Irak Başbakanı Mustafa el-Kazımi, Şarku’l Avsat için kaleme aldı: Çatışma alanından, işbirliği ve bölgesel entegrasyona

Irak Başbakanı Mustafa el-Kazımi, Şarku’l Avsat için kaleme aldı: Çatışma alanından, işbirliği ve bölgesel entegrasyona
TT

Irak Başbakanı Mustafa el-Kazımi, Şarku’l Avsat için kaleme aldı: Çatışma alanından, işbirliği ve bölgesel entegrasyona

Irak Başbakanı Mustafa el-Kazımi, Şarku’l Avsat için kaleme aldı: Çatışma alanından, işbirliği ve bölgesel entegrasyona

Ortadoğu ve Arap dünyası, çatışma ve kriz bölgelerini gösteren haritalarda genelde kırmızıya boyalı gösterilir. Bu durum, Ortadoğu'nun sürekli bir gerilim ve çatışma alanı olarak değerlendirildiğini ifade etmektedir.  Bölge ülkeleri arasında on yıllardır süregelen bir dizi karmaşık ilişkinin, her an yeni bir çatışma doğurabileceği yönünde yorumlar yapılıyor. 
Bu yaklaşımın mantıksal açıklaması olarak, bölgenin jeopolitik konum açısından Doğu ile Batı arasında bir köprü olması gösteriliyor. Bu köprü görevi, dünyadaki büyük medeniyet dönüşümlerinin ve bu dönüşümlerin doğurduğu çatışmaların aktarımı için taşıyıcı bir ortam olmasını kolaylaştırıyor. 
Diğer uluslar da geçmişte ciddi coğrafi ve tarihsel zorluklarla karşı karşıya kalmış, büyük savaşlar ve kanlı çatışmalarla sonuçlanan sayısız deneyim yaşamıştır. Fakat nihayetinde; barış ve istikrarı sağlayan iş birlikleriyle bunların üstesinden gelebilmişlerdi. Dolayısıyla Ortadoğu ülkelerinin arka planları ışığında, çatışmalarının ilelebet süreceği yönündeki yaklaşımlar gerçeği yansıtmamaktadır.   
Tarihin başlangıcından bu yana büyük medeniyetlerin mirasçısı olan ve modern çağın başlamasına katkı sağlayan Ortadoğu'nun, yaşadığı çelişkilere rağmen barış ve istikrara yönelik dönüşüm olanaklarına sahip olduğunu söyleyebiliriz. Ortadoğu’daki çatışmaların tümü iç saiklerle yaşanmamaktadır.  Dış müdahalelerin, devlet politikalarının oluşturulmasında iç çelişkilerin derinleştirilerek, yeni krizlere yol açan çatışmalara dönüştürülmesindeki rolü inkâr edilemez.  
Ortadoğu’nun stratejik konumunun doğası, yalnızca ticari ürünlerin geçiş güzergahı ya da gezginlerin hareket alanı olmasında yatmaz. Doğu ve Batı arasında üstlendiği ‘doğal köprü’ görevi, fikir ve ideolojilerin geçiş alanı olmasını ve medeniyetler çatışmasının merkezinde yer almasını sağlamaktadır.  
Bölgemize musallat olan çatışmaların, rekabetin, istikrarsızlığın ve krizlerin devam etmesinin kaçınılmaz bir kader olup olmadığı, meşru bir soru olarak ortaya çıkıyor. Dünyanın diğer bölgelerindeki uluslar da benzer süreçlerden geçtiler ve nihayetinde krizleri büyük ölçüde aşabildiler. Acaba bu deneyimler bizim için de rol model teşkil edebilir mi?  
Halklarımız gelecekleri için alternatif seçenekler oluşturup, gelişmiş ülkeler arasına dahil olabilir mi?  
