Son stratejik değerlendirme raporuna göre Tel Aviv tehditlerin merkezinde

Nükleer mesele ve İsrail çevresindeki füze güçlerinin artması İran'ı en tehlikeli tehdit haline getiriyor.

Son değerlendirme raporuna göre İsrail birçok tehditle karşı karşıya. (Reuters)
Son değerlendirme raporuna göre İsrail birçok tehditle karşı karşıya. (Reuters)
TT

Son stratejik değerlendirme raporuna göre Tel Aviv tehditlerin merkezinde

Son değerlendirme raporuna göre İsrail birçok tehditle karşı karşıya. (Reuters)
Son değerlendirme raporuna göre İsrail birçok tehditle karşı karşıya. (Reuters)

Emel Şehade
İsrail Ulusal Güvenlik Araştırmaları Enstitüsü'nün (INSS) 2022 yılı stratejik değerlendirme raporu Tel Aviv'deki karar mercilerinin, hiçbir yetkilinin beklemediği sıkıntılarla karşı karşıya olduğunu ortaya koydu. Zira İsrail, İran'dan, Ortadoğu bölgesinden ve hatta içeriden gelen tehditler ve meydan okumalarla karşı karşıya.
Rapora göre Tel Aviv, önündeki bir dizi zorluk karşısında kapsamlı, istikrarlı ve ileri görüşlü bir stratejik anlayıştan yoksun. Raporda İsrail'in kendisi için bir meydan okuma oluşturan ve güvenliğini tehdit eden çeşitli cepheler karşısındaki durumu ele alındı. Değerlendirmede Ortadoğu'daki ülkelere ve ABD'nin geri çekilmesinin etkisine de değinildi. Ayrıca Filistin meselesi, en az İsrail'in bir süredir tanık olduğu siyasi, sosyal ve ekonomik durumlardan ötürü karar mercilerinin karşı karşıya olduğu iç sıkıntılar kadar önemli olarak nitelendi.
Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı habere göre İsrail Cumhurbaşkanı Isaac Herzog'a teslim edilen değerlendirmede, Tel Aviv'deki karar mercilerine İran dosyası, Filistin sorunu ve iç durumla eşit şekilde ilgilenmeleri tavsiye edildi.

En büyük sorun İran
Stratejik değerlendirmede ağırlık İran konusuna verildi. Tahran’ın gerek nükleer gücüyle gerekse Hizbullah’a destek verip İsrail’in güvenliğini ve sınırlarını tehdit eden füze yeteneklerini güçlendirdiği, Tel Aviv'e karşı tehlikeli bir kordon oluşturan askeri güçleri ile İsrail’in güvenliğini tehdit ettiği vurgulandı.
Stratejik değerlendirme raporunun İran bölümünde şu ifadelere yer verildi:
“Birkaç hafta gibi kısa bir süre içinde nükleer bomba yapabilecek güçteler. Askeri güçlerini inşa edip güçlendirmeye ve Tel Aviv'i tehdit etmeye kararlılar. Ayrıca bir nükleer bomba üretmek için gereken tüm becerilere sahip olacak şekilde nükleer eşiğe ulaşmak için çaba göstermeye devam ediyorlar. İki taraf arasında savaş olması durumunda gerek Hizbullah aracılığıyla füze ve insansız hava araçları (İHA) göndermeye gerekse güney, kuzey ve hatta doğu sınırları boyunca konuşlandırdığı diğer vekilleri aracılığıyla İsrail'i sınırları boyunca çeşitli cephelerden tehdit etmeye ve askeri becerilerini güçlendirmeye kararlılar.”
İsrail'in mevcut durumuna karşı uyarıda bulunulan değerlendirmede, İran'ın hamlelerinin oluşturduğu sıkıntılarla tek başına başa çıkma konusunda yapısal zorluklarla karşı karşıya olunduğu belirtildi. Ayrıca İran ile büyük güçler arasında nükleer dosya üzerinde bir anlaşmaya varılsa da varılmasa da ABD ile koordinasyonu ve özel ilişkileri derinleştirmeye yönelik ihtiyacın arttığına dikkat çekildi. Raporun devamında şu ifadeler kullanıldı.
“Tel Aviv kendisini, İran'ın nükleer dosyası karşısında stratejik bir sorun sarmalında sıkışmış bir halde buluyor. Zira ister kısmi bir anlaşma olsun isterse durumda herhangi bir ilerleme sağlanamasın, müzakerelerin kapısı kapansa dahi nükleer görüşmelerle ilgili olası tüm senaryolar Tel Aviv için kötü. İsrail'in büyük güçler ile İran arasında nükleer planı dondurmaya odaklanacak bir uzlaşmaya karşı çıkması, Tel Aviv’i yalnız ve seçeneksiz bırakacak.”

