Sadr ve müttefikleri Kazimi'nin Başbakanlığına sıcak bakıyor

Mukteda es-Sadr ve müttefikleri, Irak’ta Tahran tarafından desteklenen partilerin popülaritesi düşerken Şii gruplar ve milislerle mücadelesinde Kazimi’yi destekledi

Görev süresi sona eren Başbakan Mustafa el-Kazimi'nin görevine devam etmesinin arzu edildiğine dair güçlü göstergeler var (AFP)
Görev süresi sona eren Başbakan Mustafa el-Kazimi'nin görevine devam etmesinin arzu edildiğine dair güçlü göstergeler var (AFP)
TT

Sadr ve müttefikleri Kazimi'nin Başbakanlığına sıcak bakıyor

Görev süresi sona eren Başbakan Mustafa el-Kazimi'nin görevine devam etmesinin arzu edildiğine dair güçlü göstergeler var (AFP)
Görev süresi sona eren Başbakan Mustafa el-Kazimi'nin görevine devam etmesinin arzu edildiğine dair güçlü göstergeler var (AFP)

Müeyyid et-Turfi
Irak’ta Sadr hareketinin lideri Mukteda es-Sadr ile Sünni ve Kürt müttefikleri, yeni koalisyonlarının Temsilciler Meclisi’nin açılış oturumu sırasında yeni hükümetin kurulmasını engelleyen büyük itirazlara rağmen Cumhurbaşkanlığı, Meclis Başkanlığı ve Başbakanlık makamlarına kendi adaylarını dayatma gücüne dair önemli mesajlar göndermeyi başardılar. Tekaddum Partisi (İlerici Parti) lideri Muhammed Halbusi’nin, Meclis’teki oylamada228 milletvekilinden 200’ünün oyuyla bir kez daha Meclis Başkanı seçilmesi, Sadr Grubu, Azm Hareketi, Tekaddum, Kürdistan Demokratik Partisi (KDP) ve bazı bağımsız milletvekillerinden oluşan yeni koalisyonun gücünün göstergesi olarak görüldü.

Yeni koalisyon, Kazimi’nin başbakanlık görevine devam etmesine sıcak bakıyor
Koalisyonda yer alan taraflar, görev süresi sona eren Başbakan Mustafa el-Kazimi’nin özellikle iktidara geldiği Mayıs 2020 tarihinden bu yana Şii gruplar ve milislerle devam eden mücadelesinde Kazimi’yi desteklediklerinden ve İran'a yakın Şii partilerin çoğunu bir araya getiren Koordinasyon Çerçevesi Koalisyonu’nun yaşananlardan sonra nüfuzu azaldığından ikinci bir dönem için görevine devam etmesine sıcak bakıyorlar. 
Meclis’te 76 sandalyeye sahip olan Sadr Grubu, Meclis Başkanı ve iki vekilinin seçilmesinin ardından ikinci kez Meclisi Başkanı seçilen Muhammed el-Halbusi’ye Irak Anayasası’nın yeni hükümeti kurmakla görevli kişiyi aday gösterme hakkını verdiği ‘en büyük meclis bloğunun’ duyurması talebinde bulundu.
Koordinasyon Çerçevesi Koalisyonu, 88 milletvekiline sahip olması nedeniyle kendisini ‘en büyük meclis bloğu’ olarak sunma girişiminde bulunmuş, ancak Koalisyon çatısı altındaki bağımsız beş milletvekilinin Koalisyon’a katılmak için attıkları imzaların yanlış olduğunu teyit etmeleriyle en büyük Şii bloğunu temsil eden Koalisyon’un güvenilirliği sarsılmıştı.

Başbakanlığa aday isimler
Sadr Grubu’na yakın kaynaklar, Sadr Grubu’nun görev süresi sona eren Başbakan Kazimi ile birlikte dört ismi daha aday gösterebileceğini, bu isimlerin ise Bakanlar Kurulu Genel Sekreteri Hamid Naim el-Gazi, Meysan Valisi Ali Devai, eski İletişim Bakanı Muhammed Tevfik Allavi ve eski Başbakan Haydar el-İbadi olduklarını belirtti.
Bu isimler arasında şimdiye kadar öne çıkan en güçlü aday, Koordinasyon Çerçevesi Koalisyonu çatısı altındaki bazı tarafları, göreve devam etmesini kabul etmeye ikna etme girişimiyle Başbakan Kazimi oldu. Kazimi, bu girişim çerçevesinde son olarak Fetih İttifakı lideri Hadi el-Amiri ile yeni hükümetin kurulması ve ülkedeki son durumu görüşmek üzere aylar sonra ilk kez Amiri’nin ofisinde bir araya geldi.