Iraklılar olarak biz, komşu ülkelerdeki kardeşlerimizden önce, bu soru üzerinde sorumlu bir şekilde düşünmekle yükümlüyüz. Kendimize böyle bir soru yönelttiğimizde, şimdilerde bölgesel barışı ve istikrarı tehdit eden, sorunlu bir merkez görüntüsüne rağmen, Irak’ın bölgesel barış ve istikrar için pozitif bir merkez olma potansiyeli olduğunun farkındayız. Irak pekâlâ bölge ülkeleri arasında sağlıklı bir iş birliği kurulmasına ve toplu kalkınmaya aracılık edebilir.  
Bölgemizin zengin doğal kaynakları, tarihi ve medeniyet geçmişi, kendisini yeniden gerçekleştirmesine olanak tanımaktadır. 
Tarihte olduğu gibi, potansiyelimizi doğru kullanırsak, tüm alanlarda atılımlar yaparak eski statümüzü tekrar kazanabiliriz.  
Böylesi bir tarihsel dönüşümü dört gözle beklerken, geri kalmış, kanlı çatışmalar yaşamış ve doğal kaynaklardan yoksun olan bazı ülkelerin, tüm bunları aşarak sosyal, ekonomik ve siyasi ilerleme kaydedebilmiş olması bize umut veriyor.  
Geçen yüzyılın ortalarında tehlikeli salgın hastalıklarla boğuşan, organize suç, mafya ve silahlı çetelerin merkezi haline gelmiş olan Singapur deneyimi önemli bir örnek teşkil edebilir. Singapur, kurucu lider Lee Kuan Yew'in vizyonu sayesinde, ekonomik, sosyal, teknik ve insani düzeyde en gelişmiş ülkelerden birine dönüşmüştür. Keza Güney Afrika'daki ırkçı Apartheid rejim tasfiye edilerek, ekonomik olarak gelişmiş, özgür, demokrat bir model ortaya çıkabilmiştir.  
Ruanda da bir başka değişim ve dönüşüm örneği sunuyor. En büyük ırkçı soykırımlardan biri olarak kabul edilen ve yaklaşık üç milyon insan canına mal olan katliamların ardından, demokratik dönüşümünü tamamlayarak yirmi yıl içinde siyasi ekonomik istikrarı sağlayabildiler.  Güney Amerika, Doğu Asya ve Doğu Avrupa'da bu düzeyde birçok başarı örneği vardır. 
Doğal zenginliklere sahip, büyük medeniyetlerin mirasçısı olan, zengin insan kaynakları barındıran ülkelerimizin, yeni modeller tasarlayarak, içinde bulunduğumuz durumdan sıyrılarak gelişmiş ülkeler arasında yer alması mümkün değil midir? Bizdeki olanaklara sahip olmayan ülkeler bunu başarabilmişse, bizim de kendi tarzımızla ilerleyebilmemiz gerekmez mi?  
Ortadoğu ülkeleri olarak böylesi bir tarihsel atılım için tüm imkanlara ve şartlara sahibiz; muazzam yeraltı kaynaklarımız, yaratıcı gençlerimiz, kültürel ve tarihi ortak noktalarımız ve bize ilham verecek parlak bir geçmişimiz var. İhtiyacımız olan; yeni bir gerçeklik yaratma vizyonunu ortak bir irade ile kabullenmemizdir. Halklarımız arasındaki ilişki bağlarını güçlendirmeye dayalı sürdürülebilir iletişimin temellerini atmalı, müşterek çıkarlar çerçevesinde ortak bir güvenlik ve ekonomik sistem kurmalıyız. Hepimiz şunu kavramalıyız ki, deneyimlerimizi paylaşmamız ve ortak hareket etmemiz gücümüzün kaynağı olacaktır. Böylelikle birbirimize destek olarak eksiklerimizi tamamlayabilir, bölgemizi kalkındırabiliriz. Seçimlerimizde, birlikteliğimizi güçlendirmeyi hedeflemeliyiz, aramızdaki anlaşmazlıkların çözüm yolu olarak diyalogu benimsemeliyiz.  