Kuzey cephesi
Rapor, Suriye'de İran'ın mevzilenme çabalarının devam etmesini tehlikeli bir durum olarak değerlendiriyor. Zira rapora göre buna Lübnan, Suriye ve batı Irak tarafından İsrail'e karşı saldırı becerilerinin, özellikle de Hizbullah'ın hassas füze projesinin güçlendirilmesi eşlik ediyor:
“Bu cepheden İsrail’e yöneltilen tehlikenin arkasında, Suriye ve Lübnan'daki hava savunma sistemlerinin güçlendirilmesi, Esed rejiminin Suriye topraklarında tam kontrolünün olmaması ve Lübnan'daki ekonomik kriz yatıyor. İsrail'in Suriye'de İran veya Hizbullah hedeflerini sürekli bombalayarak yürüttüğü savaşlar, başta Lübnan'daki gittikçe artan hassas füze projesi tehdidi olmak üzere İran’ın tehlikeleriyle mücadele için yetersiz."
Raporda iki bölgede birden yürütülen savaşın başka cepheleri de içine alacak bir güvenlik gerilimine yol açabileceğine dair uyarıda bulunuldu. ‘Suriye sorununu çözmek için bölgedeki diğer oyuncuların yanı sıra ABD'nin de katılmasını sağlamaya çalışılması’ tavsiye edildi.
Rapor’da Lübnan cephesine de değinildi. ‘Lübnan’da istikrarı sağlamaya yardımcı olacak şekilde, durumu toparlamaya yönelik bir plan yapmak için Washington ile iş birliği yapılması” imasında bulunularak ‘bu planın Hizbullah’ın etkisini azaltacağı’ öne sürüldü.
Bu bağlamda yapılan öneriler, Lübnan'daki hassas füze projesine karşı askeri güçlerin hazırlanmasını ve daha geniş bir bakış açısıyla ‘kuzey Lübnan cephesindeki Şii-İran ekseni ve Suriye ile Irak’ın batısına yönelik geniş savaş senaryoları için stratejik güçlerin öne çıkarılmasını’ kapsıyordu.

Filistin sahası... Çözümün olmaması ciddi bir tehdit
Güvenlik birimlerinin ve politikacıların beklentilerinin aksine INSS’nin stratejik değerlendirmesini hazırlayanlar, Filistin meselesiyle de İran başlığı kadar özen gösterilerek ilgilenilmesini ve ikinci plana atılmamasını tavsiye ettiler. Batı Şeria’daki güvenlik durumunun patlamanın eşiğinde olduğunu vurguladılar.
Raporda İsrail'in Batı Şeria'da çatışmayı azaltmaya yönelik boşa adımları ile bölgeyi abluka altına alma olasılığına ilişkin politikasına karşı uyarıda bulunuldu. İsrail-Filistin çatışması için ufukta bir çözüm olmamasının, Yahudi ve demokratik bir devlet olarak İsrail’in kimliğine ve uluslararası toplumdaki konumuna yönelik ciddi bir tehdit oluşturduğu vurgulandı.
Raporda Filistin Otoritesi hakkında şu değerlendirmelere yer verildi:
“Filistin Yönetimi'nin durumu, zayıflığı ve görevlerini yerine getirememe ihtimali İsrail için tehlike arz ediyor. Abbas’tan sonraki döneme ilişkin tehlike artıyor. Zira İsrail, Filistinliler arasında itibar ve üne sahip, silahlı örgütlerin desteğini almasının yanı sıra Abbas’ı devirebilecek kapasiteye sahip kişilerin aday gösterilmesi ihtimalinden korkuyor.”
Raporda Filistin Devlet Başkanı'nın uluslararası arenada ‘tarafları İsrail'e karşı kışkırtma ve İsrail'i bir savaş suçlusu olmakla gösterme’ çabalarının, zayıflığının ve kendisine yönelik tehlikenin farkında olduğunun bir göstergesi olduğu ifade edildi.
Gazze Şeridi ve Hamas Hareketi’ne ilişkin de değerlendirmelerin de yer aldığı raporda ‘bu cephedeki çatışmanın karışık ve uzun vadeli’ olduğuna işaret edildi:
“Hamas yönetiminin güçlenmesi ve askeri gücünün artmasının engellenmesine karşılık İsrail'in oyunun kurallarını Gazzelilerin içinde bulunduğu insani duruma acil bir çözüm bulacak, güvenlik gerilimini engelleyecek ve esir takası anlaşmasına varılmasını hızlandıracak şekilde güney cephesine yönelik değiştirmesi gerekiyor.”
Raporda genel olarak Filistin hakkında da ‘Filistin Yönetimi’ni güçlendirmeyi ve Batı Şeria bölgelerindeki sivil hayat dokusunu iyileştirmeyi amaçlayan siyasi adımlar üzerinde çalışılması ancak tek devlet gerçeğini ilerletecek adımlardan imtina edilmesi’ tavsiyesinde bulunuldu.

