Eski Afgan diplomatlara göre Norveç-Taliban ilişkileri oldukça eskiye dayanıyor

Norveç, 2020 Doha Anlaşması’nda önemli bir rol üstlendi

Taliban'ın son Oslo ziyareti birçok tartışmaya yol açtı (AFP)
Taliban'ın son Oslo ziyareti birçok tartışmaya yol açtı (AFP)
TT

Eski Afgan diplomatlara göre Norveç-Taliban ilişkileri oldukça eskiye dayanıyor

Taliban'ın son Oslo ziyareti birçok tartışmaya yol açtı (AFP)
Taliban'ın son Oslo ziyareti birçok tartışmaya yol açtı (AFP)

Nilüfer Langer
Norveç, dünyanın farklı coğrafyalarında çatışan taraflarla temas halinde olan uluslararası arabulucu rolüyle öne çıkıyor. Norveç’in temas halinde olduğu taraflar arasında, 2001’de ABD’nin Afganistan müdahalesiyle iktidardan düşen Taliban da bulunuyor.
Norveçli diplomatların 2005’ten bu yana Taliban yetkilileriyle temas halinde olduğu biliniyor. Dolayısıyla 23 Ocak'ta gerçekleşen toplantı, Taliban’ın ilk Norveç ziyareti değildi. Taliban liderleri son on beş yıl içinde sık sık gizli görüşmeler için Norveç’e davet edildi ve devlet yetkilileriyle bir araya geldiler.  
Norveç her zaman farklı ülkelerdeki anlaşmazlıkların çözümünde rol alma hassasiyeti gösteren bir ülke oldu. Şimdilerde Taliban yetkililerine yaptığı açık davetle, hareketin Avrupa'da siyasi varlığını duyurmasına olanak sağladı. Taliban Hareketi yetkilileri alışılagelmiş diplomatik protokollerle karşılanmamış olsa da Norveç’e gelerek ABD’li ve Avrupalı yetkililerle görüşme fırsatı buldular. Ayrıca Afgan insan hakları dernekleri temsilcileriyle de görüşmeler gerçekleştirecekler. Peki, Norveç neden böylesi bir sürece öncülük ediyor? Oslo niçin Taliban Hareketi ile yakından ilgileniyor?  
Şarku’l Avat’ın Independent Arabia’dan aktardığı haberde açıklamalarda bulunan Afganistan’ın esk Norveç Büyükelçisi Manişa Bahtari, Taliban ve Oslo’nun 15 yıllık ilişkisine dair bilgi verdi. Bahtari 2009 – 2015 yılları arasında büyükelçi görevindeyken Norveç’in birçok defa Taliban liderlerini ağırladığını belirtti. “Bu görüşmeler gizlilikle gerçekleşiyordu. Basının, halkın hatta Afganistan Büyükelçiliği’nin dahi haberi olmaması için azami özen gösteriliyordu.’’ dedi.  
İsminin açıklanmaması koşuluyla Independent Farsça’ya konuşan bir diğer başka eski Afgan diplomat da "Taliban’a yapılan resmi davetlerin Norveç için yeni olmadığını’’ söyledi. Norveç hükümetinin 2013 yılında, Guantanamo Hapishanesi’ndeki Taliban mahkumlarının serbest bırakılıp Doha'ya nakledilmesinin ardından Afganistan’da aranan hareketin bazı liderlerine diplomatik pasaport vererek Oslo’ya davet ettiğini öne sürdü.  
Taliban’ın Oslo'ya yaptığı son ziyaret birçok tartışmaya yol açtı. İnsan hakları aktivistleri, özellikle Enes Hakkani’nin heyet içinde yer almasına tepki gösterdi. Enes Hakkani’nin başında olduğu Hakkani Grubu, Afganistan’daki bir dizi ölümcül terör saldırısının sorumlusu olarak gösteriliyor. Norveç Başbakanı Jonas Gahr Store eleştirilere yanıt olarak ‘Hakkani’nin heyet içinde yer aldığına dair bilgisinin olmadığını’ söyledi.  
Başbakan’ın açıklamasına dair değerlendirmelerde bulunan eski Afgan diplomat şunları söyledi:
“Bu açıklama bana gerçekçi gelmiyor. Enes Hakkani başka bir isimle gelmiş dahi olsa Norveçlilerin onu fotoğraflarından tanıması gerekirdi. Vize verilirken buna dikkat edilmemiş olmasını aklım almıyor.”
2015-2019 yılları arasında Afganistan'ın Norveç Büyükelçisi olan Şükriye Barakzayi de Norveç ile Taliban arasındaki ilişkinin uzun süredir devam ettiğini doğruladı. Independent Farsça’ya  demeç veren Barakzayi şu açıklamada bulundu:
“Norveç ve Taliban arasındaki ilişki eskilere dayanıyor. Ancak bu ilişki resmi olarak, Taliban’ın 2013’te Katar Doha’ya ofis açmasıyla başladı. ABD ile Taliban arasında Doha’da imzalanan anlaşma taslağında Norveçli diplomatların doğrudan rolü vardı. Norveç yumuşak bir güç olarak ABD’ye destek amacıyla lobicilik faaliyetinde bulunuyor.”  
Afganistan’ın Norveç'teki iki eski büyükelçisi, 23 Ocak'taki Oslo toplantısının Norveç ile Taliban arasındaki ilk üst düzey görüşme olmadığını vurguladılar. Büyükelçilere göre Afganistan’da dönemin hükümetinin çöküşüne neden olduğu düşünülen 2020 Doha Anlaşması’nda da Norveç’in önemli bir rolü var. Görünen o ki Norveç Afganistan'daki son gelişmelerde ana aktörler arasında yer alıyor. Taliban’ın Oslo'da ağırlanmasının, hareketin diğer ülkelerle ilişkilerinde de olumlu değişikliklere neden olabileceği belirtiliyor.

