NATO hakkında bilinmesi gerekenler… Örgütün Ukrayna krizindeki rolü nedir?

NATO bayrağı tutan bir asker (Reuters)
NATO bayrağı tutan bir asker (Reuters)
TT

NATO hakkında bilinmesi gerekenler… Örgütün Ukrayna krizindeki rolü nedir?

NATO bayrağı tutan bir asker (Reuters)
NATO bayrağı tutan bir asker (Reuters)

Rusya ile Ukrayna arasındaki artan gerilim, Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü’nün (NATO) bölgedeki rolüne ışık tuttu.
Merkezi Belçika’nın başkenti Brüksel’de bulunan bir Avrupa ve ABD savunma ittifakı olan NATO, 1949 yılında Soğuk Savaş sırasında ‘barışı ve istikrarı teşvik etmek ve üyelerini korumak’ amacıyla kuruldu.
ABD liderliğindeki NATO’nun bir diğer kurulma amacı, Batı Avrupa ülkelerini Sovyetler Birliği’nin oluşturduğu tehditten korumak ve İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Komünizmin yayılmasına karşı koymaktı.
CNN, NATO hakkında bilinmesi gerekenleri şu şekilde derledi;

NATO üyesi ülkeler hangileri?
ABD, Kanada, İngiltere ve Fransa başta olmak üzere 12 kurucu ülke, 1949’da Kuzey Atlantik Antlaşması’nı imzalayarak, birbirlerini siyasi ve askeri yollarla koruma sözü verdi.
NATO, o zamandan bu yana toplam 30 üyeyi kapsayacak şekilde büyüdü.
Bu ülkeler şunlar; Arnavutluk, Belçika, Bulgaristan, Kanada, Hırvatistan, Çek, Danimarka, Estonya, Fransa, Almanya, Yunanistan, Macaristan, İzlanda, İtalya, Letonya, Litvanya, Lüksemburg, Karadağ, Hollanda, Kuzey Makedonya, Norveç, Polonya, Portekiz, Romanya, Slovakya, Slovenya, İspanya, Türkiye, İngiltere ve ABD.

NATO’nun özel ordusu var mı?
Hayır. NATO, üye ülkelerinin güçlerine katkıda bulunmasına güvenir, yani temelde her ulusun bireysel güçleri kadar güçlüdür. Her ülkenin savunmasına yeterli kaynak ayırdığından emin olmak tüm üyelerin çıkarınadır.
Bu, ABD ve İngiltere’nin diğer üye devletleri NATO’ya adil bir şekilde katkı yapmadıkları için sık sık eleştirmesiyle birlikte ittifaktaki ana tıkanıklık noktalarından biri oldu.
NATO’nun 1949’da kuruluşundan bu yana, ABD’nin askeri harcamaları her zaman diğer müttefiklerin bütçelerini gölgede bıraktı. 11 Eylül saldırılarından sonra ABD harcamalarını artırdığında bu fark daha da büyüdü.
NATO yönergelerine göre, her ülkenin gayri safi yurtiçi hasılasının (GSYİH) yüzde 2’sini savunmaya harcaması gerekiyor, ancak çoğu ülke bu hedefe ulaşamıyor.

ABD eski Başkanı Donald Trump bu konuda özellikle açık sözlü davranarak, Avrupa ülkelerini daha fazlasını yapmaya çağırdı ve ABD’nin fazlasıyla sübvanse ettiği NATO’daki adil paylaşım payını ödemelerini istedi.
NATO’nun en son tahminlerine göre, yedi üye ülke, Yunanistan, ABD, Hırvatistan, İngiltere, Estonya, Letonya, Polonya, Litvanya, Romanya ve Fransa 2021’de yüzde 2 hedefine ulaştı.
2014’te yalnızca ABD, İngiltere ve Yunanistan yüzde 2’den fazla harcama yapıyordu. O zaman, diğer tüm üye devletler, 10 yıl içinde askeri harcamaları artırmayı taahhüt etti ve çoğu ülke sözünü tuttu.

