ABD’nin dünyadaki askeri varlığının şekli değişecek mi?

Değişimin en belirgin faktörleri; rekabetin yoğunlaşması, teknolojik gelişme, iç ve dış muhalefet.

ABD, 1945’ten bu yana tüm dünyada en fazla askeri kuvvete sahip. (AFP)
ABD, 1945’ten bu yana tüm dünyada en fazla askeri kuvvete sahip. (AFP)
TT

ABD’nin dünyadaki askeri varlığının şekli değişecek mi?

ABD, 1945’ten bu yana tüm dünyada en fazla askeri kuvvete sahip. (AFP)
ABD, 1945’ten bu yana tüm dünyada en fazla askeri kuvvete sahip. (AFP)

Tarık eş-Şami
ABD askeri güçlerinin ülke dışına konuşlandırılması, Washington’ın en önemli stratejik dayanaklarından biri olarak sayılıyor. ABD, İkinci Dünya Savaşı’ndan bugüne kadar dünyadaki en büyük aktif askeri varlığını sürdürerek rakipleri caydırmak ve mevcut uluslararası düzeni şekillendirmek de dahil dış politika hedeflerini ilerletmek için ‘güç yönetimine’ güveniyordu. Ancak ABD Savunma Bakanlığı’nın (Pentagon) haftalar önce küresel durumu ve ordusunun varlığını ‘revize etmesiyle’ birlikte öyle görünüyor ki bazı yeni faktörler, Washington’ın tüm dünyadaki askeri varlığının şeklini ve boyutunu değiştirebilir. Peki, bu faktörler nelerdir ve ABD askeri etkisini küresel olarak değiştirebilirler mi? 

En büyük konuşlanma 
Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı habere göre ABD, 1945’ten bu yana 16 milyondan 171 bin 477 askere düşen, dünya çapında en fazla konuşlanmış kuvveti elinde bulunduruyor. Bu kuvvetler, farklı ülke ve bölgelerde 600’den fazla askeri üs ve daha küçük noktalara yayılmış durumda.
ABD’li tarihçi Daniel Immerwahr’a göre İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra 2 bin üs bulunuyordu. Yükselen imparatorlukların geçmişte yaptığı gibi bu kuvvetlerin konuşlandırılmasının amacı, Washington’ın çıkarlarını ve müttefiklerinin çıkarlarını korumak olarak kaldı. ABD, nüfuslu toprakları ilhak etmeyen ve ev sahibi ülkelerle anlaşma halinde sadece askeri noktaları tutan farklı bir model benimsedi.
ABD askeri konuşlandırmaları ve üsleri, müttefikleri güvence altına almayı, düşmanları caydırmayı, insani misyonları ve askeri eğitimi desteklemeyi amaçlıyor. Buralar ayrıca uyuşturucuyu önleme, terörle mücadele ve ortaya çıkan tehditlere ve krizlere yanıt verme de dahil olmak üzere farklı operasyonlar için bir komuta merkezi olarak hizmet veriyor.
Askeri konuşlandırmalar, küçük mevziilerden ‘35 binden fazla askeri ve sivil personele ev sahipliği yapan, Güney Kore’deki Camp Humphreys gibi’ tüm bölgelere kadar uzanıyor. Diğer alanların yanı sıra Türkiye ve Portekiz’de petrol ürünleri için eğitim sahaları ve depolama istasyonları ile Almanya ve Güney Kore’de de ABD ordusu golf sahaları bulunuyor.
ABD, ilk kalıcı yabancı askeri üssünü İspanya-ABD Savaşı’nın sonunda, 1898’de Küba’nın Guantanamo Körfezi’ne kurdu. Ancak İkinci Dünya Savaşı’yla birlikte yardım anlaşmaları ve Almanya ve Japonya’nın askeri işgali yoluyla çekirdek ağını genişletti. Savaş için 16 milyondan fazla askeri seferber etti. Kanada, Fransa, Almanya, Japonya ve ABD’ye bağlı Guam Adası gibi bölgelerde askeri üsler kurmanın veya kiralamanın yanı sıra Avrupa, Asya ve Afrika’daki çatışmalarda da 7,6 milyon asker konuşlandırdı. Savaşın ardından ülke dışındaki ABD’lilerin sayısı küresel olarak azaldı. Bununla birlikte ABD’nin Kuzey Kore, Vietnam, Irak ve Afganistan’daki çatışmalara ve savaşlara katılması, kuvvetlerinin Asya ve Ortadoğu’da hızlı ve önemli bir şekilde konuşlandırılmasına olanak tanıdı.

