Savaşların ve çatışmaların temel nedeni: Yoksulluk

İç savaşları dini, etnik ve kültürel farklılıklara dayandırmanın çatışmaların fitilini ateşleyen esas sebepleri gizlemeye çalışmak olduğu belirtiliyor. (AFP)
İç savaşları dini, etnik ve kültürel farklılıklara dayandırmanın çatışmaların fitilini ateşleyen esas sebepleri gizlemeye çalışmak olduğu belirtiliyor. (AFP)
TT

Savaşların ve çatışmaların temel nedeni: Yoksulluk

İç savaşları dini, etnik ve kültürel farklılıklara dayandırmanın çatışmaların fitilini ateşleyen esas sebepleri gizlemeye çalışmak olduğu belirtiliyor. (AFP)
İç savaşları dini, etnik ve kültürel farklılıklara dayandırmanın çatışmaların fitilini ateşleyen esas sebepleri gizlemeye çalışmak olduğu belirtiliyor. (AFP)

Fidel Sbeity
Ülkelerdeki iç çatışmalardan kazanç sağlayan kişiler, bu savaşların sebeplerini bir grubun başka bir gruba hükmedip etnik ve dini kültürünü dayatmasına ya da azınlıkta kalan veya farklı bir ırka mensup olan vatandaşlardan oluşan başka grupları baskı altına almak için güç pozisyonlarını ele geçirmesine bağlamaya çalışıyorlar.
Bu savaşlardan kazanç sağlayanlar büyük miktarda hammadde, enerji kaynağı, tahta, maden, elmas ve tabii ki petrolün bulunduğu ülkelerin otoriteleri üzerindeki hakimiyetlerini sürdürmeye çalışan dünyanın zengin ve eski sömürge ülkeleri olarak ön plana çıkıyor.
Diğer yandan çatışmalara bulanmış olan ülkelerde savaşan grupların liderleri, silahlı milislerin komutanları, üst düzey iş insanları ve bankacılar gibi söz konusu kaostan kazanç sağlayanlar da mevcut. Bu kişiler ülkenin kaynakları üzerinden kendi şahsi çıkarları için büyük ve küçük anlaşmalar yapmak amacıyla kaostan ve güvensizlikten yararlanarak, hep birlikte iş birliği içerisinde savaş durumunu sürdürmeye çalışıyorlar. Savaşlar, dikey ve yatay sınıf farklılıklarını, yani çatışma içerisindeki bütün kesimlerden yoksul grupları ortaya çıkarıyor. Çoğunlukla bu savaşların bütün sıkıntılarını sırtlayanlarda bu kesimler oluyor. Genellikle bu kişiler savaşların kurbanları veya ‘yakıtı’ olarak adlandırılıyor. Dış taraflarca desteklenen savaşan kesimlerin liderlerinden ultra zenginlerin oluşturduğu tabaka ise bütün bu kaos sürecinden kazanç sağlıyor.
Bunun örnekleri ise saymakla bitmiyor. Sahra Altı Afrika ülkeleri; Kongo, Kenya, Gine, Gana, Sierra Leone, Zambiya, Zimbabve ve diğerlerinin yanı sıra Venezuela, Şili, Bolivya ve Peru gibi Latin Amerika ülkelerinde de bu durum geçerli. Ancak en çok da bu duruma Meşrık Arap bölgesi ve Doğu Afrika-Arap ülkelerinde; Libya, Sudan, Somali, Cibuti, Eritre ve Etiyopya’nın yanı sıra Lübnan, Suriye, Irak ve Yemen’de rastlanıyor.

Esas sebebin örtbas edilmesi
Ancak iç savaşları dini, etnik ve kültürel farklılıklara dayandırmak bu savaşların fitilini ateşleyen ve sürmesine yol açan esas sebepleri gizlemeye çalışmaktır. Bu savaşlar gelişmekte olan veya bir aşamadan diğerine geçmeye çalışan ülkelerde devletin -ki varsa- temellerinin sarsılmasına yol açıyor. Nitekim örnek verecek olursak; bir yıl süren bir savaş, kalkınmayı sağlamaya çalışan bir kurumlar devletinin temellerini atmak için yıllarca süren girişimleri yerle yeksan edebilir. Bunlar, insanların gerek ülke içinde gerekse komşu ülkelere olsun göç etmeleri ve yerlerinden edilmelerinden ötürü genelde demografik değişimlere yol açan savaşlardır. Etiyopya, Lübnan ve Suriye bu tür demografik değişimlere örnektir.
Genelde bu değişimler ülkeyi bir kimliğe göre bölmeye yönelik olarak gerekleşir. Bu sırada ekonomi ciddi şekilde çökmeye devam eder ve bir noktadan sonra sadece bir halkı günlük temel ihtiyaçlarını temin ederek hayatta tutmak için Birleşmiş Milletler'in (BM), uluslararası kuruluşların ve destekleyici ülkelerin müdahalesi yardımcı olur. Şu an dünyanın birçok yerinde olan şey de tam olarak bu.
Şarku’l Avsatın Independent Arabiadan aktardığı ve Dünya Bankası ve Uluslararası Para Fonu (IMF) liderliğinde yürütülen ve saha çalışmalarına dayanan uluslararası raporlara göre gelişmekte olan ülkelerdeki krizlerin, çatışmaların ve savaşların devam etmesinin temelinde her şeyden önce ekonomik ve yaşamsal farklılıklar yatıyor. Sebeplerin değiştirilmesine gelince; bu, savaşlardan kazanç sağlayan bütün tarafların bildiği gerçeği örtbas etmek için yapılıyor.
Dünya Bankası 2015 yılında aşırı yoksulluk içinde yaşayan insan sayısının dünya nüfusunun yüzde 10'undan daha aşağısına düşeceği tahmininde bulundu. Ancak tahminler tutmadı çünkü bütün ülkelerin ekonomilerine zarar veren, listedeki yoksul ülke sayısını artıran ve yoksul ülkeleri daha da yoksullaştıran yeni tip koronavirüsün (Kovid-19) geleceği o zamanlar bilinmiyordu.
Kovid-19 ile birlikte aynı anda çatışmalara ve savaşlara tanık olan yoksul ülkelere gelince; bir nevi mucize olmadığı sürece düzelemeyecek şekilde iki katı fakirleştiler. Uluslararası ünlü ekonomistler zengin ülkelerin yoksul ülkeler için iş birliği yapmaması halinde en kötü senaryonun gerçekleşmesinden bahsediyorlar. Böyle bir durumda ülkeler içindeki büyük sınıfsal farklılıklar, kendi halkının geçimini sağlayabilen birkaç zengin ülke ile kaynaklar için savaşların ve çatışmaların olduğu pek çok fakir ülke arasında da oluşacak. Bu, bütün küresel ekonomik döngüyü etkileyecek. Son birkaç yıldır güneyden kuzeye doğru gelen göç dalgaları, herkesi etkileyecek olan bu gelecek yaşanacakların sadece küçük bir örneği.