Oslo zirvesinden ne sonuç çıkacak?
Norveç'in Taliban'ı davet etmesi, Afgan politikacılar ve insan hakları kuruluşları tarafından farklı tepkilere yol açtı. Bazıları bu daveti, Taliban’ın bir hükümet olarak tanınmasına yol açacak bir ‘normalleştirme’ adımı olarak değerlendirdi. Bazıları ise bunun Afganistan’da bir diyalog fırsatı yaratabileceğini, insan hakları aktivistleriyle Taliban yetkililerinin, uluslararası gözlemciler huzurunda tartışmasının olumlu sonuçları olabileceğini düşünüyor.  
Eski Büyükelçi Barakzayi’ye göre Afgan kadın hakları savunucularının Taliban yetkilileriyle aynı masanın etrafında oturarak haklarını savunacak olması bu zirvenin en önemli kazanımlarından olacak:
“Bu toplantıdan çok kritik sonuçlar çıkacağını sanmıyorum. Taliban’ın tanınarak meşruiyet kazanacağına ya da yeni bir baskıya maruz kalacağına ihtimal vermiyorum. Önemli olan Afgan kadınların, aşırılıkçı yaklaşımlara karşı direnişidir. Afgan kadınlar bu direnişlerini dünyaya duyurmak için her fırsatı değerlendirmelidir.”  
 Afganistan’ın eski Norveç Büyükelçisi Manişa Bahtari, Oslo zirvesini ‘Taliban'ı siyasi bir grup olarak uluslararası topluluğa taşıma yolunda atılmış bir adım’ olarak değerlendirdi. Bahtari açıklamasında şunları söyledi:
“Avrupa’daki tecrübelerime dayanarak ifade etmeliyim ki diğer Avrupa ülkeleri de benzer yaklaşımlarla Norveç’i takip edecektir. Taliban, Norveç görüşmelerinde resmi olarak tanınmasa dahi fiili olarak tanınmış oldu.”  
Taliban’ın bir terörist grup olduğuna dikkat eken Bahtari, Norveç’in Taliban’a siyasi konuk muamelesi yapmasını kınadı. Bununla birlikte görüşmenin Afganistan’a yapılacak insani yardımları desteklemesini umduğunu belirterek Taliban ile Afgan kadın temsilciler arasında doğrudan diyalog imkanı sağlanmasının önemini vurguladı.  
Eski diplomat "Toplantı, Afgan sivil toplum temsilcilerinin katılımı olmadan, yalnızca Taliban ile Norveç yetkilileri arasında yapılsaydı kamuoyunda daha fazla tepkiye neden olurdu” dedi.  
Siyasi ilişkilerde insan haklarının hiçe sayılmasından şikayet eden eski büyükelçi Barakzayi de şu değerlendirmede bulundu:
"Bana öyle geliyor ki insan hakları değerleri siyasi ilişkilerdeki yerini yavaş yavaş kaybediyor. İnsan haklarını savunduğunu iddia eden hükümetler genellikle kendi topraklarında bu hakları destekliyor ancak dış politikada, insan hakları hassasiyetinin yerini siyasi kaygılar alabiliyor.” 