Irak’ta eski rejime muhalif olduğumuz yıllar boyunca, halkın onuruna saygılı, özgür ve demokratik bir ülke hayal ettik.  
Bugün Irak'ta iki seçenek görüyoruz: Ya bölgesel ve uluslararası güçlerin çatışma üssü olarak kalmaya devam edeceğiz, ya da iç birlikteliğimizi sağlayıp bölge halkları arasında bir iletişim köprüsü olacağız. Bize göre, yaralarını saran ve kendisiyle barışan bir Irak, kardeşlerinin de yardımıyla, barış ve istikrara kavuşan bir Ortadoğu’nun inşasına ciddi katkılar sunabilir.  
Hükümet olarak Bağdat İşbirliği ve Ortaklık Konferansı’nda, bu vizyonu, komşu ve dostlarımızın huzurunda taahhüt ettik.  İlerlemeye yönelik iyi niyetlerimizi samimiyetle dile getirdik.  
Deneyimlerimiz, bölge ülkeleri düzeyinde güvenlik entegrasyonunun sağlanması için geniş olasılıklar olduğunu gösteriyor. Bölge ülkelerinin kara ve demiryolları ile birbirine bağlanmasının acil bir ihtiyaç olduğu görülüyor. Elektrik sistemlerinin birleştirilmesi, enerji, doğalgaz ve karşılıklı yatırım alanlarında iş birliklerinin arttırılması gerekiyor. Ancak hepsinden önce, bölge ülkelerinin, ikili ve toplu diyalogları genişletmesi, krizlerin çözümü için karşılıklı iyi niyet göstermesi gerekiyor. Muhtemel çözümleri formüle ederken, bölge ülkeleri dışındaki harici etkileri uzak tutmak için de azami gayret sarf edilmeli.  
Dünyada ciddi değişiklikler yaşandı. Bugün, halkların çıkarlarının daha fazla birbirine bağlı olduğu bir gerçekliktir. Tüm hayati alanlarda daha derin etkileşim ve dayanışma gerektiren tamamen farklı bir tarihsel çağda yaşıyoruz. 
Bölgemizdeki ülkeler, birçok alanda ortak çıkarlarla birbirine bağlıdır. Tarım, ticaret ve sanayi alanlarında ortak projeler yaparak, eskiden olduğu gibi, modern zamanlarda da büyük bir güç haline gelebiliriz. Önümüzde, terörizm, yoksulluk, kuraklık, toplumsal ve çevresel sorunlar gibi büyük ortak zorluklar var. Tüm bunların olumsuz etkilerini azaltmak ve sonuçlarının üstesinden gelebilmemiz için iş birliği yapmamız zorunludur.  
Halklarımız, içinde bulundukları halden daha iyisini hak ediyor. Potansiyel olarak, insanlığın ilerlemesine verdikleri katkıdan çok daha fazlasına sunabilirler ve değişim için de gerekli iradeye sahipler.  
Yakın tecrübelerimiz, bölge ülkelerinin liderlerinin de değişim iradesine sahip olduklarını gösteriyor. Bizi bir araya getirecek samimi yaklaşımlar olduğu yönünde işaretler var. Krizlere odaklanmak ve nedenleri sürdürmek yerine, kalkınma ve refah çerçevesinde ortak çıkarlarımızı gözetmemiz ve bölgesel entegrasyonu sağlamamız gerekir. 



