2021’in kazananı radikalizm mi?

Kovid-19 varyantlarının nefes almayı zorlaştırdığı 2021 yılı, Taliban ve kardeşlerine daha fazla oksijen sağladı. Peki, bunun ne gibi yansımaları oldu?

Taliban Hareketi, ABD’nin geri çekilmesinden sonra Afganistan’da yeniden kontrolü ele geçirerek 2021’in açık ara farkla galibi oldu (AFP)
Taliban Hareketi, ABD’nin geri çekilmesinden sonra Afganistan’da yeniden kontrolü ele geçirerek 2021’in açık ara farkla galibi oldu (AFP)
TT

2021’in kazananı radikalizm mi?

Taliban Hareketi, ABD’nin geri çekilmesinden sonra Afganistan’da yeniden kontrolü ele geçirerek 2021’in açık ara farkla galibi oldu (AFP)
Taliban Hareketi, ABD’nin geri çekilmesinden sonra Afganistan’da yeniden kontrolü ele geçirerek 2021’in açık ara farkla galibi oldu (AFP)

Mustafa el-Ensari
Radikalizm, en karanlık zamanlarının ardından, en azından Körfez ve Ortadoğu bölgelerinde özellikle radikal grupların büyük darbe almasıyla neredeyse bir daha başını kaldıramayacak hale gelecekti ki atılan bazı adımlar ve bir takım faktörler, ona geçtiğimiz yıl nefes alma imkanı ve umut verdi. Bu gidişat belki de bir sonraki yıl için de geçerli olabilir.
Radikalizm ve terörizm, yeni tip koronavirüs (Kovid-19) mutasyonlarının ülkelerin nefesini kestiği, oksijenlerini tükettiği, çabaların ve kaynakların büyük bölümünün salgınla mücadeleye yönlendirildiği bir dönemi, gol atma fırsatı olarak gördüğü Afrika, Asya ve Avrupa kıtalarının yanı sıra sosyal medya sitelerinde bölgelere sızmak için kullandı. Başlıca savaş bölgelerinde kesinlikle ne barışa yöneldi ne savaşı sona erdirdi. Aksine mevcut krizleri, özellikle tüm programlarında ve eylemlerinde her zaman ileri bir keşif gücü olarak kullandığı ideoloji açısından, rakiplerine en büyük zararı vermek için kullanmaya çalıştı. Radikalizm, ‘itaat etmeyenlerin boyunlarına vurulan demir ve dünya hükümetlerinin salgınla mücadele için aldığı önlemlere karşı isyanı kışkırtan Allah’ın askerlerinden biri’ olduğu gerekçesiyle Kovid-19 salgınını kullanmaya başladı.
Merkezi Suudi Arabistan’ın başkenti Riyad'da bulunan Küresel Aşırılıkçı İdeolojiyle Mücadele Merkezi (Etidal), geçtiğimiz yılın Nisan ve Kasım ayları arasında DEAŞ, El Kaide, Tahrir’uş-Şam ve Boko Haram adlı dört terör örgütünün, bir takım anlaşmazlıklar ve bölünmeler nedeniyle dağılan saflarını yeniden toparlamak amacıyla sosyal medya platformlarından birinde çılgınca bir faaliyet yürüttüğünü ve yaklaşık 2 bin hesabın aşırılık yanlısı propaganda yayınladığını belgeledi.