Taliban’ın davranış biçimi değişebilir mi?
Taliban şiddet yanlısı ve aşırılık yanlısı bir gruptan makul siyasi pozisyonlara sahip bir gruba dönüşür mü? Bahtari’ye göre bu sorunun cevabı olumsuz. Taliban Hareketi, Avrupa’ya ve dünyaya medeni yüzünü göstermeye çalışıyor ancak gerçek bir değişim söz konusu değil.  
Taliban'ın davranışlarını değiştireceğine dair bir umut olmadığını vurgulayan Barakzayi konuya dair şunları söyledi:
"Norveç uzun süredir Taliban ile temas halinde. Taliban bunca zaman boyunca Norveçlilere ılımlı yönlerini göstermeye çalıştı. Bu sebeple Norveç ve bazı Avrupa ülkelerinin ‘örgütün değişeceğine dair’ umutları var. Taliban’ı yönetenler siyasetten ve yönetimden anlamayan, aşırılık yanlısı din adamlarıdır. Bu kişiler iktidarda olduğu sürece değişmelerini beklemek boşuna olacaktır.”
Barakzayi açıklamasında ayrıca Taliban’ın sivil özgürlükleri kısıtladığını ve insan haklarını ihlal ettiğini hatırlattı:
Afganistan’da kadınlar, eğitim, çalışma, sosyal etkileşim ve hatta giyinme özgürlüklerinden mahrum bırakıldılar. Taliban'ın ülke içinde desteği azalıyor. Çünkü insanlar bu hak ihlallerini görüyor. Taliban’ın özellikle kadınlara yönelik muamelesi Afgan kültürü ve İslam dininin öğretileriyle çelişiyor.”
Norveç'in başkenti Oslo'daki görüşmelere dair yapılan açıklamalarda, Afgan halkının karşı karşıya bulunduğu açlık felaketi ve Afganistan'ın yurt dışında dondurulan mal varlıklarının gündemde olduğu belirtildi.
Afganistan’da beş ay önce yönetimi ele geçiren Taliban, bu süre zarfında eski rejim destekçilerine ve sivil protestoculara yönelik çok sayıda suç işledi.   



İran'ın Tel Aviv'e düzenlediği füze saldırısında 6 kişi yaralandı

İran'ın füze saldırısında İsrail'in merkezindeki bir bina hasar gördü (Reuters)
İran'ın füze saldırısında İsrail'in merkezindeki bir bina hasar gördü (Reuters)
TT

İran'ın Tel Aviv'e düzenlediği füze saldırısında 6 kişi yaralandı

İran'ın füze saldırısında İsrail'in merkezindeki bir bina hasar gördü (Reuters)
İran'ın füze saldırısında İsrail'in merkezindeki bir bina hasar gördü (Reuters)

İsrail'in Magen David Adom (MDA) acil sağlık hizmetlerine göre, İran'ın Tel Aviv'e düzenlediği füze saldırısında altı kişi hafif yaralandı.

Şarku’l Avsat’ın Times of Israel’den aktardığına göre son İran füze saldırısının ardından Tel Aviv'in merkezine şarapnel parçaları düştü ve birçok bina ve araç hasar gördü.

Acil durum ekipleri, İran füze saldırısının olduğu bölgede çalışıyor (Reuters)

İsrail ordusu bugün erken saatlerde İran'dan İsrail'e roket atıldığını tespit ettiğini ve bunları önlemeye çalıştığını açıklamıştı.

Resmi televizyonun bildirdiğine göre İran, bugün İsrail'e yeni bir roket saldırısı düzenlediğini duyurdu; kısa bir süre sonra ise “İran roketlerinin İsrail'in füze savunma sistemlerini birkaç kez aştığı” ifade edildi.