ABD hesaplarındaki değişimden sonra Suriye: Kürt bileşen için yeni sürece dair bir okuma

Suriye'nin kuzeyindeki Meskene'den çekilmesinin ardından SDG mevzilerini ele geçiren Suriyeli askerler bir tankın üzerinde, 17 Ocak 2026 (AFP)
Suriye'nin kuzeyindeki Meskene'den çekilmesinin ardından SDG mevzilerini ele geçiren Suriyeli askerler bir tankın üzerinde, 17 Ocak 2026 (AFP)
TT

ABD hesaplarındaki değişimden sonra Suriye: Kürt bileşen için yeni sürece dair bir okuma

Suriye'nin kuzeyindeki Meskene'den çekilmesinin ardından SDG mevzilerini ele geçiren Suriyeli askerler bir tankın üzerinde, 17 Ocak 2026 (AFP)
Suriye'nin kuzeyindeki Meskene'den çekilmesinin ardından SDG mevzilerini ele geçiren Suriyeli askerler bir tankın üzerinde, 17 Ocak 2026 (AFP)

Ömer Önhon (Türkiye'nin Suriye eski büyükelçisi)

2026 Münih Güvenlik Konferansı, “Trump dönemi” olarak adlandırılan dönemde kurallara dayalı uluslararası düzenin yeniden çizildiği, tarihi açıdan çok önemli bir anda toplandı. Münih salonlarında, Almanya Şansölyesi Friedrich Merz ve ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio'nun yanı sıra diğer üst düzey yetkililer tarafından, hızlı dönüşümlere ilişkin analizlerini ve bir sonraki aşamanın gidişatına dair öngörülerini sunan son derece önemli konuşmalar yapıldı.

Bu bağlamda, Suriye Kürt sorunu özel bir ilgi gördü. Konferansa Suriye'den katılanlar arasında Suriye Demokratik Güçleri (SDG) Lideri Mazlum Abdi ve Dış İlişkiler Dairesi Eşbaşkanı İlham Ahmed yer aldı. Toplantıya Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi Başkanı Neçirvan Barzani de katıldı.

Suriye iç savaşı yıllarında Kürtler, Amerikan desteğinden yararlanarak ve DEAŞ'a karşı savaşta Washington ve müttefikleriyle iş birliği yaparak askeri ve siyasi olarak yeniden örgütlendiler. Birkaç yıl içinde SDG, Deyrizor ve Rakka gibi Arap nüfusun ağırlıklı olduğu bölgeler de dahil olmak üzere Suriye topraklarının neredeyse üçte birini kontrol altına aldı. Buna stratejik petrol sahaları, sınır kapıları, barajlar ve su yolları ile geniş tarım arazileri de dahildi.

Fakat bu durum, Suriye ordusunun geçen ocak ayında SDG'yi geri çekilmeye zorlayan ve ülkedeki siyasi ve askeri dengeyi yeniden kuran büyük ölçekli saldırı başlatmasıyla dramatik bir şekilde değişti. Bunun sonucunda SDG kontrol ettiği toprakların en az yüzde 80'ini, petrol sahalarından oluşan ana gelir kaynağını ve saflarındaki Arap aşiret unsurlarının desteğini kaybetti, ayrıca uzun süredir sahip olduğu koşulsuz Amerikan desteğinde de bir gerileme yaşandı.

Washington'da, Kürt lobisi ile SDG yanlısı lobi, ABD savunma kurumlarında halen eski müttefiklerine güvenen önemli bir nüfuza sahip

 Bu atılım, esasında Başkan Donald Trump'ın Şam, SDG ve Türkiye'ye yönelik politikasındaki değişimin sonucuydu; birçok gözlemci bunu Washington'un yeni bir Kürtleri terk etme bölümü olarak görüyor. Diplomatik çevrelerde dolaşan anlatılara göre ABD'nin Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack, 30 Ocak anlaşmasıyla sonuçlanan Erbil görüşmeleri sırasında SDG Lideri Mazlum Abdi'ye, ABD'nin onlar adına askeri müdahalede bulunmayacağını ve SDG'nin yeni gerçekliğe uyum sağlaması gerektiğini bildirdi.

Bununla birlikte, Kürt lobisi ile SDG yanlısı lobi, Washington'da hâlâ önemli bir nüfuza sahip. ABD savunma kurumları içindeki eski müttefiklerine, Senatör Lindsey Graham da dahil olmak üzere kendilerine sempati duyan Kongre üyelerine ve İsrail yanlısı lobi gruplarına güveniyorlar. Bu taraflar, yönetimin yaklaşımını yeniden şekillendirmeye çalışarak, endişelerini önce Başkan Yardımcısı J.D. Vance'e, ardından da Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile yakın bir çalışma ilişkisi bulunan Başkan Trump'a iletmeyi başardılar.

