Tunus ve bölge ülkelerini bekleyen zorluklar  

Tunus ve bölge ülkelerini bekleyen zorluklar  
TT

Tunus ve bölge ülkelerini bekleyen zorluklar  

Tunus ve bölge ülkelerini bekleyen zorluklar  

Tunus dahil olmak üzere Güney Akdeniz ülkeleri 2022 yılında, ekonomik, sosyal ve politik zorluklarla karşı karşıyadır. Bu zorlukların bir kısmı yapısal iken bir kısmı ise dünyanın içinden geçtiği koşullarla bağlantılıdır.  
Koronavirüs salgını ve olumsuz yansımaları nedeniyle, küresel anlamda, tüm ülkelerin kalkınma göstergeleri ve büyüme oranlarında düşüş yaşanıyor. Buna ek olarak Tunus, doğu komşusu Libya’da süregelen savaş ve bölge ülkelerindeki istikrarsızlıktan olumsuz etkileniyor.  
 Eski kalkınma tarzının başarısızlığı, 2000 yılından bu yana bir dizi ekonomik, sosyal ve siyasi krize neden oldu. Bu başarısızlık dolaylı şekilde, Tunus Devrimi’ne ve 2011 Arap Baharı devrimlerine sebebiyet verdi. Tunus’ta ‘devrim sonrası’ yeni karar vericiler bu ‘eski tarz’ anlayışı değiştiremediği için geçtiğimiz 25 Temmuz’da yeniden protesto gösterilerine şahit olduk ve cumhurbaşkanlığı kararıyla yeni yönetimin görevine son verildi.  
Bugün dünyada, çok önemli jeostratejik, teknolojik, ekonomik, siyasi ve güvenlik gelişmelerine tanık oluyoruz. Bu gelişmelerin Tunus ve bölge ülkelerinde beşerî, ekonomik ve politik olarak kalkınma fırsatları yaratacağını öngörebiliriz. Yeni küresel rekabet ışığında, bilgi ekonomisinde, teknolojik ilerlemede, iletişim teknolojileri ve dijitalleşme yolunda doğru adımları atan ülkeler başarılı olacaktır. Bürokratik atalet ve yolsuzluğun önüne geçebilmek için mevcut sistemin dijitalleşmesi ve modernize edilmesi zorunludur.  
Korona salgının bölgesel ve küresel anlamda olumsuz etkilerine rağmen, internet dünyasındaki hızlı ilerlemeye ve dijitalleşmeye ayak uydurmayı başaran karar vericiler, ülkelerinin ve halklarının koşullarını iyileştirebilecektir. Öte yandan, güneydeki bazı ülkelerle kuzeydeki ülkeler arasındaki ‘dijital uçurum’ genişleyecek ve dijital dönüşüm ve bilgi ekonomisi alanlarında dünyadaki gelişmelere ayak uyduramayan ülkelerin ve kurumların rollerinde daha fazla düşüşe tanık olacağız.  
 
Tunus'ta yeni riskler  
Tunus’ta son on yılda, siyasi, anayasal ve insani kalkınma politikaları alanlarında önemli başarılar elde edildi. Ülkede, 2011, 2014 ve 2019 seçimleri sonrasında hükümetlerin hataları dahil olmak üzere birçok faktör yeni risklerin ortaya çıkmasına neden oldu. Bu riskler, 2014 yılında büyük bir toplumsal mutabakatla yapılan anayasayı, ekonomik dengeleri ve ulusal birliği tehdit etmektedir. 
Tunus’ta anayasa, Ulusal Kurucu Meclis tarafından iki yıl süren istişareler ve sıkı çalışmalar sonucu ortaya çıkmıştı. Bu anayasanın, özgürlükler, çoğulculuk, demokrasi ve yargı reformu konularında son derece gelişmiş olduğu hususunda herkes hemfikirdir.  Ancak mevcut anayasanın, siyasi görev dağılımı, cumhurbaşkanı ve hükümet başkanlarının yetki alanlarıyla ilgili acil revizyona ihtiyacı vardır. Zaten on yıllardır süregelen yapısal, ekonomik ve siyasi krizler, vatandaşın vatana aidiyet duygusunda tahribatlara yol açmış durumdadır.  
 Küresel tüm göstergeler, kriz ortamlarında, aşırılıkçı yaklaşımların, sağcı popülist ve ırkçı eğilimlerin arttığını gösteriyor. Genel olarak Arap ülkelerinin ve özel olarak Tunus'un, çoğulcu deneyimlere, toplum ve seçkinlerin açık fikirliliğine rağmen bu tehlikelerden bağışık olmadığına inanıyorum. 
  
