İsrail, Fransa’nın Viyana’da daha sert bir tutum sergilemesini istiyor

Macron, Le Drian’ın da katılımıyla geçen Kasım ayında Elysee’de ABD Başkan Yardımcısı Kamala Harris ile bir araya geldi (EPA)
Macron, Le Drian’ın da katılımıyla geçen Kasım ayında Elysee’de ABD Başkan Yardımcısı Kamala Harris ile bir araya geldi (EPA)
TT

İsrail, Fransa’nın Viyana’da daha sert bir tutum sergilemesini istiyor

Macron, Le Drian’ın da katılımıyla geçen Kasım ayında Elysee’de ABD Başkan Yardımcısı Kamala Harris ile bir araya geldi (EPA)
Macron, Le Drian’ın da katılımıyla geçen Kasım ayında Elysee’de ABD Başkan Yardımcısı Kamala Harris ile bir araya geldi (EPA)

Fransız medyasının Viyana’da yaşananlar ve Fransa- İsrail ilişkileri de dahil İran nükleer meselesine ilişkin sürekli ilgisine rağmen dikkat çekici olan durum, Fransa Cumhurbaşkanı ve İsrail Dışişleri Bakanı arasında geçen hafta sonu İsrail’in girişimiyle yapılan telefon görüşmesini görmezden gelmesi oldu. Yair Lapid’in Fransız mevkidaşı Jean-Yves Le Drian’ı göz ardı etmesi ve doğrudan İran nükleer meselesi hakkında görüşmek üzere Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’a yönelmesi de dikkat çekiciydi. Lapid ve Macron arasında geçen Aralık başında da bir telefon görüşmesi gerçekleşmişti.
Bu durum şu anlama geliyor; İsrail tarafı, dışişlerinde kararın Dışişleri Bakanlığı’na değil Elysee Sarayı’na ait olduğunun ve doğrudan kararı veren organa yönelmenin daha iyi olduğunun farkında. Lapid, görüşmenin ardından Twitter üzerinden yaptığı açıklamada kendisi ve Macron’un, ‘bölgesel zorlukları, İran nükleer müzakerelerini, İsrail’in İran’a baskı yapma taleplerini ve İsrail ile Avrupa Birliği (AB) arasındaki ilişkileri’ görüştüklerini söyledi.
Lapid, Macron’un İsrail’in güvenliğine olan bağlılığını yinelediğini de belirtti. İsrailli yetkili, Berlin ve Londra’yı da içeren bir Avrupa turunun parçası olarak, daha önce Aralık ayı başında Paris’e ziyarette bulunmuştu. Ayrıca İran’a yönelik yaptırımların sıkılaştırılması ve nükleer silah geliştirmesini önlemek için ‘askeri tehdide’ başvurulması çağrısında bulunmuştu.
İsrailli bakanın geçen perşembe günü ABD’li mevkidaşı Antony Blinken ile yaptığı görüşmenin ardından tweet attığı ve ‘İran’a, nükleer silah edinme yarışını durdurması için baskı yapmanın önemli olduğunu’ vurguladığı belirtilmeli. Aynı şekilde İsrail Başbakanı, 10 Ocak’ta İsrail’in Viyana’da yaşananlardan son derece endişeli olduğunu dile getirdi. Başbakan, “İran, anlaşmaların bir parçası değildir ve anlaşmalarda yazılanlara bağlı değildir” dedi.
Paris’teki Avrupalı ​​diplomatik çevreler, geçen hafta Viyana müzakerelerinde kaydedilen ilerlemeyi bir yandan İsrail endişesiyle ilişkilendiriyor. Diplomatik çevrelere göre, Tel Aviv’in müzakerelere katılan Avrupa ülkeleriyle yürüttüğü siyasi ve diplomatik hamle, ABD’li müzakerecinin ne pahasına olursa olsun bir anlaşmaya varmak istediği inancına dayanarak Avrupalı ​​müzakerecileri İran’a karşı daha sert bir duruşa zorlama girişimidir. Gözlemciler, Batı Amerika ve Avrupalı tarafların İsrail’i Viyana’da kaydedilen ilerleme hakkında bilgilendirdikleri kanaatinde.
