Arkun, İbn Haldun efsanesini yıkıyor!

Sosyoloji veya tarih felsefesinin kurucusu olmadığını söyledi

Muhammed Arkun
Muhammed Arkun
TT

Arkun, İbn Haldun efsanesini yıkıyor!

Muhammed Arkun
Muhammed Arkun

Cezayirli İslam düşünürü Muhammed Arkun (Arkoun), İbn Haldun’un inanç konusunda gelenekçi ve kapalı bir konum benimsediğini düşünüyor. Kendi deyimiyle insanları cihada çağırıyor, ‘isteyerek veya istemeyerek’ imana getiriyordu. Bu, İbn Haldun'un en üst düzeyde aydınlatıcı bir düşünür olduğunu düşünen okuyucuları şaşırtabilir! Ne yazık ki bu, doğru değil. Diğer radikal gelenekçi isimler gibi dışa kapalı ve diğer tüm dinlerin yanlış olduğuna inanıyordu. Yanılgı içinde yanılgı… Bu, Kur’an-ı Kerim’de zikredilen “Şüphesiz iman edenler; Yahudilerden, Hıristiyanlardan ve Sâbiîlerden de Allah’a ve ahiret gününe inanıp sâlih amel işleyenler için Rableri katında mükâfatlar vardır. Onlar için herhangi bir korku yoktur onlar üzüntü çekmeyeceklerdir” (Bakara/62) yüce ayet-i kerimesine aykırıdır. Bu anlamda ‘İbrahimî din’ ifadesi yanlış değildir. Aksine tamamen doğru ve Kur’an’a uygundur. Bu, dinleri birbirine karıştırmak anlamına gelmez. Yeni gönderilen din öncekinin yerini alır. Bu, mümkün değil, hoş karşılanmaz hatta imkânsız! Ancak İbrahimî dinler arasında yakınlaşma, mümkündür ve hatta arzu edilir. Muhammed Arkun, tüm hayatını tarih boyunca dar mezhep ayrımlarını ortadan kaldırmak ve üç din arasında düşmanlık ve ayrım yerine yakınlaşma ve anlaşma sağlamaya çalışmakla geçirdi. Bunu deha ve yetenekle yapmış ve İslam düşüncesinin ufkunu uç noktalara kadar genişletmiştir. Arkun’un saygı duyduğu ve onun entelektüel önemini bilen ünlü İsviçreli Teolog Hans Küng’ün dediği gibi, “Dinler arası barış olmadan dünyada barış olmaz”. Kur'an'ın İsrailoğullarının peygamberlerinin kıssalarıyla dolu olduğunu biliyoruz. Musa bin İmran ismi 130 defadan, İbrahim el-Halil ismi ise 60 defadan fazla zikredilmiştir. Dolayısıyla İslam, mükemmel bir İbrahimî dindir. Üç tevhidi dininin kökü, kesinlikle birdir. Böylece Budizm ve Hinduizm v.b. Uzak Doğu dinlerinden tamamen farklıdır. Her halükârda, Kur'an-ı Kerim dini çeşitliliğini ve diğer İbrahimî dinlerin meşruiyetini açıkça tanır. Ancak İbn Haldun ve geri kalan bağnaz ve kapalı fikirli gelenekçiler bunu kabul etmiyor. Onların sözleri Kuran'dan daha mı önemli? Allah'ın kelamı onun üzerinde ve ötesindedir. Bu nedenle İbn Haldun'u Arap İslam mirasında özgür, aydın ve hoşgörülü düşüncenin öncüsü saymak yanlıştır. Bu gerçeklerden uzaktır. İbn Haldun, başkalarına entelektüel açıklık açısından Farabi, İbn Sina, el-Maarrî veya İbn Arabi değildir. Kuşkusuz, şehircilik ve sosyoloji üzerine yaptığı çalışmalar kadar, medeniyetlerin nasıl ortaya çıktığı, yükseldiği ve düştüğü konusundaki teorileri takdiri hak ediyor. Bununla birlikte dini düzeyde, kapalı fikirli ve gelenekçi olarak kaldı. Hatta keskin bir felsefe düşmanıydı. Ünlü eseri ‘Mukaddime’de ‘Felsefenin iptaline ve filozofların fesadına dair’ ismiyle ayırdığı müstakil bölümde bunu açıkça ifade etmiştir. İbn