Anlamlı sayılar
Etidal tarafından yapılan izleme sonuçlarının analiz edildiği raporda, 42'si yeniden etkinleştirilen başlıca 782 hesabın doğrudan bu örgütlere ait olduğu, aktif haldeki 934 alt hesabın (sempatizan) yanı sıra 499'u aktif olmayan ve 242’si yeni olan hesapların olduğu belirtildi. Rapora göre El Kaide, ilk etapta takipçilerinin aklındaki ideolojik imajını geri kazanma, üye çekme ve ideolojisini yayma çabalarına hizmet etme girişimi olarak aynı sosyal medya platformunda farklı dillerde faaliyet gösteren 785 hesapla ideolojisini yeniden yaymaya çalıştı. Bunların 344'ü Peştuca, 310'u Arapça, 102'si Urduca ve 29'u diğer dillerde faaliyet gösteriyor.
El Kaide bağlantılı Heyet’u-Tahrir’uş-Şam’a bağlı 843 hesabın olduğunu ortaya çıkaran rapor, bu hesaplardan 706'sının Arapça, 137'sinin diğer dillerde faaliyet gösterdiğine işaret etti. Etidal analistlerine göre bu durum, örgütün Suriye'nin iç bölgelerine olan ilginin boyutunu da yansıtıyor.
Uluslararası analizlere göre terör örgütlerinin en tehlikelisi olarak görülen DEAŞ ile ilgili olarak ise gözlemciler, kanlı örgütün 241'i Arapça, 20'si Urduca, 9'u Farsça, 8'i Türkçe, 7'si İngilizce ve 20'si farklı dillerde olmak üzere 305 hesabı etkinleştirdiğinin sonucuna vardılar.
Etidal, Afrika’da ise Boko Haram'a bağlı 25 hesap bulurken 2’si Urduca, 4’ü İngilizce ve bazıları Somali yerel dillerinde olmak üzere bu hesapların çoğunun Arapça olması dikkati çekti.
Etidal, tek bir sosyal medya platformuyla üzerine yapılan analizin hangi platform üzerine olduğunu ifşa etmek istemese de bu platformun ‘Telegram’ olduğu düşünülüyor. Burada dikkat çeken bir başka nokta ise Arapça’nın, El Kaide gibi bir örgüte sempati duyanların çoğunluğunu oluşturan Afganlar ve Pakistanlılar tarafından konuşulan Urduca ve Peştuca gibi dillerin yerine örgütün ana dili olmasıdır.
Bu, sahneye hakim olan ve El Kaide ile birçok ortak yönü bulunan ya da en azından geçmişte stratejik bir ittifak kuran Taliban Hareketi’nin çıkarına ABD’nin Afganistan'dan çekilmesinden bahsederken analizin yapıldığı dönemde var olan faktörlere bakıldığında mantıklı bir sonuçtur. Bu aynı zamanda araştırmacıların ve analistlerin, El Kaide'nin yeniden dirileceğini tahmin ettiklerini de gösteriyor. Müttefiki olan Taliban Hareketi’nin Afganistan’ı kontrol altına almasından sonra çok sayıda örgütün ortaya çıktığı bir kuluçka sayılan El Kaide’nin dirilişi için uygun bir ortam oluştu.
Bununla birlikte çoğunluk bunun, Taliban’a karşı bir tehdit oluşturduğunu düşünmüyor. Çünkü Taliban ve El Kaide arasında her ne kadar sahadaki eylemlerinde metot bakımından büyük farklılıklar olsa da rol alışverişinde bulunabiliyorlar ve aralarında bir çatışma çıkmasını önleme konusunda uzlaşı halindeler.
Taliban Hareketi’nin faaliyet sahası, Afganistan ve dar sınırlarıyla kısıtlıyken, El Kaide varlığını terörizmin küreselleşmesi üzerine inşa ediyor. Bunu da Haçlılara ve onların destekçilerine karşı cihat olarak niteliyor. Buna karşın Taliban, ABD ve dünyaya, Afganistan topraklarının herhangi bir ülkeye karşı herhangi bir örgüt tarafından saldırı için kullanılmasına izin vermeyeceğine söz verdi. Bu yüzden zamanla iki örgüt karşı karşıya gelebilirler.

Önemli bir dönüm noktası
En önemlisi ise analistlerin, belgelenen rakamların ve terör örgütlerinin Taliban'ın Afganistan'ı yeniden kontrol etmesinin yarattığı etkileşimin, DEAŞ’ın Irak'ta ABD liderliğindeki Uluslararası Koalisyon tarafından uğratıldığı büyük yenilginin ardından terörizme yıllardır beklediği dönüşü ve nefes alma fırsatı sağladığı konusunda hemfikir olmalarıdır.
Taliban modelinin terör örgütlerinin hafızası üzerindeki etkisinin boyutuna dair ortaya atılan farklı görüşlerden biri de Taliban Hareketi’ni yakından tanıyan bir yazar tarafından kısa bir süre önce belgelendiği üzere DEAŞ’ın Suriye ve Irak'ta tarihi eserlerin yok edilmesi dahil izlediği yolun, Taliban’ın ortaya çıktığı ilk dönemlerde yaptıklarına birçok açıdan benziyor olduğudur.
Aktivist Sippi Azarbaijani’nin Independent Arabia tarafından Arapça’ya çevrilen “Taliban hakkında tüm bildiklerim” başlıklı makalesinde, yakından deneyimlediği Taliban Hareketi’nin Afganistan’ı kontrol ettiği ilk dönem ile şuan ki dönemi kıyaslayarak, şunları yazdı:
“Taliban, kimlik inşası ve oluşturmayı planladıkları devlet hakkında yeni hikayeler yaratmak için İslami yönetim dönemindeki Afganistan tarihi ve kültüründen bir takım anlatıları ve inançları bir araya getirirken, şiddete dayalı derin ve görsel bir dil kullanarak gücünün sosyal yönünü mükemmelleştirdi.”