Savaşan ülkeler daha yoksul
Dünya Bankası'na göre yoksulluk, çatışma ve şiddetten zarar gören ülkelerde her geçen gün daha da artacak. 2030 yılına kadar dünyadaki yoksulların neredeyse yarısının bu ülkelerde olması bekleniyor. Kovid-19 salgınının devam etmesi durumunda bu sayı daha çok ve belki de şu ana kadar yapılan tahminlerden çok daha fazlasına ulaşacak.
‘Kırılganlık ve Çatışma: Yoksullukla Mücadelenin Ön Saflarında’ (Fragility and Conflict: On the Front Lines of the Fight against Poverty) başlığıyla yayınlanan yeni rapor, dünyadaki en yüksek yoksulluk düzeyine sahip 43 ülkenin kırılgan ve çatışmalardan etkilenen veya savaş içinde bulunduğunu belirtiyor. Bu savaşların biteceğine dair ufukta net işaretler ya da bu savaşları durdurmaya yönelik uluslararası düzeyde gerçek bir arzu yok. Rapora göre dünya çapında zorla yerinden edilenlerin sayısı 2012'den bu yana iki katından fazla artarak 2018'de 74 milyonu aştı ve son 4 yılda da birkaç milyon kişi arttı.
Uluslararası finans kuruluşlarındaki üst düzey ekonomistlere göre yoksulluk ve savaşların temelde birbiriyle ilişkili olduğu gözlemlendi. Bu doğrultuda gruplar arasındaki belirli barış anlaşmalarının imzalanmasıyla çatışmalardan ve savaşlardan çıkan ülkeler, yoksulluk seviyelerini hemen yarı yarıya düşürmeyi başarırken kronik iç çatışmalarla boğuşan ekonomilerde son 10 yılda yüzde 40'ı aşan yoksulluk oranlarında herhangi bir değişme olmadığı ortaya çıktı.
Bugün bölücü bir savaş ekonomisinde yaşayan birinin, son 20 yılda çatışma ve savaşa tanık olmamış bir ülkede yaşayan birine göre yoksul olma olasılığı on kat daha fazla. Bu, gelişmekte olan veya çeşitli şekillerde büyümeye çalışan ülkelerdeki birey ve grupların yaşamlarını iyileştirmeleri için barış, güvenlik ve uzlaşmanın ne kadar önemli olduğunun bir göstergesi.
Dünya çapında her beş kişiden biri eğitim, sağlık ve temel altyapıdan mahrum kalmasının yanı sıra parasal yoksulluktan da mustarip.
Savaşın gözle görülür doğrudan etkilerinin yanı sıra gelecek nesilleri etkileyebilecek uzun vadeli yansımaları da var. Zira çocuklukta savaşın etkilerine maruz kalmak, hayat boyu sağlık durumunun bozulmasına neden olabilir. Savaş kaynaklı beşeri sermaye kayıpları, bireylerin yaşamları boyunca üretkenliklerinin ve gelir düzeylerinin düşmesinin yanı sıra sosyal ve ekonomik hareketlerinin de azalmasına yol açar.
Gelişmekte olan ülkelerdeki çatışmaların devam etmesinin nedenlerine ilişkin uluslararası raporlardan birine göre, savaşlardan ‘ilkel’ etnik duyguları sorumlu tutma eğilimi var. Bu da savaşların çözümünün zor gibi görünmesine sebep oluyor. Bu düşünce şekli dikkati ekonomik ve politik esas faktörlerden uzaklaştırdığı için hatalıdır.
Söz konusu raporda gelişmekte olan ülkelerdeki savaşların nedenini anlamak için dört ekonomik varsayıma yer veriliyor. Bunlar grup sebepleri, hususi sebepler, toplumsal sözleşmenin başarısızlığı ve çevresel bozulma ile ilgili faktörlere dayanıyor.