Bu sebeple İsrail’in tavrında yaşanan değişim önemli. 28 Aralık’ta Naftali Bennett, her zamanki gibi dünya güçlerini Viyana’da ‘daha sert bir duruş sergilemeye’ çağırdı. Bennett, “Elbette iyi bir anlaşma olabilir ve elbette kriterleri biliyoruz” diyerek, İsrail’in İran ile herhangi bir anlaşmaya karşı çıkmayacağını söyledi. Bennett ayrıca, daha sonuç odaklı bir yaklaşımı tercih ettiklerini ifade etti.
Küçük bir hükümet toplantısından sonra İsrail basını, 5 Ocak’ta Askeri İstihbaratı (Aman) Başkanı General Aharon Haliva’nın ‘Viyana’da bir anlaşmaya varılsın ya da varılmasın, İsrail’in durumunun daha iyi olacağını’ söylediğini aktardı. Medya organlarına göre İran’ın ‘artık zaman faktörü üzerinde oynamadığını’ da belirten Haliva, yeni bir anlaşmanın Tahran’ın nükleer programı üzerindeki kısıtlamaları sıkılaştırabileceğini belirtti. Aynı şekilde Lapid’in ‘İyi bir anlaşma, İsrail açısından iyi bir şeye katkı sağlar’ dediği aktarıldı.
Paris, Washington ve Moskova’nın yanı sıra Avrupalı ​​arabulucu Enrique Mora’nın müzakerelerde ilerleme kaydedildiğinden söz etmesiyle birlikte bu iyimser ton, Batı iyimserliğine de paraleldi. Geçen cuma günü Fransa Dışişleri Bakanı, ‘bir anlaşmaya varma olasılığına olan güvenini’ ve müzakerelerin ‘olumlu bir yolda ilerlediğini’ dile getirdi. Ancak Batılılar bir bütün olarak İranlı müzakereciyi yavaş veya zayıf şekilde ilerlemekle suçladı. Ancak İran’ın zihnindeki şey farklıydı. Öyle ki geçen cumartesi günü Dışişleri Bakanı Hüseyin Emir Abdullahiyan ve 10 Ocak’ta bakanlık sözcüsü Said Hatibzade de bunu kanıtlayacak açıklamalar yaptı. Bakan, “İyi bir anlaşmaya yakınız. Ancak kısa sürede anlaşmaya ulaşmak için karşı tarafın daha fazla dahil olması gerekiyor” dedi. Hatibzade ise ‘tartışılan dört konu hususunda, yani yaptırımların kaldırılması, nükleer mesele, denetim ve garantiler sağlama konularında iyi bir ilerleme kaydedildiğini’ ifade etti. Bu konuların, ilerlemenin önünde büyük bir engel oluşturduğunu ve taraflar arasındaki alışverişin yoğun olduğunu belirtmek gerekiyor. Hatibzade, ilerlemeye izin veren ‘çözümleri’ veya her iki tarafın verdiği tavizleri açıklamadı. Abdullahiyan, ülkesinin anlaşmaya ilişkin vizyonunu ise şöyle özetledi; “Günün sonunda iyi bir anlaşma, tüm tarafların memnun olduğu bir anlaşmadır.”
Bununla birlikte İranlı bakanın sözlerinde dikkat çekici olan şey, Fransa’nın müzakerelerdeki tavrına yönelik eski sert eleştirilerinden geri adım atması oldu. Zira Tahran, Paris’in ‘kötü polis rolünü oynadığını’ savunuyordu. Öte yandan bugün aynı yetkiliye göre Paris, akılcı davranıyor ve öyle görünüyor ki bu, İsrail’i rahatlatan bir tavır değil. Bu noktada ise Tel Aviv’in Paris’i daha sert bir tavır takınmaya yöneltme ve ‘ABD gevşekliği’ karşısında ‘pusula’ rolü oynamaya sevk etme girişimini anlamak mümkün. Bugün Paris, altı ay boyunca AB’ye başkanlık edecek olması nedeniyle de ek bir öneme sahip. Bu nedenle de Avrupalı ​​ortaklarını ve İran ile müzakereler de dahil olmak üzere AB’nin dış politikasını etkileme yeteneğine sahip. Ayrıca Fransa, Cumhurbaşkanı Macron’un da kesin şekilde adaylığını koyacağı cumhurbaşkanlığı seçimlerine yaklaşıyor. Paris’in 2015 anlaşmasına uzanan müzakerelerde oynadığı role benzer şekilde Viyana’da sert davranmak, seçim çıkarına olabilir. Ayrıca İran’ın balistik programları ve bölgesel politikası açısından bölge ülkelerinin çıkarlarını dikkate alma ihtiyacına en çok bağlı olan taraflardan biri.