  
Gelişmiş Körfez ülkeleriyle ortaklık 
  Tunus ve Mağrip ülkeleri, Doğu Arap dünyasındaki gelişmiş ülkelerle, özellikle de büyük ekonomik atılımlar ve kültürel reformlar yapmayı başarmış Körfez ülkeleriyle ilişkilerini nasıl olumlu yönde geliştirebilir?  
Tunus ve Arap Mağrip ülkeleri ile petrol zengini Körfez ülkeleri arasında karşılıklı çıkarlar doğrultusunda bir dayanışma sağlanmasının gerekli ve mümkün olduğunu düşünüyorum. Körfez ülkeleri, bölgesel ve uluslararası anlamda, yatırımlarını çeşitlendirmeye özen gösteriyor ve ekonomilerini ‘petrol sonrasına’ hazırlıyor. Buna mukabil Mağrip ülkeleri, insan kaynaklarının çeşitliliği, coğrafi konumları ve yapısal reformlarla çeşitli yatırımlar için uygun ortam barındırıyor.  
Tunus ve Güney Akdeniz'deki Arap ülkeleri için bir sonraki aşamanın öncelikleri arasında, Körfez ülkeleri ile, tüm tarafların çıkarlarına hizmet eden stratejik ortaklıklar geliştirilmesi olmalıdır.  

Güney Avrupa ülkeleri ile ilişkiler  
Tunus ve Mağrip ülkelerinin, genel olarak Avrupa Birliği ve özel olarak Güney Avrupa ülkeleriyle olan ilişkilerinin geliştirilmesi için neler yapılabilir?  
 Bilindiği üzere Güney Avrupa ülkeleri, uzun süredir Mağrip ülkelerinin öncelikli ekonomik partnerleridir. Mağrip ülkelerinin bu güçlerle ekonomik ilişkilerini geliştirmesi ve çeşitlendirmesi, Körfez ülkeleriyle kuracağı yeni ortaklıklardan olumsuz etkilenmeyecektir. Nitekim Mağrip ülkelerinin en önemli ticari ortakları İspanya ve Fransa’dır. İthalat-ihracat oranlarında ve ülkeye gelen turist sayısında da bu ülkeler başı çekmektedir.  
 1995'te kurulan ve Barselona Süreci olarak bilinen Avrupa-Akdeniz Ortaklığı’nın hedefleri arasında, Avrupa Birliği ve Akdeniz Bölgesinin refah ve istikrarını güçlü bağlarla birbirine bağlayarak ortak bir refah alanı oluşturmak vardı. 2005’teki Avrupa Akdeniz Zirvesi’nde de bazı engellere rağmen bu hususta pozitif ilerlemeler kaydedildi. Avrupa Birliği toplu olarak ve bazı ülkelerle ikili ilişkiler çerçevesinde, Tunus’un ekonomisinin gelişimi ve altyapısının iyileştirilmesi yönünde katkılar sağladı.  Ancak Koronavirüs salgını başta olmak üzere birçok faktör, Avrupa Birliği ülkelerinin, kendi iç finansal, sosyal ve sağlık sorunlarıyla meşgul olmalarını gerektirdi. Bu süreçte AB’nin,Tunus dahil olmak üzere güney Akdeniz ülkelerindeki ortaklarına taahhütlerini ihmal ettiği görüldü. Oysa bu ülkelerdeki demokratik geçiş süreçlerinin desteklenmesi zorunludur. Ayrıca yasadışı göçün temel nedenlerinin ortadan kaldırılması öncelikler arasında olmalıdır. Avrupa ülkeleri, istikrar ve güvenlikleri ile demografik ve sosyal dengelerinin geleceğinin, Güney Akdeniz ülkeleriyle yapacakları kapsamlı ortaklıklara bağlı olduğunu görmelidir.  
Kuzey Akdeniz ülkelerinde kişi başına düşen milli gelirin, Güney Akdeniz ülkelerindeki vatandaşların gelirinden on kat fazla olduğu tahmin edilmektedir. Demokratik geçişin aksadığı, yoksulluk ve işsizlik oranlarının arttığı güney ile kuzey arasındaki ‘uçurum’ her geçen gün daha da derinleşmektedir.  
 Dolayısıyla seyahat özgürlüğünün önündeki engeller ve yasa dışı göçmenlere verilecek cezalar ne olursa olsun, Akdeniz'in iki yakasındaki yaşam koşullarındaki demografik ve ekonomik dengesizlik ve siyasi durum nedeniyle 'göç dosyası’ kendini yeniden öncelikli gündem olarak dayatacaktır. Şu anda, on Akdeniz ülkesinin toplam nüfusu 400 milyon civarındadır. Bu nüfusun yarısı Kuzey ülkelerinde, diğer yarısı ise Güney ülkelerinde yaşıyor. 2050 yılına kadar, Kuzey ülkelerinin nüfus oranlarında düşüş yaşanacakken, Güney ülkelerinde 30 milyonluk bir artış olacağı tahmin ediliyor. Bu nedenle AB ile Güney Akdeniz ülkeleri arasında, eğitim, öğretim, üretim ve hizmet sektörlerinde etkin ortaklıkların geliştirilmesi zorunludur. Böylelikle daha fazla beyin göçü yaşanmamış olur. Avrupa Birliği de çeşitli sektörlerdeki iş gücü ihtiyacını bu ülkelerden karşılayabilir.  
 2022 yılında önemli zorluklar yaşanacağı tahmin edilebilir. Ancak bölgesel ve uluslararası ortaklıklar geliştirerek, dayanışma içinde muhtemel krizleri aşabilmemiz mümkün olacaktır.  