İç cephe ciddi bir toplumsal tehdit
Stratejik değerlendirmeyi hazırlayanlar raporu Cumhurbaşkanı Herzog'a sunarken İsrailliler Uluslararası Şeffaflık Örgütü 2021 Yolsuzluk Algı Endeksi’nde İsrail’in yüz üzerinden 59 puan aldığı duyuruldu. İsrail ilk kez bu kadar düşük bir puan alıyor. Bu durum ‘Tel Aviv’in 50 puana düşme yolunda olduğunu’ gösteriyor. 50 puan alan bir devlet tüm standartlara göre yozlaşmış olarak kabul edildiği için bu bir tür kırmızı çizgi sayılıyor.
Rapora göre yolsuzluk, İsraillilerin yönetime ve devlet kurumlarına olan güvenini kaybetmesine yol açan unsur olarak ön plana çıkıyor. Stratejik değerlendirme raporunu hazırlayanlar bunu ‘İsrail toplumunda toplumsal dayanışmayı ve devletin dokunulmazlığını baltalayan ve kamu kurumlarına olan güvende derin bir sarsılmaya yol açan bölünmelerin ve gerilimlerin artmasının yanı sıra karar mercilerinin karşı karşıya olduğu son derece ciddi bir iç tehlike’ olarak değerlendirdiler. Ayrıca ‘Yahudi toplumu içindeki kutuplaşmaya ve İsrail'in Yahudiler ile Araplar arasındaki şiddet olaylarıyla ilgili her olasılığa karşı hazırlıklı olmamasına’ karşı uyarıda bulundular. Buna ek olarak ‘polisin zayıflığının, ülkenin bazı bölgelerinde 'özerk bölgelerin' gelişmesinin yanı sıra ulusal güvenlik risklerine karşı verilen genel tepkiyi de düşürdüğüne’ dikkat çektiler.
Araştırmacılar tehditlere ilişkin değerlendirmelerinde, ‘Araplar ve Yahudiler arasındaki şiddet olayları ve çeşitli şehirlerdeki ciddi kaoslara paralel olarak çok cepheli ve yüksek zayiatlı savaş senaryolarına hazırlanma hususunda görüşlerin farklılık gösterdiğini vurguladılar.



Herzog Park hamlesi, İrlanda ve İsrail'den tepki gördü

Cumartesi Filistin Halkıyla Uluslararası Dayanışma Günü vesilesiyle Dublin'de eylem düzenlendi (Reuters)
Cumartesi Filistin Halkıyla Uluslararası Dayanışma Günü vesilesiyle Dublin'de eylem düzenlendi (Reuters)
TT

Herzog Park hamlesi, İrlanda ve İsrail'den tepki gördü

Cumartesi Filistin Halkıyla Uluslararası Dayanışma Günü vesilesiyle Dublin'de eylem düzenlendi (Reuters)
Cumartesi Filistin Halkıyla Uluslararası Dayanışma Günü vesilesiyle Dublin'de eylem düzenlendi (Reuters)

Dublin Belediye Meclisi'nin Herzog Park'ın adını değiştirmek için hamle yapması, hem İsrail'den hem de İrlanda'dan tepki topladı. 

İrlanda'nın başkentinin yerel yöneticileri, pazartesi günü yayımladıkları açıklamada İsrail'in 6. devlet başkanı Haim Herzog'un adını 1995'ten beri taşıyan parkın isminin değişmesi için harekete geçildiğini belirtti.

63 üyeli belediye meclisinin bu tasarıyı pazartesi oylaması bekleniyor. Parkın yeni adıysa henüz belirlenmedi.

İsrail Cumhurbaşkanı Isaac Herzog, Belfast'ta doğup Dublin'de büyüyen babasının adının parktan silinmesi ihtimaline tepki gösterdi. 

Dün yapılan açıklamada parkın isminin değiştirilerek "Özgür Filistin" yapılmasının düşünüldüğü vurgulanarak bu girişimin "utanç verici bir hamle" olduğu savunuldu. 

İrlanda Dışişleri Bakanı Helen McEntee de "Bu ad değişikliği gerçekleşmemeli. Dublin Belediye Meclisi üyelerine bu tasarının aleyhinde oy vermeleri için sesleniyorum" ifadesini kullandı.

McEntee yaklaşık 3 bin Yahudi'nin yaşadığı İrlanda'nın hükümetinin, İsrail'in Gazze ve Batı Şeria'daki politikalarına açıkça karşı çıktığını hatırlattı.  

39 yaşındaki siyasetçi, parkın adının değiştirilmesinin ülkenin kapsayıcılığını yansıtmadığını savundu. 

1983-1993'te devlet başkanlığı yapan Haim Herzog, 1997'de yaşamını yitirmişti. Oğluyla aynı adı taşıyan babası, İrlanda'nın ilk baş hahamıydı.

Mevcut Baş Haham Yoni Wieder, ad değişikliğinin ülkedeki Yahudilerin tarihini silmek anlamına geleceğini öne sürdü. 

İrlanda Yahudi Temsilci Konseyi (Jewish Representative Council of Ireland/JRCI) Başkanı Maurice Cohen de "Toplumumuz bunu iğrenç bir antisemitizm eylemi olarak algılıyor" dedi. 

Gazze savaşından beri yapılan anketler İrlanda'da Filistin'e yönelik desteğin güçlü olduğunu gösteriyor. 