İsrail ordusundan yapılan açıklamada, hasar ihbarları üzerine arama kurtarma ekiplerinin İsrail'in güneyindeki çeşitli noktalara doğru yola çıktığı belirtildi.

İsrail ambulans servisi ise kuzey İsrail'deki hasar görmüş bir binanın videosunu yayınlayarak, olay sonucunda herhangi bir can kaybı olmadığını duyurdu.


İran’ın askeri gücündeki gerileme, Körfez üzerindeki tehdidi ortadan kaldırmıyor

14 Mart 2026 tarihinde el-Fuceyre’deki bir petrol tesisinden yükselen dumanlar (AP)
14 Mart 2026 tarihinde el-Fuceyre’deki bir petrol tesisinden yükselen dumanlar (AP)
TT

İran’ın askeri gücündeki gerileme, Körfez üzerindeki tehdidi ortadan kaldırmıyor

14 Mart 2026 tarihinde el-Fuceyre’deki bir petrol tesisinden yükselen dumanlar (AP)
14 Mart 2026 tarihinde el-Fuceyre’deki bir petrol tesisinden yükselen dumanlar (AP)

Körfez İşbirliği Konseyi (KİK) ülkeleri, ABD-İsrail ile İran arasında patlak veren savaşın başlangıcından bu yana, balistik füzeler ve insansız hava araçlarıyla (İHA) düzenlenen 5 binden fazla İran saldırısına maruz kaldı. Söz konusu saldırıların, ağırlıklı olarak sivil ve kritik altyapı tesislerini hedef aldığı belirtildi.

Körfez Araştırma Merkezi (GRC) tarafından bugün yayımlanan bir raporda, Körfez ülkelerinin çatışmanın tarafı olmamasına rağmen bu saldırıların gerçekleştiği vurgulandı. Rapora göre, İran’ın bu ülkeleri çatışma alanına çekmeye ve savaşın kapsamını genişletmeye yönelik girişimlerine rağmen, Körfez ülkeleri gerilimi tırmandırmama ve doğrudan çatışmaya dahil olmama politikasını sürdürdü.

İran’dan Körfez’e yönelik 5 bin 61 saldırı

Rapora göre, 28 Şubat ile 24 Mart 2026 tarihleri arasında toplam 5 bin 61 saldırı kaydedildi. Bunların bin 131’i balistik füze, 3 bin 930’u ise İHA saldırısı olarak gerçekleşti. Saldırıların Körfez ülkelerine dağılımına bakıldığında, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) 2 bin 156 saldırıyla en fazla hedef alınan ülke oldu (bin 789 İHA ve 367 füze). Onu 953 saldırıyla Suudi Arabistan (850 İHA ve 103 füze) izledi. Ayrıca Kuveyt 807 saldırıya (542 İHA ve 265 füze), Katar 694 saldırıya (449 İHA ve 249 füze) ve Bahreyn 429 saldırıya (282 İHA ve 147 füze) maruz kaldı. Umman ise tamamı İHA’larla gerçekleştirilen 22 saldırıyla en az etkilenen ülke oldu.

İran’ın gücünün azalması, bölgeye yönelik tehdidini ortadan kaldırmıyor

Raporda, savaşın başlangıcından bu yana İran’ın ABD ve İsrail tarafından 9 binden fazla askeri saldırıya maruz kaldığı, bu saldırılar sonucunda ülkenin özellikle füze, deniz ve İHA kapasitesinin önemli ölçüde tahrip edildiği ve işlevsiz hale getirildiği belirtildi. Ancak rapor, bu durumun Körfez ülkeleri için İran kaynaklı tehdidin sona erdiği anlamına gelmediğini vurguladı.

df fd
İran Devrim Muhafızları Ordusu (DMO) Kara Kuvvetleri Komutanı Muhammed Keremi, İran’ın kuzeybatısındaki sınır bölgelerini denetledi. (Fars Haber Ajansı)

GRC bünyesinde savunma ve güvenlik çalışmaları kıdemli danışmanı olan Abdullah ez-Zayidi, mevcut verilerin İran’ın kalan askeri kapasitesinin yeniden değerlendirilmesini zorunlu kıldığını ifade etti. Ez-Zayidi özellikle İran Devrim Muhafızları Ordusu (DMO) kontrolünde bulunan unsurların önemine dikkat çekti.