Korku cumhuriyetinden görüntüler

Beşar Esed'in bir portresi, Halk Sarayı olarak bilinen başkanlık sarayının bir odasında hediyelik eşyaların arasında yerde (Reuters)
Beşar Esed'in bir portresi, Halk Sarayı olarak bilinen başkanlık sarayının bir odasında hediyelik eşyaların arasında yerde (Reuters)
TT

Korku cumhuriyetinden görüntüler

Beşar Esed'in bir portresi, Halk Sarayı olarak bilinen başkanlık sarayının bir odasında hediyelik eşyaların arasında yerde (Reuters)
Beşar Esed'in bir portresi, Halk Sarayı olarak bilinen başkanlık sarayının bir odasında hediyelik eşyaların arasında yerde (Reuters)

İbrahim Hamidi

Evlerde, herhangi bir eleştirinin kendine has bir ritüeli vardı; söze başlamadan önce mutlaka bir hava yaratılırdı. Spikerin veya dizinin sesi açılır, ardından konuşan kişi ağzını misafirinin kulağına yaklaştırırdı. Hatta iktidar sahibi olanlar bile korku duvarlarından çekinirdi. Kimi dinleme cihazlarının nasıl yerleştirildiğini çok iyi biliyor, kimi bizzat bu cihazları yerleştiriyor, kimileri ise meslektaşlarının kendilerinden önce davranmış olmasından korkuyordu.

Suriye rejiminin devrilmesinin üzerinden yaklaşık iki yıl geçmesine rağmen hikâyelerin arkası kesilmiyor. İnsanların konuşabilmesi için televizyonun konuşması gerekirdi. Karşısında oturanlar bir eleştiri veya iç çekişi araya sıkıştırmaya çalışırken, oradan ‘Sayın Başkan’ övgüleri yükselebilirdi. Ancak telefon her zaman böyle bir tedbire izin vermezdi; telefonun kendine göre planları vardı. Anlatıcılara göre Cemil Hasan ile Ali Memlük’ün hikâyesi de milyonlarca hikâyeden sadece biriydi. Birincisi Hava Kuvvetleri İstihbarat Başkanlığı’ndaki görevini kaybetmiş, diğeri ise Ulusal Güvenlik Bürosu Başkanlığı’ndaki koltuğunu korumuştu. Sonra sıra ona da geldi. Beşşar Esed tarafından görevden alındığı gün Hasan onu aramış ve uzaklaştırma kararını sorgulamaya başlamıştı. Belki de görevi kaybetmenin, iki subaya daha önce imkânsız olan bir sohbet ortamı sağladığını düşünmüştü. Ne var ki tuzaklar ustası Memlük, lafı uzatmadan hemen araya girmişti: “Sesini yükselt, seni duyamıyorum... Telefon hışırtı yapıyor” diyerek telefonu kapatmıştı. Aslında yaptığı, telefon görüşmelerini kaydetmekle görevli bir memurun yazacağı rapordan kendi adını sildirmeye çalışmaktı.