Pezeşkiyan: İran, küresel güçlerin baskısına boyun eğmeyecek

İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, (Reuters)
İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, (Reuters)
TT

Pezeşkiyan: İran, küresel güçlerin baskısına boyun eğmeyecek

İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, (Reuters)
İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, (Reuters)

İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan bugün yaptığı açıklamada, ülkesinin ABD ile nükleer görüşmeler sürerken dünya güçlerinin baskısına "boyun eğmeyeceğini" söyledi.

Reuters'ın haberine göre Pezeşkiyan televizyonda yayınlanan konuşmasında, "Dünya güçleri bizi boyun eğmeye zorlamak için sıraya giriyor... ama bize yarattıkları tüm sorunlara rağmen başımızı eğmeyeceğiz" ifadelerini kullandı.

ABD Başkanı Donald Trump perşembe günü, İran'a iki taraf arasındaki devam eden müzakerelerde "anlamlı bir anlaşmaya" varması için 15 günlük bir ültimatom verdi, aksi takdirde "kötü sonuçlarla" karşılaşacakları uyarısında bulundu. Tahran ise uranyum zenginleştirme hakkını yineledi.

ABD'nin bölgedeki askeri yığılması devam ederken, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, ABD müttefiki olan ülkesinin Tahran'ın herhangi bir saldırısına güçlü bir şekilde karşılık vereceği konusunda uyardı.

ABD ve İran, Umman'ın arabuluculuğuyla 6 Şubat'ta dolaylı görüşmelere yeniden başladı. Salı günü Cenevre'de ikinci tur görüşmeleri gerçekleştirdikten sonra müzakerelere devam etme niyetlerini açıkladılar.

İran çarşamba günü bu müzakereleri ilerletmek için bir taslak çerçeve hazırladığını açıklarken, ABD, Tahran'a saldırmak için "birden fazla neden" olduğunu belirterek uyarı tonunu korudu.

Trump, “Yıllar içinde İran'la uygulanabilir bir anlaşmaya varmanın kolay olmadığı kanıtlandı. Uygulanabilir bir anlaşmaya varmalıyız, yoksa kötü şeyler olacak” dedi.

Şöyle devam etti: “Bir adım daha ileri gitmemiz gerekebilir, gitmeyebiliriz veya bir anlaşmaya varabiliriz. Bunu muhtemelen önümüzdeki 10 gün içinde öğreneceksiniz.” Daha sonra Trump, gazetecilere sürenin “10-15 gün” olduğunu söyledi.


İnfaz fotoğrafları gündem oldu: Yunanistan "ülke mirasını" satın alıyor

İnfazdan hemen önce 200 komünistin fotoğrafları çekilmiş (Ebay/Greece at WW2 archives)
İnfazdan hemen önce 200 komünistin fotoğrafları çekilmiş (Ebay/Greece at WW2 archives)
TT

İnfaz fotoğrafları gündem oldu: Yunanistan "ülke mirasını" satın alıyor

İnfazdan hemen önce 200 komünistin fotoğrafları çekilmiş (Ebay/Greece at WW2 archives)
İnfazdan hemen önce 200 komünistin fotoğrafları çekilmiş (Ebay/Greece at WW2 archives)

Yunanistan Kültür Bakanlığı, Naziler tarafından kurşuna dizilen 200 komünistin son anlarına ait olduğu belirtilen fotoğrafları bir Belçikalı koleksiyoncudan almak için ön anlaşma imzaladı.

