Fransa ve ortakları Sahel’de kalmakla ve geri çekilmek arasında yol ayrımında

Fransa ‘Barkhane’ gücünün Mali’deki askeri tatbikatları (Reuters)
Fransa ‘Barkhane’ gücünün Mali’deki askeri tatbikatları (Reuters)
TT

Fransa ve ortakları Sahel’de kalmakla ve geri çekilmek arasında yol ayrımında

Fransa ‘Barkhane’ gücünün Mali’deki askeri tatbikatları (Reuters)
Fransa ‘Barkhane’ gücünün Mali’deki askeri tatbikatları (Reuters)

Her geçen gün Sahel’den Fransız yetkililere kötü haberler gelirken, bölgenin durumu da giderek daha kritik hale geliyor. Bu hafta başında meşru hükümetini deviren askeri darbenin ardından Burkina Faso; Mali ve Çad’ın ardından ordu kontrolünde yaşayan üçüncü ülke oldu. Her yeni gösteride Fransa karşıtı duygular yükselirken, Paris’in politikası ise bir yanda devrimcilerle uğraşma, diğer yanda da eski Afrika sömürgelerinde demokrasiyi teşvik etmeye olan bağlılık ihtiyacı arasında gidip geliyor.
İşleri daha da kötüleştiren şey, Fransa’nın 2013’ten bu yana özellikle Mali’de El Kaide ve DEAŞ terör örgütleriyle bağlantılı gruplara karşı savaşa dahil olması. Bununla birlikte Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, geçen Haziran ayında Barkhane gücünü 2023 yılına kadar yarıya indirme, misyonlarını sona erdirme ve sorumluluğu Avrupa Takuba gücüne devretme planını duyurdu. Komando birimlerinden oluşan bu kuvvet, Malili güçlerin terörle mücadelelerinde onlara ‘ayak uydurmaya’ odaklanıyor. Paris, 14 Avrupa ülkesinin de buna dahil olduğunu söylerken, sayısının azlığını (bugün bin kişiden az) da birliklerini ülke dışındaki askeri görevlere göndermek isteyen bazı ülkelerdeki karmaşık yasal prosedürlere bağlıyor. Bu durum, pratikte söz konusu kuvvetin mevcut haliyle 5 bin 300 kişilik Barkhane kuvvetinin yerini almaya yetersiz olduğu anlamına geliyor.
Aynı şekilde İsveç, Mali’de faaliyet gösteren MINUSMA (Mali’de Birleşmiş Milletler Çok Boyutlu Entegre İstikrar Misyonu) adlı uluslararası güce katılımıyla ilgili sorulara paralel olarak, bu yıl deniz katılımına (150 kişi) son vereceğini açıkladı. Nijer, İsveç gücünün kendi topraklarına transferini reddetti. İsveç açısından doğru olan, Takuba ve MINUSMA’ya katılan Almanya için de geçerli. Savunma Bakanı Christine Lambrecht, Berlin’in Mali’de ‘bin tanesi uluslararası gücün bir parçası’ olan bin 300 kişilik gücünün akıbetini ‘incelediğini’ söyledi.
İşin aslı şu, Paris’in ve beraberinde Mali’deki Avrupalı güç Takuba’nın karşısındaki zorluklar, Ağustos 2020’de Devlet Başkanı İbrahim Boubacar Keita’yı deviren askeri darbeyle başladı. Geçen yıl Mayıs ayında gerçekleşen ve Albay Asimi Guetta’yı askeri konsey başkanlığına getiren ikinci darbeyle daha da şiddetlendi. Son aylarda bir ölçüde halk desteğine sahip askeri cunta ile dışarısı arasında (spesifik olarak ‘Batı Afrika Ekonomik Topluluğu’ ile Fransa ve onun aracılığıyla Avrupa Birliği (AB) ile) bir ‘kol büküm’ süreci yaşanıyor. Afrika Grubu ve Avrupalılar, Bamako’ya ekonomik yaptırımlar uyguladı. Bu durum, Mali’ye ek yaptırımlar uygulamayı düşünen Avrupalılar tarafından desteklendi.
Paris ve beraberinde Avrupalılar, darbecilerin meşruiyetini sorgulamanın yanı sıra finans otoritelerinden iki şey alıyor. İlk olarak, yönetimi sivillere geri vermek için gelecek Şubat ayında genel seçimler yapma sözünün ihlali ve geçiş yönetiminin 5 ya da 6 yıl daha uzatılacağının açıklanması. İkincisi ise öncüleri ülkeye gelen Wagner milisleriyle anlaşma. Aslında son gelişme Paris’i ve Avrupa başkentlerini sıkıntıya sokuyor. Üst düzey Fransız makamları, Wagner’in gelişinin Barkhane’nin çıkışı anlamına geldiğini söylerken, Mali’yi radikal örgütlere ve Rus Wagner paralı asker ordusuna bırakmamak için pozisyonlarını inceliyor.
Geçen Temmuz ayında Paris’teki Şanzelize (Champs-Élysées) Bulvarı’nda her yıl düzenlenen geleneksel askeri geçit töreni vesilesiyle, Takuba kuvvetlerinin geçit töreni gerçekleşti. Durum, Fransa’nın, teröre karşı savaşında Avrupa dayanışmasını gösterme arzusu olarak yorumlandı. Mali’de Takuba’nın önündeki engeller birikirken, bu da Fransa Savunma Bakanı Florence Parly’nin geçen salı günü Avrupalı ​​ortaklarıyla Takuba’nın kaderini görüşmek üzere bir dizi istişare başlattığını açıklamasına neden oldu.
