera’nın es-Sanameyn kentinde, aralarında DEAŞ’a bağlı bir hücrenin de bulunduğu bir dizi suç hücresine yönelik güvenlik operasyonları düzenlendi. (Suriye İç Güvenlik Güçleri’nin X hesabı)

İsmail Derviş

Suriye İçişleri Bakanlığı perşembe günü, ülkenin güneyindeki Dera vilayetinde emniyet güçlerinin yürüttüğü takip ve kovuşturma operasyonları sonucunda, es-Sanameyn şehrinde üç personelin öldürülmesinden sorumlu hücreye ulaşıldığını açıkladı.

Dera Emniyet Müdürü Tuğgeneral Hüsam Memun et-Tahhan, Suriye resmi haber ajansı SANA’ya yaptığı açıklamada, güvenlik takibinin hücrenin Muhsin el-Heymed ile ‘el-Keşki’ lakaplı Ahmed el-Osman tarafından yönetildiğini ortaya çıkardığını belirtti. Tahhan, arama ve tarama faaliyetleri sırasında güvenlik güçlerinin söz konusu iki şahsın evinde silah, mühimmat, patlamaya hazır el yapımı patlayıcılar ve patlayıcı yapımında kullanılan ekipmanlar ele geçirdiğini bildirdi.

Suriye güvenlik kaynaklarından yapılan açıklamada ise “Emniyet güçleri, Dera’nın es-Sanameyn şehrinde aralarında DEAŞ terör örgütüne bağlı bir hücrenin de bulunduğu birkaç suç hücresine yönelik güvenlik operasyonları düzenledi… Bu suç hücreleri arasında yakın bir koordinasyon olduğu tespit edildi. Aranan beş kişi gözaltına alındı ve yakın zamanda adalete teslim edilecekler” ifadelerine yer verildi.

Perşembe günü erken saatlerde, Dera’nın kuzey kırsalındaki es-Sanameyn’de aranan bir kişiyi yakalamaya yönelik güvenlik görevi icra edilirken Suriye emniyet güçlerinden üç personel hayatını kaybetmiş, diğerleri de yaralanmıştı. Yerel kaynaklara göre hayatını kaybeden kişilerin Mustafa Saadettin, Sallum el-Masalime ve Nail es-Safadi olduğu bildirildi.

Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı analize göre Dera’daki operasyonda DEAŞ isminin öne çıkması, özellikle Suriye Demokratik Güçleri (SDG) dosyasının kapanması, yapının feshedilerek Suriye devletine tamamen entegre edildiğinin duyurulmasıyla birlikte son aylarda eylemleri önemli ölçüde azalan terör örgütü tehlikesini yeniden gündeme taşıyor. Ancak bu durum akıllara şu soruyu getiriyor: DEAŞ saflarını yeniden düzenlemeye mi çalışıyor, yoksa kendisiyle mücadele eden Uluslararası Koalisyon’a üye olan Suriye hükümetine yönelik eylemlerini sürdürmeyi mi hedefliyor?

Yeni gerçekliğe uyum sağlama aşaması

Askerî ve siyasi araştırmacı İsmet el-Absi, “DEAŞ terör örgütünün arazi kontrolü sağlayan bir yapı olarak geleneksel anlamda geri dönüşünden söz edilemez. Ancak yeniden konumlanma ve uyum sağlama çabası içeren bir evreyle karşı karşıyayız. Es-Sanameyn şehrinde ve başka yerlerde yaşananlar, terör örgütünün geri döndüğünün bir göstergesi değil; aksine, örgütün uyuyan ve dağınık bir hücre ağına dönüştüğünün bir kanıtıdır. Dera’da meydana gelen olaylar ise örgütün, Suriye hükümetinin hızlı yanıt verme kapasitesinin sınırlarını test etme girişimiydi” değerlendirmesinde bulundu.