Haldun söz konusu bölümde Farabi ve İbn-i Sina’yı, Yunan filozoflarını takip ettikleri için ‘Allah’ın saptırdığını’ kişiler arasında olduklarını söylüyor. Ayrıca söyledikleri veya ‘ileri sürdükleri her şeyin tüm yönleriyle yanlış olduğunu’ iddia ediyor. Bu nedenle İbn Haldun konusunda büyük sanrılara kapılmamalıyız. Etrafına örülen tüm bu efsanevi hale, bazı parıltı ve aydınlanmaları ihmal etmeden parçalanmalıdır. Entelektüel sınırlarını bilmeli ve ona hacminden veya değerinden fazlasını vermemeliyiz. İbn Haldun sosyoloji ve antropolojinin kurucusu değildir! Bu saçmalık. Bu, geçmişin şimdiki zamana yansımasıdır. İbn Haldun, tarih felsefesinin kurucusu değildir. İbn Haldun; Montesquieu, Hegel veya Karl Marx değildir! Bunlar mübalağa ve abartılardır.
Ancak Arkun, Hristiyanlık ve Musevilik gibi diğer dinlerdeki radikal isimlerin dışa kapalılık ve taassup açısından İbn Haldun’a benzediği de belirtiliyor. Hristiyan gelenekçi, Hristiyanlığın dünyadaki tek gerçek din olduğuna ve diğer dinlerin yanlış ve Tanrı tarafından kabul edilemez olduğuna kesin olarak inanır. Yahudi gelenekçiler için de durum aynıdır. Tüm bunlardan sonra Arkun, şu temel fikre ulaşıyor: ‘Orta çağın zihniyeti ile modern zamanların zihniyeti arasında bir ayrım yapılması gerekiyor.’ Orta çağ zihniyeti, hoşgörülü, açık, din ve inanç çeşitliliğinin meşruiyetine inanan ve peşinen kimseye peşin hüküm vermeyen modern zihniyetten farklı olarak, dışlayıcı tekfirdi. Modern zihniyet, dini ne olursa olsun, hiç kimseyi Allah'ın lütfunun dışında bırakmaz. Yeter ki kişi, iyi ve iyilik yapan olsun. Bu nedenle örneğin Fransa’daki modern laik devletin tüm dinleri tanıdığını ve saygı duyduğunu ve takipçilerine, dinlerinin ibadetlerini ve ritüellerini diledikleri ve arzu ettikleri gibi yapma olanağını sağlamasını ele alalım. Fransa’da 2 bin 500’den fazla cami var. Buna kim inanır? Bu eski Hristiyan gelenekçi devlet, din olarak yalnızca Hristiyanlığı kabul ediyordu. Hatta Hristiyanlık içinde bile yalnızca tek bir mezhebi, papalığın da benimsediği Katolikliği tanıyordu. Bu nedenle diğer bir mezhep olan Protestan mezhebi de tarih boyunca Aydınlanma modernitesinin zaferine kadar zulüm görmüştür. Bu, Orta Çağ boyunca inanca egemen olan tekfirci köktendinci teolojidir.
Ancak kabul edilmelidir ki, Avrupa Hristiyanlığı, papalık Katolik versiyonunda son zamanlarda gelişmiştir. Orta Çağ tekfir teolojisine kıyasla büyük bir sıçrama kaydetti. Eski teolojik inancını yenileyerek mutlak ilahi gerçeği tekelinde tutmaktan vazgeçip tarihi amansız düşmanı İslam da dahil olmak üzere diğer dinlerin meşruiyetini kabul etti. Batı Hristiyanlığı da geçmişte Haçlı seferlerini ateşleyen, bizim ‘cihat’ kavramamıza tekabül eden kutsal savaş kavramından vazgeçti. Aksine ‘inanmayanların’ daha doğrusu herhangi bir dinde dindar olmayanların varlığının meşruiyetini tanıdı. “Eğer inanç derinlerden özgürce yayılmıyorsa, bunun bir anlamı yoktur” dedi. İnanç, insanlara zorla dayatılmaz. Bu, Kur’an-ı Kerim’deki ‘Dinde zorlama yoktur’ (Bakara/256) ve ‘O halde sen, inanmaları için insanları zorlayacak mısın?’ (Yunus/99) buyruklarıyla mutabıktır. Ardından Hristiyan Kilisesi, şiddeti ve kan dökmeyi mubah kılmanın Tanrı’ya inanmakla uyuşmayan, bir araya gelemeyecek iki zıt durum olduğunu açıkladı. Öldüren ve katletmenin ilahi meşruiyetini saptıran iman, iman değildir. Ayrıca Kilise inanç ve vicdan özgürlüğünü ilk kez tanıdı. Kısacası; Hıristiyan Kilisesi daha sonra kefaret teolojisini terk etti. Aydınlanma teolojisini benimseyip modernite ile uzlaştı. Bu büyük teolojik devrim, 1962-1965 yılları arasında İkinci Vatikan Konseyi'nin toplanması sırasında gerçekleşti ve daha sonra bugüne kadar daha da yerleşik bir hale geldi. Papa Francis'in açıklamalarına ve harika insani tutumlarına bakın. Avrupa'da son iki yüzyılda meydana gelen tüm bu büyük özgürlükçü teolojik devrim, şimdiye kadar İslam dünyasında meydana gelmemiştir. Bu bize huzursuzlukların, iç savaşların, katliamların, ‘DEAŞ’ın...vb. nedenini açıklıyor. Bunun nedeni, Aydınlanma devriminin, Avrupa'da olduğu gibi, derinlere kök salmış karanlık düşünceye karşı bizde henüz zafer kazanmamış olmasıdır. Bu, Batı'da ve Doğu'da her yerde bilinen bir gerçektir. Bu gerçeklerin gerçeği. Ancak söylemek yasak! Bu nedenle halklarımız mezhep fanatizminin büyük bölünme ve patlamalarından muzdariptir. Dicle ve Fırat sularının söndüremediği yakıcı, taşkın bir fanatizm. O halde sorun, politik olmadan önce dini ve teolojiktir. Ulusal birliğin oluşmasını engelleyen ve hatta bölünmüşlüğü bölmekle tehdit eden bu patlayıcı fanatizmlerdir. Bu karışıklık, endişe ve terör ortamında artık kimse kimseye güvenmiyor.
Ancak Arkun, Arap-İslam arenasında İbn Haldun'un hoşgörüsüz, kapalı görüşlü duruşuna karşı çıkan başka bir pozisyonun olduğunu belirtiyor. Gerçek bir insancıl ile ahlaki bir duruş vardı. Bu, İbn Miskeveyh, Ebû Hayyân et-Tevhîdî, Ebu’l-Hasen el-Âmirî’nin tutumuydu. O büyük yüzyılda büyüyen ve yazan tüm o harika nesil. Bu nedenle Arkun, doktora tezi için ‘Nezʿâtu’l-ensene fi’l-fikri’l-ʿArabî’ (10. Yüzyıl Arap Hümanizmi) büyük başlığı seçti. Biz buna tüm yaratıcı entelektüel akımlara açılan ve artık tek bir akımla; yani ‘cevheri ilimlere’ ya da şimdi ‘entelektüel istila’ dediğimiz şeye düşman olan geleneksel muhafazakâr akımla sınırlı olmayan altın çağ diyoruz. İbn Haldun ise 14’üncü yüzyılda yani çöküş devrinde yaşamış ve yazmıştır. Felsefeye, yani eleştirel, rasyonel düşünceye düşmanlığı bundandır.
Son olarak, Farabi, et-Tevhidi, İbn Sina ve altın çağ kutuplarının geri kalanının sorduğu cesur, eleştirel soruların, geniş bir entelektüel kesimi de kapsayan radikalizm sokağının gazabından korktuğumuz için artık soramadığımız söylenebilir. Şimdi kim Maarri'nin ‘inanç özgürlüğü’ hakkında söylediklerini veya İbn Arabi'nin ‘aşk dini’ hakkındaki ölümsüz ayetlerini kim aktarabilir? Ona utançla bakıyorlar ve belki de onu bir yabancı ajan olarak görüyorlar. Yani bin yıl önce mümkün olan, bin yıl sonra imkânsız hale geldi. 10’uncu ve 11’inci yüzyılda mümkün olan, 21’inci yüzyılda imkânsız hale geldi...



