Pakistan’da terör saldırılarının ardından güvenlik alarmı verildi  

Pakistan'ın Lahor kentinde dün meydana gelen patlamanın ardından güvenlik güçleri alarma geçti (Reuters)
Pakistan'ın Lahor kentinde dün meydana gelen patlamanın ardından güvenlik güçleri alarma geçti (Reuters)
TT

Pakistan’da terör saldırılarının ardından güvenlik alarmı verildi  

Pakistan'ın Lahor kentinde dün meydana gelen patlamanın ardından güvenlik güçleri alarma geçti (Reuters)
Pakistan'ın Lahor kentinde dün meydana gelen patlamanın ardından güvenlik güçleri alarma geçti (Reuters)

İslamabad’da saldırganlar polisle çatıştı, Lahor’da bombalı saldırı sonucu 3 kişi öldü   
Pakistan'ın başkenti İslamabad'da, motosikletli silahlı kişiler devriye gezen polisi hedef aldı. Saldırı sonucu bir polis hayatını kaybetti, 3 polis yaralandı. Çıkan çatışmada iki saldırgan etkisiz hale getirildi.  
Güvenlik güçlerinden alınan bilgiye göre; rutin devriye görevinde olan emniyet mensupları, motosiklet üzerinde seyreden iki kişiden şüphelenerek kimlik kontrolü yapmak istedi. Bunun üzerine şüpheliler otomatik silahlarla ateş açtı, çıkan çatışmada, Münevver Hasan adlı komiser hayatını kaybetti, üç polis yaralandı ve iki saldırgan öldürüldü. Hastanede tedavi gören iki polis memurunun durumunun kritik olduğu öğrenildi.  
İçişleri Bakanı Şeyh Raşid Ahmed, komiser Münevver Hasan’ın cenaze namazına katıldı. Ahmed yaptığı açıklamada; ‘’Teyakkuz halinde olmalıyız, bu bir hırsızlık ya da taciz vakası değil, terör saldırısıdır. Ülke genelinde güvenlik önlemlerini arttıracağız, terör ihmal edilirse her an geri dönebilir’’ dedi.  
Bu arada, Pakistan Taliban’ına yakın yayınlar yapan ve ülkede yasaklı olan Ömer Medya adlı web sitesinde, saldırının Ömer ve Zerar adlı iki örgüt mensubu tarafından gerçekleştirildiği yer aldı. Pakistan Taliban’ı sözcüsü Muhammed Horasini’nin saldırıyı üstlendiği iddia edildi.  
Öte yandan Pencap eyaletine bağlı Lahor kentindeki bir çarşıda bombalı saldırı gerçekleştirildi. Polisten yapılan açıklamaya göre, saldırıda biri çocuk 3 kişi yaşamını yitirdi ve 26 kişi yaralandı. Polis yetkilisi Ubeyd Han, olay yerindeki ilk incelemelerin ardından yaptığı açıklamada, ‘’Dükkânın önünde park halinde olan motosiklete yerleştirilen bombalı düzenek patlatılmış’’ dedi. Sağlık kaynaklarından alınan bilgiye göre yaralıların en az dördünün durumu kritik ve hayati riskleri sürüyor.  
 Saldırıların ardında, Afganistan içlerindeki dağlık bölgeleri merkez edinen Pakistan Taliban’ının olduğundan şüphe ediliyor. Son zamanlarda bu örgütün terör eylemlerinde artış olduğu belirtiliyor. Afganistan Taliban’ından ayrı bir yapılanma olan Pakistan Taliban’ının, Afgan sınırına yakın aşiret bölgelerinde bir dayanak noktası oluşturamamasının ardından kentsel alanlarda saldırılar düzenlemeye çalışmasından endişe ediliyor. İslamabad’da şehrin giriş ve çıkış noktalarında güvenlik önlemlerinin arttırıldığı gözlemleniyor. 