Aralık 2024'te İsrail Dışişleri Bakanı Gideon Saar, İrlanda'nın "aşırı İsrail karşıtı politikalar" izlediğini öne sürerek Dublin Büyükelçiliği'ni kapatma emri vermişti.

Saar cumartesi sosyal medyadan yaptığı açıklamada da "Dublin, dünyadaki Yahudi düşmanlığının merkezi oldu" ifadesini kullandı. 

Independent Türkçe, Newsweek, RTÉ, Times of Israel, AFP


Papa Türkiye'de: Doğu Ortodoks Kilisesi ile ilişkileri güçlendirmeyi amaçlayan ilk yurt dışı gezisi

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Papa 14. Leo'yu Ankara'da kabul etti, 27 Kasım (AFP)
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Papa 14. Leo'yu Ankara'da kabul etti, 27 Kasım (AFP)
TT

Papa Türkiye'de: Doğu Ortodoks Kilisesi ile ilişkileri güçlendirmeyi amaçlayan ilk yurt dışı gezisi

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Papa 14. Leo'yu Ankara'da kabul etti, 27 Kasım (AFP)
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Papa 14. Leo'yu Ankara'da kabul etti, 27 Kasım (AFP)

Ömer Önhon

Papa 14. Leo'nun iki aşamalı gezisinin ilk durağını Türkiye, ikinci durağını ise Lübnan oluşturuyor. Ziyaret, yüzyıllara yayılan tarihi, dini bir bağlamda gerçekleşmesi ve açık siyasi ve sembolik boyutlar taşıması nedeniyle önem taşıyor.

Vatikan’ın resmi haber portalı, ziyarette kullanılan sembollerin ayrıntılarını ve anlamlarını, ziyaretin Doğu ile Batı arasındaki kardeşliği ve diyaloğu güçlendirme çağrısının sembolü olarak Boğaziçi Köprüsü'nü kullandığı logosunu açıklayan özel bir sayfa yayınladı.

Papa'nın bu ayın 27'sinde başlayan Türkiye ziyareti üç gün sürecek ve üç aşamadan oluşuyor.

Papa, ziyaretine Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk'ün başkent Ankara'daki mozolesi Anıtkabir'i ziyaret ederek başladı. Ardından Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Cumhurbaşkanlığı Sarayı'nda Papa 14. Leo ile bir araya geldi ve burada kendisine görkemli bir karşılama töreni düzenlendi. Bu kapsamda Antakya Medeniyetler Korosu sarayın kütüphanesinde bir konser verdi.

Cumhurbaşkanı Erdoğan konuşmasında Gazze'deki savaşa ve Filistin meselesine değinerek, İsrail'in Katolik Kilisesi de dahil olmak üzere buradaki ibadethaneleri hedef aldığını vurguladı. Ancak Papa 14. Leo, ev sahibi ülkenin duymayı umduğu gibi, İsrail'in adını anmadan veya eylemlerini doğrudan eleştirmeden dünya genelinde devam eden savaşlardan bahsetmekle yetindi.

Papa, ziyaretinin ikinci gününde, Birinci İznik Konsili'nin 1700. yıldönümünü anmak üzere, İstanbul'un yaklaşık 130 kilometre güneydoğusunda, İznik Gölü kıyısında bulunan İznik ilçesine, dini bir ziyaret gerçekleştirdi.

Papa Leo'nun selefi Papa Francis, yıldönümünü kutlamak için bir papalık ziyareti sözü vermişti ve Papa Leo, selefinin ölümünün ardından bu sözünü yerine getirmeye karar verdi.

 Ziyaretin üçüncü günündeyse, çeşitli dini faaliyetlerin yanı sıra İstanbul'daki çeşitli Hristiyan kiliselerini gezecek.

Papa, ziyaretine başkent Ankara'da bulunan Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk'ün mozolesi Anıtkabir'i ziyaret ederek başladı. Daha sonra Cumhurbaşkanlığı Sarayı'nda Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile bir araya geldi

Papa'nın ziyareti, Mor Efrem Süryani Ortodoks Kilisesi ve Aya Yorgi Patrikhanesi'ni ziyaret etmenin yanı sıra İstanbul Ermeni Patrikhanesi’nde bir dua ayinine katılmayı da içeriyor. Ayrıca Fener semtindeki Rum Patrikhanesi’nde yapılacak Aziz Andreas Bayramı kutlamalarına da katılacak.

Papa, Patrik Bartholomeos ile ortak bir bildiri imzalayacak ve İstanbul'un Fener semtindeki Patrikhane binasında kendisi ile resmi bir öğle yemeği yiyecek.

Kapasitesi 5 bin kişilik olan ve genellikle konser ve konferans gibi halka açık etkinliklere ev sahipliği yapmak için kullanılan Volkswagen Arena'da bir ayine başkanlık edecek. Bu ayin, daha önce Türkiye'yi ziyaret eden papaların genellikle kiliselerde ve yalnızca Katolik cemaati üyeleri arasında ayin düzenlemesi nedeniyle benzeri görülmemiş bir durum.