Nükleer patlama modeli Dünya'yı olası asteroit felaketinden koruyabilir

Fotoğraf: AFP
Fotoğraf: AFP
TT

Nükleer patlama modeli Dünya'yı olası asteroit felaketinden koruyabilir

Fotoğraf: AFP
Fotoğraf: AFP

Bilim insanları, bizi yok olmaktan kurtarmak için bir asteroidin içine nükleer bomba gömülmesini öneriyor.

Dünya'ya doğru ilerleyen bir asteroidin gezegenimizdeki yaşam için tehlike oluşturması durumunda elimizdeki seçenekleri inceleyen yeni bir çalışmada bu öneride bulunuldu.

Gelecekte Dünya'ya tehdit oluşturacağı bilinen bir asteroit henüz yok. Ancak böyle bir asteroit her an keşfedilebilir ve belki de kendimizi kurtarmak için elimizde sadece birkaç gün kalabilir, ki daha önce uzay kayaları, Dünya'da kitlesel yok oluşlara ve diğer felaketlere yol açmıştı.

Bilim insanları olası bir tehdide karşı koymak için Dünya'yı bu tür bir felaketten korumanın yöntemlerini aktif bir şekilde araştırıyor.

Başlıca savunma yöntemlerinden biri, tehlikeli asteroitleri imha ederek ya da rotalarını değiştirerek tehdidi bertaraf etmek. Ancak yıkıma sadece birkaç gün kalmışsa, asteroitle çarpışma gibi daha geleneksel önlemler yeterli etkiyi sağlayamayabilir.

Araştırmacılar yeni çalışmada, bazı uç durumlarda bizi kurtarabilecek tek şeyin devasa bir nükleer patlama olabileceğini öne sürüyor.

Çalışma, bu tür bir asteroitle başa çıkmanın yenilikçi bir yolunu öneriyor: asteroidin içine bir nükleer bomba yerleştirip havaya uçurmak.

Bir asteroidin yanından geçip içine delik açacak zamanımızın olmadığı durumlarda, asteroidi doğrudan vurmak gibi daha geleneksel bir yaklaşım gerekebilir. Ancak araştırmacılar, yeterince erken uyarı alırsak asteroidin rotasını değiştirmede yeni yaklaşımın çok daha etkili olacağını öne sürüyor.

Araştırmacılar, asteroidin çok büyük olduğu ve çarptığında yıkıcı sonuçlar doğurma potansiyeli taşıdığı durumlarda, güvenliğimizi sağlamak için muazzam miktarda enerjiye ihtiyaç duyacağımızı söylüyor.

Bunun için asteroide bir uzay aracı gönderilerek göktaşının yüzeyinde derin bir krater oluşturacak konvansiyonel bir patlayıcı yerleştirilecek. Ardından nükleer bir düzenek bu kraterin içine yönlendirilerek patlatılacak.

Araştırmacılar, bu yöntemin asteroide daha kesin bir çarpma noktası ve çok daha iyi bir enerji aktarımı sağlayacağını belirtiyor. Ancak bu yöntem aynı zamanda hem çok daha karmaşık hem de daha uzun uyarı süresine ihtiyaç duyuyor.

Çalışma, hakemli dergi Space: Science & Technology'de yayımlanan "Analysis of Defense Technology for Large-Sized Near-Earth Asteroids" (Dünya'ya Yakın ve Büyük Boyuttaki Asteroitler için Savunma Teknolojisi Analizi) başlıklı yeni bir makalede aktarılıyor.

Independent Türkçe


Antik DNA verileri Medici kardeşlerin ölümünü nihayet aydınlattı

Medici kardeşler (Wikimedia Commons)
Medici kardeşler (Wikimedia Commons)
TT

Antik DNA verileri Medici kardeşlerin ölümünü nihayet aydınlattı

Medici kardeşler (Wikimedia Commons)
Medici kardeşler (Wikimedia Commons)

Rönesans dönemi İtalyası'ndaki Medici kardeşlerin iskelet kalıntıları üzerinde yapılan yeni genetik analiz, sıtmaya neden olan Plasmodium adlı parazitik protozoaya yakalanarak öldüklerini ortaya çıkardı.

Hakemli dergi iScience'ta yayımlanan çalışmayı yürüten araştırmacılar, son bulguların Rönesans dönemi ve sonrasında Orta İtalya'da sıtmanın yayılmasıyla evrimine ışık tuttuğunu söylüyor.