Ayrıca bir Danimarka gücünün Takuba’ya katılmak için Mali’ye gelmesiyle ilgili olarak Bamako ve Avrupalılar arasında bir tartışma baş gösterdi. Mali hükümeti, oldukça hızlı bir şekilde Kopenhag’a ‘konuşlanmanın rızası dışında yapıldığını’ öne sürerek, gücünü geri çekmesi çağrısı yaptı. Bu, Paris ve beraberinde Kopenhag tarafından yalanlanırken, Danimarka kuvvetlerinin konuşlanmasının Bamako’nın önceden onayıyla olduğu savunuldu. Danimarka Dışişleri Bakanı Jeppe Kofod’a göre Danimarka kuvvetlerinin gönderilmesi Bamako’nun ‘açık bir daveti’ sonrasında gerçekleşti. Fransa Savunma Bakanı, Danimarkalı Bakana ‘Danimarkalı ortaklarla dayanışmalarını’ dile getirdi. Söz konusu konuşlandırılmanın, Mali askeri grubunun güvencelerinin aksine yasal bir temele dayandığı belirtildi. Ayrıca geçen çarşamba gecesi, Takuba’ya dahil olan 14 Avrupa ülkesi, Kopenhag’ı desteklemek ve olayları yeniden perspektife sokmak için ayrıntılı bir açıklama yaptı. Fransa Dışişleri Bakanlığı tarafından yapılan açıklamaya göre uluslararası ortaklar, Mali geçiş makamlarının ‘Danimarka birliğinin konuşlandırılmasının yasal bir dayanak olmaksızın ve Malili hükümetinin onayı olmadan gerçekleştiğini’ açıklaması dolayısıyla üzüntülerini ifade etti. Açıklamada uluslararası ortakların ‘kalıcı barış ve istikrara ulaşma çabalarında ve terörle mücadelede Mali’yi ve halkını desteklemekle meşgul olduklarını’ hatırlatılırken, Bamako’ya da ‘bu durumu hızla çözme’ ve ‘diplomatik ve operasyonel iş birliğinin sağlam temellerine saygı duyma’ çağrısı yapıldı. Açıklamada ayrıca, Danimarka’nın terörle mücadeleye katkısının ‘bölge açısından kritik ve vazgeçilmez’ olduğu ifade edildi.
Açıklamada, iki taraf arasında daha önce yapılan yazışmalar da yer alıyor. Mali’nin 27 Kasım 2019’da Danimarka’ya resmi bir davetiye gönderdiği ve geçen yıl 29 Haziran’da Bamako’daki Danimarka Büyükelçiliğine resmi bir onay verildiği hatırlatılırken, Danimarka’nın askeri varlığının ‘yasal’ olduğu vurgulandı.
Ancak Bamako’nun Avrupa’nın açıklamasına farklı bir cevabı var. Öyle ki sınır dışı etme talebinin tekrarlandığını ve bu konuda ‘ısrarı’ içeren yeni bir açıklama yapıldı. İki taraf arasındaki eski yazışmalara da yer verildi. Açıklamaya göre Danimarka kuvvetlerinin konuşlandırılmasına izin veren bir ‘anlaşma’ yok ve Kopenhag, geçen Haziran sonunda Takuba’ya katılmak üzere bir kuvvet göndermesinin onaylanması için bir ‘taslak metin’ teslim etti.
Bamako, geçen Kasım ayında Danimarka tarafına yanıtını bildirdi ve içeriğin ‘incelendiğini’ belirtti. Bu durumda Danimarka, ‘resmi bir onay bekleyen’ bir konumda kaldı. Askeri Konsey, Danimarka Dışişleri Bakanı’nın tweetini eleştirirken, bunu ‘uygunsuz’ ve ‘şaşırtıcı ve kırgın’ olarak nitelendirdi ve Danimarka kuvvetlerinin gelişi için yasal bir dayanağın bulunmadığını bir kez daha vurguladı.
Geçen salı günü Fransa Savunma Bakanı, Bamako’nun Paris ile yapılan savunma anlaşmasını yeniden gözden geçirme ve Avrupa askeri uçaklarının kendi hava sahasında uçmasını önleme talebi de dahil olmak üzere askeri konseyin eylemlerini ‘kışkırtıcı’ olarak nitelendirdi. Fransa Savunma Bakanı Florence Parly’e göre, Sahel’deki yeni duruma uyum sağlanması gerekiyor.
Paris’te Takuba’nın kaderinin, Fransa’nın Mali’deki ve genel olarak Sahel bölgesindeki askeri varlığı konusunda vereceği karara bağlı olduğuna dair bir kanaat var. Bölgede siyasi, stratejik ve ekonomik çıkarları olan Fransa’nın geri çekilmesi halinde hiçbir Avrupalı ​​gücün orada kalmayacağı kesin. Batılıların çıkışının, özellikle 3 ülke (Mali, Burkina Faso ve Nijer) olmak üzere Sahel’de faaliyet gösteren terör örgütlerinin ‘Fildişi Sahili, Gana ve Benin gibi Batı Afrika ülkelerinde daha fazla yayılmasına’ kapı açacağı korkusu hâkim. Ayrıca Avrupa birliklerinin geri çekilmesiyle Takuba’nın parçalanması, Paris’in planlarını sekteye uğratacak. Fransa ise gelecek baharda cumhurbaşkanlığı ve yasama seçimlerine hazırlanıyor.
Sorular, Fransa’ya insani ve maddi açıdan çok pahalıya mal olan bölgedeki askeri angajmanın sonuçları ve geleceği etrafında dönüyor. El Kaide ve DEAŞ’ın üst düzey kadrolarının ortadan kaldırılmasındaki yadsınamaz başarılara rağmen bunlar, Fransa makamlarının askeri olarak geri çekilmesini sağlayacak düzeyde değil. Bu nedenle Paris, en tatlısı da acı olan seçeneklerin eşiğinde.