Güç yönetimi
ABD Kongresi Araştırma Birimi tarafından geçen eylül ayında yayınlanan bir rapora göre ABD, 1798’den bu yana resmi olarak 11 kez savaş ilan etti. Bunların arasında 1812 Büyük Britanya, 1846 Meksika, 1898 İspanya, 1917’de girdiği Birinci Dünya Savaşı ve 1941’de ise İkinci Dünya Savaşı da bulunuyor. ABD, Kore Savaşı, Vietnam Savaşı, 1991 Körfez Savaşı, 2003 Irak Savaşı ve teröre karşı mücadele de dahil olmak üzere birçok ilan edilmemiş savaşa da girdi. ABD Başkanı, Kore Savaşı hariç tüm bu çatışmalarda Kongre’den bir savaş ilanından daha az şekilde yetki aldı. ABD askerlerinin diğer bölgelerde konuşlandırılması, NATO veya Birleşmiş Milletler (BM) ile bağlantılı çok uluslu operasyonların bir parçasıydı.
ABD Stimson Center tarafından yapılan analitik bir araştırmaya göre ABD, 1991’den bu yana hayati ve stratejik çıkar elde etmek için baskı ve zorlama uygulamak amacıyla diğer ülkelere karşı 100’den fazla ‘askeri kullanımı vakası’ gerçekleştirdi. Araştırmaya göre ABD, bunu güç gösterileri, devriyeler, askeri manevralar ve tatbikatlar, hızlı tepki kuvveti konuşlandırmaları ve sınırlı kuvvet kullanımı yoluyla gerçekleştirdi.

Farklı bir ortam
Ancak uluslararası arena, onlarca yıl boyunca çarpıcı bir şekilde değişti. ABD’nin ekonomik kaygıları, savaşların ve askeri konuşlandırmaların yüksek maliyetleri nedeniyle arttı. Bu durum, bazı tarafları ‘ABD’nin şu an dünyada oynaması gereken rolü ve küresel güvenlik çıkarlarının ne olduğunu tartışmaya’ ve ardından Doğu Asya, Avrupa ve Ortadoğu’da kendisine yönelik belirli tehditlere odaklanmaya itti. ABD’nin müttefiklerine daha fazla güvenmesi ve toprakları içindeki askeri güçlere daha fazla güvenmesi de dahil, inceleme amacıyla bir dizi seçenek öne sürüldü.
ABD’nin küresel güvenlik çıkarlarına ulaşmada ‘yabancı askeri varlık’ rolü konusunda farklı görüşler var. Bazı taraflar, eğer bu varlık ‘Çin, Rusya, Kuzey Kore veya İran’ın oluşturduğu tehditleri caydırmada ve bunlara yanıt vermede’ önemli bir rol oynuyorsa, ABD’nin ülke dışındaki askeri varlığını azaltmanın anlamsız olduğuna inanıyor.
Washington, ABD’nin ülke dışındaki mevcut askeri varlığının olumsuz tarafları olduğunu kabul ediyor. Ancak ABD ordusunun 20 yıllık bir savaştan sonra, Ağustos 2021’de Afganistan’dan çekilmesine rağmen buna halen ihtiyaç olduğunu savunuyorlar. Bu durum, son yıllarda diğer birçok çatışma bölgesindeki askeri varlığın azalmasıyla aynı zamana denk geldi. Washington, Irak’taki kuvvetlerinin sayısını 2007’deki 170 bin kişiden 2021’de 2 bin 500’e ve Suriye’deki kuvvetlerinin sayısını 2018’deki bin 700 kişiden yaklaşık 900’e düşürdü.
Bu azaltmalar, ABD ordusunun dünya sahnesinden çekilmesi gibi görünse de Washington potansiyel olarak konuşlandırmasının kapsamını ve yerini değiştiriyor. Ancak denizaşırı varlığı önemini koruyor ve ABD ordusu, etkili bir küresel oyuncu olmaya devam ediyor.

Çoklu baskı
ABD’de 2022 yılı için 768 milyar dolara ulaşan savunma bütçesini düşürmeye yönelik iç baskılar, ülke dışındaki askeri konuşlandırma faaliyetlerinin azaltılmasını çekici bir hedef haline getirdi. Bazı ülkelerde mevcut ABD ordusuna karşı var olan muhalefet, üslerin bakım maliyetini artırıyor. ABD’nin küresel etkisini sürdürebilmesi için yurt dışındaki askeri varlığına karşı artan bu uluslararası ve iç baskılara uyum sağlaması gerekecektir. Dış taahhütlerinden kademeli olarak geri çekilmesi, kurduğu ittifakları ve uluslararası kuruluşları korumasını zorlaştıracaktır.