Bir diğer önemli adım ise bu sabah İstanbul'da turkuaz rengindeki çinileri nedeniyle Mavi Cami olarak da bilinen Sultan Ahmed Camii'ni ziyaret etmesiydi.

cdfgthy
Papa 14. Leo, İstanbul'daki Mavi Cami olarak da bilinen Sultan Ahmed Camii'ni ziyaret etti (Reuters)

85 milyonluk nüfusuyla Türkiye'de nüfusun yaklaşık yüzde 99'u Müslümanlardan oluşuyor. Gayrimüslimlerin oranı çok düşük; Katoliklerin sayısının ise yalnızca 33 bin olduğu tahmin ediliyor.

Türkiye'de yaklaşık 180 bin Hristiyan ile yaklaşık 20 bin Yahudi yaşıyor ve bunların, çoğu yüzyıllar öncesine dayanan kiliseler ve sinagoglar da dahil olmak üzere 435 ibadethanesi bulunuyor.

Tarih, Osmanlı İmparatorluğu ile Papalık önderliğindeki Latin Avrupa devletleri arasında bir dizi kara ve deniz savaşına sahne oldu. Türkiye ile Vatikan arasında resmi diplomatik ilişkiler ancak 1960 yılında kuruldu.

O tarihten itibaren, ölümünden önce yalnızca 33 gün papalık yapan 1. Jean Paul hariç tüm Papalar Türkiye'yi ziyaret etti.

Bir diğer önemli adım, bu sabah İstanbul'da turkuaz rengindeki çinileri nedeniyle Mavi Cami olarak da bilinen Sultanahmet Camii'ni ziyaret etmesiydi

Papa 14. Leo, 6. Paul, 2. Jean Paul, 16. Benedict ve Papa Francis'in ardından Türkiye'yi ziyaret eden beşinci papadır.

Dini ve tarihi faktörler nedeniyle Türkiye, papalık ziyaretleri kayıtlarında özel bir yere sahip. Vatikan'ın Türkiye'ye olan ilgisi, bugün Türkiye Cumhuriyeti'ni oluşturan toprakların Hristiyanlığın ilk dönemlerinde oynadığı önemli rolden kaynaklanıyor; zira bu topraklar ilk sekiz ekümenik konsile ev sahipliği yaptı.

Bu ziyaretlerin bir diğer önemli motivasyonu da Katolik Kilisesi'nin İstanbul'daki Fener Rum Patrikhanesi ile bağlarını güçlendirme arzusudur.

fg
Papa 14. Leo, İstanbul'da Doğu Ortodoks Kilisesi liderleriyle yaptığı görüşmede (Reuters)

Katolik Kilisesi ile Doğu Ortodoks Kilisesi arasındaki ayrılık yüzyıllar öncesine dayanıyor. 1054 yılında, Doğu Roma Kilisesi'nin Vatikan'dan ayrılarak “Ortodoks Kilisesi” adıyla bağımsızlığını deklare etmesiyle Büyük Bölünme adı verilen ayrılık yaşanmıştır. Ortodoksluk terimi, “doğru yolu izleyen Kilise” anlamına gelmektedir.

Bu kilisenin orijinal adı “Roma Ortodoks Kilisesi”ydi, ancak Osmanlı döneminde üyelerinin çoğunluğu Rum olduğu için “Rum Ortodoks Kilisesi” olarak anılmaya başlandı.

Teolojik anlaşmazlıkların yanı sıra, Dördüncü Haçlı Seferi sırasında Haçlılar, Bizans İmparatorluğu'nun başkenti Konstantinopolis'i 1204'te yağmalayarak neredeyse tamamen yerle bir ettiler. Burada bir Latin İmparatorluğu kurdular ve Ortodoks Bizanslılar Konstantinopolis'i 1261'de geri almayı başarabildiler.

Ortodokslar, Konstantinopolis'in zayıflamasından papalığı ve Latin Katolikleri sorumlu tuttular. Bu zayıflama nihayetinde 1453'te şehrin Osmanlılar tarafından ele geçirilerek, İstanbul adını almasının yolunu açtı.

Papa 14. Leo, 6. Paul, 2. Jean Paul, 16. Benedict ve Papa Francis'in ardından Türkiye'yi ziyaret eden beşinci papadır

İki kilise arasındaki ilişkiler, Papa 2. Jean Paul'ün hem 2001'de hem de 2004'te, sekiz asır önce yaşananlar için pişmanlığını ifade edip özür dilemesinin ardından iyileşmeye başladı.

Papa 14. Leo'nun Türkiye gezisinin ikinci gününde İznik'e yaptığı ziyaret önemli bir anlam taşıyordu. Zira bu yer, MS 325 yılında Hristiyanlık tarihindeki ilk ekümenik konsile ev sahipliği yapmıştı. Hristiyan dünyasının dört bir yanından yaklaşık 200 din adamı bu konsile katılmıştı.

Birinci İznik Konsili sonunda, temel Hristiyan inançlarının birleşik bir formülasyonunu temsil eden ve Mesih'in mutlak ilahi doğasını onaylayan İznik İnanç Bildirgesi yayınlandı.