İran'ın çöküşünün bölge üzerindeki potansiyel etkisi nedir?

Londra'nın merkezindeki İran Büyükelçiliği önünde düzenlenen bir mitingde, rejim karşıtı protestocular, 1979 devriminden önce kullanılan aslan ve güneş amblemli İran bayrağını taşıyor, 9 Ocak 2026
Londra'nın merkezindeki İran Büyükelçiliği önünde düzenlenen bir mitingde, rejim karşıtı protestocular, 1979 devriminden önce kullanılan aslan ve güneş amblemli İran bayrağını taşıyor, 9 Ocak 2026
TT

İran'ın çöküşünün bölge üzerindeki potansiyel etkisi nedir?

Londra'nın merkezindeki İran Büyükelçiliği önünde düzenlenen bir mitingde, rejim karşıtı protestocular, 1979 devriminden önce kullanılan aslan ve güneş amblemli İran bayrağını taşıyor, 9 Ocak 2026
Londra'nın merkezindeki İran Büyükelçiliği önünde düzenlenen bir mitingde, rejim karşıtı protestocular, 1979 devriminden önce kullanılan aslan ve güneş amblemli İran bayrağını taşıyor, 9 Ocak 2026

Ömer Önhon

İranlılar, 1979 devriminden sonra iktidarı ele geçiren rejimi protesto etmek için sayısız kez sokaklara döküldüler; bu, İslam Cumhuriyeti tarihinde çok tanıdık bir sahne haline geldi. Ancak bu kez, protestolar daha derin ve daha tehlikeli anlamlar taşıyor.