Bu fotoğrafların ülke mirası olduğunu kabul eden Atina yönetimi, anlaşmanın detaylarını açıklamadı.

Anlaşma üzerine internetteki satış ilanı yayından kaldırıldı. 

Kültür Bakanı Lina Mendoni, koleksiyoncu Tim de Craene'nin yanına giden uzmanların, fotoğrafların gerçek olduğunu tespit ettiğini cuma günü duyurdu. 

200 komünistin, 1 Mayıs 1944'te Atina'nın banliyölerinden Kesariani'de infaz edilmeden önce çekildiği bildirilen 12 fotoğraf, geçen hafta eBay'de satışa çıkarılmıştı. 

Yunanistan Kültür Bakanlığı'nın Belçika'ya gönderdiği uzmanlar, bunların 1943-1944'teki Nazi işgali sırasında Yunanistan'da görevlendirilen Alman komutanlarından Hermann Heuer'ın imzasını taşıyan 262 fotoğraflık koleksiyonun bir parçası olduğunu fark etti. 

Ölüme yürüyen direnişçilerin marş söylediği görülüyor (Ebay/Greece at WW2 archives)Ölüme yürüyen direnişçilerin marş söylediği görülüyor (Ebay/Greece at WW2 archives)

200 komünist siyasi mahkumun Naziler tarafından kurşuna dizilmesi, o dönemin en büyük katliamlarından biri olarak kabul ediliyor. Olaya dair fotoğraflar ilk kez gün yüzüne çıkarken açık artırma girişimi tepki çekti.

Teselya Üniversitesi'nde toplumsal tarih dersleri veren Polymeris Voglis, New York Times'a şu yorumu yaptı:

Kendi infazlarına yürüyen bu kişilerin yüzlerini 82 yıl sonra ilk kez görüyoruz. Boyun eğmeyen duruşları beni çok etkiledi.

Voglis bu fotoğrafların ders kitaplarına eklenmesi gerektiğini ifade etti. 

Kesariani'de Nazilerin öldürdüğü komünistler için yapılan bir anıt, fotoğrafların gündem olmasının ardından tahrip edildi. 

Anıtı onaracağını bildiren Kesariani Belediyesi, "Bazılarını ne kadar rahatsız ederse etsin tarihi hafıza silinemez" dedi.

II. Dünya Savaşı biterken Batı destekli yönetimle komünistler arasında patlak veren iç savaş 1949'a kadar sürmüştü. O dönemde yaşanan kutuplaşmaların etkileri, günümüzde de hissediliyor. 

Independent Türkçe, New York Times, France24, AP


Amerika ve Avrupa... Zorlu evlilik ve acı boşanmanın alternatifi olarak zorunlu birlikte yaşama

Almanya’nın Düsseldorf kentinde düzenlenen bir festivalde sergilenen heykelde, ABD Başkanı Donald Trump ve Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in bir ineği yediği, ineğin üzerinde ise Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen'in oturduğu görülüyor. (AFP)
Almanya’nın Düsseldorf kentinde düzenlenen bir festivalde sergilenen heykelde, ABD Başkanı Donald Trump ve Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in bir ineği yediği, ineğin üzerinde ise Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen'in oturduğu görülüyor. (AFP)
TT

Amerika ve Avrupa... Zorlu evlilik ve acı boşanmanın alternatifi olarak zorunlu birlikte yaşama

Almanya’nın Düsseldorf kentinde düzenlenen bir festivalde sergilenen heykelde, ABD Başkanı Donald Trump ve Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in bir ineği yediği, ineğin üzerinde ise Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen'in oturduğu görülüyor. (AFP)
Almanya’nın Düsseldorf kentinde düzenlenen bir festivalde sergilenen heykelde, ABD Başkanı Donald Trump ve Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in bir ineği yediği, ineğin üzerinde ise Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen'in oturduğu görülüyor. (AFP)