NATO’nun yetki alanı zaman içinde nasıl değişti?
Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra NATO gelişti ve genişledi.
NATO üyeleri o zamandan beri Bosna’da barış gücü olarak hizmet etti, insan kaçakçılığına karşı savaştı ve Akdeniz’deki mültecileri engellemek için görevlendirildi.

İttifak ayrıca, örneğin Estonya’da bir siber savunma merkezi kurmak ve 2019’da uzayı yeni bir alan olarak tanımak gibi çatışmaların ortaya çıkabileceği yeni yollara da yanıt veriyor.

Ukrayna krizi konusunda ne yapıyor?
Rusya son haftalarda Ukrayna sınırına on binlerce askeri yığarken, NATO doğu Avrupa’daki üye ülkelerde varlığını artırmaya çalıştı.
NATO’ya göre, Estonya, Letonya, Litvanya ve Polonya’da tabur büyüklüğünde dört çok uluslu savaş grubu var.
Bu savaş grupları İngiltere, Kanada, Almanya ve ABD tarafından yönetiliyor. NATO, 7 Ocak’ta bunların sağlam ve savaşa hazır güçler olduklarını açıkladı.
NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg, ittifakın bölgeye ek kuvvetler ve yetenekler göndererek bu varlığı hızla daha da güçlendirmeye hazır olduğunu söyledi.
Biden yönetimi, doğu Avrupa’ya olası bir konuşlandırma için 8 bin 500 kadar ABD askerini teyakkuza geçirdi.
Bazı NATO ülkeleri de, Ukrayna’ya silah ve mühimmat göndermeye başladı.
ABD, Ukrayna’ya 300 Javelin tanksavar füzesi, 800 sığınak delici bomba ve yüz binlerce mühimmat da dahil olmak üzere iki silah sevkiyatı gönderdi.
İngiltere, Ukrayna’ya yeni hafif tanksavar silahları sağladı ve Çek hükümeti ise 4 binden fazla 152 milimetre kalibreli top mermisi göndermeyi kabul etti.
NATO’nun Ukrayna’da askeri bulunmuyor ve ittifaktan ülkeye asker gönderme planları da açıklanmadı.
Ancak Ukrayna bir NATO üyesi olmasa da, ittifak ülkeye stratejik düzeyde tavsiyeler de veriyor ve ilişkiyi ‘NATO'nun en önemli ortaklıklarından biri’ olarak tanımlıyor.
NATO, Rusya’nın 2014 yılında Ukrayna’nın Kırım Yarımadasını ilhak etmesinden bu yana, Ukrayna’nın siber savunma, lojistik ve ülkenin komuta ve kontrolünün modernizasyonu dahil olmak üzere kilit alanlarda kapasite geliştirmesini desteklemek için bir dizi proje başlattı. Rusya’ya en yakın üye ülkelerdeki varlığını da artırdı.

Almanya neden eleştiriliyor?
Berlin, son zamanlarda kriz bölgelerine silah ihraç etmeme politikası nedeniyle eleştirilerin hedefi oldu.
Almanya şimdiye kadar Ukrayna’ya silah göndermeyi reddetti ve bunun yerine Kiev’e bir sahra hastanesi, tıbbi eğitim ve 5 bin askeri kask göndermeyi vaat etti.
Almanya’nın karmaşık tarihi nedeniyle, hükümetler askeri harcamalar konusunda her zaman temkinli oluyor ve bir çatışmaya doğrudan dahil olma fikri pek kabul görmüyor.
Almanya da diğer ülkelerle birlikte GSYİH’sinin yüzde 2’sini harcama hedefine ulaşamadığı için eleştiriliyor.
Avrupa’nın en büyük ekonomisi olan Almanya, halihazırda NATO’ya en çok harcama yapan üçüncü ülke.