Protestoların itici gücü artık rejimin ideolojik ve baskıcı doğasıyla sınırlı değil; günlük yaşamın her yönünü etkileyen boğucu bir ekonomik krizi de içerecek şekilde genişledi. Öfke yayılırken, dikkat çekici bir gelişme yaşandı; geleneksel olarak rejimin destekçileri olarak kabul edilen ve daha önce protestolardan uzak duran Tahran Kapalı Çarşı tüccarlarının da protestolara dahil olması. Onların dahil olması, rejim için endişe verici bir değişimi temsil ediyor, ancak bu, rejimin yakın zamanda yıkılacağının kesin bir göstergesi değil.

Bu harekete karşılık olarak, İran makamları protestoları bastırmak için rejim güvenlik güçlerini, Devrim Muhafızlarını ve Besic olarak bilinen sadık milisleri büyük sayılarda sokaklarda konuşlandırdı. Tahminler, yaklaşık üç bin kişinin öldürüldüğüne, binlerce kişinin de yaralandığına ve tutuklandığına, gerçek can kaybının ise resmi rakamlardan üç veya dört kat daha yüksek olabileceğine işaret ediyor.

Krizi açıklarken, İran rejimi yaşananları ülkeyi istikrarsızlaştırmayı amaçlayan yabancı müdahaleye ve ekonomiye olan ciddi etkisinden dolayı uluslararası yaptırımlara bağlıyor. Bu iddialar bir miktar doğruluk payı içerse de, krizin kökenleri çok daha derine iniyor ve esas olarak rejimin kendi içindeki yapısal dengesizliklerden kaynaklanıyor gibi görünüyor.

Enflasyon yüzde 45 ile 50 arasında seyrediyor, İran tümeni yabancı para birimleri karşısında değerinin önemli bir kısmını kaybetti, emekli maaşlarını ödeme sorunu kötüleşiyor ve İranlılar genel bir tükenmişlik ve bitkinlik duygusu yaşıyor. Halk her geçen gün daha da fakirleşirken, rejimin elitleri ve fırsatçıları, adaletsizlik duygusunu daha da artıran yaygın yolsuzluk ortamında servet biriktirmeye devam ediyor.

Ekonomik krizin yanı sıra, İran makamları yıllardır Tahran'daki hava kirliliği de dahil olmak üzere kronik sorunlarla başa çıkmayı başaramadı; bu sorunlara şimdi kuraklık krizi de eklendi. Bu arada, ülkenin kıt kaynakları, çoğu ABD ve İsrail tarafından gerçekleştirilen saldırılarla büyük ölçüde yok edilen çok sayıda silahlanma programına yönlendirildi.

İran'da yaşananlar, Ortadoğu'da gerçekleşen dönüşümlerin daha geniş bağlamından ayrılamaz. Rejimin bölgesel ve uluslararası politikaları yıllar içinde kendisine o kadar çok düşman kazandırdı ki, olası çöküşü uluslararası alanda kendisine karşı pek sempati uyandırmıyor gibi görünüyor

Şarku'l Avsat'ın Al Majalla'dan aktardığı analize göre İran'da yaşananlar, Ortadoğu'da gerçekleşen dönüşümlerin daha geniş bağlamından ayrılamaz. Rejimin bölgesel ve uluslararası politikaları yıllar içinde kendisine o kadar çok düşman kazandırdı ki, olası çöküşü uluslararası alanda kendisine karşı pek sempati uyandırmıyor gibi görünüyor.

Suriye krizinin yankıları bölge ve dünya genelinde hâlâ tazeyken, nüfus ve doğal kaynaklar açısından Suriye'den çok daha büyük bir ülke olan İran'ın çöküşünün potansiyel etkileri düşünüldüğünde endişe daha da artıyor. Bu olasılık, bölgenin çok ötesine uzanan sarsıntılara neden oluyor. Dolayısıyla ilk soru şu: Rejim gerçekten devrilecek mi ve böyle bir değişimin maliyeti ne olacak? Bunu daha ağır bir soru izliyor: Eğer böyle bir durum yaşanırsa, sonrasında sahne nasıl görünecek?