Üçlü ittifak
Siyaset bilimi profesörü Ahmed el-Meyali, son gelişmelere yönelik yaptığı değerlendirmede, bir sonraki hükümeti Mukteda es-Sadr, Muhammed el-Halbusi ve Mesut Barzani arasındaki ittifakın kurabileceğini söyledi. Halbusi'nin Meclis Başkanı seçildiği, yeni meclisin ilk oturumunda, yeni ittifakın birçok sorunu çözebilecek yeteneğe sahip olduğunu kanıtladığından başbakan adaylarını belirleyebileceklerini belirten Prof. Meyali, “Bir sonraki sürecin yönetimi, taraflar arasındaki çıkar alışverişine dayalı olduğundan stratejik bir ittifak olacaktır” ifadelerini kullandı.
Kazimi'nin başbakanlık görevini üstlenme şansına sahip olduğunu düşünen Prof. Meyali, ancak cumhurbaşkanlığı, meclis başkanlığı ve başbakanlık makamlarına yeni isimlerin adaylığı konusunda bir fikir birliği olmadığını ve özellikle Koordinasyon Çerçevesi Koalisyonu güçlerinden bir takım itirazlar olduğundan Kazimi’yi bir sonraki dönem içinbaşbakan olarak pazarlamanın zor olduğunu belirtti. Prof. Meyali, Kazimi’yi yeniden aday göstermeyi düşünen taraflarınsunabilecekleri birçok seçeneğe ve isme sahip olduğunun ve bu isimlerin yerel ve bölgesel düzeyde kabul gördüğünün de altını çizdi.
Bir sonraki aşamada siyasi istikrarı sağlamak için yeni birhükümetin kurulması sürecinin Şii-Şii diyaloguna ihtiyaç duyduğunu vurgulayan Prof. Meyali, Mukteda es-Sadr’ın tüm Şiileri temsil etmediğini belirterek bir uzlaşıya varması ve olumsuz tutumlardan uzakta kabul edilebilir bir şahsiyet olarak hareket etmesi gerektiğine işaret etti.

İbadi, başbakanlığa aday önemli isimlerden biri
Eski Başbakan Haydar el-İbadi'nin, yeni dönemde başbakanlık görevine aday olma şansına sahip olacağını düşünen Prof. Meyali, özellikle İbadi'nin lideri olduğu Zafer (Nasr) Koalisyonu, Koordinasyon Çerçevesi Koalisyonu’nda yer aldığından Sadr için kabul edilebilir bir aday olduğunu ve bununda İbadi’nin bir sonraki başbakan olmak için gerekli özellikleri taşımasını sağladığını vurguladı.
Öte yandan gazeteci yazar Ali Beyder, Halbusi'nin Meclis Başkanı olmasının ardından Başbakan Mustafa el-Kazimi'nin başbakanlık görevine devam etme şansının arttığını söyledi. Temsilciler Meclisi'ndeki diğer partilerin buna karşı çıkabileceğini düşünen Beyder’e göre Halbusi’nin yeniden Meclis Başkanı seçilmesinin, bazı sürprizler yahut köklüdeğişiklikler olmadıkça, Kazimi’nin başbakan adayı seçilmesisadece bir zamanlama meselesi.
Mustafa Kazimi’nin, Sadr hareketine yakınlığı, Sünniler ve Kürtlerin desteğini alması ve uluslararası tutumlar gibi başbakanlık görevine aday gösterilmesi için birçok neden olduğuna dikkati çeken Beyder, “Diğer taraflar Kazimi'nin başbakan olarak atanmasına karşı çıkıyor. Bu yüzden önlerinde iki seçenek var, ya silaha başvuracaklar ya da sessiz muhalefete dönecekler ki bu daha olası” yorumunda bulundu.

İran’a yakın Koordinasyon Çerçevesi Koalisyonu partilerinin onurunu kurtarmak
Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı habere göre siyaset bilimci Aziz Ceber, Sadr'ın adaylığını reddeden Koordinasyon Çerçevesi Koalisyonu’nun onurunu kurtarmak için Kazimi dışında bir isim aday gösterebileceğini söyledi. Kazimi’nin başbakanlık görevine devam etmesi düşüncesinin Sadr hareketi ve lideri Mukteda es-Sadr tarafından geniş çapta kabul gördüğünü ve Kazimi’nin ikinci bir dönem daha başbakan olması ihtimalinin yüksek olduğunu belirten Ceber, bunun yanında Koordinasyon Çerçevesi Koalisyonu liderlerinin seçimlerin tekrarlanmasını sağlayamamaları ve yönelimlerini destekleyen egemen pozisyonlar elde edememelerinin ardından cumhurbaşkanlığı, meclis başkanlığı ve başbakanlık makamlarındaki isimlerin yerine yeni isimlerin getirilmemesi gerektiğini de vurguladı. Ceber, Koordinasyon Çerçevesi Koalisyonu liderlerinin onurlarını kurtaracak bir dal aradıklarını ve belki de Kazimi’nin görev süresinin devam etmemesi için çabalayabileceklerini söyledi.

Sadr’ın kaybı
Ceber, Mukteda es-Sadr'ın, Koordinasyon Çerçevesi Koalisyonu liderlerinin bu arayışları çerçevesinde Kazimi'nin başbakanlık görevinin devam etmesini engellemesinin, Sadr’ın kazanımlar sağlamada birçok büyük fırsatı kaybetmesi anlamına geleceğini de sözlerine ekledi. Kazimi’nin beyaz kapaklı kitapta vizyonlarını sunduğu ve önümüzdeki dönemdeki çalışmalarını üzerlerine inşa edebileceği bazı başarılar elde ettiğine dikkati çeken Ceber, Sadr hareketinin başbakanlık görevini üstlenebilecek isimlere sahip olmadığını öne sürdü. Ceber, bir sonraki başbakanın seçilmesinin istikrarın önünü açacağını, ancak muhalefetin karşı çıkması halinde ülkenin yeni bir Yemen’e veya Sudan'a dönüşmemesini umduğunu söyledi.