Lula ve Bolsonaro, Brezilya cumhurbaşkanlığı seçimleri öncesi televizyon tartışmasına katılmadı

Brezilya Devlet Başkanı Luiz Inácio Lula da Silva (solda) ve muhalefet adayı Flávio Bolsonaro (AFP)
Brezilya Devlet Başkanı Luiz Inácio Lula da Silva (solda) ve muhalefet adayı Flávio Bolsonaro (AFP)
TT

Lula ve Bolsonaro, Brezilya cumhurbaşkanlığı seçimleri öncesi televizyon tartışmasına katılmadı

Brezilya Devlet Başkanı Luiz Inácio Lula da Silva (solda) ve muhalefet adayı Flávio Bolsonaro (AFP)
Brezilya Devlet Başkanı Luiz Inácio Lula da Silva (solda) ve muhalefet adayı Flávio Bolsonaro (AFP)

Brezilya Devlet Başkanı Luiz Inácio Lula da Silva ile muhalefet adayı Flávio Bolsonaro, ilk tur öncesinde düzenlenmesi planlanan televizyon tartışmasına katılmadı. Böylece 158 milyon seçmen, iki adayın karşı karşıya geldiği bir tartışmayı izleme fırsatından mahrum kaldı.

Ülkenin en çok izlenen yayın kuruluşu TV Globo tarafından düzenlenmesi planlanan tartışma programı perşembe akşamı yapılacaktı. Program, önde gelen cumhurbaşkanı adaylarının pazar günü sandıkların açılmasından önce karşı karşıya gelebilecekleri son fırsat olarak görülüyordu.

Programın iptal edilmesi, son 20 yılda Brezilya'daki önde gelen cumhurbaşkanı adaylarının ilk tur öncesinde televizyonda doğrudan karşı karşıya gelmediği ilk seçim süreci oldu. Diğer medya kuruluşları ve iş dünyası grupları ise 23 Ağustos'tan bu yana diğer adaylarla tartışma programları düzenledi.

Lula çarşamba günü, Bolsonaro ile iki adayın daha katılması planlanan TV Globo tartışmasına katılmayacağını açıkladı. Eski Devlet Başkanı Jair Bolsonaro'nun oğlu Flávio Bolsonaro da Rio de Janeiro'daki programın başlamasına saatler kala tartışmadan çekildi.

cvfg
Brezilya'nın Rio de Janeiro kentinde 1 Ekim 2026'da cumhurbaşkanlığı tartışmasının iptal edilmesinin ardından TV Globo stüdyolarında gazeteciler (AFP)

TV Globo yaptığı açıklamada, ülkenin Seçim Mahkemesi ile Brezilya Yüksek Mahkemesi'nin aldığı iki kararın programla ilgili "hukuki belirsizlik" oluşturması nedeniyle tartışmanın iptal edildiğini bildirdi.

İlk karar, TV Globo'nun tartışmada Lula için ayrılan boş kürsüyü kaldırmasını öngörüyordu. Lula'nın katılması halinde programdaki rakiplerinin sorularının odağında olması bekleniyordu. İkinci karar ise televizyon kanalını, Devlet Başkanı'nın eleştirmenlerinden ve önde gelen muhalefet adaylarından Renan Santos'u programa davet etmeye zorladı.

Analistler, Lula ile Bolsonaro'nun ilk tur öncesinde doğrudan karşı karşıya gelmekten kaçınan bir strateji izlediğini belirtiyor. İlk turdan sonra ikinci tura kalmaları halinde iki adayın 25 Ekim'deki ikinci tur öncesindeki üç haftalık süreçte karşı karşıya gelmesi bekleniyor.