Bu bağlamda, ABD ve İsrail, İranlı protestoculara açık desteklerini açıkladılar. Doğu ve Batı arasındaki ticaret ve enerji yollarında stratejik bir konuma ve yine dünyanın en büyük petrol ve doğal gaz rezervlerinden birine sahip olan İran, ABD Başkanı Donald Trump için Gazze, Venezuela ve Grönland'a benzer bir başka cazip yatırım fırsatı olarak öne çıkıyor.

Trump, rejim protestocuları öldürürse müdahale tehdidinde bulundu ve İranlılara gösterilerinin ivmesini artırma çağrısı yaptı. Ancak, ölümlerin durduğuna ve rejimin protestocuları infaz etme planlarının olmadığına dair bilgilere sahip olduğuna dair son açıklamaları, gerçek niyetleri konusunda bazı belirsizlikler yarattı.

cdfgthy
İran'ın Tahran şehrinde bir kadın sokakta yürüyor, 15 Ocak 2026 (Reuters)

Buna paralel olarak, arka kapı diplomasisi yoluyla İran'ın bazı ABD talepleri karşısında geri adım attığına dair iddialar dolaşıyor. ABD kaynakları ve bilgi sahibi medya kuruluşları, ABD Başkanı’nın hâlâ seçeneklerini değerlendirdiğini ve olası bir askeri müdahalenin tam ölçekli bir işgalden ziyade sınırlı ve belirli olacağını bildiriyor.

Ancak, Venezuela ve başka yerlerde zaten yük altında olan ABD, herhangi bir çatışmanın kontrolden çıkabileceğini kabul ediyor. İran direnir ve karşı saldırı başlatırsa, Washington, bölgeye ve ötesine yayılacak öngörülemeyen sonuçları olan uzun süreli bir çatışmaya sürüklenebilir.

Bu bağlamda, üst düzey bir İranlı yetkilinin, ABD tarafından saldırıya uğramaları durumunda ülkelerinin Suudi Arabistan, BAE ve Türkiye'deki ABD üslerine saldırı düzenleyeceğini söylediği aktarıldı. Önlem olarak, ABD, Ortadoğu'daki en büyük ABD askeri üssü olan Katar'daki el-Udeyd Hava Üssü'nden bazı askeri personelini geri çekti.

İsrail ise, İran'da açıkça rejim değişikliği arayışında olup, yerine Şah dönemini anımsatan dost bir yönetimin gelmesini umuyor. Buna karşılık, Suudi Arabistan, Kuveyt, Umman ve bölgedeki diğer ülkeler, askeri müdahale veya savaşın olumsuz sonuçları korkusuyla itidal çağrısında bulundular, topraklarının herhangi bir askeri operasyon için kullanılmasına izin vermeyeceklerini vurguladılar.

En çok endişe duyan ülkeler arasında Türkiye öne çıkıyor. İran ile ekonomik ve sosyal bağlarına rağmen, iki ülke Ortadoğu, Kafkasya ve Orta Asya'da bölgesel rakiplerdir; bu rekabet, Suriye'deki kriz ve iç savaş sırasında özellikle belirgin hale geldi.

Ankara, diğer bölgesel güçler gibi, askeri müdahalenin olumsuz sonuçlar doğuracağına inanıyor. Yeni bir kitlesel göç dalgası, Irak ve Suriye'dekine benzer bir Kürt sorununun ortaya çıkması ve enerji arzında aksamalardan korkuyor. Buna ek olarak, İsrail ile dost yeni bir İran yönetiminin kurulması endişesi de var; bu durum Türkiye için son derece rahatsız edici bir olasılık.

Prensip olarak, İranlıların liderlerini seçmelerine olanak tanıyan özgür seçimler yoluyla rejim içinden değişim, en iyi çözüm yolu gibi görünüyor. Ancak rejimin sertlik yanlısı kurmaylarının ve ona sadık olanların iktidarı kolayca bırakacağını hayal etmek zor

Bu bağlamda, Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, özellikle İsrail'i işaret ederek, bir dış müdahale olduğunu belirtti. İsrail’in İran'daki protestolardan istediği sonucu alamayacağını varsayması, rejimin çökmesi olasılığından şüphe duyduğu şeklinde yorumlanabilir.