Kazimi’nin şansı yüksek
Gazeteci yazar Basim eş-Şerii ise Başbakan Kazimi’nin göreve dönem şansının, Halbusi’nin ezici bir çoğunlukla yeniden Meclis Başkanı seçildiği Meclis’teki ilk oturumundan sonra oldukça yükseldiğini belirtti. Bu oturumun, Sadr'ınoluşturduğu ittifakın gücünü ve rakibi Koordinasyon Çerçevesi Koalisyonu’nu önemli ölçüde geride bırakma yeteneğini ortaya koyduğunu söyleyen Şerii, bununla birlikte Koordinasyon Çerçevesi Koalisyonu’nun, büyük güçlere Irak'ın siyasi ve sosyal durumu için uygunsuz hale gelen önerilerini kabul ettiremediğini de vurguladı.
Temsilciler Meclisi'nin ilk oturumunda zayıf ve güçsüz görünen ve Meclis’teki çoğunluğu etkileyemeyen Koordinasyon Çerçevesi Koalisyonu’nun itirazlarına rağmen çoğunluğun Kazimi'nin ikinci dönem için adaylığına sıcak baktığını söyleyen Şerii, bu durumun, Mukteda es-Sadr'ıKoordinasyon Çerçevesi Koalisyonu’nu görmezden gelmeye devam etmeye ve Arap ülkeleri ve uluslararası camianın büyük desteğini alan Kazimi'yi ikinci bir dönem için aday göstermeye iteceğine işaret etti.
Şeri’i değerlendirmesini şöyle sürdürdü:
“Kazimi ile birlikte Hamid el-Gazi, Ali Devai, Muhammed Tevfik Allavi ve Haydar el-İbadi gibi başbakanlık makamına aday önde gelen isimler var. Özellikle Haydar İbadi, Kazimi'yireddetmekte ısrar etmeleri durumunda Koordinasyon Çerçevesi Koalisyonu ve bazı siyasi partiler için önemli bir seçenek gibi görünüyor. Gerçekler, bir sonraki başbakanın İran'ın müttefiklerinden ve Koordinasyon Çerçevesi Koalisyonu liderlerinden uzak olacağını ve Tahran ile İran yanlısı gruplara, Irak hükümetinin birçok yerel ve uluslararası dosyayla ilgili çalışmalarını etkileyecek şekilde yakın olan eski Başbakan Adil Abdulmehdi deneyiminin tekrarlanmayacağını gösteriyor.”



Hadramut’un kanaat önderleri: Suudi Arabistan’ın tutumu tarihidir ve yeni bir istikrar döneminin temelini atmaktadır

Mukalla halkının Suudi Arabistan Krallığı’na teşekkür için düzenlendiği dayanışma gösterisinden bir kare (Şarku’l Avsat)
Mukalla halkının Suudi Arabistan Krallığı’na teşekkür için düzenlendiği dayanışma gösterisinden bir kare (Şarku’l Avsat)
TT

Hadramut’un kanaat önderleri: Suudi Arabistan’ın tutumu tarihidir ve yeni bir istikrar döneminin temelini atmaktadır

Mukalla halkının Suudi Arabistan Krallığı’na teşekkür için düzenlendiği dayanışma gösterisinden bir kare (Şarku’l Avsat)
Mukalla halkının Suudi Arabistan Krallığı’na teşekkür için düzenlendiği dayanışma gösterisinden bir kare (Şarku’l Avsat)

Hadramut’un ileri gelenleri ve kanaat önderleri, Suudi Arabistan’ın vilayetin yanında duruşunun son derece hassas bir aşamada belirleyici bir güven unsuru oluşturduğunu ve Hadramut’un güvenliği ile istikrarını tehdit eden tehlikeli senaryoların önüne geçilmesine katkı sağladığını vurguladı.

Şarku’l Avsat gazetesine konuşan Hadramut’un ileri gelenleri, Suudi rolünün yalnızca mevcut krizin geçici yönetimiyle sınırlı olmadığını, aynı zamanda yeni bir istikrar ve kalkınma safhasının zeminini oluşturduğunu ifade etti. Bu değerlendirmeler, güneydeki siyasi tabloyu yeniden düzenlemesi beklenen “Güney-Güney Diyaloğu” konferansına yönelik beklentilerin arttığı bir dönemde yapıldı.

Aynı kaynaklar, Hadramut’un “kritik bir eşikte” bulunduğunu belirterek, vilayetin çıkarlarını, tarihsel ağırlığını ve siyasal etkisini yansıtacak tek bir ses ve ortak bir vizyon etrafında birleşilmesi gerektiğine dikkat çekti. Bu yaklaşımın, önümüzdeki her türlü siyasi süreçte Hadramut’un etkin temsilini güvence altına alacağı kaydedildi.