Petrol ve Hürmüz: İran'ın Washington ile manevralarının perde arkası

En önemli soru, Washington ve Tahran'ın her iki tarafın da ihtiyaç duyduğu şeyi elde etmesini sağlayacak bir sıralama üzerinde anlaşabilip anlaşamayacaklarıdır (CENTCOM)
En önemli soru, Washington ve Tahran'ın her iki tarafın da ihtiyaç duyduğu şeyi elde etmesini sağlayacak bir sıralama üzerinde anlaşabilip anlaşamayacaklarıdır (CENTCOM)
TT

Petrol ve Hürmüz: İran'ın Washington ile manevralarının perde arkası

En önemli soru, Washington ve Tahran'ın her iki tarafın da ihtiyaç duyduğu şeyi elde etmesini sağlayacak bir sıralama üzerinde anlaşabilip anlaşamayacaklarıdır (CENTCOM)
En önemli soru, Washington ve Tahran'ın her iki tarafın da ihtiyaç duyduğu şeyi elde etmesini sağlayacak bir sıralama üzerinde anlaşabilip anlaşamayacaklarıdır (CENTCOM)

Hüda Rauf

İran ve Amerika Birleşik Devletleri arasındaki çatışma artık sadece nükleer program veya Körfez'deki güvenlik düzenlemelerinin geleceğiyle ilgili değil. Giderek savaş, ekonomi, enerji ve seyrüseferi iç içe geçiren daha karmaşık bir denkleme dönüştü. Bu denklemin kalbinde Hürmüz Boğazı ve İran petrol endüstrisi yer alıyor. Boğazdan geçen deniz trafiğinin kontrolü stratejik bir pazarlık kozunu temsil ederken, petrol, İran'ın sadece döviz geliri elde etmek için değil, aynı zamanda devletin ekonomisini finanse etme ve savaşın sonuçlarını yönetme kabiliyetini sürdürmesi için de vazgeçilmez bir ekonomik can damarıdır.

Bu perspektiften bakıldığında, İran'ın BM Genel Kurulu toplantıları sırasında aracılar aracılığıyla Washington'a sunduğu yeni teklif, sadece bir ateşkes girişimi olmaktan ziyade, müzakere sürecini yeniden yapılandırma girişimi olarak anlaşılabilir. İran, tüm cephelerde çatışmaların sona erdirilmesini, deniz ablukasının ve petrol ihracatına getirilen kısıtlamaların kaldırılmasını ve dondurulmuş İran varlıklarının serbest bırakılmasını önerdi. Bu koşullar yerine getirildikten sonra yedi gün içinde Hürmüz Boğazı yeniden açılacak ve ardından nükleer mesele ve diğer çözülmemiş konularla ilgili daha geniş kapsamlı müzakereler başlayacak.

Bu düzenleme, İran'ın açık hesaplarını yansıtıyor. Tahran, ekonomisi savaş ve deniz ablukasının baskısı altındayken kapsamlı nükleer müzakerelere başlamak istemiyor, çünkü bu, müzakerelere daha zayıf bir ekonomik konumda iken girmesi demek. Bu nedenle, daha uzun vadeli ve daha karmaşık konularla ilgili müzakerelere geçmeden önce, en acil darboğaz olarak gördüğü şeye, yani ticaretin, petrol akışının ve likiditenin yeniden sağlanmasına odaklanmaya çalışıyor.

Ancak, bu denklemde petrolün önemi, İran petrol endüstrisinin normal şekilde çalıştığı anlamına gelmiyor. Sektörün karşı karşıya olduğu kriz, sadece üretimdeki azalma veya artıştan daha derin. Sektör yıllarca yaptırımlar, yatırım eksikliği ve teknolojiye, ekipmana, yedek parçalara ve teknik hizmetlere erişim zorluğu altında yaşadı. Bu arada, iç gaz ve enerji tüketimindeki sürekli artış, altyapı üzerindeki baskıyı artırdı. Ardından savaş geldi ve tesislerin, boru hatlarının, ihracat limanlarının ve tanker trafiğinin güvenliğiyle ilgili bu sorunlara yeni riskler ekledi. Bu nedenle, İran petrol endüstrisinin performansını yalnızca üretim rakamlarına göre değerlendirmek artık yanıltıcıdır. İran üretimini artırmayı başarsa bile, bir varil ancak kuyudan başlayıp nihai alıcıya kadar uzanan tam bir zincirden geçtikten sonra gelir haline gelir. Bu zincir, toplama ve işleme istasyonlarını, boru hatlarını, depolama tesislerini, limanları, tankerleri, sigortayı ve ihracat gelirlerini aktarma mekanizmalarını içerir. Bu bağlantılardan herhangi birindeki darboğaz, üretim artışının ekonomik değerini azaltabilir.