Antoine el-Hac

ABD Başkan Yardımcısı J. D. Vance’ın geçen yılki Münih Güvenlik Konferansı’nda yaptığı konuşma, Avrupa için adeta bir alarm zili oldu. Eleştirel ve suçlayıcı tonuyla dikkat çeken konuşma, Başkan Donald Trump’ın ikinci döneminin, Beyaz Saray’ın NATO ve Avrupa ile ilişkilerinde daha sert bir tutum benimseyeceğinin en açık işareti olarak değerlendirildi.

Bu yıl ise ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, Münih’teki konuşmasında başkanına olan bağlılığı ile Avrupa ile derin ilişkiler arasında bir denge kurdu. Ülkesini Avrupa’nın ‘çocuğu’ olarak tanımlayan Rubio, eski kıta liderlerine, “Sevgili müttefiklerimiz ve eski dostlarımızla birlikte yeni bir küresel düzen inşa etmeye kararlıyız” mesajını verdi. Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen ise bu açıklamalardan ‘çok memnun’ olduğunu belirtti.

Miami’de Kübalı ebeveynlerden doğan Rubio, ortak kültürel bağlara da dikkat çekti; Beethoven ve Mozart’ın yanı sıra The Beatles ve The Rolling Stones gibi grupları örnek gösterdi. Rubio, “Geleceğiniz ve geleceğimiz bizim için çok önemli. Bazen görüş ayrılıkları yaşayabiliriz, ancak bu farklılıklar, Avrupa’ya duyduğumuz derin kaygıdan kaynaklanıyor” dedi.

ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, 14 Şubat 2026 tarihinde Münih Güvenlik Konferansı’nda konuşma yapıyor. (AFP)ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, 14 Şubat 2026 tarihinde Münih Güvenlik Konferansı’nda konuşma yapıyor. (AFP)

Ancak Foreign Policy dergisinde konferansın ardından yapılan değerlendirmede, “Birçok Avrupa lideri özel oturumlarda endişelerini dile getirdi; Trump’ın son dönemde Grönland’ı ele geçirme tehdidini kırmızı çizgiyi aşma olarak gördüler. Rubio’nun Hristiyanlık ve Batı uygarlığına yaptığı vurgular ise bazıları için etnik çağrışımlar içeriyormuş gibi göründü” ifadeleri yer aldı.

Batı dışından konferansa katılanlar, Rubio’nun Avrupa’yı ABD’nin yanında Batı’yı genişletme yoluna davet etmesini, yeni kıtalara yerleşme ve dünya çapında imparatorluklar kurma vurgusuyla birlikte, yeniden sömürgeleştirme mesajı olarak yorumladı.

Rubio, Trump’ın Avrupa’nın göç ve iklim değişikliği konularındaki yaklaşımına yönelik eleştirilerini de yineleyerek, ABD’nin gerekirse kendi yolunu tek başına açmaya hazır olduğunu belirtti. Rubio, ülkesinin NATO ittifakını canlandırmak istediğini vurgulasa da Avrupa’nın buna olan iradesi ve kapasitesine şüpheyle yaklaştı.

Konuşma, Rubio’nun Trump’ın politik önceliklerine uyum ile Avrupa ortaklarını güvence altına alma arasında dikkatle kurması gereken dengeyi ortaya koydu. Cumhuriyetçi yönetimdeki birçok kişiden farklı olarak Rubio, ABD’nin dış politika hedeflerini gerçekleştirebilmesi için Avrupa ile ilişkilerde daha fazla diplomasiye ihtiyaç duyduğunu biliyor.