10 Mart'ta Şam'da imzalanan anlaşma sırasında Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara ve Suriye Demokratik Güçleri Lideri Mazlum Abdi (SANA/AFP)10 Mart'ta Şam'da imzalanan anlaşma sırasında Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara ve Suriye Demokratik Güçleri Lideri Mazlum Abdi (SANA/AFP)

Bu adımlar, Suriye meselelerini takip edenlerin uzlaşma olarak nitelendirdiği bir çözümün formüle edilmesine katkıda bulundu. 30 Ocak tarihli anlaşma, SDG'ye 4 Ocak tarihli taslakta yer alanlardan daha az, ancak 18 Ocak tarihli teklifte sunulanlardan daha fazla taviz verdi.

Münih'te, SDG temsilcileri, ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Senatör Lindsey Graham ve Almanya Dışişleri Bakanı Johann Wadephul da dahil olmak üzere etkili isimlerle bir dizi üst düzey görüşme gerçekleştirdi. Cumhurbaşkanı Macron, Mazlum Abdi ve güçlerini “özgürlük savaşçıları” olarak nitelendirdi ve onlara sürekli destek çağrısında bulundu. Macron'un sözleri, Suriyeli Kürtlerin sivil ve eğitim haklarının korunması ve tam olarak tanınmasına yönelik desteğini yeniden teyit eden Avrupa Parlamentosu'nun 12 Şubat tarihli kararında da yankı buldu. Buna ek olarak Fransa, ABD ile birlikte, diplomatik sürecin önemli bir kolaylaştırıcısı olarak konumlanarak, Kürt haklarını garanti altına alırken, aynı zamanda devlet yapılarına entegrasyon ile sonuçlanacak düzenlemelerin formüle edilmesine katkıda bulundu.

Münih'teki ABD-Suriye görüşmesi, Dışişleri Bakanı Marco Rubio'nun heyetleri ile birlikte Suriyeli mevkidaşı Esad eş-Şeybani ve SDG Lideri Mazlum Abdi ile bir araya gelmesi nedeniyle önemli bir sembolik ağırlık taşıyordu

Münih'teki ABD-Suriye görüşmesi, Dışişleri Bakanı Marco Rubio'nun heyetleri ile birlikte Suriyeli mevkidaşı Esad eş-Şeybani ve SDG Lideri Mazlum Abdi ile bir araya gelmesi nedeniyle önemli bir sembolik ağırlık taşıyordu. Görüşmelerin içeriğine ilişkin gizliliğe rağmen, ABD Özel Temsilcisi Tom Barrack X platformundan yaptığı paylaşımda, toplantının önemini vurgulayarak, bunu “bir resim bin kelimeye bedeldir... yeni bir başlangıç” olarak nitelendirdi.

SDG yetkilisi İlham Ahmed ve Mazlum Abdi'nin, birleşik bir Suriye heyetinin parçası olarak değil de bağımsız olarak orada bulunmaları da dikkat çekti. Buna rağmen, Rubio, Senato üyeleri ve Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Faysal bin Ferhan ile ortak toplantılara katıldılar. Abdi, uluslararası topluma kendisini pragmatik ve sorumlu bir ortak olarak sunmaya çalışarak, mutedil ve uzlaşmacı bir tavır sergiledi.

Ankara resmi bir yanıt vermese de Türk medyası Abdi'nin Münih'e gitmesine ve konferansa katılmasına izin verilmesi kararını sert bir şekilde hedef aldı. Zira Türkiye, kendisi ile devam eden temaslara rağmen, SDG'yi terör örgütü ve Kürdistan İşçi Partisi'nin (PKK) bir uzantısı olarak sınıflandırmaya devam ediyor. MİT Başkanı İbrahim Kalın'ın Münih'te bulunması da Abdi ile olası bir özel görüşme hakkında spekülasyonlara neden oldu; ancak somut kanıtların yokluğunda bu haberleri doğrulamak zor.