Bu paradoks, Tahran tarafından yayınlanan rakamlarda açıkça görülüyor. Ulusal İran Petrol Şirketi, günlük yaklaşık 200 bin varil üretim artışı açıkladı; bu arada enerji sektöründeki bazı tesislerde rehabilitasyon çalışmaları da devam ediyor. Bu, İran sanayisinin savaş ve yaptırımlara rağmen bir dereceye kadar operasyonel kapasitesini koruyabildiğini gösteriyor, fakat sektörün krizini atlattığı anlamına gelmiyor. Sorun sadece petrol çıkarabilmekte değil, aynı zamanda bu kapasiteyi sürdürebilme ve düzenli olarak ihracata ve gelire dönüştürebilmekte de yatıyor.

Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı analize göre gaz krizi, sorunun başka bir yönünü açığa çıkarıyor. İran doğal gaz üretimi yüksek seviyelere ulaştı, ancak hükümet aynı anda, özellikle kış yaklaşırken, enerji tüketiminin azaltılmasını istiyor. Bu, artan üretim ile gaz kıtlığı arasında bir çelişkiyi değil, üretim kapasitesi ile şebeke için mevcut güvenlik marjı arasındaki genişleyen bir uçurumu açığa çıkarıyor. Artan üretim, özellikle hane halklarından, sanayiden ve enerji santrallerinden gelen talebin arttığı bir dönemde, tüm ek miktarları taşıyabilecek, işleyebilecek ve dağıtabilecek bir şebekeyi otomatik olarak garanti etmiyor.

İran enerji sektöründeki yapısal zayıflıklardan biri, altyapısının yoğunlaşma derecesinde yatıyor. Üretim ne kadar sınırlı sayıda saha, tesis ve ihracat terminaline bağımlı olursa, herhangi bir olay, saldırı veya teknik arızanın doğrudan etki alanının çok ötesine uzanma potansiyeli de o kadar artar. Yaptırımların gölgesinde bu sorun daha da kötüleşiyor, çünkü hasar görmüş bir tesisin onarımı sadece mühendis ve işçi bulmaya değil, aynı zamanda temin edilmesi daha zor ve pahalı olabilen ekipman, yedek parça ve teknolojilere de bağlı.

Petrol endüstrisi krizi ile Hürmüz Boğazı arasındaki doğrudan bağlantı işte bu noktada görünür hale geliyor. İran için Hürmüz, sadece stratejik bir su yolu değil, aynı zamanda petrol üretimini uluslararası pazarlara bağlayan ekonomik altyapının bir parçası. Tanker trafiği aksadığında veya geçiş riskleri arttığında, petrolü taşıma ve sigorta maliyetleri yükselir ve üretimi gelire dönüştürmek daha da zorlaşır. Savaş, bu sorunu açıkça gün yüzüne çıkardı; Reuters'ın haberine göre, ABD deniz ablukası Tahran'ın en önemli döviz kaynaklarından birini kısıtladıktan sonra, İran ilk kez yaklaşık yedi hafta boyunca boğazdan anlamlı bir ham petrol ihracatı gerçekleştiremedi. Hürmüz'ün İran ekonomisi için önemi işte burada yatıyor. Boğazın kapatılması veya seyrüseferin kısıtlanması, küresel ticaretin bir bölümünü aksatmakla kalmıyor, aynı zamanda İran'ın petrol ihraç etme kapasitesini de doğrudan etkiliyor. Böylece üretimin kendisi eksik bir güce dönüşüyor; İran bir varil çıkarabilir, ancak ihracat kapısı askeri ve deniz baskısı altında kaldığı sürece bunu kolayca nakde çeviremez. Bu nedenle, İran'ın üretimini artırmaya yönelik tartışmalar daha önemli bir soru ışığında ele alınmalı: İran bu üretimi etkin ve düzenli bir şekilde ihraç edebilir mi?