2021’de savunmaya tahmini 64 milyar dolar ayıran Almanya, savunmasına 72 milyar dolar harcayan İngiltere ve 811 milyar dolar harcayan ABD’nin ardından geliyor.
ABD’nin savunma harcaması, tüm NATO ülkeleri tarafından harcanan toplam miktarın iki katından fazla.
Yeni Alman hükümeti, NATO’nun yüzde 2 hedefine ulaşmak için harcamaları daha da artırmayı taahhüt etti, ancak silah ihracatı konusunda kararlılığını korudu.
Almanya Savunma Bakanı Christine Lambrecht dün yaptığı açıklamada, “Alman hükümeti, kriz bölgelerine ölümcül silahlar göndermeme kararı aldı çünkü durumu daha da körüklemek istemiyoruz. Başka yollardan destek sunmak istiyoruz” dedi.
Almanya, 30 binden fazla ABD askeri gücüne ve ailelerine ev sahipliği yapıyor. Aynı zamanda ABD’nin nükleer silahlarına ev sahipliği yapan birkaç NATO ülkesinden biri.
İngiltere Savunma Bakanı Ben Wallace, ülkesinin kararından dolayı Almanya’yı yargılamadığını söyleyerek, “NATO’da olmanın avantajı 30 müttefikin olması, bu yüzden hepimiz Ukrayna’ya kendi yolumuzda yardım edebiliriz. Açıkçası İngiltere, taktiksel savunma niteliğindeki ölümcül silah yardımına Ukraynalıların ihtiyacı olduğu görüşünde, ancak diğer ülkeleri kararından dolayı yargılamıyoruz” ifadelerini kullandı.



Epstein dosyaları, dondurulmuş Libya varlıkları konusunu yeniden gündeme getirdi

Libya parlamentosunun dondurulmuş fonlar dosyasıyla ilgilenen komitesi, geçtiğimiz ocak ayında Yunanistan Parlamentosu Savunma Komitesi Başkanı’yla bir görüşme gerçekleştirdi. (Temsilciler Meclisi)
Libya parlamentosunun dondurulmuş fonlar dosyasıyla ilgilenen komitesi, geçtiğimiz ocak ayında Yunanistan Parlamentosu Savunma Komitesi Başkanı’yla bir görüşme gerçekleştirdi. (Temsilciler Meclisi)
TT

Epstein dosyaları, dondurulmuş Libya varlıkları konusunu yeniden gündeme getirdi

Libya parlamentosunun dondurulmuş fonlar dosyasıyla ilgilenen komitesi, geçtiğimiz ocak ayında Yunanistan Parlamentosu Savunma Komitesi Başkanı’yla bir görüşme gerçekleştirdi. (Temsilciler Meclisi)
Libya parlamentosunun dondurulmuş fonlar dosyasıyla ilgilenen komitesi, geçtiğimiz ocak ayında Yunanistan Parlamentosu Savunma Komitesi Başkanı’yla bir görüşme gerçekleştirdi. (Temsilciler Meclisi)

Dondurulmuş Libya varlıkları dosyası, ABD Adalet Bakanlığı’nın cinsel istismar suçlarından hüküm giymiş Amerikalı iş insanı Jeffrey Epstein’e ilişkin yeni bir belge grubunu yayımlamasının ardından yeniden gündeme geldi.

Söz konusu dosyalarda Libya’ya ilişkin yer alan iddialar, Libyalılar arasında endişe ve soru işaretlerine yol açtı. Belgelerde, Epstein’in Temmuz 2011’de, İngiliz ve İsrail istihbarat servislerinin desteğiyle, ülke dışında bulunan ve dondurulmuş durumdaki Libya varlıklarını hedef almaya çalıştığı öne sürüldü.

Ancak Libya Ulusal Geçiş Konseyi’nin eski Başkan Yardımcısı Abdulhafız Goga, bu iddiaları yalanladı. Goga, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, “Bu iddiaların kesinlikle hiçbir doğruluk payı yok. Söz konusu fonlar uluslararası mali mekanizmalar çerçevesinde yönetiliyordu” dedi. Gündeme gelen bilgileri ‘yalnızca değerlendirme ve tahminlerden ibaret’ olarak nitelendiren Goga, bunların ‘herhangi bir kesinlik ifade etmediğini’ vurguladı.