Rubio’nun görevi ve diplomasiye liderlik etmesi, tonunun göreceli olarak ılımlı olmasının nedeni olarak görülüyor. Rubio, güvenlik ve askeri kurumların varlığını -özellikle NATO’yu- her zaman desteklemişti. Örneğin 2019’da herhangi bir ABD başkanının NATO’dan çekilmesini engellemek için Cumhuriyetçi ve Demokrat partiler arasında yürütülen ortak çabanın parçası olmuştu. O dönemde, “Ulusal güvenliğimiz ve Avrupa’daki müttefiklerimizin güvenliği için ABD’nin NATO içinde etkin bir rol oynamaya devam etmesi hayati önemdedir” demişti.

Ukrayna’nın doğusundaki Donetsk cephesinde top ateşleyen Ukraynalı bir asker (AFP)Ukrayna’nın doğusundaki Donetsk cephesinde top ateşleyen Ukraynalı bir asker (AFP)

Başka bir örnekte, Rubio’nun, ABD’nin taahhüdü konusunda Vladimir Zelenskiy’ye belirli güvence verdiği belirtiliyor. Aynı zamanda, savaşın sona ermesi için Ukrayna’nın zor tavizler kabul etmesi gerektiği uyarısında bulundu. Bu yaklaşım, Vance’in daha önce ABD’nin ‘birkaç mil toprak için’ on milyonlarca dolar harcamasının gerekçelerine şüpheyle bakmasından farklı.

Rubio’nun Münih’teki konuşması, Vance’in bir yıl önceki konuşmasına göre daha az bölücü olsa da Trump döneminde ABD dış politikasında herhangi bir temel değişikliği yansıtmıyor. Yeni denklem şöyle özetlenebilir: ABD, bazı çıkarlarını Avrupa ile paylaşsa da değerlerini paylaşmıyor.

Büyük Atlantik mesafeleri

Konu sadece konuşmalar, anlatılar veya dil üslubu meselesi değil; dünya, ittifakların, çekişmelerin ve hatta düşmanlıkların değiştiği yeni bir gerçekliği yaşamaya başladı.

Özellikle Avrupa’da, yüzyıllar boyunca en yıkıcı savaşları yaşamış kıtada birçok kişi, kendilerini Rusya’nın yayılmacı eğilimleri ile Çin’in saldırgan ekonomik politikaları arasında ve hızla değişen eski yakın müttefik ABD’nin arasında açıkta ve tehlikeye maruz hissediyor.

Eurobarometer tarafından yapılan yakın tarihli bir ankete göre, Avrupalıların yüzde 68’i ülkelerinin  tehdit altında olduğunu düşünüyor.

Bugün Atlantik ötesi ilişkiler incelendiğinde, bu yılki Münih Güvenlik Konferansı’nın manzarası, stratejik bir ‘bilişsel uyumsuzluk’ durumunu yansıtıyor. Psikolojide bilişsel uyumsuzluk, inançlar ile davranışlar arasında uyumsuzluk olduğunda ortaya çıkan zihinsel gerilimi ifade eder.  Antoine el-Hac’ın Şarku’l Avsat için kaleme aldığı analize göre Münih’te bu çelişki açıkça görüldü: dostluk açıklamaları, derin güvensizlik sinyalleriyle yan yana, stratejik güvence ise politik kararlarla çelişiyordu. Sonuç, biçimde birleşik ama özde sıkıntılı bir Avrupa-Amerika ittifakı oldu; bu durum, uygun önlem alınmazsa açık bir çatışma riski taşıyor.

Bu bağlamda Almanya Savunma Bakanı Boris Pistorius, ABD’nin Avrupa’yı sonsuza dek koruyamayacağını kabul etti, ancak bölgesel baskılara -özellikle Grönland konusuna- kesin bir şekilde karşı çıktı. Pistorius, “Barış ve güvenliği sağlamak için uluslararası kuruluşlara başvurulmalı” dedi ve Avrupa Birliği (AB) ile ABD’nin bunu ancak birlikte başarabileceğini vurguladı. Bu tutum, ABD’nin iş birliği ve kolektif disiplin çağrısını temel alan yaklaşımıyla çelişiyor; söz konusu yaklaşım, İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana geçerli olan kurallara ters düşen yeni bir oyun kuralı öneriyor.