Değişken varlık
ABD, son 70 yıldır küresel bir askeri varlık sürdürürken yaklaşımı ise zamanla değişti. ABD askeri konuşlandırmaları yakın zamanlarda, özellikle Çin’in 2017 yılında Cibuti’de bir askeri üs kurmasının ardından Pekin’in Afrika’da artan etkisine karşı koymak için kullanıldı. Çin’in adımı, gelecekte Afrika’daki askeri nüfuzunu artırmaya çalışabileceğini gösteriyor.
Afrika’daki ABD askeri varlığını 2001 ve 2021 yılları arasında karşılaştırırsak birçok Afrika ülkesi, ABD kuvvetlerinin varlığını memnuniyetle karşıladı. ABD 2007 yılında, merkezi Almanya’da bulunan Afrika Askeri Komutanlığı’nı (AFRICOM) kurdu. AFRICOM, özellikle de Kıta’daki tüm ülkelerle olan operasyonlardan ve ilişkilerden sorumlu. ABD, Kıta genelinde çok sayıda küçük kuvvet konuşlandırmasını sürdürdü. Birçok özel harekât birimi, terörle mücadele operasyonlarına ve askeri eğitime odaklandı.

ABD varlığını azaltmak
Biden yönetimi, planlanan geri çekilmeyi durdurarak, Almanya’daki ABD kuvvetlerinin sayısını azaltmaya çalışan eski Başkan Donald Trump’ın politikasını değiştirse de yönetim, ABD’nin ülke dışındaki askeri varlığını düzenleme yollarını araştırmaya devam ediyor. Her iki yönetimin de ülke dışındaki asker sayısını azaltma tercihi, devam eden konuşlandırmaların siyasi ve mali maliyetlerini yansıtıyor.
Beyaz Saray’ın bunu istemesinin bir diğer nedeni de ABD’nin savaşta yeni teknolojileri ve insanlar yerine insansız hava araçları (drone) gibi sınırlı askeri operasyonları kullanma yeteneğinin artmasından kaynaklanıyor. Bu da ABD’li politika yapıcıların daha büyük denizaşırı askeri üsleri koruma fikrinden uzaklaşmasına yol açıyor. ABD, Almanya’daki Ramstein Hava Üssü gibi (Savunma Bakanlığı’nın 12,6 milyar dolar olarak tahmin ettiği) devasa bir kompleks yerine, Nijer Hava Üssü 201 gibi drone operasyonları için küçük mevziiler inşa etmek amacıyla 100 milyon dolardan fazla harcama yapabilir.
Bununla birlikte ABD, bölgesel siyaseti etkilemeye devam etmek ve ordusunu rakip güçlere karşı caydırıcı bir güç olarak kullanmak istiyorsa bu noktada teknolojinin tek başına yeterli olması pek de olası değil.

Dikkatli hareket
ABD, diğer ülkeleri savunarak nüfuz kazanıyor. Ancak bu kazanımı, ABD kuvvetlerine ev sahipliği yapan ülkelere çeşitli yükler getiriyor. Konuşlanma faaliyetleri gürültü kirliliğine, uzun vadeli çevresel hasara ve suç potansiyelinin artmasına neden olabilir. Ayrıca ABD emperyalizmi ve militarizmi hakkında daha geniş söylemleri körükleyebilir. Bu durum, geçmişte ulusal hareketlerin Güney Kore ve Japonya’daki ABD üslerini kaldırmasına neden oldu. Bu nedenle artan dış rekabet ve iç siyasi baskıların, ABD kuvvetlerine ev sahipliği yapan ülkelerle yeni ve mevcut ilişkiler kurulma fırsatlarını azaltması muhtemel görünüyor.

*Bu makale Şarku’l Avsat tarafından Independent Arabia’dan çevrildi.



Almanya için Alternatif (AfD) seçimlerde öne çıktı... Merz sonucu “felaket” olarak nitelendirdi

Alman Şansölyesi Friedrich Merz (AP)
Alman Şansölyesi Friedrich Merz (AP)
TT

Almanya için Alternatif (AfD) seçimlerde öne çıktı... Merz sonucu “felaket” olarak nitelendirdi

Alman Şansölyesi Friedrich Merz (AP)
Alman Şansölyesi Friedrich Merz (AP)

Oy verme sonuçlarına ilişkin tahminler, aşırı sağcı Almanya için Alternatif (AfD) partisinin dün Almanya’nın kuzeydoğusundaki eyalet seçimlerinde birinci sırada yer aldığını gösterdi. Sonuç, Başbakan Friedrich Merz’in liderliğindeki ana muhafazakâr parti açısından 1949’dan bu yana kaydedilen en kötü sonuç oldu.