Söz konusu dönemde Libya’daki en üst düzey ikinci yetkili olan Goga, bu tür sızıntıların amacının ‘zaten istikrarsız olan Libya’daki durumu daha da karmaşık hale getirmek’ olduğunu ifade etti.

zcdfrgt
Libya Ulusal Birlik Hükümeti (UBH) Başbakanı Abdulhamid Dibeybe, geçtiğimiz aralık ayında Libya Yatırım Otoritesi (LIA) Mütevelli Heyeti ile yaptığı toplantıda (Libya Yatırım Otoritesi sayfası)

Libya’ya ait yurt dışındaki varlıklar, 2011 yılında merhum lider Muammer Kaddafi yönetimine karşı başlatılan ‘devrimin’ ardından, Birleşmiş Milletler (BM) Güvenlik Konseyi’nin 1970 ve 1973 sayılı kararları uyarınca dondurulmuştu. Bu kapsamda, küresel bankalara dağılmış mevduatlar, egemen fonlar ve mali yatırımlardan oluşan varlıkların toplamının yaklaşık 200 milyar dolar olduğu belirtilirken, eski Başkanlık Konseyi bu tutarın yaklaşık 67 milyar dolara gerilediğini açıklamıştı.

Ancak Epstein dosyalarının yayımlanmasının ardından bu varlıklara ilişkin endişeler yeniden gündeme geldi. Bu endişeleri dile getiren isimlerden biri olan, Dış Yatırımlar ve Uzun Vadeli Portföy Şirketi’nin eski başkanı Dr. Halid ez-Zentuti, söz konusu iddiaların ve benzeri girişimlerin yaşanmış olabileceğini dışlamadığını belirterek, ‘2011’den bu yana varlıkları hedef alan tekrarlayan girişimler bulunduğuna’ dikkat çekti.

Zentuti, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, “Afrika ülkeleri başta olmak üzere çeşitli ülkelerde Libya’ya ait yatırım kuruluşlarına bağlı varlık ve gayrimenkullerin müsaderesine yönelik davalar söz konusu. Ayrıca Avrupa mahkemelerinde, aralarında Avrupa’daki kraliyet ailelerinin de bulunduğu aileler tarafından açılan asılsız davalara dayanan yargı kararları bulunuyor” dedi.

Zentuti, “Libya’daki kırılgan durum, siyasi bölünmüşlük ve ilgili kurumların etkin denetim eksikliği, dondurulmuş Libya varlıklarının hedef alınması için elverişli bir ortam yarattı. Bu durum, bazı tarafları, şirketleri ve devletleri bu fonlardan pay almaya teşvik etti” değerlendirmesinde bulundu. Zentuti ayrıca, Libya içindeki bazı çevrelerin, komisyon ya da rüşvet karşılığında sahte bilgi ve belgeler sunarak bu sürece zımnen dahil olmuş olabileceğini de dile getirdi.

Epstein dosyalarında yer alan mesajlara göre, daha önce İngiliz istihbaratı ve İsrail’in Mossad teşkilatında görev yapmış bazı kişilerin, uluslararası hukuk bürolarıyla yapılan görüşmeler kapsamında, dondurulmuş Libya varlıklarının tespit edilmesi ve geri alınması konusunda yardım sunmaya hazır oldukları ifade edildi.