Peki ya tersi olursa?
Öte yandan ABD ve Suudi Arabistan’dan üst düzey iki kaynak, kimliklerinin gizlenmesi şartıyla The Independent’a yaptıkları açıklamalarda, Taliban’ın iktidara gelmesinin yarattığı gerilemenin terörle mücadele çabalarını da etkilediğini söylediler. Kaynaklara göre işler umulduğu gibi gider, Taliban tüm ülkeyi kontrol edebilir, DEAŞ-Horasan gibi terör örgütlerini alt edebilir, savaş ağalarının eskisi gibi tekrar ortaya çıkmasına engel olur ve sosyal ve etnik yapılarla ve aşiretler ortak bir yönetim yaklaşımı oluşturursa bu etkiler uzun sürmeyebilir.
Bu görüşe katılan Sippi Azarbaijani, uluslararası toplumun, Taliban ile olan sorununun bir kısmının anlayış eksikliğinden kaynaklandığına inanıyor. Taliban’ı aşağılayıcı ifadelerle tanımlayan ön analizlere rağmen hareketin en uçtaki Peştun bölgelerinden medreselerde eğitim alan ve almaya devam eden geri kalmış kişilere ulaşabilir olduğunu düşünen Azarbaijani’ye göre bu tezahürler kesinlikle bir tesadüf değildi, bilakis onların görüşlerini dünyaya bu tür tezahürlerle iletmeye çalıştıkları anlaşıldı. Eğer diğerleri bunu anlasalardı, Taliban ile müzakereler muhtemelen çok farklı sonuçlara yol açardı.  Çünkü çok sayıda cana mal olan uzun soluklu bir savaştan kaçınılmış olurdu.
Diğer taraftan ABD'nin Afganistan’dan çekilmesi meselesi, diğer radikal gruplara, ülkelerindeki merkezi hükümetleri devirme girişiminde bulunmak için ilham verdiler. ABD’li üst düzey kaynak, bu bağlamın endişe verici olduğunu kabul etti. Fakat Taliban modelinin söz konusu gruplara onları terörden vazgeçmeye zorlayacak bir mesaj göndereceği yönünde de bir algı söz konusu.

Hassasiyetin yeniden ortaya çıkışı
RAND Corporation tarafından yapılan ileriye dönük bir araştırmaya göre Ortadoğu'daki olası senaryolar arasında, Irak, Suriye ve Körfez’deki gibi terörü körükleyen partizan, mezhepsel ve ideolojik çatışmalara bağımlı kalmak yerine bölgedeki terör kaynaklarının yerel ve ulusal yaklaşımlara dönüş lehine gerilemesi yer alıyor. Araştırmada, yine de Ortadoğu'nun mezhepçiliği körükleyen aktörlerin kullanmaya çalışacağı bir takım mağduriyetler olacağı düşünülse de koşulları iyileştirme potansiyeli olduğu belirtildi.
İngiltere merkezli düşünce kuruluşu Chatham House tarafından yapılan kapsamlı bir araştırma, çok sayıda politikacı ve uzman (210 kişi) ile yapılan bir ankete göre terörizm dahil olmak üzere bölgedeki çatışma faktörleri, İran ve Batı ülkelerinin müzakerelerde bulunduğu nükleer anlaşmayı canlandırma meselesiyle sınırlı olacağına işaret etti.
Kısa bir süre önce Suudi Arabistan’da sunulan araştırmanın yazarlarından Sanam Vakil, resmi adı Kapsamlı Ortak Eylem Planı (KOEP) olan nükleer anlaşmanın, ankete katılanların yanıtlarına göre Körfez bölgesinde neden olduğu tartışmalarla birlikte yüzde 45’lik bir oranla Ortadoğu'daki en etkili güvenlik meselelerinin başında geldiğine işaret etti.
Kral Faysal Araştırma ve İslami Çalışmalar Merkezi’nin ev sahipliğini yaptığı çalışma, çok sayıda bölgesel güvenlik sorununa sahip Arap bölgesindeki son tartışma konusu olarak değerlendirildi. Araştırmaya göre çok taraflı çatışmalar ve savaşlar, bölgedeki güçlü devletler arasında yaşanan yoğun rekabet ve kalıcı yönetimlerin yarattığı zorluklar, bölge nüfusunun refahı ve geçim kaynaklarına yönelik büyük bir tehdit oluşturduğundan acilen bir güvenlik çerçevesine ihtiyaç duyuyor.
Araştırmanın sonuç bölümünde, siyasi anlaşmazlıkların azalmasında karşılıklı ticari faaliyetler ve ekonomik çıkarların büyüsüne işaret edilerek şuan itibaren bölgesel bir güvenlik çerçevesi oluşturmak amacıyla artık koşulların elverişli olduğu, ancak bunun çatışma yönetimi ve güven inşasında uluslararası ve bölgesel olarak yatırım yapılmasına ihtiyaç duyduğu belirtildi.