Fidan, 24 saat içinde İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi ile iki telefon görüşmesi yaptı ve ayrıca ABD'nin Ankara Büyükelçisi Tom Barrack ile de temasa geçti. Bu, Türkiye'nin gerilimi kontrol altına alma ve durumu yatıştırma yönündeki diplomatik çabaları olarak görülebilir.

sdvfd
Lahey'de düzenlenen ve İran'daki kitlesel protestoları destekleyen bir mitingde göstericiler İran bayrakları ve pankartlar taşıdı, 10 Ocak 2026 (AFP)

Bu Türk yaklaşımı, Ankara'nın 2011'deki Suriye'ye yönelik tutumunu hatırlatıyor; o zaman da komşu ülke olarak Esed rejimini reformları uygulamaya, protestocuların taleplerini dinlemeye ve güç kullanmayı bırakmaya çağırmıştı. Ancak rejim o dönemde oyalamayı tercih etmişti.

Prensip olarak, İranlıların liderlerini seçmelerine olanak tanıyan özgür seçimler yoluyla rejim içinden değişim, en iyi çözüm yolu gibi görünüyor. Ancak rejimin sertlik yanlısı kurmaylarının ve ona sadık olanların iktidarı kolayca bırakacağını hayal etmek zor.

Buna karşılık, İran muhalefeti cesur ve kararlı görünüyor, ancak birleşik bir siyasi cephe ve tek bir birleştirici lider yokluğundan muzdarip. Bu boşlukta, bazı göstericiler, İran'ın son Şahı'nın oğlu ve ABD'de ikamet eden, son zamanlarda kendisini lider ve kurtarıcı olarak göstermeye çalışan Rıza Pehlevi'nin geri dönmesini talep ettiler.

Rıza Pehlevi’nin bir rolü olabilir, ama İranlıların çoğunluğunun, hatta rejime karşı olanların bile, Mollalar yönetimini 46 yıl önce devirdikleri ve nefret ettikleri bir monarşi sistemi ile değiştirmek isteyeceğine inanmak zor. Bununla birlikte, iç ve uluslararası güç mücadelelerinin karmaşık ağı göz önüne alındığında, tüm senaryolar muhtemel olmayı sürdürüyor.


Netanyahu, Gazze'deki Yürütme Kurulu’nun yapısına itirazının ardından iktidar koalisyonuyla bir araya geldi

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu (Arşiv – Reuters)
İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu (Arşiv – Reuters)
TT

Netanyahu, Gazze'deki Yürütme Kurulu’nun yapısına itirazının ardından iktidar koalisyonuyla bir araya geldi

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu (Arşiv – Reuters)
İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu (Arşiv – Reuters)

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu bugün iktidardaki koalisyon ortaklarını toplantıya çağırdı. Bu adım, Netanyahu’nun Beyaz Saray tarafından Gazze Şeridi’nin yönetimini denetleyecek Barış Konseyi kapsamında ilan edilen Yürütme Kurulu’nun yapısına itiraz etmesinin ertesi günü geldi.

Beyaz Saray dün, ABD Başkanı Donald Trump’ın Gazze Şeridi’nde savaşı sona erdirmeyi hedefleyen 20 maddelik planı çerçevesinde, başkanlığını Trump’ın üstleneceği Barış Konseyi’nin çatısı altında faaliyet gösterecek Yürütme Kurulu’nun kurulduğunu duyurmuştu.

Danışma niteliğinde olduğu belirtilen Yürütme Kurulu’nda, Dışişleri Bakanı Hakan Fidan ile Katarlı diplomat Ali ez-Zavadi’nin yanı sıra çeşitli bölgesel ve uluslararası yetkililerin yer aldığı kaydedildi.

Netanyahu’nun ofisi cumartesi gecesi geç saatlerde, Yürütme Kurulu’nun yapısına itiraz etti. İsrail Başbakanlık Ofisi’nden yapılan açıklamada, “Trump tarafından kurulan ve başkanlığını bizzat üstlendiği Barış Konseyi’ne bağlı Yürütme Kurulu’nun yapısının ilanı, İsrail ile herhangi bir koordinasyon sağlanmadan yapılmış olup, İsrail’in politikalarıyla çelişmektedir” ifadesi kullanıldı. Açıklamada, Başbakan Netanyahu’nun, İsrail’in çekincelerini ele almak üzere Dışişleri Bakanı’na ABD Dışişleri Bakanı ile temasa geçmesi talimatını verdiği belirtildi.