“Tarihe altın harflerle geçecek bir tutum”

Hadramut Ulusal Konseyi Genel Sekreteri Şeyh İsam el-Kesiri, Suudi Arabistan’ın Hadramut’a yönelik son tutumunu “tarihe altın harflerle yazılacak bir duruş” olarak nitelendirdi. Kesiri, 3 Aralık (Aralık) olayları sırasında Suudi liderliğinin sergilediği kararlılığın Hadramut’un çöküşünü engellediğini ve vilayetin diğer bölgelerin yeniden kazanılmasındaki rolüne dikkat çekti.

sgthy
Şeyh İsam el-Kesiri (Şarku’l Avsat)

Kesiri, Hadramut’un krizi geride bıraktığını ancak artık ilerleme ve kalkınmanın hatlarını çizen yeni bir yola girdiğini ifade ederek, Yemen siyasi liderliğinin çağrısı ve Suudi Arabistan’ın desteğiyle başlatılan diyalog sürecinin “güvenli ve istikrarlı bir geleceğin göstergesi” olduğunu belirtti. Kesiri “Krallık’taki kardeşlerimizin son dönemdeki kardeşçe duruşunun sonuçlarını, Hadramut’un güvenli geleceğinde açıkça göreceğiz” dedi.

Nehd kabilelerinin önde gelen ismi ve Hadramut Ulusal Konseyi bünyesindeki Bilgeler Heyeti Başkanı Hakem Abdullah en-Nehdi ise Suudi Arabistan’ı Hadramut için “Allah’tan sonra ilk dayanak” olarak tanımladı. İki taraf arasındaki ilişkinin coğrafi, inançsal, toplumsal ve kabilesel bağların doğal bir uzantısı olduğunu vurguladı.

fgthy
Nehd kabilelerinin referans ismi Hakem Abdullah en-Nehdi (Şarku’l Avsat)

En-Nehdi, Suudi Arabistan’ın Hadramut’taki çabalarının sahada somut biçimde hissedildiğini; gerek mali destek gerekse son kriz sırasında sergilenen kararlı tutumla bunun açıkça görüldüğünü söyledi. En-Nehdi, “Krallığın desteği olmasaydı, denizde boğulan biri gibi olurduk” ifadesini kullandı.

Suudi liderliğin Kral Selman bin Abdülaziz, Veliaht Prens Muhammed bin Selman ve Savunma Bakanı Prens Halid bin Selman  sunduğu desteğin Hadramut halkının hafızasında kalıcı olacağını belirten en-Nehdi, “Hadramut, Krallık için doğal bir stratejik derinliktir; onun güvenliği Suudi Arabistan’ın güvenliğinin ayrılmaz bir parçasıdır” dedi. En-Nehdi, Hadramut’un geleceğine dair iyimser olduğunu dile getirerek, vilayet halkını kalkınma, dayanışma, ayrışmanın reddi ve yolsuzlukla mücadele çağrısında bulundu.

“Beklentilerin ötesinde bir duruş”

Hadramut Kabileleri Referans Konseyi Başkanlık Üyesi Şeyh Sultan et-Temimi de Suudi tutumunun “beklentilerin üzerinde” olduğunu ve kan ile tarih bağlarının derinliğini yansıttığını söyledi. Temimi, “Güney Diyaloğu”nu yalnızca Hadramut için değil, Yemen’in tamamı için “kurtuluş simidi” olarak tanımladı.

sdfe
Şeyh Sultan et-Temimi (Şarku’l Avsat)

Yemen’in bugün mutlaka değerlendirilmesi gereken tarihi bir fırsatla karşı karşıya olduğunu belirten Temimi, bu fırsatın yolunun diyalogdan geçtiğini vurguladı. “Bu diyaloğun başarılı olacağına inanıyoruz; çünkü hamisi Suudi Arabistan’dır. Krallığın kriz çözümünde zengin ve başarılı bir sicili bulunmaktadır” değerlendirmesinde bulundu.


Muhammed Mehdi Şemseddin: İran, dünyadaki Şiiler için ne siyasi ne de dini bir referanstır

İmam Musa Sadr, bir basın toplantısı düzenleyerek bir konuşma yaptı. Konuşma sırasında yanında Şeyh Muhammed Mehdi Şemseddin, Milletvekili Hüseyin el-Hüseyni ve Basın Sendikası Başkanı Riyad Taha yer aldı. (İmam Musa Sadr Araştırma ve İnceleme Merkezi)
İmam Musa Sadr, bir basın toplantısı düzenleyerek bir konuşma yaptı. Konuşma sırasında yanında Şeyh Muhammed Mehdi Şemseddin, Milletvekili Hüseyin el-Hüseyni ve Basın Sendikası Başkanı Riyad Taha yer aldı. (İmam Musa Sadr Araştırma ve İnceleme Merkezi)
TT

Muhammed Mehdi Şemseddin: İran, dünyadaki Şiiler için ne siyasi ne de dini bir referanstır

İmam Musa Sadr, bir basın toplantısı düzenleyerek bir konuşma yaptı. Konuşma sırasında yanında Şeyh Muhammed Mehdi Şemseddin, Milletvekili Hüseyin el-Hüseyni ve Basın Sendikası Başkanı Riyad Taha yer aldı. (İmam Musa Sadr Araştırma ve İnceleme Merkezi)
İmam Musa Sadr, bir basın toplantısı düzenleyerek bir konuşma yaptı. Konuşma sırasında yanında Şeyh Muhammed Mehdi Şemseddin, Milletvekili Hüseyin el-Hüseyni ve Basın Sendikası Başkanı Riyad Taha yer aldı. (İmam Musa Sadr Araştırma ve İnceleme Merkezi)

Şarku’l Avsat Lübnan İslam Şii Yüksek Konseyi’nin merhum başkanı Şeyh Muhammed Mehdi Şemseddin ile 1997 yılında “Hizbullah çevresine yakın” isimler arasında yapılan uzun bir söyleşinin ikinci bölümünü yayımlıyor. Metin, Şiilerin yaşadıkları ülkelere entegre olmalarının gerekliliğini ve İran’a tabi bir projenin parçası olmamaları gerektiğini ele alması bakımından büyük önem taşıyor.