İkisi de görevlerinden ayrıldılar ve şu an Moskova’da, hesap gününü bekledikleri bir ‘buzdolabında’ tutuluyorlar; fakat makam hırsı onlardan uzaklaşmış değil. Eski alışkanlıkları ve kelimelerin, işaretlerin nereye varabileceğine dair o eski refleksleri hâlâ üzerlerinde. Hasan, yoldaşı ve aynı zamanda rakibi olan kişiyi sarsan kararı sorgularken; Memlük ise yoldaşı ve rakibinin, söylenenleri duyup da itiraz etmediği veya sessiz kaldığına dair bir kayda geçmesinden korkuyordu. İktidarın kesintiye uğraması, sesin geri gelmesi için yeterli olmamıştı. Başkalarının ne söylediğini çözmekle geçen yılların ardından Memlük, sanki kendisine söylenenlerden kurtulmaya çalışır gibi bir haldeydi.

O telefon görüşmesinin bir diğer yüzü daha var. Hasan, rejimin çöküş gecesi olan 2024 sonlarında kaçarken, ofisinde Beşşar ve Mahir Esed’e düzülen övgü şiirleriyle dolu ‘altın bir sicil’ bırakmıştı. Bu dalkavuklukların anlatılacak başka bir hikâyesi var; övgülerin bile kifayetsiz kaldığı cümleler bunlar... Rejim adına büyük zulümlere imza atan, geniş nüfuz sahibi bir subay, tüm gücünü bu sadakat ritüellerine yatırıyordu. Suriyelilere kan kusturan o el, aynı zamanda boyun eğme ifade eden cümleleri kaleme alıyordu. Kendi kudretinin nereden geldiğini ve bunu kimin geri alabileceğini çok iyi biliyordu. Sahip olduğu makam ona insanlar ve zindanlardaki mahkûmlar üzerinde geniş bir yetki alanı sağlarken, aynı zamanda kendisinden üsttekilerin rızasına muhtaç kılıyordu. Aşırı övgüler, aslında ahdini tazelemek, o son telefon görüşmesini ve eve kapatılacağı anı olabildiğince ertelemek demekti.

Bir tanığa göre, iki subay arasında başka bir hikâye daha yaşanmıştı. Günün birinde Hasan, Baas Partisi’nin kuruluş yıl dönümünde Memlük’e bir demet çiçek göndermişti. Çiçekler parti bayrağının renklerini taşıyordu; ancak Memlük bu durumdan rahatsız olmuştu çünkü bir numaralı yapı taşlarından biri olduğu rejimin iktidardaki Baas Partisi’nden nefret ediyordu. Bu küçük çiçek demeti, rejimin vitrini ile gerçeği arasındaki devasa mesafeyi gözler önüne seriyordu. Güvenlik teşkilatının tepesindeki bir adam, ‘devlete ve topluma liderlik ettiği’ varsayılan partiden nefret ediyordu. Sadakati doğrudan ‘sahibine’ olduğu sürece bu nefreti, rejimin kalbinde yer almasına mâni olmuyordu.

Kuzey Kore, Sovyetler Birliği veya başka bir totaliter rejimde, bu ağırlıkta bir güvenlik sorumlusunun iktidar partisinin simgesini reddettiğini ve ondan nefret ettiğini hayal etmek mümkün müdür? Bu kıyaslama, Suriye’de partinin işlevi üzerine önemli bir soru doğuruyor: Acaba geriye ne kadarlık bir ideoloji kalmıştı, yoksa parti başka ilişkilerle yönetilen bir iktidarın perdesinden mi ibaretti? Baas’tan nefret edip Esed’e hizmet etmek mümkündü. Sokaklar parti sloganlarıyla dolup taşarken, makamlar ise ‘Sayın Başkana’ yakınlık derecesine göre belirleniyordu. İdeoloji halk içindi; kapalı kapıların ardına girebilenler içinse esas olan kişisel güvendi. Oradaki ‘yoldaşlar’, parti kartının, bir işaretin veya ‘talimatın’ açtığı kapıları asla açamayacağını çok iyi bilirlerdi. Nitekim Ali Duba, o işaretin ne anlama geldiğini gayet iyi biliyordu.