Ez-Zayidi, değerlendirmelerin artık İran’ın saldırılar öncesindeki askeri gücünden ziyade, geriye kalan kapasitenin niteliği ve bu kapasitenin Körfez ülkelerine yönelik tehdit oluşturma potansiyeline odaklanması gerektiğini belirtti. Bu kapsamda, balistik füzeler, İHA’lar ve Hürmüz Boğazı’ndaki deniz unsurlarının öne çıktığı ifade edildi.

DMO Deniz Kuvvetleri’nin yetenekleri

Raporda, yoğun askeri kampanyaya rağmen Hürmüz Boğazı’na yönelik İran tehdidinin tamamen ortadan kalkmadığı, ancak önceki döneme kıyasla daha düşük yoğunlukta sürdüğü belirtildi. Şarku’l Avsat’ın GRC’den aktardığı rapora göre DMO, deniz mayınları, sürat tekneleri, İHA’lar ve gemi savar füzeleri gibi asimetrik kapasiteyi elinde tutmaya devam ediyor. Raporda, bu unsurların, dar ve kritik deniz geçişlerinde seyrüseferi aksatmak ve geçiş maliyetlerini artırmak amacıyla tasarlandığı ifade edildi.

Raporda ayrıca, bu kapasitenin asıl riskinin geleneksel deniz hakimiyeti kurmadan da deniz trafiğini sekteye uğratabilme yeteneği olduğu vurgulandı. Söz konusu durumun küresel piyasaları sürekli bir tedirginlik içinde tuttuğu ve tedarik hatlarının güvenliğini sağlamak için ayrılan askeri kaynaklar üzerinde ek baskı oluşturduğu kaydedildi.

Dolaylı tehditler

Raporda, İran’ın tehditlerinin yalnızca geleneksel unsurlarla sınırlı olmadığına dikkat çekilerek, deniz ve deniz altı altyapılarının da hedef alınabileceği belirtildi. Bu kapsamda iletişim kabloları ve kıyıya yakın tesislerin risk altında olduğu vurgulandı. Bu durumun, Hürmüz Boğazı’nın önemine ek bir boyut kazandırdığı ifade edildi. Boğazın yalnızca enerji ve ticaret geçişi açısından değil, aynı zamanda küresel iletişim ağları için de hayati bir koridor olması nedeniyle, olası saldırıların etkisinin çok daha geniş çaplı olabileceği değerlendirildi.

Özet

Raporda, 28 Şubat 2026’da başlayan askeri operasyonun İran’ın deniz kapasitesini büyük ölçüde zayıflattığı, ancak DMO’nun Körfez güvenliği ve Hürmüz Boğazı üzerindeki tehdit oluşturma kabiliyetini tamamen ortadan kaldırmadığı sonucuna varıldı.

fvdvfd
Muharrek’teki havaalanı yakınlarında bulunan yakıt depolarında yangın çıktı. (Reuters)

Raporda görüşlerine yer verilen ez-Zayidi, geriye kalan kapasitenin büyük ölçüde asimetrik unsurlarda yoğunlaştığını belirtti. Buna, sürat tekneleri ve insansız sistemler aracılığıyla mayın döşeme, İHA’lar ve kıyı konuşlu füze platformları gibi unsurların dahil olduğu ifade edildi. Ez-Zayidi, bu kapasitenin İran’a sınırlı da olsa sürekli bir bozma ve aksatma yeteneği sağladığını, ancak bu kapasitenin yapısal olarak zayıfladığı ve sürdürülebilirliğinde belirgin bir aşınma yaşandığını vurguladı.