Merz, sandık çıkış anketlerinin açıklanmasının ardından sonucu “felaket” olarak nitelendirdi. Ancak başbakan olarak mücadelesini sürdüreceğini ve reform programını uygulamaya devam edeceğini söyledi. Açıklama, kötü sonucun Merz’i istifaya zorlayabileceği yönündeki spekülasyonların ardından geldi.

Alman kamu yayıncısı ARD’nin tahminlerine göre AfD’nin Mecklenburg-Vorpommern eyaletinde oyların yüzde 38,3’ünü alması bekleniyor. Parti, yüzde 35,4 oy alması beklenen merkez sol çizgideki Sosyal Demokrat Parti’nin (SPD) önünde bulunuyor. Merz’in muhafazakârları ise son sayımlarda yüzde 4,9’a geriledi. Bu oran, eyalet parlamentosuna girmek için gereken yüzde 5’lik barajın altında kaldığından, partinin parlamentonun tamamen dışında kalabileceğine işaret ediyor.

Bugünkü sonuç, AfD’nin bir ay içinde ikinci kez bir eyalet seçiminde birinci sırada yer almasını sağlayacak gibi görünüyor. Parti ulusal kamuoyu yoklamalarında da ilk sırada bulunuyor. Ancak diğer büyük partiler AfD ile iş birliğini reddederek partinin iktidara gelmesini engelliyor.

Dün başkent Berlin’de yapılan diğer seçimde ise Sol Parti yüzde 25,3 oy aldı. Merz liderliğindeki ve halen Sosyal Demokrat Parti ile koalisyon halinde eyaleti yöneten muhafazakârların oy oranı yüzde 19’a geriledi. AfD de liberal olarak bilinen kentte oylarını artırarak yüzde 16,3’e ulaştı. Sol Parti ilk kez eyalet kamuoyu yoklamalarında birinci sıraya yükselirken, parti gayrimenkul şirketlerine ait konutların kamulaştırılmasını ve kira fiyatlarına tavan getirilmesini savunuyor.

Merz reformları sürdürme sözü verdi

Bugünkü sonuçlar Merz için doğrudan bir siyasi yenilgi anlamına gelmeyebilir. Ancak düşük destek oranları, kamuoyunda tepki gören reformlar ve AfD’nin daha önce Saksonya-Anhalt eyalet seçimlerinde elde ettiği başarı, Merz’in siyasi geleceğine ilişkin tartışmaları artırdı.

Şarku’l Avsatın Reuters'ten aktardığına göre Berlin merkezli DIW Ekonomi Araştırmaları Enstitüsü Başkanı Marcel Fratzscher yaptığı açıklamada, federal hükümetin kapsamlı bir reform programı için kamuoyu ve siyasi destek oluşturmasının artık daha zor hale geleceğini belirtti.

Fratzscher, iktidar koalisyonundaki partilerin kırmızı çizgilerinde ısrar etmesi halinde “siyasi tıkanıklığın yerleşeceğini, ekonomik zayıflığın süreceğini ve AfD’nin 2029 seçimlerini kazanma ihtimalinin daha da artacağı” değerlendirmesinde bulundu.

Mecklenburg-Vorpommern Başbakanı ve SPD’li Manuela Schwesig’in kamuoyu desteği, dünkü seçimler öncesinde arttı. Schwesig, hem aşırı sağcı AfD’yi hem de Başbakan Friedrich Merz liderliğindeki federal hükümetin uyguladığı reformları açıkça eleştirdi.

Schwesig ayrıca AfD’nin Almanya’nın Ukrayna’ya verdiği desteği eleştirerek oy kazandığını söyledi. Daha önce, kendi eyaletinden Rus gazını Almanya’ya taşıyan Kuzey Akım boru hatlarını desteklemiş, ancak 2022’deki patlamaların ardından tutumunu değiştirmişti.

Schwesig, “Öncelikle eyaletimde birçok kişi Ukrayna’ya hem mali hem de askeri desteğe karşı. İkinci olarak da birçok kişi Kuzey Akım üzerinden enerji akışının yeniden başlamasını istiyor” dedi.

Almanya Başbakan Yardımcısı ve SPD yöneticisi Lars Klingbeil ise emeklilik reformları konusunda seçmenlerin yaşadığı kaygılara işaret ederek, politika değişikliği istediğini belirtti.

Merz ise bunun yerine, Avrupa’nın en büyük ekonomisindeki yavaş büyümeyi canlandıracağını savunduğu reform programına bağlı kaldı.

Merz, “Şimdi yapılması gerekenler cesaret, kararlılık ve sabır gerektiriyor” ifadelerini kullandı. Reformların, toplumda giderek daha fazla etkisini gösterdiğini söylediği otoriter eğilimlere karşı çözüm olduğunu savundu.