Danimarka Kutup Komutanlığı tarafından Grönland’da düzenlenen bir eğitim tatbikatına katılan askerler (Reuters)Danimarka Kutup Komutanlığı tarafından Grönland’da düzenlenen bir eğitim tatbikatına katılan askerler (Reuters)

Ada ve buz

İstikrarı en çok sarsan anlaşmazlıklardan biri Grönland meselesi oldu. Danimarka Başbakanı Mette Frederiksen, konunun hâlâ açık bir yara olduğunu belirtti. Donald Trump, Danimarka ve Avrupa’nın tepkilerini dikkate almadan, Danimarka egemenliğine bağlı ada ile ilgili cesur pozisyonunu açıkladı.

Bazı gözlemciler ve analistler, Münih’te ve diğer duraklarda gözlemlenen tutumların, mevcut krizin yalnızca siyasi elitler arasındaki iletişim eksikliğinden kaynaklanmadığını, daha geniş bir uyumsuzluk olduğunu gösterdiğini belirtiyor. Avrupa halkının kayda değer bir kısmı, ABD’nin kendilerini askeri saldırılara karşı korumayacağına inanıyor.

Bu nedenle Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Fransa’nın caydırıcı şemsiyesini Avrupa’nın geri kalanını kapsayacak şekilde genişletme tartışmasını yeniden açtı. Ancak bu güç gösterisi sağlam temellere dayanmıyor; yaklaşık 300 Fransız nükleer başlığı, 4 bin 309 nükleer başlığa sahip Rus cephaneliği karşısında caydırıcı olamaz. Avrupa ortaklarıyla bütünleşik bir komuta, kontrol ve iletişim sistemi olmadan hiçbir savunma sistemi anlam ifade etmiyor.

Öte yandan Birleşik Krallık Başbakanı Keir Starmer Fransa ile iş birliğine hazır olduğunu ifade etse de Fransa’nın nükleer silahları yerel üretimken, İngiltere’nin nükleer caydırıcılığı, İngiliz yapımı savaş başlıkları taşıyan ve Kraliyet Donanması’nın denizaltılarında konuşlandırılan ABD yapımı Trident 2 D5 füzelerine dayanıyor. Bu nedenle İngiliz caydırıcılığı bağımsız değil ve bu stratejik açıdan kritik bir gerçek.

Avrupa liderleri, ülkelerinin mali, sosyal ve yaşam koşullarıyla ilgili sorunlar yaşadığını bilerek, ekonomik çıkar çatışmaları ve farklı söylemlere rağmen ‘Atlantik boşanmasının’ mümkün olmadığını anlıyor. Zor bir evliliğin maliyeti, acı bir boşanmadan daha azdır. Dolayısıyla zayıf taraf, ilişki sürekli gerilimli olsa da güçlü tarafla kalmak zorunda.

ABD Başkanı Donald Trump ve Çin Devlet Başkanı Şi Cinping’in birleştirilmiş görüntüsü (Reuters)ABD Başkanı Donald Trump ve Çin Devlet Başkanı Şi Cinping’in birleştirilmiş görüntüsü (Reuters)

Bu liderler, Donald Trump ve ekibinin söyleminin değişmeyeceğini ve mesajının AB’yi zayıf ve yönelimlerinde hatalı gösterme amacını sürdüreceğini de biliyor. Ancak AB’nin sosyal piyasa ekonomisi modeli ve açıklık taahhüdü hâlâ somut kazançlar sağlıyor. Tereddüt ve şüphe yerine, AB’nin güçlü yönlerine yatırımını artırması ve deneyimini, özellikle ABD ile Çin arasındaki jeopolitik rekabetin yoğunlaştığı bu dönemde, iş birliği ve entegrasyon modeli olarak öne çıkarması gerekiyor. Avrupa başarılı olursa, bu sürekli dengesi bozulan bir dünya için yararlı olur; başarısız olur ise kıta, yıkıcı çatışmaların sahnesi haline gelebilir.