Bilim insanları bulguların, Francesco de Medici'nin zehirlenerek öldürüldüğüne dair süregelen spekülasyonlara karşı kesin kanıtlar sunduğunu da ekliyor.

Yale Üniversitesi'nde antropoloji alanında yardımcı doçent olan Serena Tucci, "Çalışmamız, bu ölümcül patojenin tarihini haritalandırmak için gelişmiş antik DNA laboratuvar yöntemlerini kullanabileceğimizin harika bir örneği" diyor.

Yale Üniversitesi'nden çalışmanın bir diğer yazarı Adalgisa Caccone ise, "Çalışma, hâlâ dünya çapında milyonlarca insanı etkileyen ölümcül bir hastalık olan sıtma üzerine mevcut ve gelecekteki araştırmalara katkı sağlayabilecek veriler de ortaya koydu" ifadelerini kullanıyor.

Sıtma, 20. yüzyıla kadar Orta İtalya'da endemik bir hastalıktı ve bu yüzyılda kökünü kazımaya yönelik kampanyaların ardından hastalık bölgeden silindi.

Tarihsel kaynaklara göre Kardinal Giovanni de Medici, 1562'de Toskana sahillerine yapılan bir gezide annesi Eleonora di Toledo ve küçük kardeşi Garzia'nın da aralarında bulunduğu ailesinin sıtmaya yakalanmasının ardından 19 yaşında hayatını kaybetti. Bu bölgedeki bataklıkların, hastalığın üreme alanı olduğu biliniyordu.

Daha sonra Francesco de Medici ve eşi Bianca Cappello, 1587'de Medici ailesinin Poggio'daki villasını ziyaret etti. Villa, sivrisineklerin yoğun olduğu pirinç tarlası bataklıklarının ortasındaydı.

Çift, sıtmadaki gibi aralıklı ateş nöbetleri geçirdikten sonra arka arkaya iki gün içinde hayatını kaybetti.

Ancak ani ölümlerinin ardından, Francesco'nun kardeşi ve rakibi Kardinal Ferdinando de Medici'nin onları zehirlettiğine dair söylentiler yayıldı.

Çalışmanın ortak yazarı Valentina Giuffra, "O dönemde her ikisinde de aralıklı ateş gibi sıtmayla uyumlu semptomlar teşhis edilmişti" diyor.

dfvbyj
Araştırmacılar, Giovanni ve Francesco de Medici kardeşlerin kalıntılarını inceliyor (Valentina Giuffra)

Bilim insanları çalışmada, İtalya'nın Floransa kentindeki San Lorenzo Bazilikası'nın içindeki Medici Şapelleri'nde gömülü olan Medici kardeşlerin 4 kaburga örneğinden DNA topladı.

Araştırmacılar, Toskana'da siyaset ve bankacılığa hükmeden hanedan ailesinin soyundan gelen Giovanni de Medici'nin kemiklerinde, insanlarda görülen en ölümcül sıtma türüne yol açan Plasmodium falciparum'un yeni bir suşunu tespit etti.

Yine sıtmaya yenik düşen kardeşi Francesco de Medici'nin kalıntılarında da P. falciparum'un yanı sıra P. malariae isimli ikinci bir türün moleküler izlerini buldular.

Dr. Giuffra, "Bu genetik analiz, tarihsel kayıtları ve önceki araştırmaları doğruluyor. Artık Grandük Francesco de Medici'nin zehirlenme değil, sıtma nedeniyle öldüğünü bilimsel kesinlikle söyleyebiliriz" diyor.

dfvhbtyj
Analizde tespit edilen sıtma suşları (iScience / 2026)

Francesco de Medici'nin vücudunda iki sıtma paraziti türüne ait izlerin saptanması, her ikisinin de o dönemde Avrupa'da yayılıyor olabileceği sinyalini veriyor.

Ancak araştırmacılar, bunu kanıtlamak için daha fazla genetik kanıta ihtiyaç duyulduğunu belirtiyor.

Çalışmanın ortak yazarı Alexander Ochoa şu ifadeleri kullanıyor:

Antik DNA incelemeleri, bize sadece geçmişte yaşamış kişilerin kalıntılarına sıtma teşhisi koyma fırsatı sunmakla kalmıyor, aynı zamanda sıtma türlerinin evrimini anlamamız için bir pencere açıyor. Bilim insanları bu sayede patojenin zaman içinde nasıl bir adaptasyon geçirdiğini daha iyi anlayabilir.