Papa, İstanbul’daki Fener Rum Patriği Birinci Bartholomeos ile birlikte, sular altında kalan Aziz Neophytos Bazilikası'nın kalıntılarının bulunduğu yerde dini ayin düzenledi. İznik Gölü'nün sularının 2015 yılında çekilmesinin ardından ortaya çıkan bu kilisenin, Birinci İznik Konsili'ne ev sahipliği yaptığına inanılıyor.

Papa 14. Leo, ayin sırasında yaptığı konuşmada, Birinci İznik Konsili'nin Hristiyanlık tarihindeki önemine değinerek, dinin asla savaş, şiddet veya herhangi bir köktencilik ya da hoşgörüsüzlük için bir gerekçe olamayacağını vurguladı.

Papa'nın ziyareti en yüksek güvenlik önlemleri altında gerçekleşiyor ve şimdiye kadar herhangi bir olay veya protesto bildirilmedi. Bununla birlikte ziyaret, sosyal medyada yayınlanan açıklamalar ve bildirilerle görüşlerini dile getiren milliyetçiler, laikler ve muhafazakârlar tarafından sert eleştirilere maruz kaldı.

Bunlar, Papa ve Fener Rum Patriği Bartholomeos'u, Hristiyanlığı Türk topraklarında yeniden canlandırma planını uygulamaya çalışan bir haçlı ittifakı kurmakla suçluyorlar.

Türk Ortodoks Patrikhanesi Sözcüsü, Türk halkını bir komplo olarak nitelendirdiği şeye karşı birleşmeye çağırdı.

 Mayıs 1981'de Vatikan'da Papa 2. Jean Paul'e suikast girişiminde bulunan Türk vatandaşı Mehmet Ali Ağca da İznik'e gitti.

Suikast girişiminin hemen ardından tutuklanan ve İtalya'da, ardından Türkiye'de cezaevinde kaldıktan sonra 2010 yılında serbest bırakılan Ağca, Papa'yı şahsen karşılamak istediğini söyledi, ancak güvenlik makamları ondan Papa gelmeden önce şehri terk etmesini istedi.

*Bu makale Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli Al Majlla dergisinden çevrilmiştir.


Her neslin en az bir askeri darbeye tanık olduğu ülke: Gine-Bissau

“Bissau'yu seviyorum” yazan bir duvar resminin önünden geçen bir adam, 27 Kasım 2025 (AFP)
“Bissau'yu seviyorum” yazan bir duvar resminin önünden geçen bir adam, 27 Kasım 2025 (AFP)
TT

Her neslin en az bir askeri darbeye tanık olduğu ülke: Gine-Bissau

“Bissau'yu seviyorum” yazan bir duvar resminin önünden geçen bir adam, 27 Kasım 2025 (AFP)
“Bissau'yu seviyorum” yazan bir duvar resminin önünden geçen bir adam, 27 Kasım 2025 (AFP)

Sergey Eledinov

Batı Afrika ülkesi Gine-Bissau’da ordu, 26 Kasım 2025 günü, oyların yüzde 65'ini alarak seçimlerde zaferini ilan eden Cumhurbaşkanı Umaro Sissoco Embalo’yu gözaltına aldıktan sonra Senegal tarafından tahsis edilen bir uçakla ülkeden ayrıldı. Ayrıca Genelkurmay Başkanı General Biagi Na N'Tam, yardımcısı Mamadou Touré ve İçişleri Bakanı Botche Cande de tutuklandı.

General Horta N'Tam, 27 Kasım 2025 tarihinde kendilerini Ulusal Güvenlik ve Kamu Düzeninin Yeniden Sağlanması Yüksek Askeri Komutanlığı olarak adlandıran bir grup subay adına, ‘geçiş dönemi cumhurbaşkanı’ sıfatıyla bir yıllık geçiş dönemi ilan etti.

Cumhurbaşkanlığı Askeri Ofisi Başkanı General Denis N'Canha, bu tür durumlarda olduğu gibi tipik bir açıklama yaptı. General N'Canha, ordunun yönetime el koymasını ‘ülkeyi istikrarsızlaştırmak için yapılan bir komplonun ortaya çıkarılması’ olarak gerekçelendirdi. Bu komploda yerel ve yabancı politikacılar, ismi açıklanmayan büyük bir uyuşturucu kaçakçısı ve seçim sonuçlarına yabancı müdahale girişimlerinin yer aldığı söyleniyor.

Askeri yönetim parlamento, hükümet ve seçim organları dahil olmak üzere tüm sivil kurumları askıya aldı, seçim sürecini durdurdu, sınırları kapattı, sokağa çıkma yasağı ilan etti, olağanüstü hal ilan etti ve başkentin önemli noktalarına takviye birlikler gönderdi.

Flightradar24 adlı internet sitesine göre yemin töreninin hemen ardından Fildişi Hava Kuvvetleri'ne ait bir uçak Bissau'dan, uzun süredir devrik cumhurbaşkanları ve çevresindeki kişilerin sığınağı olan Abidjan'a doğru havalandı.