Tüm olası varsayımlar ekonomik
Devletler içindeki savaşların temelde farklı gruplar arasında olduğu göz önüne alındığında, özellikle siyasi ve ekonomik gücün dağılımı ve uygulanmasında bir grubu harekete geçiren etkenler, öfke ve beklentiler ile savaş için bir sebep oluşturur. Bu durumda çok büyük olasılıkla temel sosyal haklarından mahrum bırakılan veya liderleri tarafından haklarından mahrum bırakıldıkları konusunda ikna edilen gruplar adalet ararlar. Siyasi adalet sağlanamadığında da savaş patlak verir.
Savaşların, özellikle de liderlerden veya asker olarak çalışan eğitimsiz gençlerden oluşan bireylere fayda sağlayan savaşların süresinin uzamasına yol açan açgözlülük varsayımı var. Savaş aynı zamanda yağmacılık, kıtlık, yardımlar ve silah ticaretinden faydalanma, yasa dışı üretim ve uyuşturucu, elmas, tahta ve diğer malların ticaretini yapma fırsatları da sağlar.
Toplumsal sözleşmenin başarısızlığına yani halk ile hükümet arasındaki sosyal istikrarın bozulmasına gelecek olursak; bu, halkın ekonomik durgunluk ve bozulma yüzünden hizmet vermeyen devletin otoritesini reddettiği ve devlet hizmetlerinin bozulduğu zaman meydana gelir. Bunların sonucunda toplumsal sözleşme çöker ve şiddet ortaya çıkar.
Son olarak, çevresel bozulma bir yoksulluk kaynağı ve uzun süreli ve sert çatışmaların bir sebebi olabilir. Örneğin, nüfus baskısının artması ve tarımsal üretkenliğin azalması toprak konusunda anlaşmazlıklara yol açabilir. Su kıtlığının artması da, özellikle suyun hayatta kalmak için birincil kaynak olduğu tarım veya yüksek popülasyona sahip ülkelerde ciddi büyük savaşlara yol açabilir.
Yapılan çalışmalardan birinde 93 ülkede aralarında siyasi, ekonomik ve çevresel farklılıklara dayanan çatışmalar olan 233 silahlı siyasi grup sınıflandırıldı. Eşitsizlikten şikayet eden grupların çoğunun, şiddet içermeyen protestolardan isyana ve darbeye kadar grubun çıkarlarını korumak için bazı adımlar attığı tespit edildi. Bu, isyan ve darbe isyancı grubun iktidarı bırakmayan karşı gruba karşı ayaklanması halinde iç savaşa yol açıyor.

*Bu analiz Şarku’l Avsat tarafından Independent Arabia’dan çevrildi.



Macron, Hürmüz'de 6 aylık ateşkes formülü arıyor

Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Élysée Sarayı'nda düzenlediği basın toplantısından bir kare (Reuters)
Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Élysée Sarayı'nda düzenlediği basın toplantısından bir kare (Reuters)
TT

Macron, Hürmüz'de 6 aylık ateşkes formülü arıyor

Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Élysée Sarayı'nda düzenlediği basın toplantısından bir kare (Reuters)
Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Élysée Sarayı'nda düzenlediği basın toplantısından bir kare (Reuters)

Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu'nun eylül ayının son haftasında düzenlenen geleneksel “Liderler Haftası”na son kez katılmak üzere New York'a giderken gündeminde çok sayıda dosya taşıyor. Fransa ayrıca bu ay Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi dönem başkanlığını yürütüyor.

Macron'un New York'ta çok sayıda mevkidaşıyla görüşmesi planlanıyor. Ancak bunlar arasında enerji krizi ve bunun yol açtığı sonuçlarla bağlantılı olması nedeniyle üç görüşme öne çıkıyor. Macron'un ABD Başkanı Donald Trump, İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan ve New York'a gelecek bazı Körfez ülkeleri liderleriyle bir araya gelmesi bekleniyor.

Macron, Batılı liderler arasında Pezeşkiyan'la görüşecek belki de tek isim olacak. Fransa ile İran arasındaki ilişkilerde gerilim hakim olsa da iki taraf arasındaki telefon görüşmeleri ve temaslar kesilmiş değil.

Macron'un girişiminin içeriği

Macron, New York'a belirli bir öneriyle gidiyor. Ancak Hürmüz Boğazı'ndaki durum ve genel olarak bölgedeki savaş konusunda tarafların, yani ABD ve İran'ın tutumları dikkate alındığında bu girişimin başarıya ulaşacağına şimdiden dair herhangi bir öngörüde bulunmak mümkün değil.

FGRTHY
Umman Sultanlığı'ndaki Musandam Valiliği'nden Hürmüz Boğazı yakınlarındaki gemiler (Arşiv - Reuters)

Paris, Husilerin Babülmendep Boğazı, Yemen'in Kızıldeniz'e bakan kıyıları ve Kızıldeniz'deki bazı önemli adalar üzerindeki kontrolünü göz ardı etmiyor. Ancak Fransız kaynaklarına göre Paris, Hürmüz dosyasına odaklanmak ve bir anlamda bu konuyu İran dosyasındaki diğer anlaşmazlıklardan ayırmak istiyor.

Başka bir ifadeyle Paris, Hürmüz Boğazı'ndan geçişin güvenli şekilde sürdürülmesi meselesinin İran'ın nükleer programı, füze ve balistik kapasitesi ya da bölgesel müdahaleleri gibi diğer başlıklardan bağımsız olarak ele alınmasını istiyor.