Independent Türkçe


Doğum yapmanın diğer primatlar için de zor olduğu keşfedildi

Araştırmacılar, primatları inceleyen daha önceki çalışmaların "insan merkezli bir yaklaşım" benimseme hatası yaptığını belirtiyor (Unsplash)
Araştırmacılar, primatları inceleyen daha önceki çalışmaların "insan merkezli bir yaklaşım" benimseme hatası yaptığını belirtiyor (Unsplash)
TT

Doğum yapmanın diğer primatlar için de zor olduğu keşfedildi

Araştırmacılar, primatları inceleyen daha önceki çalışmaların "insan merkezli bir yaklaşım" benimseme hatası yaptığını belirtiyor (Unsplash)
Araştırmacılar, primatları inceleyen daha önceki çalışmaların "insan merkezli bir yaklaşım" benimseme hatası yaptığını belirtiyor (Unsplash)

Doğumun yalnızca insanlar için değil, birçok primat türü için de son derece zorlu bir süreç olduğu ortaya çıktı.

Çocuk doğurmanın insanlar için sancılı geçmesinin evrimsel olarak iki temel nedeni var. Bunun temel nedenlerinden birinin insan atalarının iki ayak üstünde yürümeye başlaması sonucu leğen kemiğinin (pelvis) daralmasıyla ortaya çıktığı düşünülüyor. 

Bu gelişmeden birkaç milyon yıl sonra hominin beyinlerinin büyümesi de bebeklerin başının daralmış doğum kanalından geçmesini daha da zorlaştırdı.

Ancak University College London'dan araştırmacıların yeni çalışmasına göre primatların doğum zorlukları aslında çok daha önce başlamış olabilir.

Daha önce yapılan çalışmalarda insansı maymunlar incelenmiş ve dişilerin leğen kemiğinin, bebeğin rahatça doğmasını sağlayacak yapıda olduğu sonucuna varılmıştı.

Bulguları hakemli dergi Nature Ecology & Evolution'da dün (29 Haziran) yayımlanan çalışmanın yazarlarıysa bu incelemelerin yeterli sayıda türü kapsamadığını söylüyor.

Araştırma ekibinden Nicole Torres-Tamayo da "En büyük sorunlardan biri, başlangıçta insan pelvisi için geliştirilen ölçümlerin tüm primatlara uygulanmasıydı" diyerek bir başka sıkıntıya dikkat çekiyor.

Torres-Tamayo ve ekibi bu nedenle farklı türlerin kendilerine has anatomisini hesaba katan ölçümler toplayarak 8 yerine 29 türü inceledi.

Bu ölçümlere dayanarak üç boyutlu modeller oluşturan bilim insanları, özellikle daha küçük türlerin doğum kanalında darlık sorunuyaşadığını tespit etti.

Hatta sincap maymunu gibi bazı türlerde yeni doğan yavrunun kafasının, annenin pelvis boşluğunun neredeyse iki katı büyüklükte olduğu saptandı.

Makalenin bir diğer yazarı Lia Betti şu ifadeleri kullanıyor: 

Bu kadar çok sayıda primatta bu kadar büyük bir uyumsuzluk beklemiyordum.

Ancak Betti'ye göre erken dönem primatlar küçük boyutlarda olduğundan, doğum zorluklarının aslında sanılandan çok daha eskiye dayanması muhtemel.

Araştırmacılar ayrıca farklı primat türlerinin, bu tür problemler karşısında çeşitli uyum mekanizmaları geliştirdiğini de gözlemledi.

Örneğin galagogiller ve tamarinler, leğen kemiklerini yerinden oynatarak doğum kanalının genişliğini geçici olarak iki katına çıkarıyor.

Betti, iki ayak üzerinde yürüyen bir tür için yürümeyi son derece acı verici hale getireceğinden, insanların bunu yapamayacağını belirtiyor.

Yeni çalışmada, muhtemelen boyutlarından doları büyük insansı maymunlarda doğum sıkıntıları yaşanma olasılığının daha düşük olduğu da belirlendi. Bu nedenle araştırmacılara göre insanlar, primatlar arasında olmasa bile büyük insansı maymunlar arasında yine özel bir konumda yer alıyor.

Independent Türkçe, EurekAlert, New Scientist, Nature Ecology & Evolution