Libya’ya ait dondurulmuş fonlar, 2011’den bu yana Avrupa’da çeşitli girişimlere konu oldu. Bunların son örneği, geçen yıl Birleşik Krallık Lordlar Kamarası’nda İrlanda Cumhuriyet Ordusu (IRA) mağdurlarına tazminat ödenmesine yönelik tartışmalar olurken, daha önce de Belçika’da Euroclear Bank’ta bulunan yaklaşık 15 milyar euronun üzerindeki kısıtlamaların kaldırılması için yıllar süren hukuki süreçler yaşanmış ve bu süreçlerde kraliyet ailesinin de rol oynadığı belirtilmişti.

sdf
Trablus'taki Libya Yatırım Otoritesi (LIA) Genel Merkezi (LIA resmi internet sitesi)

Medyada Epstein dosyaları olarak anılan belgelerle ilgili tartışmalar, Libya’da biri batıda Abdulhamid Dibeybe liderliğindeki Ulusal Birlik Hükümeti (UBH), diğeri ise doğu ve güneyin bazı kesimlerini kontrol eden ve Parlamento tarafından desteklenen Usame Hammad hükümeti olmak üzere iki yönetim arasındaki kronik bölünmüşlük ortamında gündeme geldi. Bu durumun, yurt dışındaki dondurulmuş Libya varlıkları dosyasına olumsuz yansıdığı değerlendiriliyor.

Dondurulmuş fonlara yönelik endişelerin artması üzerine UBH geçen yıl, bazı yatırımların süregelen savaşlar nedeniyle durduğu gerekçesiyle tazminat talep eden davaların tespit edilmesinin ardından, çeşitli ülkelerle iş birliği içinde bu varlıkları takip etmek üzere bir hukuk komitesi oluşturdu. Aynı zamanda bir Libya parlamento komitesinin de dosyayı ele almak üzere Batılı ülkelere ziyaretlerini yoğunlaştırdığı belirtildi.

Libyalı siyasi analist Hüsam Feniş, Epstein dosyalarını, yurt dışındaki dondurulmuş Libya varlıklarını hedef alan ve ‘Libyalıların elinde kalan son siper’ olarak gördüğü bu fonlara yönelik gerçek ve süreklilik arz eden girişimler olarak değerlendirdi.

Şarku’l Avsat’a konuşan Feniş, siyasi bölünmüşlüğün sürmesinin, bu varlıklarla oynanması ve dış müdahalelere açık hale gelmesi riskini artıracağını öngörerek, parçalanmış bir devlet yapısında, fonları korumaya yönelik komitelerin bireysel çabalarının etkisiz kalabileceğine dikkat çekti.

Kurumların birleştirilmesine kadar geçen süreçte Zentuti, BM Güvenlik Konseyi’nin Libya varlıklarının hukuki olarak korunmasına bağlı kalması gerektiğini vurgulayarak, bu fonların, açık bir yetkilendirme ve uluslararası standartlar çerçevesinde, uzman uluslararası şirketler aracılığıyla yönetilmesi ve değerlendirilmesine izin verilmesi çağrısında bulundu. Zentuti, bunun fonların büyütülmesi ve küresel mali riskler, enflasyon ve değer kaybına karşı korunması için gerekli olduğunu ifade etti.

Öte yandan, Euronews’in internet sitesinde yer verdiği Jeffrey Epstein belgeleri, Temmuz 2011 tarihli bir e-postayı da ortaya koydu. Epstein’in ortaklarından biri tarafından gönderilen mesajda, Libya’daki karışıklıktan yararlanılarak Batılı ülkelerde dondurulan Libya varlıklarının geri alınmasına yönelik planlara işaret edildi. Belgelerde, söz konusu varlıkların tutarının yaklaşık 80 milyar dolar olduğu, bunun 32,4 milyar dolarının ABD’de bulunduğu, gerçek değerinin ise bu rakamın üç ya da dört katına ulaşabileceği öne sürüldü.


İran teslim mi olacak yoksa Trump güç açığı ile mi çarpışacak?

İran rejimi tarafından “casus yuvası” olarak adlandırılan Tahran'daki eski ABD büyükelçiliğinin dış duvarlarına çizilmiş bir duvar resminin önünden geçen bir adam, 1 Şubat 2026(AFP)
İran rejimi tarafından “casus yuvası” olarak adlandırılan Tahran'daki eski ABD büyükelçiliğinin dış duvarlarına çizilmiş bir duvar resminin önünden geçen bir adam, 1 Şubat 2026(AFP)
TT

İran teslim mi olacak yoksa Trump güç açığı ile mi çarpışacak?