Bölgesel çözümler daha fazla etkili oluyor
Araştırmacılar ve analistler, bölgesel ilişkilerde düzelme ihtimali varsa İran’ın bölgesel müdahalesinin çatışmalardaki ve sınırları dışındaki ülkelerdeki rolünü ele almanın bu sürecin anahtarı olduğunu kabul etmede bir sıkıntı görmüyorlar. İran'ın sadece bölgedeki vekil gruplara verdiği mali ve askeri desteğin olumsuz etkilerini kabul etmesinin yeterli olmadığını, Arap ülkelerinin de bir liderlik sorumluluğu taşıdıklarını kabul etmelerinin gerektiğini belirten araştırmacılar, bölgesel çözümlerin başarı şansının daha yüksek olduğunun altını çizdiler.
Rapora göre bölgedeki çatışmaları sona erdirmek ve ardından bölgesel güvenlik konusunda ortak bir mekanizma oluşturmak için atılacak pratik adım, Washington ve Tahran'ın yeniden nükleer anlaşmaya dönmelerinin yanında Yemen ve Suriye'deki savaşlara odaklanılması, Körfez İşbirliği Konseyi (KİK) üye ülkeleri arasında daha fazla dayanışmanın olması ve İsrail-Filistin çatışmasının kapsamlı bir şekilde ele alınması, ülkeler arasında güven artırıcı prosedürler oluşturulması gibi krizleri çözmede başka yollar da girilmesidir.
Raporda, uluslararası ağırlığın bölgesel güçler arasında fikir birliği için önemli olduğu iddia edilse de ABD’nin bölgeden çekilmesinin bir engel olarak görülmemesi dikkat çekicidir. ABD’nin Başkan Joe Biden yönetimin döneminde Ortadoğu'dan kopma ve Rusya ve Çin ile rekabet etme yolunda devam edileceği düşünülse de Washington'da daha sonra bir yönetim değişikliği olması, Avrupa, Rusya ve Çin'den kaynak ve destek alarak Ortadoğu'da çok taraflı iş birliği ve çatışma yönetimi için açık bir fırsat yaratıyor.

İran’ın milisleri
Geleneksel terör örgütlerinin yarattıkları tehditlerinin ötesine geçersek, radikalizmin son bir yıldaki ve belki de bu yıl ki en önemli kollarından birinin Irak, Lübnan ve Yemen'deki İran destekli aşırılık yanlısı gruplar olduğunu söyleyebiliriz. Irak Başbakanı Mustafa el-Kazımi'nin mucizevî bir şekilde kurtulduğu, geçtiğimiz Kasım ayında evini hedef alan saldırıyı gerçekleştiren milislerin yarattığı tehlike, cüretkarlığı bakımından nadir olan bir boyuta ulaştı.
Gözlemcilerin, Irak’taki son seçimlerde İran yanlısı siyasi güçlerin aldığı yenilgiyi ve Lübnanlı Şiiler arasında Hizbullah'ın hegemonyasını reddeden seslerini yükseltmesi, ayrıca ABD'nin geri çekilmesinin yarattığı boşluğa rağmen, bu bağlamda radikalizme karşı halkın ruh halinde bir değişimin işareti olarak değerlendiriliyor. Buna rağmen özellikle ABD'nin askeri olarak geri çekilmesinden sonra sadece Afganistan'da değil, İran tehdidine yakın olan Irak'ta da Şii silahlı örgütlerden bu tür tehditlerin sıklığının artması bekleniyor.
Afrika’ya gelince, Afrika kıtası geçtiğimiz yıl özellikle Sahra Altı Afrika ülkeleri ve Somali terörizmin en şiddetli halinin görüldüğü yerlerdi ve büyük olasılıkla bu yıl böyle olacak. Bu ülkeler arasına sivil ve askeri bileşenler arasında aylardır süregelen tartışmalarından ardından bir güvenlik kaosu yaşayan Sudan da katılabilir. Benzer şekilde iç savaşın yoğunluğunun azaldığı Etiyopya'da da, iç savaşın geride aşırılık yanlılarının boşlukları bulmasına yardımcı olacak kırılgan güvenlik koşulları bırakması bekleniyor.
Mısır merkezli Maat Barış, Kalkınma ve İnsan Hakları Vakfı, tarafından verileri yayınlanan 2021 yılında Afrika'da terör ile ilgili bir analiz, geçtiğimiz yılın yalnızca ilk aylarındaki kanlı saldırılarda Batı Afrika’nın en çok etkilenen bölge olduğuna ve 5 binden fazla insanın hayatını kaybettiğine işaret etti. Analize göre özellikle Nijerya, Mali ve Burkina Faso gibi ülkelerde geçtiğimiz yılın sonları ve yeni yılın başlarında herhangi bir iyileşme belirtisi görülmedi. Fransa da Mali’de faaliyet gösteren Barkhane Operasyonu güçlerini geri çektiğini duyurmuştu.