Paris'e göre bugün acil mesele enerji dosyası ve petrol ile doğal gaz tedarikinin dünya piyasalarına ulaştırılması. Bu konu, ABD dahil tüm tarafları doğrudan ilgilendiriyor. Dolayısıyla enerji meselesinin diğer sorunlarla ilişkilendirilmesinin mevcut durumu daha da ağırlaştıracağı değerlendiriliyor.

Bu açıdan bakıldığında Macron'un BM Genel Kurulu çalışmaları kapsamında gerçekleştireceği belirtilen üç görüşmenin önemi daha iyi anlaşılıyor.

6 aylık geçiş dönemi

Paris, ilgili tarafları Hürmüz Boğazı'nda güvenli deniz ulaşımının 6 aylık “geçici bir geçiş dönemi” boyunca serbest bırakılmasını kabul etmeye ikna etmek istiyor.

Paris'e göre böyle bir hedefe ancak iki paralel koşulun yerine getirilmesiyle ulaşılabilir. Bunlardan ilki, ABD'nin İran limanlarına uyguladığı ve ablukayı aşmaya çalışan İran gemilerinin hedef alınmasını da içeren sıkı deniz ablukasını hafifletmesi. İkinci koşul ise İran'ın boğazdan geçen tankerlere herhangi bir askeri yöntemle saldırmayacağına dair açık bir taahhütte bulunması.

Başka bir ifadeyle Fransa, Washington ile Tahran arasında şu anda askeri ve ekonomik olmak üzere çok yönlü biçimde devam eden ve bedelini dünyanın çok sayıda ülkesinin ödediği savaşın “dondurulmasını” öneriyor.

Buna paralel olarak Paris, bu yıl Fransa'nın başkanlığını yürüttüğü G7'nin önümüzdeki haftalarda enerji dosyasına odaklanacak bir toplantı düzenlemesi için çalışıyor.

GTHYJU
Fransa'da elektrik üretiminde en büyük paya sahip nükleer santral (Reuters)

Macron geçen cuma günü düzenlediği basın toplantısında amaçlarının “işbirliğini güçlendirmek, grup ülkeleri ile başlıca ortaklarımız arasında gereksiz gerilimlerden kaçınmak ve birkaç ay önce yaptığımız gibi stratejik rezervlerin olası kullanımına ya da kısıtlamaların kaldırılmasına yönelik seçenekleri ele almak” olduğunu söyledi.

Fransa'da enerji endişesi büyüyor

Enerji krizinin dünya ekonomilerinin büyük bölümünü olumsuz etkilemesinin yanı sıra krizin derinleşmesi Fransa'da da ciddi endişelere yol açıyor. Özellikle 2018 ve 2019 yıllarında enerji fiyatlarındaki artış nedeniyle başlayan ve geniş çaplı protestolara dönüşen “Sarı Yelekliler” gösterileri sırasında yaşanan çatışma ve yangın görüntüleri yeniden hatırlanıyor.

Bugün enerji fiyatları rekor seviyelere ulaşırken benzinin litre fiyatının 3 avroya kadar çıkabileceğini öngörenler bulunuyor.

Fransız hükümeti de mali açıdan zor bir dönemden geçiyor. Devletin borcu 3,5 trilyon avroyu aşarken hükümet 2027 bütçesini hazırlamakta zorlanıyor ve harcamalarda 54 milyar avroluk tasarruf sağlamaya çalışıyor.

Bütün bunlar hükümetin fiyatların vatandaşlar üzerindeki yükünü hafifletmek için güçlü biçimde müdahale etme kapasitesini sınırlıyor. Bu nedenle Macron cumartesi günü siyasi parti liderleri ve yaklaşan cumhurbaşkanlığı seçimlerinin adaylarını olağanüstü bir toplantıya çağırdı. Macron toplantıda ülkenin içinde bulunduğu durumun gerçek boyutlarını anlatırken derinleşen krizi kontrol altına alma çabaları hakkında da bilgi verdi.

İran ve ABD'nin karşılıklı şartları

Paris, girişimin başarılı olup olmayacağı konusunda bir değerlendirme yapmıyor. Bu nedenle girişimin akıbetini görmek için New York'taki temasların gerçekleşmesini beklemek gerekiyor. Ancak iki tarafın mevcut tutumlarına bakıldığında iyimserlik için fazla alan bulunmuyor.

İran tarafı, Hürmüz Boğazı'nın yeniden açılması için gerekli şartları arabulucular aracılığıyla Washington'a ilettiğini belirtiyor. İran Ulusal Güvenlik Yüksek Konseyi Sekreteri Muhsin Rızai'ye göre bu şartlar arasında tüm cephelerde savaşın sona erdirilmesi, İran'ın yurt dışındaki dondurulmuş varlıklarının serbest bırakılması, İran'a uygulanan deniz ablukasının kaldırılması ve İran halkının meşru haklarının tanınması bulunuyor.

Şarku’l Avsat’ın İran resmi haber ajansı IRNA'dan aktardığı habere göre Meclis Başkanı ve baş müzakereci Muhammed Bakır Kalibaf, Hürmüz Boğazı, Washington’un Tahran'ın tüm şartlarını yerine getirmeden yeniden açılamayacağını ifade etti.

Kalibaf, “Mesajlar iletildi ve şartlarımız arabulucular aracılığıyla karşı tarafa açıkça aktarıldı” dedi.