Açıklamada itirazın gerekçeleri ayrıntılandırılmadı. Ancak Şarku’l Avsat’ın AFP’den aktardığına göre İsrail, Ekim 2023’te savaşın başlamasından bu yana iki ülke arasındaki ilişkilerin ciddi şekilde bozulması nedeniyle, savaş sonrası Gazze Şeridi’nde Türkiye’nin herhangi bir rol üstlenmesine daha önce de sert biçimde karşı çıkmıştı.

Trump’ın, Hakan Fidan’ı Yürütme Kurulu’na dahil etmenin yanı sıra Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ı da Barış Konseyi’ne katılmaya davet ettiği bildirildi. İsrail medyasında yer alan haberlere göre, iktidar koalisyonu liderleri bugün Yürütme Kurulu’nun yapısını görüşmek üzere bir araya geldi.

Netanyahu’nun liderliğini yaptığı Likud Partisi’nin Sözcüsü, “Koalisyonun saat 10.00’da bir toplantısı planlanıyor” açıklamasını yaptı, ancak toplantının içeriğine ilişkin ayrıntı vermedi.


İranlı yetkili: Protestolarda 500 güvenlik görevlisi dahil 5 bin kişi hayatını kaybetti

 ‘İran bizim vatanımızdır’ yazan Farsça bir reklam panosunun önünden geçen İranlılar (EPA)
‘İran bizim vatanımızdır’ yazan Farsça bir reklam panosunun önünden geçen İranlılar (EPA)
TT

İranlı yetkili: Protestolarda 500 güvenlik görevlisi dahil 5 bin kişi hayatını kaybetti

 ‘İran bizim vatanımızdır’ yazan Farsça bir reklam panosunun önünden geçen İranlılar (EPA)
‘İran bizim vatanımızdır’ yazan Farsça bir reklam panosunun önünden geçen İranlılar (EPA)

İranlı bir yetkili bugün yaptığı açıklamada, ülkede yaşanan protestolarda en az 5 bin kişinin hayatını kaybettiğinin tespit edildiğini, yaşamını yitirenler arasında yaklaşık 500 güvenlik görevlisinin de bulunduğunu söyledi.

Şarku’l Avsat’ın Reuters’tan aktardığına göre yetkili, ‘teröristler ve silahlı kışkırtıcıların’ masum İranlıların ölümünden sorumlu olduğunu ileri sürdü.

Konuya ilişkin hassasiyet nedeniyle adının açıklanmasını istemeyen yetkili, en şiddetli çatışmaların ve en yüksek can kaybının, ayrılıkçı Kürt grupların faaliyet gösterdiği ülkenin kuzeybatısındaki bölgelerde yaşandığını ifade etti.

Yetkili, nihai can kaybı sayısının keskin biçimde artmasının beklenmediğini belirterek, ‘İsrail ve yurt dışındaki silahlı grupların’ sokaklara çıkanlara destek ve silah sağladığını iddia etti.

Aynı bağlamda, İran Meclisi Ulusal Güvenlik ve Dış Politika Komisyonu Sözcüsü İbrahim Rızai de bugün yaptığı açıklamada, Avrupa Troykası’nın büyükelçilerinin doğrudan ‘terör unsurlarının’ yanında yer aldığını ve olayların yönlendirilmesinde etkin rol oynadığını savundu.

Rızai, İran’daki ilgili kurumların, bazı Batılı ülkelerin İran içinde cinayetler işlemek üzere terör gruplarını organize etmek amacıyla dolar ve yabancı para transferleri yaptığını gösteren belgelere sahip olduğunu öne sürdü.

Diğer yandan İran Yargı Erki Sözcüsü Asgar Cihangir ise ülkede yaşanan son olayların sıradan karışıklıklar olmadığını, Batılı ülkeler tarafından yönlendirilen terör eylemleri olduğunu söyledi. Cihangir, içerideki terör hücrelerinin liderleri ve yurt dışındaki bağlantılarının ortaya çıkarıldığını belirterek, yargı sürecinde şiddet olaylarına kandırılarak katılan kişiler ile yabancı istihbaratlara çalışan teröristler arasında ayrım yapılacağını kaydetti.