Son göstergeler, küresel petrol piyasalarının Hürmüz Boğazı'ndaki aksamaya kısmen uyum sağladığını, alternatif boru hatları kullanarak ve bazı sevkiyat ve taşıma yollarını değiştirerek bunu başardığını gösteriyor. Ancak bu alternatifler İran sorununu ortadan kaldırmıyor, çünkü İran'ın pazarlara erişim gücü, tüm Körfez üreticilerinin ihracatlarını yeniden yönlendirme gücüyle aynı değil. Bu nedenle Hürmüz, İran için sadece askeri bir varlık olmaktan öte, bir darboğaz haline geliyor. Boğazın yeniden açılması, tanker trafiğinin bir kısmının yeniden başlamasını sağlayabilir, ulaşım ve sigorta maliyetlerini düşürebilir, petrol ihracatına olanak sağlayabilir ve İran ekonomisine mali rahatlama sağlayabilir. Boğazın sürekli kapalı kalması, petrol endüstrisi üzerindeki baskıların sadece yaptırımlardan değil, aynı zamanda üretimi istikrarlı finansal akışa dönüştürmedeki geçici yetersizlikten de kaynaklandığı anlamına geliyor. Bu nedenle Tahran, yeni teklifinde petrol kısıtlamalarının kaldırılması, deniz ablukasının kaldırılması ile boğazın yeniden açılmasını birbirine bağladı. Üç talep ekonomik olarak birbirinden ayrı değil; petrol kısıtlamalarının kaldırılması ihracata olanak tanıyor, ablukanın sona ermesi daha düzenli tanker trafiğine imkan tanıyor ve Hürmüz Boğazı'nın yeniden açılması, bölgenin ticaretinin büyük bir bölümünün kendisine dayandığı hayati deniz yolunu yeniden açıyor.

Tahran bu konuları ayrı ayrı meseleler olarak değil, tek bir zincirin halkaları olarak ele alıyor. Washington ise konuya farklı bir bakış açısıyla yaklaşıyor. ABD yönetimi, İran'dan daha geniş tavizler koparmak için ekonomik baskıyı ve deniz ablukasını kullanmak istiyor ve sadece Hürmüz Boğazı'nın yeniden açılması karşılığında Tahran'a önemli bir ekonomik rahatlama sağlamaya istekli görünmüyor. Önceki ABD yönetimleri, İran'ın nükleer mesele ile ilgili süreçteki ilerlemeleriyle bağlantılı olarak yaptırımları sıklıkla hafifletmişti. Dolayısıyla iki taraf arasındaki anlaşmazlık, anlaşmanın özünden ziyade adımların sırası ile ilgili hale geldi: İran önce abluka ve yaptırımların hafifletilmesi tavizlerini elde edip sonra boğazı yeniden açmalı mı, yoksa önce boğazı yeniden açmalı ve sonra ABD'den tavizler alarak daha geniş çaplı nükleer müzakerelere mi girmeli? Bu anlaşmazlık son temaslara da yansıdı. Geçtiğimiz Eylül ayında, iki taraf dolaylı olarak Hürmüz Boğazı'nın yeniden açılması karşılığında ABD'nin ekonomik yaptırımları kaldırmasını içeren aşamalı bir formülü görüştü. Ancak müzakereler sınırlı sonuçlar verdi ve Trump, İran'ın teklifini 26 Eylül'de reddettiğini açıkladı. Tahran, bugün, 1 Ekim'de, son teklifine ABD'den yanıt aldığını teyit edene kadar şartlarına sıkıca tutunmaya devam etti.