Başka bir ifadeyle Tahran, Washington'ın geçen haziranda Pakistan ve Katar'ın arabuluculuğunda iki taraf arasında varılan ve daha sonra Trump'ın çekildiği mutabakata yeniden bağlı kalmasını ve bu mutabakatı uygulamasını istiyor.

İran'ın taleplerine karşılık Washington'ın bunları kabul etmeye hazır olduğuna dair bir işaret bulunmuyor. Başkan Trump'ın açıklamaları bir günden diğerine değişebilse de Trump son olarak İran'ı ortadan kaldırmakla tehdit etti.

Axios'a yaptığı açıklamada İran konusunda bir “karar” vermesi gerektiğini söyleyen Trump “Onları ortadan kaldırmalı mıyım, kaldırmamalı mıyım? Bu kritik bir karar ve benimle her şey mümkün” dedi.

SAXDFRGT
ABD Hazine Bakanı Scott Bisent, 24 Ağustos'ta İran'a yönelik yaptırımların sıkılaştırılmasını duyurduğu basın toplantısından bir kare (Reuters)

Trump son dönemde savaşın gelecek kasım ayında yapılması planlanan ara seçimlerin ardından sona ereceğini vurguluyor. Çok sayıda analist ise seçimlere kadar “yoğun” savaşa dönülmeyeceği görüşünde. Bu analistlere göre savaşın yeniden yoğunlaşması ABD'de enerji fiyatlarını daha da yükseltecek ve Cumhuriyetçi adayların seçimlerde başarı şansını azaltacak.

Bugün itibarıyla Tahran ile Washington arasındaki durumun “çıkmaz” olarak nitelendirilebileceği görülüyor. Ancak arabuluculuk girişimleri sürüyor. Bunlardan biri Pakistan İçişleri Bakanı Muhsin Nakvi'nin İran'ın başkentine gerçekleştirdiği ziyaret oldu.

New York'ta da üst düzey diplomatik temasların yoğunlaşması bekleniyor. Bu temaslar, kapalı görünen diplomatik süreçte dar da olsa yeni bir fırsat penceresi açabilir.


İranlı casuslardan muhaliflere yeni tuzak: Sahte MR sonuçları kullandılar

Cheltenham'deki GCHQ binası (AFP)
Cheltenham'deki GCHQ binası (AFP)
TT

İranlı casuslardan muhaliflere yeni tuzak: Sahte MR sonuçları kullandılar

Cheltenham'deki GCHQ binası (AFP)
Cheltenham'deki GCHQ binası (AFP)

Britanya istihbaratı, İranlı casusların muhalifleri hareketlerinin izlenmesine imkan tanıyan bir casus yazılımla hedef aldığını tespit ettikten sonra uyarı yayımladı.

GCHQ bünyesindeki Birleşik Krallık (BK) Ulusal Siber Güvenlik Merkezi (NCSC), devlet bağlantılı aktörlerin mesajlaşma uygulamalarında tanıdıkları kişilerin kimliğine bürünerek muhalifleri, aktivistleri ve gazetecileri Chosen Brick adlı casus yazılımı indirmeleri için kandırdığı uyarısında bulundu.

Kötü amaçlı yazılım, kişinin rehberine, e-postalarına ve sosyal medya mesajlarının yanı sıra cihazın mikrofonuna ve ekrandaki içeriğe de erişim sağladı.

ABD ve Hollanda'daki müttefikleriyle birlikte BK, hem Britanyalı muhalifleri hem de çeşitli ülkelerden diğer kişileri hedef alan bu komployu ortaya çıkardı. Kaç kişinin kötü amaçlı yazılımdan etkilendiği belirsizliğini korurken FBI, siber aktörlerin yazılımı 2023 sonbaharından beri kullandığını öne sürdü.

İranlı ajanlar, büründükleri sahte kimlikleri hedeflerinin ilgi alanlarına ve önem verdiği konulara göre uyarlamak için sosyal mühendislik yöntemlerinden yararlandı. Bir vakada sahte MR sonuçları, kurbanın tuzağa düşmesini sağladı.

Windows işletim sistemlerini hedef alan kötü amaçlı yazılım, cihaz yeniden başlatıldığında bile etkinliğini sürdürüyor. NCSC, çalınan bazı kişisel bilgilerin İran yanlısı sızıntı sitelerinde yayımlandığını belirtti.

NCSC Operasyon Direktörü Paul Chichester, bu siber kampanyanın İran'ın muhalifleri hedef almak için dijital gözetimi acımasızca kullandığını gösterdiğini söyledi.

Chichester, "Bu siber kampanyanın ayrıntıları, İran'ın rejimi eleştirenleri bastırmak amacıyla e-postaları ve mesajları çalarak ve cihazlara erişerek dijital gözetimi ne kadar acımasızca kullandığını ortaya koyuyor" dedi.

Uluslararası ortaklarımızla birlikte, risk altındaki bireyleri, uyarıda açıklanan sosyal mühendislik tekniklerini öğrenmeye ve risk azaltma tavsiyelerine uymaya şiddetle çağırıyoruz. İran devleti tarafından yürütülen kötü niyetli siber faaliyetleri ifşa etmeyi sürdüreceğiz ve topluluklara çevrimiçi kişisel güvenliklerini güçlendirmeleri için pratik tavsiyelerde bulunarak destek vereceğiz.