Söyleşi metninin, Şemseddin’in oğlu İbrahim Muhammed Mehdi Şemseddin tarafından “Lübnanlı ve Arap Şiiler: Ötekiyle İlişki ve Öz-Kimlik” başlıklı bir kitapta yayımlanması planlanıyor. Metin, Şii din adamının vefatının 25’inci yıldönümü dolayısıyla yayımlanıyor (10 Ocak Cumartesi).

“İnin inlerinize, bütün dünyayla savaşın”

Şeyh Muhammed Mehdi Şemseddin, yozlaşmış rejimler ve İslami hareketler hakkındaki bir soruya şu yanıtı veriyor:

“Bu şekilde düşünen kişi ve gruplara acıyorum. Resulullah’ın (sav) ve İslam’ın münafıkları dahi kuşattığını düşündüğümde şunu söylüyorum: Münafıklar, benim fıkhıma göre inanç bakımından Müslümandır. Sadece İslam’ın siyasi projesini benimsememişlerdir. Buna rağmen Müslüman muamelesi görmüş, Müslümanlarla yaşamış, evlenmiş ve mezarlıklarına defnedilmişlerdir. Kur’an’da onlara namaz kılınmasının yasaklanması yalnızca Peygamber’e yöneliktir. Toplum içinde kabul görmüş bir durum varken, bugün bazı yönleriyle tereddütlü birini neden kabul etmeyeyim? İçsel saflığı şart koşmak, bazı Şiilerin düşüncesindeki büyük bir hatadır. Toplumsal çalışmada esas olan bir proje vardır ve ona hizmet eden herkes bu yapının parçasıdır. Eğer devletlerle sürekli bir ‘beraat ve velayet’ anlayışıyla hareket ederseniz, geriye kimse kalmaz. Bu, Şiilere ‘inlerinize çekilin, bütün dünyayla savaşın’ demektir ve bu, katliamlara yol açar. Ben bunu doğru bulmuyorum.”

xcvfgthy
Şeyh Muhammed Mehdi Şemseddin (Getty)

Şemseddin, ümmet içinde genel bir “müsamaha ve uzlaşma” çağrısı yaptığını belirterek, bunun kan kaybını durdurmanın ve toplumu inşa etmenin tek yolu olduğunu söylüyor. Cehaletin özel alanlarda mazur görülebileceğini, ancak kamusal meselelerde kabul edilemeyeceğini vurguluyor:

“Bir ümmetin kanını döküp sonra ‘bilmiyordum’ demek kabul edilemez. Cahil olan evinde otursun, kamusal alanda çalışmasın.”

“İran Şiilerin Vatikan’ı değildir”

Şemseddin’e, Arap dünyasındaki Şiilerin İran’dan koparılmak istenip istenmediği sorulduğunda şu yanıtı veriyor:

“İran, İslam ümmeti içindeki büyük bir Şii toplumudur; ama Şiilerin tamamı İran değildir ve İran da Şiilerin tamamı değildir. Şah döneminde de İran’ın Şiilerin hamisi olduğu iddia ediliyordu. Devrimden sonra da benzer iddialar sürdü. Oysa İran, ne siyasi ne de dini olarak Şiilerin genel referansıdır. Ben yalnızca Arap Şiilerden değil; Türkiye, Azerbaycan, Hint alt kıtası, Endonezya ve başka yerlerdeki Şiilerden de söz ediyorum. Hepsi kendi ülkelerine, halklarına ve devletlerine aittir. İran, onlar için ne siyasi ne de dini bir mercidir.”

cfgthy
14 Haziran 2025’te Tahran’da düzenlenen bir tören sırasında İran ve “Hizbullah” bayrakları (AP)

Şemseddin, İran’ın “Şiilerin Vatikan’ı” olduğu görüşünü reddederek, dini merciiyetin coğrafyayla sınırlanamayacağını vurguluyor.

“Birileri Ayetullah Hamaney’i taklit edebilir; başkaları ise değildir. Kimse buna zorlanamaz. İran’ın Şiilerin kaderini belirlediği iddiasını reddediyorum.”

İran’ın bir devlet olarak bölgesel ve uluslararası çıkarları olduğunu belirten Şemseddin, bu çıkarların Şiilerin kaderiyle özdeşleştirilemeyeceğini savunuyor.

“İran, Şiileri kendine tabi kılacak bir merkez değildir. Bu, Şiilerin yararına da değildir.”