El-Absi sözlerine şöyle devam etti: “SDG dosyasının çözüme kavuşturulmasının ardından örgütün eylemleri ciddi oranda azaldı; ancak asıl gerileyen şey görünür operasyonlar oldu. Bu durum, değişen bölgesel ve uluslararası güvenlik ortamıyla bağlantılıdır. Nitekim ABD ve Uluslararası Koalisyon’un askerî üslerden çekilerek buraları Suriye hükümetine devretmesi, güvenlik sorumluluğunu tamamen Şam’a yükledi. Bu değişim, örgütü yeni kurulan birleşik Suriye ordusundan gelecek nokta atışı darbelerden kaçınmak amacıyla taktiksel bir sessizlik veya operasyonel fetret dönemine girmeye zorladı.”

Yapısı olmayan hücreler

Diğer yandan Suriyeli gazeteci Muhammed Beşir Derbike, “DEAŞ bazı ağlarını yeniden inşa etmeye çalışıyor ancak kendisini askerî bir güç olarak tanımlayacak şekilde yapılandırmıyor. Dera’da yaşananlar, sınırlı çatışmalara girebilecek hücrelerin varlığının sürdüğüne işaret ediyor. Yine de örgütün Suriye’nin güneyinde veya ülke genelindeki başka bir bölgede büyük bir varlığa sahip olduğu söylenemez; aksine, merkezî komuta yapısıyla bağı bulunmayan ve merkeziyetsiz bir sistemle hareket eden bazı uyuyan hücreler söz konusu” ifadelerini kullandı.

Derbike değerlendirmesini şöyle sürdürdü: “Suriye toprakları son aylarda DEAŞ açısından neredeyse tam bir sessizlik dönemine tanıklık etti; nitekim Dera’daki son çatışmadan önce büyük etki yaratan herhangi bir eyleme rastlamadık. Bu gözden kayboluş süreci, SDG’nin entegrasyon aşamalarının başlamasıyla start aldı. Bunun temel nedeni ise kuzey ve doğudaki güvenlik boşluğunun büyük ölçüde ortadan kalkmasıdır. Zira SDG’nin feshedilerek devlet kurumlarına entegre edilmesi, DEAŞ’ın aralarındaki rekabetten faydalandığı güç haritasını değiştirdi. Örgüt geçtiğimiz şubat ayında, ‘Geçici Suriye Hükümeti’ne karşı yeni bir eylem safhası’ adını verdiği süreci ilan etmişti; ancak bu eylemler mart ayından itibaren geriledi veya durma noktasına geldi. Yine de eylem sayısındaki düşüş ile örgüt tehdidinin tamamen sona ermesini birbirine karıştırmamak oldukça önemli.”

DEAŞ’ın Suriye’deki geleceği ne olacak?

Derbike değerlendirmesini şu ifadelerle noktaladı: “Mevcut veriler ışığında DEAŞ’ın kısa ve orta vadeli geleceği; örgütlü bir yapıdan ziyade birbirinden bağımsız, hareketli hücreler şeklinde olacaktır. Uzun sessizlik dönemlerinin ardından zaman zaman sınırlı bir eyleme veya saldırıya tanık olabiliriz. Bir başka deyişle, örgütün son derece zayıf olduğunu ancak fırsatları ve güvenlik açıklarını kollayıp istismar etmeye çalıştığını söyleyebiliriz. Buna karşılık, Suriye devleti güvenlik birimlerini birleştirmeyi, sınırları ve çöl bölgelerini denetim altına almayı, cezaevleri ile kamplar sorununu çözmeyi başardıkça örgütün hareket alanı da daralacaktır. Ancak yeni güvenlik boşlukları veya yerel çatışmalar ortaya çıkarsa DEAŞ bunlardan sızmaya ve bunları kullanmaya çalışacaktır. Dolayısıyla Dera’da son yaşananlar örgüt açısından medya propagandası bakımından önemli olsa da askerî açıdan bir kazanım sağlamamaktadır.”