Katlanmak ile göz yummak arasında
Tüm bunlarla birlikte Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi (BMGK), 11 Eylül saldırılarından sonra 2001 yılı sonlarında oluşturulan Terörle Mücadele Komisyonu’nun görev süresini oybirliğiyle dört yıllığına uzattı.
BMGK geçtiğimiz yılın sonlarında yaptığı açıklamada, düzenlenen çevrimiçin bir toplantıda, Terörle Mücadele Komisyonu Üst Yönetimi’nin 31 Aralık 2025 tarihine kadar özel bir siyasi misyon olma statüsünü sürdürmesine karar verildiği belirtildi.
Terörle Mücadele Komisyonu Direktörü Michèle Coninsx, kararla ilgili yaptığı açıklamada, kararın, terör tehdidi devam ettiği sürece geçerliliğini koruduğunu söyledi.
BMGK, bundan 20 yıl önce, uluslararası topluma terörle mücadele için geniş bir yetki veren tarihi bir karar olan 1373 sayılı kararı kabul ederek, ülkelerin kararın hükümlerini uygulayıp uygulamadıklarını takip etmek amacıyla Terörle Mücadele Komisyonu’nu kurdu. Coninsx, açıklamasında, “Gözlemlerimiz sonucu terör amacıyla yeni teknolojilerin daha fazla kullanıldığını gördük” ifadelerini kullandı.
Komisyonun kurulduğu 20 yıl öncesinde, cep telefonları ve sosyal medya sitelerinin olmadığına dikkati çeken Coninsx, “Şimdi hayatlarımızın ayrılmaz birer parçası haline geldiler” dedi. Coninsx, “Kovid-19 salgını nedeniyle, daha çok ev ve ofislerimize yöneliyoruz. İnternetin sunduğu hizmetlere daha fazla güveniyoruz. DEAŞ ve El Kaide'ye bağlı gruplar genişliyor ve kontrol altına alınması gereken gerçek bir tehdit haline geliyorlar” şeklinde konuştu.
Coninsx, sözlerini şöyle sürdürdü:
“Bunu yapmanın tek yolu, gücümüzü tespit edilen boşluklara, güvenlik açıklarına ve tehditlere yönlendirip odakladığımızdan ve teknik yardımın ve kapasite geliştirmenin mümkün olan en kısa sürede bu alanlara yönlendirildiğinden emin olmak için güçlerimizi birleştirmektir.”

El-Ula Anlaşması ve radikalizm propagandası
Buna karşın pratikte birçok kişi, Washington'ın Afganistan'dan çekilmesinin sembolik olarak birçok ülkede terörle mücadelede kaydedilen ivmenin sonu olduğuna inanıyor. Gerçekten de DEAŞ, Suriye ile Irak arasındaki ortaya çıktığı ilk bölgelerde, daha yenilgisinin kutlandığı tebrik yazılarının mürekkebi kurumadan başını kaldırmaya başladı. Fakat ABD, askerlerini Afganistan'dan çekse bile bölgede meydana gelen herhangi bir terör tehdidiyle başa çıkabileceğini savunuyor.
Öte yandan geçtiğimiz yıl, karmaşık bölgesel ilişkilerin yeniden canlanmasının önünü açan El-Ula Anlaşması, sonunda Türkiye gibi bir ülkeyi, Mısır ve Körfez ülkelerinin talepleri üzerine, ev sahipliği yaptığı ve lojistik destek sağladığı Müslüman Kardeşler Teşkilatı’nın (İhvan) üyelerini ve yayın kanallarını terk etmeye itti.
Radikalizm propagandası yapan İhvan medyasının başka bölgelere mi göçeceği yoksa bir duraklama dönemine mi gireceği henüz bilinmiyor. Ancak bazılarının, El Cezire’nin yanı sıra Katar ve Türkiye’deki diğer platformların olanak tanımakla suçladığı propagandaları için yeni bir mekan arayacaklarına şüphe yok. Bunun yanında liberal solun, söylemleri aşırılık ve şiddete yol açma eğiliminde olan siyasal İslamcı akımlar için hala güvenli bir sığınak sağladığına inanılıyor. Doha ise bunu reddediyor. Bu durum aynı zamanda Fransa gibi ülkeleri, İhvan’a bağlı kurumların faaliyetleri üzerindeki kontrollerini sıkılaştırmaya da ikna etti.
Şuan için terör eylemleri Ortadoğu, Asya ve Afrika'da gerçekleşse de gözlemcilerin gözünde sığınak, mali destek ve üye kazanma imkanı tanıyan yerlerin başında, halen neyin insanlar hakları neyin terörizm olduğunu ayırt edemeyen Batı geliyor.
*Bu makale Şarku’l Avsat tarafından Independent Arabia’dan çevrilmiştir.



İsrail’den yeni hamle... Smotrich, ‘Filistinlilerin göçünü teşvik etme’ sözü verdi

Ağır iş makineleri, Batı Şeria’daki El Halil yakınlarında Filistinlilere ait bir binayı yıkıyor. (Reuters)
Ağır iş makineleri, Batı Şeria’daki El Halil yakınlarında Filistinlilere ait bir binayı yıkıyor. (Reuters)
TT

İsrail’den yeni hamle... Smotrich, ‘Filistinlilerin göçünü teşvik etme’ sözü verdi

Ağır iş makineleri, Batı Şeria’daki El Halil yakınlarında Filistinlilere ait bir binayı yıkıyor. (Reuters)
Ağır iş makineleri, Batı Şeria’daki El Halil yakınlarında Filistinlilere ait bir binayı yıkıyor. (Reuters)

İsrail medyasında bugün yer alan habere göre, İsrail’in aşırı sağcı Maliye Bakanı Bezalel Smotrich, işgal altındaki Batı Şeria ve Gazze Şeridi’nden ‘Filistinlilerin göçünü teşvik etmeyi’ planladığını açıkladı.