“Şiilere özel bir siyasi proje olamaz”

Şemseddin, Şiilerin kendi ülkelerinde özel bir siyasi proje geliştirmesine kesin olarak karşı çıkıyor:

“Şiilere özgü bir proje ne vardır ne de olmalıdır. Böyle bir proje, Şiiler için felaket olur. Lübnan’da da bu tür özel projeleri açıkça mücadele ederek reddediyorum.”

gt
Merhum Şeyh Muhammed Mehdi Şemseddin, Beyrut’ta Şii ve Sünni dini ve siyasi liderlerle birlikte (Lübnan İslam Şii Yüksek Konseyi Başkanı Arşivi)

Aynı yaklaşımın bölgesel düzey için de geçerli olduğunu vurgulayan Şemseddin, Şiilerin ümmetin genel projesine entegre olmaları gerektiğini söylüyor.

“İslam’da ‘Şii meselesi’ diye bir şey yoktur; İslam meselesi vardır.”

Şemseddin, bazı siyasi yapıların Şiileri kendi çıkarları uğruna feda ettiğini savunarak şu soruyu soruyor:

“Şiilerin Kuveyt Emiri’ni öldürmekte ne menfaati var? Neden bazı rejimlere karşı komplo kurulsun? Bu, Şiilerin çıkarına değil; başkalarının çıkarınadır ve haramdır.”

“Amaç dünyayı ateşe vermek değil, sakinleştirmektir”

Şemseddin, “şehadet” söyleminin araçsallaştırılmasına da sert eleştiriler yöneltiyor:

“İslam’ın amacı şehit üretmek değildir. Amaç, dünyayı sakinleştirmek ve insanları korumaktır.”

asdfrtx
Şeyh Şemseddin’in 1997 yılında “Hizbullah” destekçilerine söylediği sözler arasında, parti lideri Hasan Nasrallah’ın “Biz şehadet için cihat etmiyoruz” ifadesine atıfla, “Bizi hakkıyla anmalı ve ‘Bu, şeyhin görüşüdür ve biz de bu görüşe bağlıyız’ demeliydi” değerlendirmesi de yer aldı. (AFP)

Söyleşinin sonunda Şemseddin, İran’la ilişkisine dair tutumunu net biçimde özetliyor:

“İran, ne dini ne de siyasi mercimdir. Buna rağmen, Lübnan’ın ulusal çıkarlarıyla çelişmediği sürece ve genel İslami dayanışma çerçevesinde İran’ı savunmak görevimdir.”

İbrahim Şemseddin… Neden şimdi?

Şeyh Şemseddin’in oğlu İbrahim Şemseddin, söz konusu metin/belgeyi yayımlamaya hazırlanırken kaleme aldığı önsözde, aradan geçen bunca yılın ardından bu söyleşinin içeriğini neden kamuoyuyla paylaştığını açıkladı. Ön sözde şu ifadelere yer verdi:

“Bu metni, babam merhum Şeyh Muhammed Mehdi Şemseddin’in vefatının 25’inci yılı dolayısıyla yayımlamayı tercih ettim; onu onurlandırmak, düşüncesini yaşatmak, derin ve bilinçli basiretini, insanları koruyan, vatanı ve devleti herkes için muhafaza eden doğru görüşü dile getirmedeki cesaretini ve direncini hatırlatmak için. O, ulusal siyasi toplumun birliğini en yüksek öncelik olarak görmüş; herhangi bir özel kimliğin —hiçbir grubun özel konumunun— bu birliğin önüne geçmemesi gerektiğini savunmuştur. Buna Lübnanlı Müslüman Şiiler de dahildir; aynı şekilde Arap ülkelerindeki Müslüman Şiiler de. Zira onlar, genel ulusal topluluğun, genel Arap topluluğunun ve aynı zamanda genel İslami topluluğun ayrılmaz bir parçasıdır.”

sdfrt
Şeyh Şemseddin’in 1997 yılında “Hizbullah” destekçilerine söylediği sözler arasında, parti lideri Hasan Nasrallah’ın “Biz şehadet için cihat etmiyoruz” ifadesine atıfla, “Bizi hakkıyla anmalı ve ‘Bu, şeyhin görüşüdür ve biz de bu görüşe bağlıyız’ demeliydi” değerlendirmesi de yer aldı. (AFP)

Söz konusu metin, kayıt bantlarında muhafaza edilen ve 18 Mart 1997 Salı gecesi dört saati aşkın süren bir diyalog oturumunun özetini oluşturuyor. Bu oturum, şeyh-imam ile Lübnan’daki “İslami hareket” kadrolarından geniş bir grup arasında gerçekleşti. Bu kadrolar, 1980’lerin ortalarında İran’ın doğrudan ve istikrarlı himayesi altında Lübnanlı Müslüman Şiiler içinde ortaya çıkan parti merkezli yapıya oldukça yakın isimlerden oluşuyordu.

İbrahim Şemseddin, bu metni —daha önce hiç yayımlanmamış olmasına özellikle dikkat çekerek— merhum şeyhin vefat yıldönümünde yayımlamayı seçmesinin başlıca nedeninin, metnin o dönemde son derece tartışmalı ve hassas meseleleri ele alması olduğunu belirtti. Bu meseleler özellikle Lübnanlı Şiilerin kendi Lübnanlı yurttaşlarıyla ilişkileri, Lübnan ulusal çerçevesi içindeki konumları, Arap ve İslami çevreleriyle ilişkileri ve özellikle İran İslam Cumhuriyeti ile olan bağlarıyla ilgiliydi.