Flightradar24 adlı internet sitesine göre yemin töreninin hemen ardından Fildişi Hava Kuvvetleri'ne ait bir uçak Bissau'dan, uzun süredir devrik cumhurbaşkanları ve yakınlarındaki kişilerin sığınağı haline gelen Abidjan'a doğru havalandı.

Askeri yetkililer, seçimlerin fiili galibi bağımsız aday Fernando Dias da Costa ve ülkenin en büyük siyasi partisi olan Gine ve Yeşil Burun'un Bağımsızlığı için Afrika Partisi (PAIGC) lideri Domingos Simões Pereira'nın yanı sıra seçim komisyonunun bazı üyelerini de tutukladı.

Ülkede iktidar bir kez daha askeri cuntaya geçti. Gine-Bissau, siyasi laneti gibi görünen bu durumla bir kez daha karşı karşıya kalırken darbeler ülkede yapısal bir norma dönüştü. Gine-Bissau Portekiz'den bağımsızlığını kazandığından bu yana ülke ‘her nesilde en az bir darbe’ denkleminde yaşıyor.

Şarku’l Avsat2ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre Batı Afrika Devletleri Ekonomik Topluluğu (ECOWAS), Afrika Birliği (AfB), ABD ve Portekiz'in tepkisi tahmin edilebilir oldu. Kınadılar ve yaptırım tehditlerinde, demokrasiye dönüş ve tutukluların serbest bırakılması taleplerinde bulundular.

Görünüşte yeni bir şey yoktu. Ancak 28 Kasım 2025'te Senegal, Umaro Sissoko Embalo’nun 27 Kasım 2025'te Senegal hükümeti tarafından özel olarak kiralanan bir uçakla Dakar'a güvenli bir şekilde ulaştığını resmi olarak doğruladı. Varış saati, uçak tipi, güzergâhın ayrıntıları ve eski cumhurbaşkanına eşlik eden heyette kimlerin olduğu ise açıklanmadı.

Bu hareket, bölgesel olarak koordine edilen ve teknik olarak Senegal tarafından organize edilen ve uygulanan pratik bir diplomatik girişimdi. ECOWAS tarafından Embalo’nun ülkeden tahliyesini resmi olarak onaylayan herhangi bir diplomatik nota veya açıklama olmadı.

Tahliyenin iktidardaki askeri cuntanın onayıyla mı başlatıldığı yoksa üçüncü bir taraf olan Senegal'in katılımıyla mı gerçekleştirildiği belirsizliğini koruyor.

Bu arada, ordu muhalefet kanadındaki politikacıları serbest bıraktı. Serbest bırakılanlardan Fernando Diaz da Costa konuyla ilgili bir açıklama yaparak, yeniden tutuklanma korkusuyla güvenli bir yerde kaldığını belirtti.

dfgrt
Eski Gine-Bissau Cumhurbaşkanı Umaro Sissoco Embalo, başkent Bissau'daki Cumhurbaşkanlığı Sarayı’nda gazetecilerle konuşurken, 10 Şubat 2022 (Reuters)

Ülkede bazı kısıtlamalar kaldırıldı, ancak hükümet bakanlıkları ve kurumları bir sonraki duyuruya kadar kapalı kalmaya devam edecek.

Klasik askeri darbe modelinin kaotik bir versiyonu

Bu olaylar, uluslararası toplumun son yıllarda uzun uzun incelediği, Afrika'daki klasik askeri darbe modelinin kaotik, parçalı ve kötü organize edilmiş bir versiyonuna işaret ediyor.

Tam kapsamlı bir askeri darbe genellikle, rejimin tamamen ve kesin olarak devrilmesini amaçlayan, disiplinli, merkezi ve mantıklı bir şekilde yapılandırılmış bir süreç olarak anlaşılır. Bu süreçte ordu, bütün bir yapı olarak hareket eder, iktidarın kontrolünü ele geçirir, devlet kurumlarını ve iletişim araçlarını ele geçirir ve siyasi liderliği kesin bir şekilde ortadan kaldırır.

Fakat son darbe, 1980, 1999, 2003 ve 2012 yıllarında Gine-Bissau'da gerçekleşen darbelerle karşılaştırıldığında, ülkenin darbeye yatkın geçmişinin soluk bir taklidi gibi görünüyor.

26 ve 27 Kasım'daki olaylar, bu modelin tam tersine işaret ederken, gerçek bir iktidar devri olmadı. Kurumlar üzerindeki kontrol geçici ve eksikken askeri konsey, yeterli etkiye sahip olmayan bir subayın liderliğindeki bir figüran olmaktan ibaret.

Ülkede daha önce 1 Şubat 2022 gerçekleşen darbe girişimini engellemedeki rolü nedeniyle Embalo'ya yakın bir isim olan General Horta N'Tam, 2001 yılında Cumhurbaşkanlığı Muhafız Taburu Komutanlığı görevinden, kuvvetler içinde sağlam bir destek tabanı oluşturmadan, fiilen Genelkurmay Başkanlığı’na yükseldi.