Smotrich, dün akşam kendi partisi olan Dini Siyonizm Partisi tarafından düzenlenen etkinlikte, “Bir Arap terör devleti kurma fikrini ortadan kaldıracağız” ifadesini kullandı.

Şarku’l Avsat’ın AFP’den aktardığına göre Smotrich, “Nihayet Oslo anlaşmalarını hem resmi hem de fiilen iptal edeceğiz. Egemenliğe doğru ilerlerken Gazze Şeridi ve Batı Şeria’dan göçü teşvik edeceğiz” dedi.

Smotrich ayrıca, “Başka uzun vadeli bir çözüm yok” vurgusunda da bulundu.

İsrail güvenlik kabinesi, geçen haftadan itibaren Batı Şeria üzerindeki kontrolü sıkılaştırmayı hedefleyen bir dizi önlemi onayladı. Bu önlemler, aşırı sağcı bakanlar tarafından destekleniyor ve Oslo anlaşmaları çerçevesinde Filistin Yönetimi’nin yetki sahibi olduğu bölgeleri de kapsıyor.

85 ülkenin Birleşmiş Milletler (BM) nezdindeki misyonları dün bu adımları kınadı. Eleştirmenler, alınan önlemleri Filistin topraklarının fiili ilhakı olarak nitelendiriyor.


İranlılar, protesto kurbanları için düzenlenen 40. gün anma töreninde liderlik karşıtı sloganlar attı

İran karşıtı protestocular, 17 Şubat 2026'da Cenevre'de ABD ve İran arasında başlayacak dolaylı nükleer görüşmeler öncesinde Birleşmiş Milletler ofisi önünde pankartlar ve resimler taşıdı (AFP)
İran karşıtı protestocular, 17 Şubat 2026'da Cenevre'de ABD ve İran arasında başlayacak dolaylı nükleer görüşmeler öncesinde Birleşmiş Milletler ofisi önünde pankartlar ve resimler taşıdı (AFP)
TT

İranlılar, protesto kurbanları için düzenlenen 40. gün anma töreninde liderlik karşıtı sloganlar attı

İran karşıtı protestocular, 17 Şubat 2026'da Cenevre'de ABD ve İran arasında başlayacak dolaylı nükleer görüşmeler öncesinde Birleşmiş Milletler ofisi önünde pankartlar ve resimler taşıdı (AFP)
İran karşıtı protestocular, 17 Şubat 2026'da Cenevre'de ABD ve İran arasında başlayacak dolaylı nükleer görüşmeler öncesinde Birleşmiş Milletler ofisi önünde pankartlar ve resimler taşıdı (AFP)

AFP’nin doğruladığı videolara göre İranlılar dün, binlerce kişinin ölümüne yol açan protestoların başlamasının 40. gününde hükümet karşıtı sloganlar attılar.

Tahran'daki yetkililer ayrıca, 8 ve 9 Ocak'taki protestoların zirve noktasında hayatını kaybeden "şehitler" için anma töreni düzenledi.

İranlı yetkililer, aralık ayı sonlarında başlayan karışıklıklar sırasında 3 binden fazla kişinin öldüğünü açıkladı. Ölenlerin çoğunun güvenlik güçleri mensupları ve yoldan geçenler olduğu, ayrıca ABD ve İsrail'den destek aldıkları iddia edilen "terörist eylemlerin" faillerinin de bulunduğu belirtildi.

Başlangıçta artan hayat pahalılığına karşı ortaya çıkan protestolar, rejimi, özellikle de Yüksek Lider Ali Hamaney'i hedef alan sloganlara dönüşüp büyümeden önce bir süre hafiflemişti. Ancak son günlerde, İranlıların geceleri evlerinden ve çatılarından sloganlar attığını gösteren videolar ortaya çıktı.

Bazı videolarda ise birkaç kurbanın ölümünün 40. gününü anmak için düzenlenen anma töreninde toplanan kalabalıkların hükümet karşıtı sloganlar atıldığı görülüyor.

vffdv
Tahran'da bir kadın, İran'daki önceki hükümet karşıtı protestolarda hayatını kaybedenlerin 40. yıldönümünde öldürülen bir kişinin fotoğrafını gösteriyor (AFP)

Görüntülerde, Abadan'da (güneybatı) insanların ellerinde çiçekler ve bir gencin resmini taşıyarak, "Hamaney'e ölüm" ve "Şah çok yaşasın" diye slogan attıkları görülüyor.

Aynı şehirden bir başka videoda ise silah seslerine benzeyen sesler duyduktan sonra panik içinde koşuşturan insanlar görülüyor; ancak seslerin gerçek mermi olup olmadığı net değil.

İnsan hakları örgütleri tarafından yayınlanan videolarda ayrıca, kuzeydoğudaki Meşhed ve merkezdeki Necefebad şehirlerinde düzenlenen anma törenlerinde, kalabalıkların yönetim karşıtı sloganlar attığı da görüldü.