Suriye'nin kuzeydoğusundaki Tabka'da, SDG’li bir kadın savaşçının parçalanmış heykelinin üzerine çekilen Suriye bayrağı, 18 Ocak 2026 (Reuters)Suriye'nin kuzeydoğusundaki Tabka'da, SDG’li bir kadın savaşçının parçalanmış heykelinin üzerine çekilen Suriye bayrağı, 18 Ocak 2026 (Reuters)

İlerleyen Suriye hükümet güçleri karşısında geri çekildikten ve etkisi Haseke ile Kobani (Ayn el-Arap) çevresindeki dar bölge ile sınırlı kaldıktan sonra, bir zamanlar Suriye çatışmasının en büyük kazananı olarak kabul edilen SDG, kesin bir yenilgi yaşamış gibi görünüyor. Ancak yakından bakıldığında daha karmaşık bir tablo ortaya çıkıyor. Kürtler, siyasi ve askeri bir güç olarak resmi olarak tanındı ve “Kürt bölgeleri” kavramı resmi çerçevelere dahil edildi. Haseke şu anda Kürt bir yetkili tarafından yönetiliyor ve bu da Kürt bölgesi statüsünü pekiştiriyor. Suriye Ordusu içinde, komuta yapılarını ve silahlarını koruyan eski SDG savaşçılarından dört tugay oluşturuldu ve Derik, Kamışlı, Haseke ve Kobani dahil olmak üzere ağırlıklı olarak Kürt bölgelerinde konuşlandırıldı.

Kurumsal düzeyde, Kürtçe ulusal dil olarak tanındı ve Kürt toplumu eğitim alanında ayrıcalıklar elde etti. Bu düzenleme, etnik bütünlük ve birleşik ve coğrafi olarak bitişik bir Kürt bölgesinin yokluğu açısından Suriye'nin koşullarındaki temel farklılıkla birlikte Irak'taki modele benziyor.

İlerleyen Suriye hükümet güçleri karşısında geri çekildikten ve etkisi Haseke ile Kobani (Ayn el-Arap) çevresindeki dar bir bölge ile sınırlı kaldıktan sonra, bir zamanlar Suriye çatışmasının en büyük kazananı olarak kabul edilen SDG, kesin bir yenilgi yaşamış gibi görünüyor

Suriye çatışmasında kilit bir oyuncu olan Türkiye, savaş sırasında Suriye'deki uzun süreli güç boşluğunun sonuçlarını deneyimledikten sonra, sınırlarını ve topraklarını terör örgütlerinden ve yetkisiz yabancı aktörlerden koruyabilecek merkezi bir hükümete dayalı istikrarlı ve güvenli bir Suriye devleti istiyor.

Gerçekten de Türkiye'nin Şam üzerindeki etkisi olmasaydı, SDG nihayetinde üzerinde anlaşılanlardan çok daha elverişli şartlar elde ederdi. Ankara, başından beri bu güçlerin tamamen dağıtılması ve silahsızlandırılması konusunda ısrar etti ve Türk yetkililer, saflarındaki Suriyeli olmayan savaşçıların ayrılmalarını talep etti. SDG üyelerinin Suriye ordusuna entegre edilmesi ilkesini, bunun birleşik askeri birlikler şeklinde değil, bireysel olması şartıyla kabul etti.

 Almanya Şansölyesi Friedrich Merz, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ve İngiltere Başbakanı Keir Starmer, Münih Güvenlik Konferansı sırasında düzenlenen E-3 toplantısının başlangıcında bir arada, Münih, 13 Şubat 2026 (AFP) Almanya Şansölyesi Friedrich Merz, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ve İngiltere Başbakanı Keir Starmer, Münih Güvenlik Konferansı sırasında düzenlenen E-3 toplantısının başlangıcında bir arada, Münih, 13 Şubat 2026 (AFP)

Bu koşullar arasında, yaklaşık 1000 Suriyeli olmayan savaşçının Suriye topraklarından Kuzey Irak'a çekilmesi, şimdiye kadar uygulanan tek somut adım olarak öne çıkıyor. Buna rağmen Ankara, bu aşamada bu konu ile ilgili açıkça gerilimi artırmaktan veya önemli bir baskı uygulamaktan kaçındı. Zira Türk yönetimi, Türkiye içindeki Kürt taraflarla devam eden barış süreci ışığında, Suriye'deki politikalarını, özellikle SDG ve genel olarak Kürt meselesini ele alma şeklinin iç siyasi sonuçlarıyla dengelemeye çalışıyor.