Mecklenburg-Vorpommern’daki seçimler, büyük ölçüde kırsal ve eski Doğu Almanya topraklarında bulunan bu eyalette ve başkent Berlin’de gerçekleşirken, 6 Eylül’de Saksonya-Anhalt’ta yapılan seçimin ardından geldi. Saksonya-Anhalt’ta aşırı sağcı AfD, nadir görülen bir başarıyla mutlak çoğunluğa yaklaşmıştı.

Yaklaşık on yıldan biraz fazla süre içinde AfD; Almanya’da kalma hakkı bulunmayan yabancıların sınır dışı edilmesine yönelik daha sert önlemler alınmasını, Rusya ile enerji ilişkilerinin yeniden kurulmasını ve avrodan vazgeçilmesini savunan, AB şüphecisi marjinal bir hareketten ülkenin en popüler partisi konumuna yükseldi.

AfD’nin Saksonya-Anhalt’taki başarısı, 2029’da yapılması planlanan federal seçimlerde iktidara gelme yolunda ilk adım olarak görülürken, Avrupa genelinde de yankı uyandırdı.

Dün alınan sonuçlar, AfD’nin son yıllarda kaydettiği ilerlemeyi ortaya koyarken, diğer büyük partilerin AfD ile koalisyon kurmayı reddettiği “güvenlik duvarı” stratejisine ilişkin yeni soruları da gündeme getirdi.

Merz zorluklarla karşı karşıya

Merz, geçen yıl Almanya ekonomisini durgunluktan çıkararak yeniden büyüme yoluna sokacak iddialı reformlar vaadiyle başbakan seçildi. Ancak iletişim alanındaki  hatalar, emeklilik, vergi ve sağlık alanlarında kamuoyunda tepki gören reformlara yönelik hoşnutsuzluğu artırırken, Merz’in seçmenlerin güvenini kazanmasını zorlaştırdı.

Bununla birlikte hükümetine yönelik hayal kırıklığı, iki eyaletteki seçim kampanyalarına da damgasını vurdu. Seçmenler özellikle enerji ve konut maliyetlerindeki sert artış gibi konulara odaklandı. Merz, cuma günü tüketicilerin üzerindeki yükü hafifletmek amacıyla gaz ve motorin vergilerinde indirim de içeren bir tedbir paketi açıkladı.

Mecklenburg-Vorpommern’da oy kullanan birçok kişi, yaşam maliyetlerinin temel endişe kaynağı olduğunu belirtti.

Eyalet başkenti Schwerin’de oy kullanan Carlotta Haik, “Burada, bu ücretlerle artık neredeyse hiçbir şeyi karşılayamıyorsunuz” dedi.

Yaşlı bir seçmen ise dış yardımların finansmanını eleştirdi. Adının açıklanmasını istemeyen seçmen, “Paraya burada, ülkemizde, çocuklar ve emekliler için ihtiyacımız var” ifadelerini kullandı.


Fransa ve Kanada’dan Trump’la yaşanan gerilim ortamında iş birliğini güçlendirme kararı

Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ile Kanada Başbakanı Mark Carney, Saint-Pierre’de görüştü. (DPA)
Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ile Kanada Başbakanı Mark Carney, Saint-Pierre’de görüştü. (DPA)
TT

Fransa ve Kanada’dan Trump’la yaşanan gerilim ortamında iş birliğini güçlendirme kararı

Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ile Kanada Başbakanı Mark Carney, Saint-Pierre’de görüştü. (DPA)
Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ile Kanada Başbakanı Mark Carney, Saint-Pierre’de görüştü. (DPA)

Fransa ve Kanada liderleri, dün iki ülke arasındaki ilişkileri daha da güçlendirme kararı verdi. İki lider, Kanada’nın Atlantik kıyısı açıklarında bulunan Fransa’ya bağlı Saint-Pierre ve Miquelon takımadalarında gerçekleştirdikleri görüşmenin ardından, artan jeopolitik gerilim, iklim değişikliği ve demokratik değerlerdeki aşınmayla mücadelede iş birliğinin önemine vurgu yaptı.

İki liderin takımadaya ziyareti, 2014’ten sonra bir Fransa cumhurbaşkanının, bir Kanada başbakanının ise ilk ziyareti oldu. Ziyaret, ABD Başkanı Donald Trump’ın birkaç hafta önce Saint-Pierre ve Miquelon’un yanı sıra Kanada’nın tamamını ve Kuzey Amerika’daki diğer ülkeleri ABD bayrağıyla kaplı gösteren bir fotoğraf paylaşmasının ardından gerçekleşti.

Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Saint-Pierre ve Miquelon’da yaptığı konuşmanın ardından Kanada Başbakanı Mark Carney ile selfie çekerken. (AP)
Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Saint-Pierre ve Miquelon’da yaptığı konuşmanın ardından Kanada Başbakanı Mark Carney ile selfie çekerken. (AP)

Ottawa, ABD ile giderek sertleşen ticaret savaşı sürerken Avrupa Birliği ile ilişkilerini güçlendirmeye çalışıyor.

Kanada Başbakanı Mark Carney, “Toplumlarımız yeni fırtınaların yol açtığı sarsıntılarla karşı karşıya: iklim değişikliğinin neden olduğu çalkantılar, demokratik standartların aşınması ve egemenliğimize yönelik yeni tehditler. İlişkilerimizi güçlendirmenin zamanı geldi” ifadelerini kullandı.

Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ise iki müttefikin uzay, iklim ve enerji gibi çeşitli alanlarda ilişkileri güçlendirme konusunda mutabık kaldığını söyledi.

Macron, “Demokrasiye, hukukun üstünlüğüne, uluslararası hukuka saygıya, özgür ve adil ticarete, kararlarımızın temelinde bilime dayanmaya ve savunduğumuz stratejik özerkliğe birlikte inanıyoruz” ifadelerini kullandı.

Diplomatlar, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’na katılmak üzere New York’a giderken gerçekleştirilen Macron’un ziyaretinin, Trump’ın sosyal medya paylaşımının ardından sembolik önem taşıdığını belirtti.

Trump’ın paylaştığı görselde ABD bayrağı; ABD, Kanada, Grönland, İzlanda, Meksika, Orta Amerika ve Karayipler’i kapsayan bir haritanın üzerine sarılmış şekilde gösterildi ve görselde “Amerika Birleşik Devletleri” ifadesi yer aldı. Görselde Saint-Pierre ve Miquelon ile Karayipler’deki Fransız toprakları da bulunuyordu.

Trump’ın paylaşımına ilişkin soruları yanıtlayan Macron, bu toprakların Fransız olmadığı yönündeki yaklaşımı reddetti. Macron, “İnsanların tuhaf fikirleri olması ya da tuhaf şeyler söylemesi” nedeniyle bu gerçeği her gün yeniden teyit etmek zorunda olmadığını söyledi.

Akaryakıt fiyatlarındaki artış nedeniyle hükümeti üzerindeki baskının arttığı bir dönemde konuşan Macron, Kanada’nın sıvılaştırılmış doğal gaz (LNG) ihracatının büyük bölümünü Asya’ya yönlendirmek yerine Avrupa’ya yönelik ihracatını artırmasını istediğini belirtti.

İki lider ayrıca Kanada’nın Avrupa Birliği ile ilişkilerini görüştü. Birlik, Ottawa’nın ilk ortak üye olmasının önünü açarken Macron, Fransa’nın bu girişimi desteklediğini söyledi.

Ancak böyle bir adımın çeşitli engellerle karşılaşması bekleniyor. Şarku’l Avsat’ın edindiği bilgiye göre Avrupa Birliği ile Kanada arasındaki Kapsamlı Ekonomik ve Ticaret Anlaşması’nın (CETA) imzalanmasının üzerinden 10 yıldan, geçici olarak yürürlüğe girmesinin üzerinden ise dokuz yıldan fazla süre geçmesine rağmen, Fransa’nın da aralarında bulunduğu bazı Avrupa ülkeleri anlaşmayı hâlâ onaylamaktan kaçınıyor.


Macron, Hürmüz'de 6 aylık ateşkes formülü arıyor

Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Élysée Sarayı'nda düzenlediği basın toplantısından bir kare (Reuters)
Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Élysée Sarayı'nda düzenlediği basın toplantısından bir kare (Reuters)
TT

Macron, Hürmüz'de 6 aylık ateşkes formülü arıyor

Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Élysée Sarayı'nda düzenlediği basın toplantısından bir kare (Reuters)
Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Élysée Sarayı'nda düzenlediği basın toplantısından bir kare (Reuters)

Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu'nun eylül ayının son haftasında düzenlenen geleneksel “Liderler Haftası”na son kez katılmak üzere New York'a giderken gündeminde çok sayıda dosya taşıyor. Fransa ayrıca bu ay Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi dönem başkanlığını yürütüyor.

Macron'un New York'ta çok sayıda mevkidaşıyla görüşmesi planlanıyor. Ancak bunlar arasında enerji krizi ve bunun yol açtığı sonuçlarla bağlantılı olması nedeniyle üç görüşme öne çıkıyor. Macron'un ABD Başkanı Donald Trump, İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan ve New York'a gelecek bazı Körfez ülkeleri liderleriyle bir araya gelmesi bekleniyor.