Trump İran'da: Yüksek riskli bir kumar

Fotoğraf: Majalla
Fotoğraf: Majalla
TT

Trump İran'da: Yüksek riskli bir kumar

Fotoğraf: Majalla
Fotoğraf: Majalla

Akil Abbas

Savaşın hedeflerinin net olmaması nedeniyle yönetime yönelik eleştiriler giderek artıyor. ABD'den gelen resmi açıklamalar, İran'daki dini rejimin çökertilmesi ile rejimin davranışlarının değiştirilmesi arasında gidip gelerek sıklıkla birbirleriyle çelişiyor

Savaş devam ederken ve Amerikan kamuoyunda kendisi ile ilgili anlaşmazlıklar büyürken, Amerikan medyasının ABD-İsrail savaşına ayırdığı zaman ve yer de genişliyor. Savaşın ikinci gününde Kuveyt'te İran füzesiyle altı Amerikan askerinin öldürülmesi, bu genişlemenin nedenlerinden biriydi. Zira bu, özellikle Başkan Donald Trump'ın “bu savaş bitene kadar daha fazla askerin ölebileceğini” vurgulaması ile birlikte daha fazla Amerikalının hayatını kaybedebileceği bir savaşın acı bir hatırlatıcısı oldu.

Ancak, Trump yönetiminin bastıramadığı veya ortadan kaldıramadığı bu savaşla ilgili genel Amerikan endişesinin ana kaynağı, şu anda yaklaşık yüzde 30 olan ve daha da yükselmesi beklenen yakıt fiyatlarındaki istikrarlı yükselişle bağlantılı.

Zamanla ve kademeli olarak bu artış, Amerikan ekonomisinin çoğu sektöründe, özellikle de gıda sektöründe, tüketim mallarının fiyatlarının yükselmesine neden oluyor. Bunun nedeni, devasa büyüklüğü nedeniyle geniş bir kıta olan ABD'deki mal tedarik ve dağıtım zincirlerinin, çalışması için büyük miktarda yakıt gerektiren büyük bir tır ve demiryolu filosuna bağlı olmasıdır. Ayrıca, evlerde günlük tüketim için veya işletmelerde, mağaza ve şirketlerde malların depolanması için gerekli olan elektriğin faturası, jeneratörleri çalıştırmak için gereken yakıtın artan maliyeti nedeniyle yükseliyor.

Cumhuriyetçi Parti’nin kaygısı ile zayıf resmi söylem arasında savaş

Cumhuriyetçi Parti, İran savaşından kaynaklanan sürekli fiyat artışlarından derin endişe duyuyor çünkü Kongre'deki temsilcilerinin büyük çoğunluğu kasım ayındaki ara seçimlerde yeniden seçilmek için yarışacak. Temsilciler Meclisi'ndeki yaklaşık 220 Cumhuriyetçi ve Senato'daki yaklaşık 34 üye bu seçimlerde yeniden rekabet edecek. Bu kritik seçimler, Cumhuriyetçi Parti'nin geleceğini ve Başkan Trump'ın gündemini en azından önümüzdeki iki yıl boyunca belirleyecek. Demokratların Kongre'nin bir veya her iki kanadını da kontrol altına almaları, Trump yönetiminin seçmen tabanına verdiği birçok sözü yerine getirememesi anlamına gelecektir.

Trump yönetimi üzerindeki İran'a karşı savaşın anlamı ve faydası konusundaki baskıyı daha da artıran, Amerikan kamuoyunu böyle bir savaşa hazırlama ve ABD'nin katılımının nedenlerini, özellikle de İran'ın Amerikan ulusal güvenliğine ciddi bir tehdit oluşturduğunu, dolayısıyla onu caydırmanın bir Amerikan askeri müdahalesini gerektirdiğini açıklama konusunda neredeyse kayıtsızlığa varan bir acizlik içinde olmasıdır.

Bu savaş geniş çaplı Amerikan muhalefetiyle karşı karşıya olsa da (anketler Amerikalıların çoğunun buna karşı olduğunu gösteriyor) bu muhalefet, Trump yönetimi üzerinde önemli bir baskı oluşturacak kadar ciddi veya etkili değil

Aslında, yönetimin savaştan önce bu konudaki en ciddi çabası, çok uzun (bir saat 48 dakika süren) bir Birliğin Durumu konuşmasında, İran'ın Amerika Birleşik Devletleri'ne ulaşabilecek balistik füzeler geliştirmesiyle ilgili birkaç saniyelik kısa bir cümleydi. Savaşın patlak vermesi ve ABD yönetimi içindeki hoşnutsuzluğun artmasının ardından da yönetim Amerikan halkına İran'ın ABD ulusal güvenliğine neden doğrudan bir tehdit oluşturduğunu açıklamadı.