Buna binaen, Suriye dosyası, Türkiye'nin ulusal güvenlik denkleminde temel bir unsur ve özellikle 2027 seçimlerinin yaklaşmasıyla birlikte iç politikada önemli bir faktör haline geldi. Zira iktidardaki Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP), barış sürecinde ilerleme kaydederek Kürt seçmen tabanını genişletmeyi hedefliyor.

Sonraki adımlar büyük ölçüde Şam ile SDG arasındaki anlaşmaların nasıl uygulanacağına bağlı olacak; ancak anlaşmaların şartlarına dair yorumlarda devam eden farklılıklar var ve SDG Lideri Mazlum Abdi bu farklılıkları, özde değil, terminolojide bir anlaşmazlık olarak nitelendirdi. Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre cevap bulmamış bir diğer soru ise bu düzenlemelerin beklenen Suriye anayasasına dahil edilip edilemeyeceği ve eğer edilecekse hangi biçimde olacağıdır. Mazlum Abdi ve İlham Ahmed, Kürtlerin eğitim ve kültür haklarıyla ilgili 13 sayılı kararnamenin anayasaya dahil edilmesi çağrısında bulundular. Abdi ayrıca özerk yönetimin Suriye devlet kurumlarına entegre edilmesi gerektiğini vurguladı.

Suriye sorunu, Türkiye'nin ulusal güvenlik denkleminde temel bir unsur ve iç politikasında önemli bir faktör haline geldi

 Ancak Abdi'nin son zamanlarda Suriye, Türkiye, Irak ve İran’daki “Kürdistan'ın dört parçası” ifadesine yaptığı atıflar ve Kürtlerin ortak bir siyasi otorite altında birleşmesi çağrısı, Ankara'da ve başka yerlerde mevcut endişeleri derinleştiriyor.

Suriye içinde, Sünni Arap çoğunluğun ve diğer grupların -Dürziler, Aleviler, Türkmenler ve Hristiyanlar- Kürtlere verilen ayrıcalıklara verdiği tepki, potansiyel gerilimlere işaret ediyor. Güneyde, geniş çaplı çatışmaların yerini kırılgan bir sakinliğin aldığı Dürziler arasında temkinli bir huzursuzluk hakimken, liderleri Şam'ın Kürt meselesini nasıl ele alacağını yakından takip ediyor. Kuzey ve güney Suriye arasında komşu ülkelerin pozisyonlarında temel bir farklılık bulunuyor. Kuzeyde Türkiye, Şam'ı SDG’ye karşı desteklerken, güneyde İsrail, Şam'a karşı olan Dürzi gruplara destek verdi.

Şam'ın karşı karşıya olduğu en büyük meydan okuma, savaşın harap ettiği bir ülkenin yeniden inşası ve zor durumdaki bir ekonominin canlandırılmasıdır; ne var ki azınlıkların şikayetleri ele alınmadan ve çözülmemiş siyasi anlaşmazlıklar giderilmeden bu yolda ilerlenemez. Bu hassas denklem, Suriye Devlet Başkanı Ahmed Şara için önemli bir sınav teşkil edecek; zira kendisi iç güçler, azınlıklarla ilişkiler ve dış güçlerin çatışan çıkarları arasında dengeyi aynı anda yönetme göreviyle karşı karşıyadır.


Lübnan Cumhurbaşkanı, İsrail'in hava saldırılarını kınayarak, bu saldırıların ülkede istikrarın sağlanmasına yönelik çabaları baltalamayı amaçladığını söyledi

 Lübnan'ın doğusundaki Bekaa Vadisi bölgesinde bulunan Bednayel köyünde, İsrail hava saldırılarının ardından ağır hasar gören bina (AFP)
Lübnan'ın doğusundaki Bekaa Vadisi bölgesinde bulunan Bednayel köyünde, İsrail hava saldırılarının ardından ağır hasar gören bina (AFP)
TT

Lübnan Cumhurbaşkanı, İsrail'in hava saldırılarını kınayarak, bu saldırıların ülkede istikrarın sağlanmasına yönelik çabaları baltalamayı amaçladığını söyledi