Macron, Batılı liderler arasında Pezeşkiyan'la görüşecek belki de tek isim olacak. Fransa ile İran arasındaki ilişkilerde gerilim hakim olsa da iki taraf arasındaki telefon görüşmeleri ve temaslar kesilmiş değil.

Macron'un girişiminin içeriği

Macron, New York'a belirli bir öneriyle gidiyor. Ancak Hürmüz Boğazı'ndaki durum ve genel olarak bölgedeki savaş konusunda tarafların, yani ABD ve İran'ın tutumları dikkate alındığında bu girişimin başarıya ulaşacağına şimdiden dair herhangi bir öngörüde bulunmak mümkün değil.

FGRTHY
Umman Sultanlığı'ndaki Musandam Valiliği'nden Hürmüz Boğazı yakınlarındaki gemiler (Arşiv - Reuters)

Paris, Husilerin Babülmendep Boğazı, Yemen'in Kızıldeniz'e bakan kıyıları ve Kızıldeniz'deki bazı önemli adalar üzerindeki kontrolünü göz ardı etmiyor. Ancak Fransız kaynaklarına göre Paris, Hürmüz dosyasına odaklanmak ve bir anlamda bu konuyu İran dosyasındaki diğer anlaşmazlıklardan ayırmak istiyor.

Başka bir ifadeyle Paris, Hürmüz Boğazı'ndan geçişin güvenli şekilde sürdürülmesi meselesinin İran'ın nükleer programı, füze ve balistik kapasitesi ya da bölgesel müdahaleleri gibi diğer başlıklardan bağımsız olarak ele alınmasını istiyor.

Paris'e göre bugün acil mesele enerji dosyası ve petrol ile doğal gaz tedarikinin dünya piyasalarına ulaştırılması. Bu konu, ABD dahil tüm tarafları doğrudan ilgilendiriyor. Dolayısıyla enerji meselesinin diğer sorunlarla ilişkilendirilmesinin mevcut durumu daha da ağırlaştıracağı değerlendiriliyor.

Bu açıdan bakıldığında Macron'un BM Genel Kurulu çalışmaları kapsamında gerçekleştireceği belirtilen üç görüşmenin önemi daha iyi anlaşılıyor.

6 aylık geçiş dönemi

Paris, ilgili tarafları Hürmüz Boğazı'nda güvenli deniz ulaşımının 6 aylık “geçici bir geçiş dönemi” boyunca serbest bırakılmasını kabul etmeye ikna etmek istiyor.

Paris'e göre böyle bir hedefe ancak iki paralel koşulun yerine getirilmesiyle ulaşılabilir. Bunlardan ilki, ABD'nin İran limanlarına uyguladığı ve ablukayı aşmaya çalışan İran gemilerinin hedef alınmasını da içeren sıkı deniz ablukasını hafifletmesi. İkinci koşul ise İran'ın boğazdan geçen tankerlere herhangi bir askeri yöntemle saldırmayacağına dair açık bir taahhütte bulunması.

Başka bir ifadeyle Fransa, Washington ile Tahran arasında şu anda askeri ve ekonomik olmak üzere çok yönlü biçimde devam eden ve bedelini dünyanın çok sayıda ülkesinin ödediği savaşın “dondurulmasını” öneriyor.

Buna paralel olarak Paris, bu yıl Fransa'nın başkanlığını yürüttüğü G7'nin önümüzdeki haftalarda enerji dosyasına odaklanacak bir toplantı düzenlemesi için çalışıyor.

GTHYJU
Fransa'da elektrik üretiminde en büyük paya sahip nükleer santral (Reuters)

Macron geçen cuma günü düzenlediği basın toplantısında amaçlarının “işbirliğini güçlendirmek, grup ülkeleri ile başlıca ortaklarımız arasında gereksiz gerilimlerden kaçınmak ve birkaç ay önce yaptığımız gibi stratejik rezervlerin olası kullanımına ya da kısıtlamaların kaldırılmasına yönelik seçenekleri ele almak” olduğunu söyledi.

Fransa'da enerji endişesi büyüyor

Enerji krizinin dünya ekonomilerinin büyük bölümünü olumsuz etkilemesinin yanı sıra krizin derinleşmesi Fransa'da da ciddi endişelere yol açıyor. Özellikle 2018 ve 2019 yıllarında enerji fiyatlarındaki artış nedeniyle başlayan ve geniş çaplı protestolara dönüşen “Sarı Yelekliler” gösterileri sırasında yaşanan çatışma ve yangın görüntüleri yeniden hatırlanıyor.