Şemseddin, bu tercihinin bir diğer gerekçesini ise şöyle açıkladı:
“O gün tartışılan sorunlar, bugün de aynı yakıcılık, aciliyet ve hatta gerilimle gündemdedir. Bölge ve dünyadaki jeopolitik değişimlerle birlikte bu meseleler güçlü biçimde etkileşime girmekte ve sürekli olarak karşımıza çıkmaktadır. Dolayısıyla bu metin, geçmişe ait eski bir belge değil; aksine, sıcak ve dikkatle beklenen bir bugüne hitap eden canlı ve güncel bir metindir.”

 


Muhammed Mehdi Şemseddin: Şiilerin kendilerine özgü bir çıkar sistemi kurup bunu İran’a bağlamasında fayda yok

Şeyh Muhammed Mehdi Şemseddin (Lübnan İslami Şii Yüksek Konseyi’nin merhum başkanının arşivinden)
Şeyh Muhammed Mehdi Şemseddin (Lübnan İslami Şii Yüksek Konseyi’nin merhum başkanının arşivinden)
TT

Muhammed Mehdi Şemseddin: Şiilerin kendilerine özgü bir çıkar sistemi kurup bunu İran’a bağlamasında fayda yok

Şeyh Muhammed Mehdi Şemseddin (Lübnan İslami Şii Yüksek Konseyi’nin merhum başkanının arşivinden)
Şeyh Muhammed Mehdi Şemseddin (Lübnan İslami Şii Yüksek Konseyi’nin merhum başkanının arşivinden)

Şarku’l Avsat, bugün, Lübnan İslami Şii Yüksek Konseyi’nin merhum başkanı Şeyh Muhammed Mehdi Şemseddin ile 1997 yılında “Hizbullah çevresine yakın” isimler arasında yapılan uzun bir söyleşinin üçüncü ve son bölümünü yayımlıyor. Şemseddin bu söyleşide, Şiilerin yaşadıkları ülkelerde bütünleşmesi gerektiğini savunuyor; kendilerine özgü bir çıkar düzeni oluşturmanın ve bunu İran’a bağlamanın tehlikelerine dikkat çekiyor.

Merhum Şeyh’in oğlu İbrahim Muhammed Mehdi Şemseddin’in, söz konusu söyleşi metnini “Lübnanlı ve Arap Şiiler: Ötekiyle İlişki ve Öz-Kimlik” başlıklı bir kitapta yayımlaması planlanıyor. Şarku’l Avsat, Lübnanlı Şii din adamının vefatının 25. yıl dönümüne denk gelen 10 Ocak Cumartesi vesilesiyle metinden geniş alıntılar yayımlıyor.

Şemseddin ve “ateş topu”

Şemseddin’e, Şiilerin bir kesiminin kendisinden uzaklaşmasının siyasi ve fikrî tutumlarıyla bağlantılı olup olmadığı soruldu. Şemseddin şu yanıtı verdi:

“Eğer uzaklaşma bazı siyasi veya fikrî tutumlar nedeniyle olduysa, evet oldu; ama bu benden kaynaklanmadı… Benden uzaklaşanlar yanıltmanın kurbanı oldu. Benim itici fikirlerim ya da itici siyasi tutumlarım yok. Bugün sizinle üzerinde uzlaştığımız şey, geçmişte de savunduğum şeydi. Bir dönem Hizbullah’ın şeyhiydim; öyleyse neden değiştiler? Onlara hitap eden bendim, teorilerini ben kuruyordum. Ne oldu da bu noktaya gelindi?”

Bir katılımcının “Artık ‘ateş topu’ yok mu?” sorusu üzerine Şemseddin şöyle konuştu:

“Bu ‘ateş topu’ ifadesini ben kullandım ve sorumluluğunu ben üstlendim. 1982 işgali sırasında Tahran’daydım ve derhal Lübnan’a dönmeye karar verdim. Sayın Hamaney benden birkaç gün Tahran’da kalmamı rica etti. ‘Ne yapacağım, haber mi dinleyeceğim?’ dedim. Şam’a geldim. Abdülhalim Haddam da tam işgal altındaki Lübnan’a dönmeme şaşırdı. Vadide, yanmış Suriye askerlerinin kokusu hâlâ hissediliyordu. Önce Şiyah’ta babam Şeyh Abdülkerim’in evine gittim, sonra kuşatma altındaki Beyrut’un içine geçtim. O gün şunu söyledim: Şiiler Beyrut’tan çıkmayacak; onurlarını Sünniler ve Filistinlilerle birlikte kuşatma altında kalarak koruyacaklar. Bu ateş topunun dünyevî ve uhrevî sorumluluğunu ben taşıdım; ondan hiçbir ganimet yemedim. Bana ‘Bu haramdır, kendini tehlikeye atmaktır’ diyenler bugün direnişin sultanları ve ateş topunun sahipleri oldular. İran’a da Hizbullah’a da bu tavırda bereket vermesin!”