Ordu, bölgede yaygın olarak görülen şiddet olayları ve kamuoyu önünde hakaret olmadan cumhurbaşkanı ve yakın çevresindekileri tutukladı.

Afrika'daki darbe tarihinde ilk kez, görevden alınan bir cumhurbaşkanı iletişim kanallarına erişimini sürdürürken yabancı liderlerle iletişim kuruyor ve uluslararası basına röportajlar veriyor. Bu yüzden tutuklama, bir darbe veya tasfiyeden çok bir güvenlik önlemi gibi görünüyor.

ECOWAS ve Senegal tarafından temsil edilen bölgesel diplomasi, cumhurbaşkanını derhal ülkeden uzaklaştırma görevini üstlendi. Cumhurbaşkanı özgür kalmakla kalmadı, aynı zamanda iletişim kanallarını ve uluslararası desteğini de korudu, bu da askeri cuntanın etkisini etkili bir şekilde zayıflattı.

Bu gerçekler, darbenin net bir yönü veya belirli bir hedefi olmadığını, amacının ve mantığının belirsiz olduğunu ve klasik darbelerin karakteristik özelliği olan inisiyatif ilkesini açıkça ihlal ettiğini doğruluyor.

Ordu, kontrol altında veya manipüle edilmiş gibi görünüyordu ve politika belirlemeden yürütme görevlerini yerine getiriyordu.

Embalo'yu darbenin planlanmasıyla doğrudan ilişkilendiren hiçbir kanıt olmasa da bu olayların tek siyasi yararlanıcısı olmaya devam ediyor.

df
Cumhurbaşkanlığı Askeri Ofisi Başkanı General Denis N'Canha, Silahlı Kuvvetler Genelkurmay Başkanlığı'nda bir basın toplantısı düzenledi, 26 Kasım 2025 (AFP)

‘PAI Terra-Ranka’ adlı geniş kapsamlı bir seçim koalisyonu kuran önde gelen aday Domingos Simoes Pereira, seçimlerden önce elendi. Ancak, seçimler fiilen görevden ayrılan cumhurbaşkanına karşı ya da lehine bir referanduma dönüştüğünden Umaro Sissoko Embalo'nun seçmenlerin sandık başına gitmekte isteksiz olacağı üzerine kurduğu plan başarısız oldu. Protesto oyları bağımsız aday Fernando Diaz da Costa'ya gitti. Hile yapıldığı iddiaları hesaba katıldığında dahi Costa’nın zaferi kesin görünüyordu. Ordunun seçim komisyonuna ‘zaferi Embalo'ya ver’ diye baskı yapmaya çalıştığına dair haberler basında yer aldı.

Darbe, Embalo'yu yenilgiden kurtardı. Bu yenilgi, görevini kaybetmesinden çok daha büyük sonuçlar doğurabilirdi, çünkü kişisel özgürlüğünü tehdit edebilirdi.

Gine-Bissau eski Başbakanı Aristides Gomes, ordunun muhalefet figürlerini gözaltında tutarken Embalo'yu serbest bırakıp onu seçimlerin galibi ilan edebileceğine inanıyor. Bu bir spekülasyon olarak kalıyor, ancak 2019 ve 2020 krizleri, Embalou’yu iktidara getiren ordunun, ülkenin siyasi sisteminde nihai hakem rolünü pekiştirdiğini gösterdi.

Son tutuklamalar, hükümeti devirme veya ortadan kaldırma girişiminden çok bir güvenlik önlemi gibi görünüyor

Durum önümüzdeki haftalarda netleşecek olsa da darbenin niteliğinin kurumsal ortama bağlı olduğu aşikar. On yıllardır kokain ticaretiyle beslenen bir ekonomi, azalan askeri disiplin ve siyasi parçalanma sonrasında, Gine-Bissau'daki darbeler artık kararlı subayların değil, köklü idari kaosun bir ürünü haline geldi.

Bu sadece bir darbe değil, devletin kronik zayıflığıyla ilgili bir durum. Bu da kaos, parçalanmışlık, iktidarın kırılganlığı, elitlerin bölünmüşlüğü ve düzeni etkili bir şekilde sürdüremeyen veya ortadan kaldıramayan sistemin gerçek durumunu ortaya koyuyor.

Son olarak, iki önemli noktaya dikkati çekelim. Bunlardan birincisi, iktidar, araba paylaşım programındaki bir araba gibi pazarlık konusu olamaz. General N'Tam iktidarı ele geçirdikten sonra, emir verildiğinde geri vermeyi kabul edeceğini varsaymak için hiçbir neden yok. İkincisi, bu olayların arkasında hiçbir dış güç bulunmuyor. Afrika'daki güncel iktidar değişimlerinin çoğu, öncelikle Afrikalı aktörler tarafından başlatılıyor ve kendilerini küresel aktörler olarak gören ülkeler de dahil olmak üzere uluslararası toplum, yeni yapıya uyum sağlamaktan başka seçenek bulamıyor.