FBI da kendi uyarısını yayımlayarak İran hükümetinin İstihbarat ve Güvenlik Bakanlığı'nın (VAJA) bu kötü amaçlı yazılımı "istihbarat toplamak, veri sızdırmak ve hedefledikleri kişilerde itibar kaybına yol açmak" amacıyla kullandığını iddia etti.

Kötü amaçlı yazılımla ilgili ayrıntılı teknik tavsiyeler ve bu yazılımların kurbanı olmamak için alınması gereken önlemler, NCSC'nin internet sitesinde yayımlandı.

NCSC Başkanı Richard Horne, Rusya, Çin ve İran gibi düşman devletlerin BK'nin kritik sistemlerini giderek daha fazla hedef aldıklarına dair yazın uyarıda bulunmuştu.

Horne, son bir yılda BK'nin kritik altyapısı kapsamındaki kuruluşları etkileyen siber saldırıların 4'te üçünün düşman devlet aktörleriyle bağlantılı olabileceğini söylemişti.

Independent Türkçe


Trump, Grönland üzerinde kalıcı kontrol deklare etti: ABD ne elde etti?

ABD Başkanı Donald Trump (Reuters)
ABD Başkanı Donald Trump (Reuters)
TT

Trump, Grönland üzerinde kalıcı kontrol deklare etti: ABD ne elde etti?

ABD Başkanı Donald Trump (Reuters)
ABD Başkanı Donald Trump (Reuters)

İnci Mecdi

ABD Başkanının defalarca Amerikan kontrolünde olması gerektiğinden bahsettiği Grönland Adası meselesindeki göreceli bir sakinlik döneminden sonra, Donald Trump, Danimarka ve Grönland ile ülkesine adanın güvenliği üzerinde “kalıcı kontrol” sağlayan bir anlaşmaya varıldığını duyurarak dünyayı şaşırttı. Grönland, Danimarka toprakları içinde özerk bir bölge sayılıyor.

Sürpriz bir duyuru yapan Trump, cuma günü Truth Social platformundan şu paylaşımda bulundu: “Amerika Birleşik Devletleri, Danimarka Krallığı ve Grönland ile Amerika Birleşik Devletleri'ne Grönland'daki güvenlik ve diğer tüm ihtiyaçlar üzerinde kalıcı kontrol sağlayan, ülkemizin endişelerinin tamamını gideren bir anlaşma imzaladı. Söz konusu anlaşmanın Amerika Birleşik Devletleri’ne hiçbir maliyeti de yok!” Düzenlemeyi “süresiz bir anlaşma” olarak nitelendiren Trump, böylece Arktik bölgesindeki Amerikan nüfuzunu genişletme konusundaki uzun süredir devam eden çabasında bir zafer elde etti.

Anlaşma, Trump'ın yaklaşık 56 bin nüfuslu bölgeyle ilgili dile getirdiği güvenlik endişelerine çözüm arayışı ile ABD, Grönland ve Danimarka yetkilileri arasında aylar süren perde arkası görüşmelerin ardından geldi.

Geçtiğimiz yıl boyunca ve bu yılın ilk aylarında, Trump'ın açıklamaları Danimarka'da öfkeye neden olmuş ve ABD’nin NATO’daki müttefiklerinin güçlü muhalefeti ile karşılaşmıştı. Sonra konuya olan ilgi azaldı ve Washington'un bir dizi krizle, özellikle de İran rejimiyle devam eden çatışmayla meşgul olmasıyla birlikte, son haftalarda ABD Başkanının açıklamalarında ve paylaşımlarında yer bulmaz oldu.

Trump, Grönland üzerinde “kalıcı kontrol” mü elde etti?

Danimarka Başbakanı Mette Frederiksen'in “iyi bir anlaşma” olarak nitelendirdiği anlaşmanın resmi metni henüz yayınlanmadı. Grönland liderliğiyle yapılan ortak açıklamada, anlaşmanın “Arktik ve Kuzey Atlantik'teki ortak güvenliğimizi güçlendirdiği ve bu nedenle NATO ve Avrupa için de faydalı olduğu” belirtildi. Aynı zamanda, anlaşmanın Danimarka Krallığı’nın egemenliği ile toprak bütünlüğünü ve Grönland halkının kendi kaderini tayin etme hakkını eş zamanlı olarak tanıyan bir anlaşma olduğu da ifade edildi.

Trump'ın paylaşımında sunulanlara göre anlaşmanın ana hatları, kasım ayında yapılacak ara seçimlerden önce kendisine övünebileceği bir zafer sunan bir orta yol gibi görünüyor. Aynı zamanda, Frederiksen'in açıklamasından, anlaşma, ABD'nin adayı resmen ilhak etme çabasıyla ilgili olarak Danimarka ve Grönland'ın korkularını yatıştırıyor gibi görünüyor.

csgbhnj
Grönland bayrağı, başkent Nuuk’un kıyılarında dalgalanıyor (AFP)

Trump, paylaşımında anlaşmayla övünerek, “Bundan böyle hiçbir ABD düşmanı, bizim açık yazılı onayımız olmadan asla Grönland’da üs kuramaz, Grönland’da askeri varlık gösteremez veya Grönland’da hassas yatırımlar yapamaz” dedi. Bu gelişme, Trump'ın dış çatışmalardan kaçınma vaadini temelden sarsan, İran ile altı aydır süren çatışmanın seçim yarışını yeniden şekillendirdiği ve Kongre'de az farkla çoğunluğu elinde tutan Cumhuriyetçiler için bir meydan okuma oluşturduğu bir dönemde yaşandı.

ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio’nun açıkladığına göre, anlaşma Washington'un adaya ilişkin ulusal güvenlik endişelerini “kalıcı bir şekilde ve tamamen” gideriyor. Rubio, “Grönland, sonsuza dek Kuzey Amerika Stratejik Savunma Alanı'nın bir parçası olarak kalacak ve çevresindeki bölge gibi herhangi bir düşmandan korunacaktır” diye ekledi.

1951 Antlaşması

Grönland, Kanada'nın kuzeydoğu kıyısının karşı yakasında yer alıyor ve topraklarının üçte ikisinden fazlası Kuzey Kutup Dairesi içinde. Bu konum, İkinci Dünya Savaşı'ndan bu yana Kuzey Amerika'nın savunmasında kendisine hayati bir önem kazandırıyor; bu nedenle ABD, Nazi Almanyası'nın eline geçmesini önlemek ve Kuzey Atlantik'teki hayati önemdeki nakliye yollarını korumak için savaş döneminde adayı işgal etmişti.

Trump'ın Grönland konusunda Danimarka'ya sürekli yönelttiği sert açıklamalara rağmen, Danimarkalı yetkililer, adadaki Amerikan askeri varlığını genişletmek ve Amerikan ticari çıkarlarını artırmak için Amerika Birleşik Devletleri ile iş birliği yapmaya istekli olduklarını defalarca dile getirdiler.

Bu anlaşmanın, ABD ve Danimarka arasında 1951’de imzalanan ve adada ciddi bir ABD askeri varlığına izin veren anlaşmadan ne farkı olduğu halen belirsiz. Amerika Birleşik Devletleri, Grönland Savunma Anlaşması'nın imzalanmasından bu yana Grönland'ın kuzeybatısındaki Pituffik Uzay Üssü’nü işletiyor. Bu askeri üs, Amerika Birleşik Devletleri ve NATO için füze erken uyarı, füze savunma ve uzay gözetleme operasyonlarını destekliyor.

Şarku’l Avsat’ın CNN'den aktardığı habere göre bir ABD’li yetkili, anlaşmanın Amerika Birleşik Devletleri'ne adada “kalıcı erişim, askeri üs kurma ve ada üzerinde uçuş yapma hakkı” verdiğini belirtti. “Bundan önce var olan statükoya göre, düşman ülkeler de dahil olmak üzere herhangi bir ülkenin Grönland'da askeri üs kurmasına veya asker göndermesine izin verilebilirdi” diye açıklamada bulunan yetkili, anlaşmanın “hassas sektörlere yatırım yapılmasını önleme mekanizmaları” içerdiğini de sözlerine ekledi.

Ayrılık durumunda kontrolün güvence altına alınması

Varılan anlaşma, yalnızca NATO üyesi devletlerin Grönland'da askeri üs kurabileceğini ve yalnızca NATO ve AB üyesi devletlerin hassas yatırımlar yapabileceğini öngörüyor. Washington Post'a konuşan ve görüşmeler hakkında bilgili kaynaklara göre, anlaşma Grönland'ın Danimarka'dan ayrılması durumunda bile yürürlükte kalacak şekilde tasarlandı, ancak Trump'ın öne sürdüğünün aksine, ABD'ye Grönland'ın kararları üzerinde veto yetkisi vermeyecek.

Bu kaynaklar, anlaşmanın ABD Başkanının zafer deklare etmesine olanak sağlarken aynı zamanda hem Danimarka hem de Grönland'ın toprak üzerindeki egemenliklerini koruma konusundaki endişelerini de giderecek şekilde formüle edildiğini açıkladı.

 Grönland'ın bağımsızlığı olasılığı, Trump'ın herhangi bir anlaşmanın kalıcılığını sağlamaya odaklanmasının nedenlerinden biriydi. Ancak Danimarkalı ve Grönlandlı yetkililer, bir ülkenin diğerinin topraklarındaki güvenlik meseleleri ile askeri üsleri kapsayan ve kendisinden çekilme imkanı olmayan herhangi bir anlaşmanın egemenlik konusunda da soru işaretleri doğurduğuna dikkat çekti. Grönland Başbakanı Jens Frederik Nielsen, “Anlaşma, Grönland'ın çıkarlarını ve uluslararası iş birliği çerçevesindeki konumumuzu dikkate alıyor; çünkü herkesin çıkarına” dedi.

ABD Savunma Bakanlığı'nda Grönland ile ilgili konularda Atlantik Konseyi'nde çalışan eski müsteşar Imran Bayoumi, gazeteye yaptığı açıklamada anlaşmanın Grönland'da halk tarafından kabul görme şansına dair şüphelerini dile getirerek, “Grönlandlıların tepkisi ne olacak?” diye sordu. “Washington iyi bir izlenim bırakmadı ve Grönlandlılara söz hakkı vermeden ABD varlığını genişleten bu anlaşmanın, ABD medyasında şimdiye kadar yansıtıldığı gibi, kamuoyu tarafından iyi karşılanması olası görünmüyor” diye de ekledi.

NATO memnuniyetle karşıladı

ABD Başkanının Grönland'ı Amerikan kontrolüne alma talepleri, özellikle kolektif güvenlik ilkesi üzerine kurulmuş ittifakın bir üyesi olan Danimarka başta olmak üzere NATO müttefiklerinin güçlü muhalefet ile karşılaşmıştı. Ancak Trump, adayı savunma ve mineral kaynaklar açısından hayati öneme sahip bir yer olarak göstererek bu endişeleri küçümsemişti.