Bu durum, Tahran'ın teklifi neden özellikle bu zamanda sunmayı seçtiğini de açıklıyor. İran tek bir baskıyla değil, eş zamanlı baskıların birleşimiyle karşı karşıya; askeri baskı, petrol ihracatına yönelik baskı, enerji altyapısına yönelik baskı ve üretimi istikrarlı gelire dönüştürmenin zorluğundan kaynaklanan mali baskı. Bununla birlikte, hâlâ pazarlık kozlarına sahip ve en önemlisi bölgesel deniz güvenliğini etkileme gücü, enerji piyasasındaki konumu ve yaptırımlara rağmen üretimi sürdürme kapasitesi. Bu nedenle, İran'ın teklifi, bu kaldıraçları bir müzakere çerçevesine dönüştürme girişimi olarak yorumlanabilir. Tahran, zenginleştirme seviyeleri, nükleer programın geleceği veya nükleer faaliyetlere getirilen kısıtlamalar konusunda doğrudan müzakerelere girmek yerine, ekonomi ve güvenlik konularını ön sıralara yerleştirmeye çalışıyor, yani savaşı sona erdirmeyi, ablukayı kaldırmayı, petrol ihracatını yeniden başlatmayı, dondurulmuş varlıkları serbest bırakmayı, Hürmüz Boğazı'nı yeniden açmayı, ancak ondan sonra nükleer müzakerelere başlamayı amaçlıyor.

Bu sıralama, İran'ın ekonomik krizin doğrudan müzakere pozisyonuyla bağlantılı olduğu anlayışını yansıtıyor. Abluka ne kadar uzun sürerse ve petrol ihracatı ne kadar azalırsa, Tahran'ın ekonomik manevra alanı o kadar daralır. Buna karşılık, petrol ve nakliye trafiği ne kadar yüksek seviyede yeniden başlarsa, krizi yönetme ve daha az baskı altında müzakere etme gücü de o kadar artar. Ancak bu, İran'ın sadece nakliyenin ve seyrüseferin yeniden başlamasıyla petrol krizinden kurtulacağı anlamına gelmiyor. Sektördeki yapısal sorunlar savaştan önceye dayanıyor. Petrol sahalarına önemli yatırımlar yapılması, üretim ve işleme tesislerinin modernize edilmesi, ulaşım ağlarının geliştirilmesi, rafineri verimliliğinin artırılması, yedek parça ve teknoloji temini ile yüksek iç gaz ve enerji tüketiminin ele alınması gerekiyor. Savaş ayrıca başka bir zayıflığı da ortaya çıkardı; önemli bir nokta baskı altına girdiğinde ihracat ve tedarikin devamlılığını sağlamak için alternatif ve yedek rotalara duyulan ihtiyaç. Bu nedenle, İran petrol endüstrisi ikili bir zorlukla karşı karşıya; gelir elde etmek için kısa vadeli üretimi sürdürmeli, ama aynı zamanda sektörün daha verimli ve bağımsız bir şekilde faaliyet gösterme kapasitesini yeniden inşa etmek için uzun vadeli yatırımlara ihtiyaç duyuyor. Süregelen yaptırımlar, siyasi ve güvenlik belirsizlikleri göz önüne alındığında bu zor bir görev.