Bunun yerine Trump, kamuoyunu ikna edecek güvenilir kanıtlar sunmadan, İran'ın nükleer silah geliştirme niyetinde olduğu ile ilgili yeni iddialarda bulundu ve kendisi önce saldırmasaydı İran'ın ABD'ye saldıracağını “hissettiğinden” bahsetti. İran'ın ABD’ye yönelik sözde tehdidini ABD'nin başına dayatılmış bir silaha benzeterek, yakın bir tehlike gibi gösterdi. Hatta geçen yıl haziran ayında, İsrail'in İran'a karşı yürüttüğü 12 günlük savaş sırasında ABD’nin düzenlediği hava saldırısı ile ilgili anlatısını bile yeniden şekillendirerek, saldırının İran'ın neden olmak üzere olduğu bir “nükleer soykırımı” önlediğini iddia etti.

Net hedefleri olmayan bir savaş

Savaşın hedeflerinin net olmaması nedeniyle yönetime yönelik eleştiriler giderek artıyor. ABD'den gelen resmi açıklamalar, İran'daki dini rejimin çökertilmesi ile rejimin davranışlarının değiştirilmesi arasında gidip gelerek sıklıkla birbirleriyle çelişiyor. Amerikan askeri makinesinin İran'a uyguladığı mevcut ve muazzam askeri baskı yoluyla bu hedeflerin nasıl gerçekleştirileceği ise açıklanmıyor.

Yönetimin bu savaşla ilgili söylemindeki ve Amerikan kamuoyunu savaşın anlamı ve faydası konusunda ikna edememesindeki sorunun temel kısmı, Trump'ın kendi kişiliğinde yatıyor. O, açık, neredeyse dürtüsel ve içgüdüsel bir şekilde, o an aklına gelen her şeyi söyleme eğilimiyle tanınıyor; sözleri ile liderliğini yaptığı ve dünyaya karşı birincil yüzü olduğu ülkenin yerleşik kurumsal ve belgelenmiş gerçekleri arasındaki tutarlılığı dikkate almıyor.

fdvfd
Açıklanmayan bir konumda seyreden USS Gerald R. Ford uçak gemisinde nöbet tutan bir ABD Donanması astsubayı, 17 Mart 2026 (Reuters)

Bununla birlikte Dışişleri Bakanı Marco Rubio ve Savunma Bakanı Pete Hagseth gibi yönetiminin diğer yetkililerinin söylemleri tutarlı görünüyor ve savaşın amacının İran'daki rejimi devirmek değil, davranışını değiştirmek, askeri nükleer emellerinden vazgeçmeye zorlamak, balistik füze programını kısıtlamak ve “direniş ekseni” olarak bilinen İran'ın bölgesel nüfuzunu ortadan kaldırmak olduğunu ısrarla vurgulayarak, Başkan’ın sözlü “hatalarını” dolaylı olarak düzeltmeye çalışıyor. Ancak bu söylem de bu çok yönlü hedefin askeri yollarla nasıl gerçekleştirilebileceği sorusuna cevap veremiyor.

Başkan bir fiyat savaşıyla karşı karşıya

Bu savaş geniş çaplı Amerikan muhalefetiyle karşı karşıya olsa da (anketler Amerikalıların çoğunun buna karşı olduğunu gösteriyor) bu muhalefet şu ana kadar savaşı durdurması için Trump yönetimi üzerinde önemli bir baskı oluşturacak kadar ciddi veya etkili değil. Bu anketlere göre, Amerikalılar için en acil sorun İran'daki uzak savaş değil, ekonomidir.

İşte yönetimin karşı karşıya olduğu risk burada yatıyor. ABD'de yükselen yakıt fiyatlarının olumsuz etkisi Amerikan ekonomisinin çeşitli sektörlerine yayılır ve birçok tüketim malında fiyat artışlarıyla sıradan Amerikalılar için somut hale gelirse, yönetim, ekonomik etkisini hafifletmek ve önümüzdeki aylarda başlayacak ve yoğunlaşacak seçim kampanyalarında önemli bir faktör haline gelmesini önlemek için savaşı yeterince hızlı bir şekilde durdurmazsa, gelecek kasım ayındaki ara seçimlerde ağır bir siyasi bedel ödeyecektir. Şu ana kadar bu olumsuz etki Trump'a gerçek bir baş ağrısı verecek kadar yayılmadı.