Başka bir tanığın anlattığına göre, Hafız Esed döneminde Ulusal Güvenlik Bürosu’nun düzenli toplantıları Abdurrauf el-Kasım’ın başkanlığında yapılır; bu toplantılara istihbarat, parti ve hükümet yetkilileri katılırdı. Ali Duba ise askerî istihbarat başkanıydı. Hazır bulunanlar arasında unvan olarak en kıdemli kişi olmasa da, aldığı talimatlar ve bağlantıları dolayısıyla en güçlüsüydü. İşte bu yüzden toplantı, o gelmeden asla başlamazdı. O gecikir, herkes onu beklerdi. Toplantının başkanı ve üyeleri sandalyelerinde otururken, Duba onların zamanına el koyardı. Ağırlık merkezinin nerede olduğunu herkesin anlaması için masanın başköşesine oturmasına bile gerek yoktu.

Günün birinde Duba yine geç kalmış, ancak geldiğinde toplantının çoktan başlamış olduğunu görmüştü. Bir şeylerin değiştiğini hemen fark etmişti. Salonda hiç kimse, bu bekleme ayrıcalığına tek başına son verme yetkisine sahip olamazdı. O içeri girmeden önce yaşananlar ona verilmiş bir mesajdı; diğerlerinin onun yokluğunda fark ettiği şey ise, yeni gücünün sınırlarını anlamaları için onlara verilmiş birer izindi. O an unvanı değişmemişti; değişen tek şey, onunla lider arasındaki mesafeydi. Artık bu mesafeyi, başkalarının o yokken konuştukları dakikalarla ölçebiliyordu. Gelip yerine oturdu ve yeni konumuyla toplantıyı takip etmeye devam etti.

Görüşme saatleri, içeri girme sırası, selamın tonu, uzatılan ya da iptal edilen bekleyişler... Bunlar, makam sahiplerinin okumayı öğrendiği detaylardı. Çünkü korku cumhuriyetinin sözlüğünde, bu tür detaylarda yazmayanlar, karar ve bildirilerde yer alanlardan çok daha önemli olabilirdi. Ne var ki Duba, tüm o gücüne rağmen gözetim çemberinin dışında değildi. Kendisi rakipleri hakkında raporlar hazırlamakla görevliydi; ancak aygıt içerisindeki yoldaşları da onun hareketleri, seyahatleri ve ülkedeki ya da yurt dışındaki kumar maceraları hakkında Esed’e raporlar yazmakla görevlendirilmişti.

Raporlar farklı kurumlar arasında çeşitlilik gösterir ancak sonunda Saray’da kesişirdi. Herkes meslektaşı hakkında bir şeyler bilirdi ama hiçbiri, meslektaşının kendisi hakkında ne bildiğini tam olarak bilemezdi. Lider, şüpheleri yorumlamadaki merci ve bu şüphelerden korunma kaynağı olarak kalmaya devam ederdi. Aralarındaki uçurum ne kadar derinleşirse, ona olan ihtiyaçları da o kadar artardı.

İşte bu yüzden korkunun hatlarını ve sadakatin sınırlarını çizmek zordur. Zücaciye misali hücreden başlar, ofisten geçer, iktidar sahiplerinin evlerine sızar, iletişim damarlarında yayılır ve duvarlarda pas tutardı. Makamlar ve bedeller değişiklik gösterirdi; ancak huzur bulabilme yeteneği, başkalarının huzuruna el koyan ve insanların göğsüne korku ekenler için bile hep ulaşılmaz bir lüks olarak kalırdı.