Trump'ın ocak ayında ABD'nin adayı ele geçirmesini hızlandırmayı amaçlayan açıklamaları, Avrupa'da ABD'nin adayı zorla ele geçirmeye çalışabileceği korkusunu uyandırdı. Bu, NATO'nun en güçlü üyesinin aynı ittifakın başka bir üyesinin topraklarını işgal etmesi anlamına geleceği için eşi benzeri görülmemiş bir hareket olurdu. İngiltere, Danimarka, Fransa, Finlandiya, Almanya, Hollanda, Norveç ve İsveç, örtük bir önleyici caydırıcılık sağlamaya yönelik bir çabayla, bölgeye askeri tatbikatlar için güç konuşlandırdı. Endişeli Avrupalı ​​diplomatlar, ABD ile savaşın eşiğine geldikleri için korkarak Washington'da hızla temaslarda bulundular.

NATO Sözcüsü cumartesi günü yaptığı açıklamada, ittifakın ABD, Danimarka ve Grönland arasındaki anlaşmayı memnuniyetle karşıladığını ve bunun “bu hayati bölgede güvenliği, istikrarı ve iş birliğini artırmaya yardımcı olacağını” belirtti.

Grönland'ın maden zenginliği

Soğuk Savaş'tan sonra, Arktik bölgesi büyük ölçüde bir uluslararası iş birliği alanıydı. Rusya, on yıllardır Arktik'teki askeri varlığını genişletmeye çalışırken, Çin de oradaki varlığını güçlendirdi. Ancak iklim değişikliği bölgedeki buzları inceltiyor, uluslararası ticaret için bir “Kuzeybatı Koridoru”nun açılmasına zemin hazırlıyor ve bölgenin zengin maden kaynaklarına erişim için Rusya, Çin ve diğer ülkelerle rekabeti yeniden alevlendiriyor.

Dolayısıyla Trump'ın Grönland'a olan ilgisi askeri güvenlikle sınırlı değil. Ada, önümüzdeki on yıllarda küresel ekonomiyi yönlendirmesi beklenen cep telefonları, bilgisayarlar, bataryalar ve diğer yüksek teknoloji cihazlarda kullanılan temel bileşenler olan nadir toprak mineralleri açısından zengin bir bölge. Bu durum, Çin'in bu hayati mineraller pazarındaki hakimiyetini sınırlamaya çalışan Amerika Birleşik Devletleri ve diğer Batılı güçlerin dikkatini çekiyor.

İngiliz düşünce kuruluşu Chatham House'a göre, Grönland, ileri teknoloji endüstrileri için hayati önem taşıyan zirkonyum ve niyobyum açısından dünyanın ikinci büyük yataklarına sahip.

ABD Dışişleri Bakanlığı'nın bölgesel sözcüsü, daha önce Independent Arabia'ya yaptığı açıklamalarda, ABD Başkanının dış politika girişimleri ile yönetiminin maden stratejisi arasındaki bağlantıya da değinmişti: “Son on yıldır Grönland ile kritik mineraller konusunda iş birliği yapıyoruz ve bu iş birliğini güçlendirmeyi umuyoruz. Geçtiğimiz yıl boyunca Trump yönetimi anlaşmalar imzaladı ve çok sayıda ortak girişim başlattı. Tüm ekonomilerimizin gelişebilmesi için kritik mineral kaynaklarının çeşitlendirilmesini ve dünya çapında güvenli, dayanıklı tedarik zincirlerinin sağlanmasını istiyoruz.”

Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü, ortak ülkelere bu anlaşmaların karşılıklı yarar sağladığı ve sömürücü nitelikte olmadığı konusunda verilen güvenceler ile ilgili soruya verdiği yanıtında, uluslararası kritik mineraller pazarının şu anda ciddi şekilde kusurlu olduğuna işaret etti. “Yerel pazarlar yaratmakta veya işgücü için onurlu işler sağlamakta başarısız oluyor ve uluslarımızın güvenliğini garanti altına alamıyor” dedi. “Bu nedenle, Trump yönetimi bu sorunların ele alınması gerektiğine inanıyor ve bunları birlikte ele almak istiyoruz. Kritik minerallerde küresel arzı çeşitlendirmeyi ve bu ortak çabaya katkıda bulunan ülkelerle ortaklıklarımızı güçlendirmeyi amaçlıyoruz. Amacımız güvenli ve istikrarlı bir küresel pazar oluşturmaktır. Herkese, her ülkeye makul fiyatlarla erişilebilir sürdürülebilir bir küresel arz istiyoruz. Bu, Trump yönetimi için en önemli önceliklerden biridir” diye ekledi.

Washington Post, Trump'ın sık sık Grönland'ı ele geçirmeye çalıştığını, Çin ve Rusya'nın oradaki emellerinden endişe duyduğunu ve bölgenin maden kaynaklarını kontrol etme arzusunu dile getirdiğini bildiriyor. Bu fikrin kökenleri, New York'tan bir arkadaşı olan Ronald Lauder’ın, ona Grönland'ın büyük bir kısmı buz tabakalarının altında yatan ve işletilmesi zor muazzam maden zenginliğinden bahsettiği ilk başkanlık dönemine dayanıyor.