“Şiiler için tehlike dışarıdan değil, içeriden gelir”

Şemseddin, Şiiler arasında birlik çağrısının önemini vurgulayarak, kendisinin hem Emel Hareketi hem de Hizbullah arasında uzlaşının en güçlü savunucularından biri olduğunu söyledi. Ancak Şiilerin “tehlike altında olduğu” söylemine katılmadığını da ekledi:

“Şiiler tehlikede değil. Eğer bir tehlike varsa, bu başkalarından değil, Şiilerin kendi içlerinden gelir. Şiilerin yalnızca kendi içine kapanması ve başkalarına karşı blok oluşturması son derece tehlikelidir.”

jcsdfgt
Hizbullah destekçileri, örgütün merhum lideri Hasan Nasrallah’ın 19 Ağustos 2022’de Lübnan’ın doğusundaki Canta köyünde yaptığı konuşmayı dinlerken

(AFP)

Şemseddin, direnişin yalnızca Şiilere indirgenmesinin de yanlış olduğunu belirterek, bunun tarihsel ve siyasal nedenlerle ortaya çıktığını, ancak kalıcı ve sağlıklı olmadığını ifade etti.

Kana şehitleri ve İran’ın özellikle anılmaması

1996’daki Nisan saldırıları sırasında Kana’da hayatını kaybedenlerin cenazesinde İran’ı ve direnişi anmamasıyla ilgili eleştirilere de değinen Şemseddin, tutumunun bilinçli olduğunu vurguladı: “Eğer Kana tekrar yaşansaydı, yine İran’dan söz etmezdim. Bu İran’ı inkâr ettiğim için değil, Lübnan Şiilerini korumak için. İsrail, direnişi ‘İran’ın Arapça konuşan bir kolu’ gibi göstermeye çalıştı ve bu söylem dünyaya yayıldı. Eğer o konuşmada İran’ı öne çıkarsaydım, İsrail’in iddialarını doğrulamış olurdum.”

cfvgthy
Birleşmiş Milletler’e bağlı bir görevli, İsrail’in Lübnan’ın güneyindeki Kana’da bombaladığı bir binanın enkazı önünde

(Getty)

Şemseddin, kendisini “Şiilerin sorumlu lideri” olarak gördüğünü ve Şiilerin İran’ın bir uzantısı gibi algılanmasına izin vermek istemediğini söyledi.

“İran, Şiilerin siyasi ya da dinî mercii değildir”

İran’ın “Şii devleti” olarak tanımlanmasına karşı çıkan Şemseddin, şu değerlendirmeyi yaptı:

“İran’ın Şii Cumhuriyeti olduğu söyleminde ne İran’ın ne de Şiilerin menfaati vardır. İran bölgedeki bir İslam devletidir; Allah onu güçlü kılsın. Ancak İran, Şiilerin ne siyasi ne de dinî merciidir. Şiiler ile İran arasında tek bir çıkar sistemi olduğunu varsaymak, Şiilerin bölgesel ölçekte gizli bir çıkar ağı kurmasını gerektirir ki ben bunu kabul etmiyorum.”

cdfrgthy
Birleşmiş Milletler’e bağlı bir görevli, İsrail’in Lübnan’ın güneyindeki Kana’da bombaladığı bir binanın enkazı önünde (Getty)

Şemseddin, Şiilerin çıkarlarının, yaşadıkları ülkelerin genel çıkarlarıyla iç içe olması gerektiğini vurguladı ve İran’a bağlılık temelinde bir siyasal gölgenin Lübnan’daki Şiilere zarar vereceğini ifade etti.

“Şiiler İran’ın takipçisi olmasın”

Şemseddin, Şiilerin kendi ülkelerinde bütünleşmesini savunurken, bunun mezhepsel erime anlamına gelmediğini belirtti:

“Ben siyasi ve toplumsal bütünleşmeden söz ediyorum, mezhepsel erimeden değil. Şii, fıkhını ve inancını korur; ama siyasette ve toplumda gerçek bir yurttaş olur.”

cvfgthy
İmam Musa Sadr’ın basın toplantısından bir kare; ortada Şeyh Muhammed Mehdi Şemseddin, milletvekili Hüseyin el-Hüseyni ve Basın Sendikası Başkanı Riyad Taha yer alıyor (İmam Musa Sadr Araştırma ve İnceleme Merkezi)

Devlet mallarının çalınmasının ya da yasaların ihlal edilmesinin haram olduğunu açıkça dile getiren Şemseddin, modern devletin meşru bir mülkiyet ve düzen yapısına sahip olduğunu savundu.

“Gelecek, sahici yurttaşlıkta”

Şemseddin, konuşmasının sonunda Şiilerin gücünün, ayrı bir cemaat ya da İran’a bağlı bir yapı olmaktan değil, İslam dünyası ve kendi toplumlarıyla bütünleşmekten geçtiğini vurguladı:

“Şiilerin gücü, İslam’ın bütününde yer almalarıdır; İran’a bağlı bir cemaat haline gelmeleri değil. İran güçlü olsun isterim; ama bizim aramızda hastalıklı bir ilişki olmasını istemem.”

Bu yaklaşım, Şemseddin’in düşüncesinde Şiiliğin geleceğinin mezhepsel kapanmada değil, şeffaf yurttaşlık, ortak çıkar ve siyasal bütünleşme çizgisinde şekillendiğini ortaya koyuyor.