Şam’daki bir huzurevinde, hayatını rejime adamış emekli bir subay yapayalnız yaşıyordu; inanılmamasından korktuğu için sadakatini aşırı bir şekilde dile getiriyordu. Ömür geçti, makamlar yok oldu ama sadakat sınavı bir türlü bitmedi. Her zaman fazladan bir cümleye, daha yüksek bir coşkuya ve hâlâ olması gerektiği gibi olduğuna dair yeni bir kanıta ihtiyaç duyuyordu. Ömrünün sonuna kadar yanında, kendi sesini sürekli denetleyen bir gözetmen taşıdı. Başkalarının göğsüne ektiği o korku, sonunda kendi göğsüne yerleşmişti. Kimsenin kendisinden daha fazlasını istemesine gerek kalmıyordu; o, bunu bizzat kendisinden istiyor ve sunduklarının gerekenin altında kalmasından korkuyordu. Kendininkinden bile korkuyordu. Bir ziyaretçisine şöyle demişti: “Bana inanmayacaklarından korkuyorum...”

George Orwell’ın Hayvan Çiftliği’nde yöneticilerin ayrıcalıklarına uyum sağlamak için emirlerin nasıl değiştirildiğini görürüz. Suriye’de ise pek çok kelime yerinde sabit kalırken, hayat bu kelimelerin altında tamamen değişti. Verasetle devredilen bir cumhuriyet; kendi iktidarının en büyük muhafızlarından bazılarının nefret ettiği bir parti; üyelerinin toplantıyı yönetmeyen bir adamı beklediği kurumlar ve kaynakları ile aygıtları aile işlerinden ayrı düşünülmesi imkânsız bir devlet...

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre Esed korkuyu icat etmedi; ancak onu ülkenin toprağına derinden ekti ve halkın göğsünde geniş bir aağ kurdu. Adamlarına nüfuz bahşetti ama anahtarları hep kendi ellerinde tuttu. Onlardan biri binlerce Suriyelinin zindan kapılarını açabilir ya da hayatına son verebilirdi; fakat kendi ofis kapısının açık kalmasını garantilemekten acizdi.

Bir subayın makamını kaybetme endişesiyle bir tutuklunun hayatı için duyduğu korku asla aynı kefeye konamaz; telefonun yüzüne kapatılmasıyla hayat soluğunun kesilmesi, yoldaşların duvarlarından duyulan korkuyla masum birinin zindana atılması bir değildir. Zalimin yaşadığı kaygının gün yüzüne çıkması, onu sorumluluktan aklamaya yetmez; aksine, vahşeti ve boyun eğmişliğiyle bu rejim tarifesinin sürdürülmesine, kafatası yığınlarının birikmesine ve ıstırap nehirlerinin kazılmasına nasıl katkıda bulunduğunu gözler önüne serer.


Tebbun: Cezayir ordusunun Nijer'e gönderilmesi, hayati çıkarlarımızı koruma konusundaki kararlılığımızı yansıtıyor

Cezayir Cumhurbaşkanı Abdülmecid Tebbun (DPA)
Cezayir Cumhurbaşkanı Abdülmecid Tebbun (DPA)
TT

Tebbun: Cezayir ordusunun Nijer'e gönderilmesi, hayati çıkarlarımızı koruma konusundaki kararlılığımızı yansıtıyor

Cezayir Cumhurbaşkanı Abdülmecid Tebbun (DPA)
Cezayir Cumhurbaşkanı Abdülmecid Tebbun (DPA)

Cezayir Cumhurbaşkanı Abdülmecid Tebbun dün yaptığı açıklamada, Nijer'e askerî birlik gönderilmesi kararının “hayati çıkarlarımızı koruma konusundaki kararlılığımızı ve önleyici yaklaşımımızı” yansıttığını söyledi.

Tebbun, Kurtuluş Devrimi'nin 72'nci yıl dönümü dolayısıyla yayımladığı mesajda, “Bu yıl dönümü, ülkenin yüksek çıkarlarının gerektirdiği konularda farkındalığı artırmak için yenilenen bir fırsattır. Bu çerçevede, kardeş ve komşu bir ülkeyle iş birliği kapsamında anayasal yetkilendirme ve kurumsal uzlaşı devreye girmiştir” ifadelerini kullandı.

Nijer'e Cezayir ordusuna bağlı birliklerin gönderilmesi kararına işaret eden Tebbun, bu adımın “hayati çıkarlarımızı koruma konusundaki kararlılığımızı ve mevcut bölgesel koşullar karşısında ulusal güvenlik stratejimizin temel belirleyicilerinden biri olan önleyici yaklaşımı yansıttığını” belirtti.