 İran'ın petrol konusunu doğalgaz konusundan ayrı ele alamaması nedeniyle denklem daha da karmaşık hale geliyor. Eğer yetersiz yatırım veya doğalgaz tesislerindeki hasar kış aylarında arz kesintilerine yol açarsa, ülke diğer sanayi veya ihracat sektörleri pahasına daha fazla doğalgazı iç tüketime ve enerji santrallerine yönlendirmek zorunda kalabilir. Bu nedenle, İran'ın enerji krizi sadece bir ihracat krizi değil, üretim, tüketim ve altyapı arasındaki denge krizidir. Bu, üretim kapasitesi ile gelir elde etme kapasitesi arasında ayrım yapmanın önemini gösteriyor. İran büyük miktarlarda petrol ve doğalgaz üretebilir, ancak bu miktarların ekonomik değeri, bunları taşıma, satma ve gelir elde etme kapasitesine bağlı. Bu uçurum, Hürmüz Boğazı'nı savaş sırasında sadece bir nakliye yolu olmaktan daha önemli hale getirdi. O şimdi çatışan çıkarların buluşma noktasını temsil ediyor. İran'ın petrolünü ihraç etmek ve gelirlerini geri kazanmak için seyrüsefer özgürlüğüne ihtiyacı var. Amerika Birleşik Devletleri bunu siyasi ve nükleer tavizler elde etmek için bir kaldıraç olarak kullanmak isterken, üretici ve tüketici ülkeler dünyanın en hayati enerji koridorlarından birinde kargaşa ve kesintinin devam etmesinden endişe duyuyor.

Bu ortamda, İran'ın yeni teklifi, denklemi kabul etmekten ziyade değiştirmeye yönelik bir girişim haline geliyor. Tahran, Hürmüz Boğazı'nın yeniden açılmasını bedelsiz bir taviz olarak sunmuyor, aksine bunu savaş sırasında yaşadığı ekonomik boğulmayı sona erdirmek için gerekli gördüğü bir dizi Amerikan önlemiyle ilişkilendiriyor. Öte yandan, Washington, nükleer program ve bölgesel güvenlik ile ilgili daha geniş düzenlemeler elde etmeden önce İran'a bu kazanımları vermek istemiyor. Bu nedenle, mevcut çıkmaz müzakerelerin yokluğu değil, bir başlangıç ​​noktası üzerinde anlaşılamamasıdır. İran önce savaşın ve ekonomik boğulmanın yansımalarından kurtulmak, ardından nükleer ve siyasi konulara geçmek istiyor. Öte yandan Washington, mevcut baskıyı doğrudan daha geniş çaplı bir anlaşmaya varmak için kullanma eğiliminde. Son gelişmeler, iletişimin tamamen kopmadığını, ancak temel anlaşmazlıkları çözecek bir atılımın henüz gerçekleşmediğini doğruladı. Bu nedenle, İran ve Washington arasındaki ilişkinin önümüzdeki dönemdeki geleceği, büyük ölçüde her iki tarafın da daha geniş bir anlaşmaya geçmeden önce petrol ve Hürmüz Boğazı denklemini çözebilmesine bağlı olacaktır. İran için ekonomik güvenlik, seyrüsefer güvenliğinden ayrılamaz; petrol ihracatının yeniden başlaması da Hürmüz Boğazı'nın yeniden açılmasından ayrılamaz. Amerika Birleşik Devletleri için, Boğaz'ın yeniden açılması tek başına çatışmayı sona erdirmek için yeterli görünmüyor, çünkü Washington krizi nükleer programı da kapsayan daha geniş bir uzlaşıya dönüştürmeyi hedefliyor.

İran petrol endüstrisi için savaş, gerçek zorluğun artık sadece üretimi sürdürmek değil, kuyudan tesise, tesisten boru hattına, boru hattından limana, limandan tankere, tankerden pazara tüm enerji zincirini korumak, ardından geliri İran ekonomisinin kullanabileceği finansal kaynaklara dönüştürmek olduğunu ortaya koydu. Dolayısıyla, İran petrol krizi sadece bir üretim krizi değil, tıpkı Hürmüz Boğazı krizinin sadece bir seyrüsefer krizi olmaması gibi. Her ikisi de aynı sorunun iki yüzü haline geldi. O sorun da İran'ın doğal kaynaklarını savaş, yaptırımlar ve askeri baskı ortamında istikrarlı ekonomik akışlara dönüştürme yeteneğidir. Bu nedenle, yeni İran girişimi, nükleer meseleyle ilgili uzun müzakerelere girmeden önce petrol ile piyasa arasındaki yolu yeniden açma çabası olarak öne çıktı.