 Lübnan'ın doğusundaki Bekaa Vadisi bölgesinde bulunan Bednayel köyünde, İsrail hava saldırılarının ardından ağır hasar gören bina (AFP)
Lübnan'ın doğusundaki Bekaa Vadisi bölgesinde bulunan Bednayel köyünde, İsrail hava saldırılarının ardından ağır hasar gören bina (AFP)

Lübnan Cumhurbaşkanı Joseph Avn, İsrail'in dün gece karadan ve denizden Sayda (Sidon) bölgesini ve Bekaa Vadisi'ndeki kasabaları hedef alan saldırılarını şiddetle kınayarak, "Bu saldırıların devam etmesi, Lübnan'ın başta Amerika Birleşik Devletleri olmak üzere dost ülkelerle istikrarı sağlamak ve İsrail'in Lübnan'a yönelik düşmanlıklarını durdurmak için yürüttüğü diplomatik çabaları ve girişimleri engellemeyi amaçlayan açık bir saldırganlık eylemidir" dedi.

Ulusal Haber Ajansı, Avn'un şu sözlerini aktardı: "Bu baskınlar, Lübnan'ın egemenliğinin yeni bir ihlalini ve uluslararası yükümlülüklerin açık bir şekilde çiğnenmesini temsil ediyor ve uluslararası toplumun iradesine, özellikle de Birleşmiş Milletler'in 1701 sayılı Kararına tam uyulmasını ve tüm hükümlerinin uygulanmasını öngören kararlarına karşı bir saygısızlığı yansıtıyor."

Bölgede istikrarı destekleyen ülkelere, "Lübnan'ın egemenliğini, güvenliğini ve toprak bütünlüğünü korumak ve bölgeyi daha fazla gerilim ve gerginlikten kurtarmak için saldırıları derhal durdurma ve uluslararası kararlara saygı gösterilmesi yönündeki sorumluluklarını üstlenmeleri" çağrısını yineledi.

Şarku’l Avsat’ın aldığı bilgiye göre İsrail ordusunun Lübnan'ın doğusundaki Hizbullah komuta merkezlerini hedef aldığını söylediği baskınlarda en az 6 kişi öldü ve 25 kişi de yaralandı.


"Barış Konseyi"... Trump'ın vaatlerinin yeni bir sınavı

 Barış Konseyi Konferansı Katılımcıları- 19 Şubat 2026 (AFP)
Barış Konseyi Konferansı Katılımcıları- 19 Şubat 2026 (AFP)
TT

"Barış Konseyi"... Trump'ın vaatlerinin yeni bir sınavı

 Barış Konseyi Konferansı Katılımcıları- 19 Şubat 2026 (AFP)
Barış Konseyi Konferansı Katılımcıları- 19 Şubat 2026 (AFP)

Washington, önceki gün Barış Konseyi'nin resmi açılışına tanık oldu. Bu hamleyi ABD Başkanı Donald Trump, kendisini bir barış başkanı olarak tanıtarak ve mesajını öncelikle Amerikan kamuoyuna yönelterek siyasi söyleminin merkezine yerleştirdi. Amerika Birleşik Devletleri artık dış politika dosyalarının iç mücadelenin bir parçası haline geldiği ve her diplomatik hamlenin seçmenler önünde Amerikan rolünün imajının yeni bir sınavı olduğu bir seçim yılına giriyor.

İran ile gerginliğin artmasıyla birlikte bölgedeki büyük askeri yığılma göz önüne alındığında şu soru gündeme geliyor: "İran'a önümüzdeki iki hafta içinde askeri bir saldırı düzenlenmesi durumunda Gazze ile ilgili müzakere edilen iyimser planlar nasıl gerçekçi olabilir?"

Öte yandan, "Gazze Şeridi Yönetimi Ulusal Komitesi"nin geçen akşam Geçici Polis Gücü'nde iş başvurularının alınmaya başlanacağını duyurmasının hemen ardından, Gazze'deki gençler başvurularını yapmak için yarışa girdiler.