Tahran'daki Büyük Camii'de yetkililer tarafından düzenlenen 40. gün anma töreninde, kalabalıklar İran bayrakları ve "şehitlerin" resimlerini taşıdı; büyük kompleksin her yerinde millî marşlar ile "Amerika'ya ölüm" ve "İsrail'e ölüm" sloganları yankılandı.

Yetkililer, protestoların barışçıl bir şekilde başladığını, ancak daha sonra cinayet ve vandalizm içeren "ayaklanmalara" dönüştüğünü söylüyor ve şiddetten ABD ile İsrail'i sorumlu tuttuyor.

Törene, aralarında Cumhurbaşkanı Birinci Yardımcısı Muhammed Rıza Arif ve Devrim Muhafızları Kudüs Gücü Komutanı İsmail Kaani'nin de bulunduğu üst düzey yetkililer katıldı.

Tesnim haber ajansına göre Kaani, “Göstericileri ve teröristleri destekleyenler suçludur ve sonuçlarına katlanacaklardır” dedi.

Dünkü tören, İran ve ABD arasında Cenevre'de yapılan ikinci tur müzakerelerle eş zamanlı gerçekleşti. Bu müzakereler, Washington'un ölümcül protestoların ardından Ortadoğu'ya bir uçak gemisi ve saldırı gurubu konuşlandırması ve Başkan Donald Trump'ın Tahran'a karşı askeri harekât tehdidinde bulunmasının ardından artan gerilimler arasında gerçekleşti.


Hamas’ın silahsızlanması için son tarih... Baskı taktiği Gazze anlaşmasını zorlaştırıyor

Gazze şehrinde yıkılmış bir binanın kalıntıları arasında oyun oynayan çocuklar (AFP)
Gazze şehrinde yıkılmış bir binanın kalıntıları arasında oyun oynayan çocuklar (AFP)
TT

Hamas’ın silahsızlanması için son tarih... Baskı taktiği Gazze anlaşmasını zorlaştırıyor

Gazze şehrinde yıkılmış bir binanın kalıntıları arasında oyun oynayan çocuklar (AFP)
Gazze şehrinde yıkılmış bir binanın kalıntıları arasında oyun oynayan çocuklar (AFP)

İsrail basınına yansıyan sızıntılar, yarın (19 Şubat Perşembe) Washington’da Gazze Şeridi’ne ilişkin başlıkları ele almak üzere yapılması planlanan Barış Konseyi toplantısı öncesinde gündeme geldi. Söz konusu sızıntılarda, Hamas’ın silahsızlanması için 60 günlük süre tanınacağı, aksi halde ABD’nin ‘yeşil ışığıyla’ savaşın yeniden başlayabileceği ifade edildi.

Sızıntıların, ABD Başkanı Donald Trump’ın Hamas’ın derhal ve tamamen silahsızlanması yönündeki açıklamalarıyla büyük ölçüde örtüştüğü belirtiliyor. Şarku’l Avsat’a konuşan uzmanlar, bu adımı ABD ile İsrail’in, söz konusu dosyayı toplantı gündemine dayatmak amacıyla kullandığı ortak bir baskı aracı olarak değerlendirdi. Uzmanlar, bu baskının ‘Gazze anlaşmasının seyrini sekteye uğratabileceği’ uyarısında bulundu.

Gazze’de 10 Ekim’den bu yana, Trump’ın sunduğu öneriye dayanan bir ateşkes anlaşması yürürlükte bulunuyor. Hamas’ın silahsızlandırılması, ABD’nin ocak ayı ortasında ikinci aşamasına geçildiğini duyurduğu planın temel unsurlarından biri olarak öne çıkıyor. Bu aşamanın, İsrail ordusunun Gazze Şeridi’nden kademeli çekilmesi ve bölgede istikrarın sağlanması için uluslararası bir gücün konuşlandırılmasıyla eş zamanlı ilerlemesi öngörülüyordu.

İsrail tarafı ise Trump yönetiminin talebi doğrultusunda Hamas’a silah bırakması için 60 günlük süre tanınacağını, sürenin yarınki Barış Konseyi toplantısının ardından başlayabileceğini belirtiyor. İsrail hükümet sekreteri Yossi Fuchs’un pazartesi akşamı yaptığı açıklamaya dayandırılan ve The Times of Israel tarafından aktarılan haberde, Hamas’ın talebe yanıt vermemesi halinde savaşın yeniden başlatılacağı tehdidinde bulunulduğu kaydedildi.

Bu gelişme, Trump’ın pazar günü sosyal medya platformu Truth Social üzerinden yaptığı paylaşımdan sonra geldi. Trump mesajında, “Hamas silahsızlanma taahhüdüne tamamen ve derhal uymalıdır” ifadesini kullandı.

Son sızıntı, aralık ayında gündeme gelen benzer bir iddiayı da hatırlattı. Israel Hayom gazetesi, ABD ile İsrail’in, Trump ile İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu arasında Florida’da gerçekleşen görüşmenin ardından Hamas’ın silahsızlandırılması için iki aylık bir takvim üzerinde uzlaştığını öne sürmüştü.