En önemli soru şu: Washington ve Tahran, her iki tarafın da stratejik bir taviz vermiş gibi hissetmeden ihtiyaç duyduklarını elde etmelerini sağlayacak bir sıralama üzerinde anlaşabilecekler mi? Bu gerçekleşene kadar, mevcut krizde İran petrolünün dünyaya açılan kapısı ve savaş sonrası bölgesel ve ekonomik düzenin şeklini müzakere etmek için en önemli alanlardan biri haline gelen Hürmüz Boğazı, önemli bir çekişme noktası olmaya devam edecek. Daha da önemlisi şu: Trump, İran'ı müzakereye iten şeyin askeri güç değil, ekonomik baskı olduğunun ve İran'ın petrol endüstrisindeki krizin bunun merkezinde yer aldığının farkında mı?


ABD’de Husilere destek vermekle suçlanan hükümet çalışanı gözaltına alındı

ABD Federal Soruşturma Bürosu'na (FBI) ait bir araç, 3 Şubat 2025'te Washington'daki merkez binasının önünde (Reuters)
ABD Federal Soruşturma Bürosu'na (FBI) ait bir araç, 3 Şubat 2025'te Washington'daki merkez binasının önünde (Reuters)
TT

ABD’de Husilere destek vermekle suçlanan hükümet çalışanı gözaltına alındı

ABD Federal Soruşturma Bürosu'na (FBI) ait bir araç, 3 Şubat 2025'te Washington'daki merkez binasının önünde (Reuters)
ABD Federal Soruşturma Bürosu'na (FBI) ait bir araç, 3 Şubat 2025'te Washington'daki merkez binasının önünde (Reuters)

ABD Adalet Bakanlığı, bir ABD hükümeti çalışanının İran destekli Husilere destek sağladığı iddiasıyla perşembe günü gözaltına alındığını açıkladı.

Şarku’l Avsat’ın Alman Haber Ajansı DPA’dan aktardığı  habere göre Enerji Bakanlığı çalışanı, ABD tarafından yabancı terör örgütü olarak sınıflandırılan Husilere maddi destek veya kaynak sağlamaya çalışmakla suçlanıyor.

Ulusal Güvenlikten Sorumlu Başsavcı Yardımcısı John Eisenberg, şüphelinin yurt dışına seyahat ederek sahip olduğu uzmanlık bilgisini Husilere yardım etmek için kullandığının öne sürüldüğünü söyledi.

Eisenberg ayrıca şüphelinin patlayıcı yapımında kullanılabilecek malzemeler ile patlayıcı taşıma kapasitesine sahip insansız hava araçları üretmek için gerekli malzemeleri de temin ettiğini belirtti.

Eisenberg, "Bu iddialar o kadar dehşet verici ki neredeyse hayal gücünün sınırlarını zorluyor" dedi.

ABD Federal Soruşturma Bürosu (FBI) tarafından yürütülen soruşturma kapsamında şüpheli, Yemen'e gönderilerek mobil bir iletişim merkezinde kullanılacağı belirtilen iletişim ekipmanlarını temin etmek amacıyla Husilerin bir "albayı" adına çalıştığını söyleyen FBI kaynağıyla iletişime geçti.

Bakanlık, şüphelinin elektrik mühendisliği alanındaki geçmişine dayanarak "uzman tavsiye ve teknik bilgi" sağladığını bildirdi.

FBI Terörle Mücadele Birimi Direktör Yardımcısı Jarrod Brown, şüphelinin "ABD'ye ihanet etmekle" ve Husilere yardım etmeye çalışmakla suçlandığını söyledi.

Brown, "Ancak FBI'daki kadın ve erkeklerin çalışmaları sayesinde eylemleri ortaya çıkarıldı ve şu anda gözaltında" dedi.

Şüphelinin suçlu bulunması halinde 20 yıla kadar hapis cezasıyla karşı karşıya kalabileceği belirtildi.