Bugün enerji fiyatları rekor seviyelere ulaşırken benzinin litre fiyatının 3 avroya kadar çıkabileceğini öngörenler bulunuyor.

Fransız hükümeti de mali açıdan zor bir dönemden geçiyor. Devletin borcu 3,5 trilyon avroyu aşarken hükümet 2027 bütçesini hazırlamakta zorlanıyor ve harcamalarda 54 milyar avroluk tasarruf sağlamaya çalışıyor.

Bütün bunlar hükümetin fiyatların vatandaşlar üzerindeki yükünü hafifletmek için güçlü biçimde müdahale etme kapasitesini sınırlıyor. Bu nedenle Macron cumartesi günü siyasi parti liderleri ve yaklaşan cumhurbaşkanlığı seçimlerinin adaylarını olağanüstü bir toplantıya çağırdı. Macron toplantıda ülkenin içinde bulunduğu durumun gerçek boyutlarını anlatırken derinleşen krizi kontrol altına alma çabaları hakkında da bilgi verdi.

İran ve ABD'nin karşılıklı şartları

Paris, girişimin başarılı olup olmayacağı konusunda bir değerlendirme yapmıyor. Bu nedenle girişimin akıbetini görmek için New York'taki temasların gerçekleşmesini beklemek gerekiyor. Ancak iki tarafın mevcut tutumlarına bakıldığında iyimserlik için fazla alan bulunmuyor.

İran tarafı, Hürmüz Boğazı'nın yeniden açılması için gerekli şartları arabulucular aracılığıyla Washington'a ilettiğini belirtiyor. İran Ulusal Güvenlik Yüksek Konseyi Sekreteri Muhsin Rızai'ye göre bu şartlar arasında tüm cephelerde savaşın sona erdirilmesi, İran'ın yurt dışındaki dondurulmuş varlıklarının serbest bırakılması, İran'a uygulanan deniz ablukasının kaldırılması ve İran halkının meşru haklarının tanınması bulunuyor.

Şarku’l Avsat’ın İran resmi haber ajansı IRNA'dan aktardığı habere göre Meclis Başkanı ve baş müzakereci Muhammed Bakır Kalibaf, Hürmüz Boğazı, Washington’un Tahran'ın tüm şartlarını yerine getirmeden yeniden açılamayacağını ifade etti.

Kalibaf, “Mesajlar iletildi ve şartlarımız arabulucular aracılığıyla karşı tarafa açıkça aktarıldı” dedi.

Başka bir ifadeyle Tahran, Washington'ın geçen haziranda Pakistan ve Katar'ın arabuluculuğunda iki taraf arasında varılan ve daha sonra Trump'ın çekildiği mutabakata yeniden bağlı kalmasını ve bu mutabakatı uygulamasını istiyor.

İran'ın taleplerine karşılık Washington'ın bunları kabul etmeye hazır olduğuna dair bir işaret bulunmuyor. Başkan Trump'ın açıklamaları bir günden diğerine değişebilse de Trump son olarak İran'ı ortadan kaldırmakla tehdit etti.

Axios'a yaptığı açıklamada İran konusunda bir “karar” vermesi gerektiğini söyleyen Trump “Onları ortadan kaldırmalı mıyım, kaldırmamalı mıyım? Bu kritik bir karar ve benimle her şey mümkün” dedi.

SAXDFRGT
ABD Hazine Bakanı Scott Bisent, 24 Ağustos'ta İran'a yönelik yaptırımların sıkılaştırılmasını duyurduğu basın toplantısından bir kare (Reuters)

Trump son dönemde savaşın gelecek kasım ayında yapılması planlanan ara seçimlerin ardından sona ereceğini vurguluyor. Çok sayıda analist ise seçimlere kadar “yoğun” savaşa dönülmeyeceği görüşünde. Bu analistlere göre savaşın yeniden yoğunlaşması ABD'de enerji fiyatlarını daha da yükseltecek ve Cumhuriyetçi adayların seçimlerde başarı şansını azaltacak.

Bugün itibarıyla Tahran ile Washington arasındaki durumun “çıkmaz” olarak nitelendirilebileceği görülüyor. Ancak arabuluculuk girişimleri sürüyor. Bunlardan biri Pakistan İçişleri Bakanı Muhsin Nakvi'nin İran'ın başkentine gerçekleştirdiği ziyaret oldu.

New York'ta da üst düzey diplomatik temasların yoğunlaşması bekleniyor. Bu temaslar, kapalı görünen diplomatik süreçte dar da olsa yeni bir fırsat penceresi açabilir.