Tebbun, kararın aynı zamanda istikrarın korunması gereklilikleriyle örtüştüğünü vurgulayarak, “Yeni Cezayir, siyasi egemenlik anlayışı ve Kasım Devrimi'nin ruhunu yansıtan bağımsız kararları doğrultusunda kaynaklarını ve imkânlarını istikrar ortamında değerlendirmektedir” dedi.

Cezayir Cumhurbaşkanı, geçtiğimiz pazartesi günü Nijer'e askerî birlik gönderilmesi kararını almıştı. Cezayir Parlamentosu da daha önce cumhurbaşkanının askerî birlik gönderilmesine ilişkin talebini oylayarak kabul etmişti. Tebbun, bu ayın başlarında yaptığı açıklamada, Nijer'in kendi ifadesiyle Sahel bölgesi dışındaki bir ülke tarafından finanse edilen silahlı bir grubun tehdidiyle karşı karşıya olduğunu söylemişti.

Oylama, parlamentonun iki kanadında ayrı ayrı gerçekleştirilen kapalı oturumlarda yapıldı. Şarku’l Avsat’ın aldığı bilgiye göre görüşmeler sırasında yoğun gizlilik önlemleri uygulanırken, basın mensuplarının oturumları takip etmesine izin verilmedi. İktidar yanlısı partiler kararı desteklerken, muhalefet partileri konuya ilişkin sessiz kalmayı tercih etti.


Husiler, Lahic'in kuzeyinde tuzağa düşürüldü

Husilerin kuşatması altındaki Taiz kentinin batısında görev yapan Yemen hükümet güçlerine bağlı bir asker. (AFP)
Husilerin kuşatması altındaki Taiz kentinin batısında görev yapan Yemen hükümet güçlerine bağlı bir asker. (AFP)
TT

Husiler, Lahic'in kuzeyinde tuzağa düşürüldü

Husilerin kuşatması altındaki Taiz kentinin batısında görev yapan Yemen hükümet güçlerine bağlı bir asker. (AFP)
Husilerin kuşatması altındaki Taiz kentinin batısında görev yapan Yemen hükümet güçlerine bağlı bir asker. (AFP)

Yemen'in güneybatısında çatışmalar daha şiddetli bir aşamaya girerken, Lahic ile Taiz vilayetleri arasındaki sınır hattında bulunan Makâtıra cephesi, Husilerin ağır kayıplar verdiği bir çatışma alanına dönüştü. Husilerin, Taiz ile güney vilayetlerini birbirine bağlayan en önemli kara güzergâhlarından biri olan Hicetü'l-Abd yolu üzerindeki stratejik yüksek noktaları ele geçirmek amacıyla bölgeye takviye birlikler ve zırhlı araçlar sevk ettiği bildirildi.

Bölgede topçu ateşinin eşlik ettiği geniş çaplı bir Husi saldırısı ve yüksek kesimler üzerinden ilerleme girişimleri yaşandı. Saldırılar sırasında bazı mevzileri ele geçiren Husiler, daha sonra Yemen hükümet güçleri ile Makâtıra, Züreykâ ve Mekâbide bölgelerinden yerel savaşçıların karşı saldırısıyla karşılaştı. Hava ve topçu desteğiyle gerçekleştirilen operasyonlarda Husilerin çok sayıda mensubu ve askerî aracı etkisiz hale getirilirken, Anan Dağı yeniden kontrol altına alındı ve Makâtıra Kalesi'ne yönelik ilerleme girişimi engellendi. Şarku’l Avsat’ın aldığı bilgiye göre  Züreykâ çevresinde ise çatışmaların sürüyor.

Husilerin ikmal hatları da takviye birliklerini ve alternatif güzergâhları hedef alan hava saldırılarıyla vuruldu. Öte yandan, örgüt mensubu yaklaşık 60 savaşçının cenazesinin Turbe kentine ulaştığı yönünde haberler yayımlandı.

Taiz'in diğer cephelerinde de güney ve batı kesimlerinde çatışmalar devam etti. Şakab, Akruz ve Misrah bölgelerinde Husi mevzileri ve askerî araçları hedef alındı.