Cumhuriyetçi üyeler, Başkan ile savaşın devamı konusunda açıkça anlaşmazlığa düşmeye başlarsa, o zaman Trump yönetimi için bu savaşla ilgili ciddi alarm zilleri çalacaktır

Bu nedenle, yönetimin karşı karşıya olduğu en büyük meydan okuma, küresel petrol fiyatlarında yükselişe neden olan Hürmüz Boğazı'nın kapanması krizidir. Şarku’l Avsat’ın al Majalla’dan aktardığı analize göre Yönetim bu krizi çözemezse veya İran'ın boğazdan geçişini engellediği Körfez petrolünü telafi etmek için küresel piyasalara daha fazla petrol sağlayarak krizi hafifletmek için diğer alternatif önlemleri almakta başarısız olursa, bu savaşı sürdürme kapasitesi azalacak ve istenen siyasi hedeflere ulaşmadan savaşı bitirmek zorunda kalacaktır.

Bu önlemler arasında Amerika Birleşik Devletleri'nin stratejik petrol rezervlerinin bir kısmını ve diğer büyük sanayileşmiş ülkelerin rezervlerini piyasaya sürmesi, Rusya'nın Ukrayna'yı işgalinden sonra ABD tarafından uygulanan Rus petrolüne yönelik ambargonun geçici olarak kaldırılması, son olarak da çoğu İran dışındaki uluslararası sularda depolanmış bulunan İran'ın yaklaşık 140 milyon varil petrolünün satışına izin verilmesi yer alıyor.

Cumhuriyetçi “muhalefet” bir uyarı zilidir

Cumhuriyetçi üyeler, Başkan ile savaşın devamı konusunda açıkça anlaşmazlığa düşmeye başlarsa, o zaman Trump yönetimi için bu savaşla ilgili ciddi alarm zilleri çalacaktır. Bu üyeler, Trump'ın kendisini eleştirenleri sert bir şekilde hedef alma eğilimi ve kendi seçim bölgelerindeki rakiplerine siyasi ve hatta mali destek sağlama isteği nedeniyle genellikle Trump ile alenen karşı karşıya gelmekten kaçınmaktadırlar.

vdfsvdfs
Demokrat Temsilciler Meclisi üyesi Yassamin Ansari, Washington'daki Capitol binası önünde, İran’da bir ilkokulun vurulması sonucu hayatını kaybeden öğrencileri ve öldürülen diğer sivilleri simgeleyen ayakkabı ve sırt çantalarından oluşan bir anıtın önünde konuşuyor, 18 Mart 2026 (AFP)

Bu nedenle, Cumhuriyetçilerin Trump'ın İran'daki savaşına yönelik kamuoyu önündeki eleştirileri nadirdir. Ancak birçok Cumhuriyetçi, özellikle Kongre üyeleri, bu savaşın devamına ilişkin çekincelerini öncelikle yönetimin diğer yetkilileriyle iletişim kurarak ve bu endişeleri Başkan’a iç kanallar aracılığıyla ileterek dile getiriyorlar.

Bu üyelerin asıl endişesi ve aynı zamanda çıkarlarını kendi çıkarları ile birleştirerek Trump'ı kazanmak için sahip oldukları en önemli koz, bu savaşın devamının ve olumsuz ekonomik etkilerinin ortaya çıkmasının, yaklaşan ara seçimlerde koltuklarını kaybetmelerine yol açacak olmasıdır. Bu, Trump'ın büyük ölçüde korktuğu bir kayıp çünkü Demokratların bir sonraki seçimlerde Kongre'nin her iki kanadına da hakim olması, siyasi ajandası için ölüm çanlarının çalması anlamına geliyor. Kısacası, Cumhuriyetçilerin bu savaşa karşı duydukları hoşnutsuzluk kamuoyuna yansıdığında, Trump'ın İran ile olan savaşı askeri olarak kazanması ve siyasi hedeflerine ulaşması durumunda bile, başkanlığını siyasi olarak kaybetme yolunda olduğu anlamına gelir. Trump'ın şu anda oynadığı kumar budur.

*Bu analiz Şarku'l Avsat tarafından Londra merkezli al Majalla dergisinden çevrilmiştir.