Trump söz konusu dönemde Netanyahu ile düzenlediği ortak basın toplantısında, “Hamas ve silahsızlanma konusunu ele aldık. Silah bırakmaları için çok kısa bir süre verilecek, sürecin nasıl ilerleyeceğini göreceğiz” demişti. Netanyahu ise o tarihte Fox News kanalına verdiği mülakatta, Hamas’ın yaklaşık 20 bin silahlı unsurunun bulunduğunu ve bunların yaklaşık 60 bin Kalaşnikof tüfeği bulundurduğunu savunmuş, savaşın hedeflerinin -başta Hamas’ın tamamen ortadan kaldırılması olmak üzere- henüz tam anlamıyla gerçekleşmediğini belirtmişti.

frrftgtr
Gazze şehrinde yıkılan binaların enkazı arasında, yerinden edilmiş insanların çadırlarının yanından geçen Filistinliler (AFP)

Askeri strateji uzmanı Muhammed el-Umde, söz konusu sızıntının ‘İsrail’in anlaşma sürecini yalnızca sekteye uğratmayı değil, tamamen başarısızlığa sürüklemeyi amaçlayan doktriniyle örtüştüğünü’ belirtti. El-Umde, özellikle bu yıl yapılacak seçimlerle bağlantılı çıkarlarının, Başbakan Binyamin Netanyahu’yu müzakereleri uzatmaya, süreci yavaşlatacak engeller ve savaşa dönüşü meşrulaştıracak gerekçeler üretmeye ittiğini savundu.

Filistinli siyasi analist Nizar Nazzal ise sızıntının birden fazla hedef taşıdığını ifade etti. Nazzal’a göre bunlar arasında beklenti çıtasını yükseltmek, ikinci aşama resmen sabitlenmeden önce ‘oyunun kurallarının’ değişebileceği mesajını vermek ve daha önce gündeme gelen kademeli silahsızlanma önerisinden farklı fikirler ortaya atarak Hamas üzerinde baskı kurmak yer alıyor.

Nazzal, bu gelişmeyi Washington yönetiminin Gazze anlaşmasını ilerletme konusundaki ciddiyetini test eden bir adım olarak nitelendirdi. Netanyahu hükümetinin ise süreci karmaşıklaştırmak ve Barış Konseyi’nde ortaya çıkabilecek muhtemel uzlaşıların önünü kesmek istediğini dile getirdi.

Son sızıntılar, bir hafta önce gündeme gelen farklı bir iddiayla çelişiyor. New York Times gazetesi, kaynaklara dayandırdığı haberinde Washington’un Hamas’a yönelik yeni bir teklif hazırladığını yazmıştı. Haberde, İsrail’i vurma kapasitesine sahip ağır silahların teslim edilmesini öngören teklifin, ilk aşamada Hamas’ın bazı hafif silahları elinde tutmasına izin verebileceği ve önerinin önümüzdeki haftalarda sunulmasının planlandığı belirtilmişti.

fygfy
Geçtiğimiz pazar günü Gazze Şeridi’nin güneyindeki Han Yunus’ta yıkılmış binaların enkazı üzerine Ramazan süsleri asan Filistinliler (EPA)

Hamas ise silah konusunda tutumunu koruyor. Hareketin önde gelen isimlerinden Halid Meşal, bir hafta önce Doha’da düzenlenen bir forumda silahların tamamen bırakılması çağrılarını reddetti. “Halkımız hâlâ işgal altında. Bu nedenle silahsızlanma çağrısı, halkımızı kolayca ortadan kaldırılabilecek bir kurban haline getirme girişimidir. İsrail ise uluslararası düzeyde her türlü silahla donatılmış durumda” diyen Meşal, Barış Konseyi’ne ‘dengeli bir yaklaşım’ benimseme çağrısında bulundu.

Askeri uzman Muhammed el-Umde, tartışmaların kademeli silahsızlanma önerisi etrafında şekillenebileceğini ancak iki aylık sürenin Hamas ya da başka bir yapının silah bırakması için yeterli olmayacağını savundu. El-Umde, “Hareket zaten böyle bir adım atmayacak ve bu yolu kabul etmeyecektir” dedi.

El-Umde’ye göre Hamas gibi bir yapının silahsızlandırılması, taraflar arasında bir mutabakat sağlansa dahi en az bir yıl sürecek bir süreç gerektirir.

Nizar Nazzal da çelişkili sızıntıların ‘müzakere sürecinde kullanılan bir baskı kartı’ olabileceğini ifade etti. Nazzal’a göre 60 günlük süre iki olası senaryoya işaret ediyor: Hamas’ı kısmi tavizlere zorlayarak Gazze anlaşmasının yavaş da olsa sürmesini sağlamak ya da anlaşmayı uzun süreli olarak dondurmanın ve İsrail’e daha geniş çaplı ihlaller için alan açmanın zeminini hazırlamak.