İran rejimi tarafından “casus yuvası” olarak adlandırılan Tahran'daki eski ABD büyükelçiliğinin dış duvarlarına çizilmiş bir duvar resminin önünden geçen bir adam, 1 Şubat 2026(AFP)
İran rejimi tarafından “casus yuvası” olarak adlandırılan Tahran'daki eski ABD büyükelçiliğinin dış duvarlarına çizilmiş bir duvar resminin önünden geçen bir adam, 1 Şubat 2026(AFP)

Elie Kuseyfi

Dünyada hiçbir uluslararası veya bölgesel kriz, her türlü olasılığa ve senaryoya açık olan İran krizi kadar karmaşık değildir. Burada, Donald Trump dikkatlice düşünmek ve seçeneklerini tartmak zorunda kalıyor. Burada, ABD Başkanı, gerçekte bunu yapamasa bile, Rusya-Ukrayna savaşı hakkında söylediği gibi, sorunu 24 saat içinde çözebileceğini söyleyemez. Gazze'deki ateşkes anlaşması sırasında söylediklerini söyleyemez. O zaman hiçbir tarihsel mantığa dayanmayan kendi değerlendirmesine göre üç bin yıllık bir krizi kısa sürede çözdüğünü iddia etmişti.

lmj
Basra Körfezi'ndeki USS Abraham Lincoln (CVN 72) uçak gemisine iniş yapmak üzere pistte ilerleyen bir F/A-18E Super Hornet uçağı, 23 Kasım 2019 (Reuters)

 Bir kıyaslama daha yaparsak, Venezuela krizi Trump'a Beyaz Saray'ın “arka bahçesinde” güneşli bir günde yapılmış bir gezinti gibi görünebilir, nitekim pratik olarak rejimin başını gövdesinden ayırmış olan Caracas operasyonunun Tahran'da tekrarlanması, ABD'nin İran meselesine yaklaşımında varsayımsal senaryolardan biri. Ancak iki krizi karşılaştırırken en önemli nokta, bu yılın başında düzenlenen Caracas operasyonunun, dünya çapındaki sorunlarla başa çıkmada yeni bir Amerikan yaklaşımını veya tarzını yansıtmasıdır.

Bu noktada, heyecan verici bir televizyon şovu gibi uluslararası sahneyi şok etmeyi ve hayrete düşürmeyi amaçlayan operasyonun yürütülme biçiminin, Başkan Trump'ın gerçeklik televizyonuna benzer şekilde gösteri, heyecan ve sürpriz düşkünlüğünü yansıttığını varsaymak bir yanılgı olabilir. Aksine, bu şok taktiği, ABD'ye yönelik gerçek Çin meydan okuması karşısında, uluslararası krizlerle başa çıkmak ve yeni uluslararası düzenin hatlarını şekillendirmek veya ABD'nin bu düzen içindeki baskın konumunu korumak için yeni bir Amerikan stratejisinden başka bir şey değildir. Nitekim ABD’nin hiçbir politika veya stratejisi artık bu meydan okumadan ayrı tutulamaz. Dahası bu, bir yıl, iki yıl veya hatta on yıl sürecek bir meydan okuma değil; muhtemelen bir yüzyıl boyunca sürecek bir meydan okumadır.

Bu durum, ister Venezuela örneğinde olduğu gibi “sürpriz” yaklaşımını sürdürmeye çalışma, ister İran ile herhangi bir ilişkiyi Çin'in küresel yükselişini engellemenin bir parçası olarak çerçevelendirme açısından olsun, ABD yönetimi ve Başkan Trump için İran meselesinde de geçerli. Burada, Donald Trump ve George W. Bush arasındaki farka ve temsil ettikleri iki Amerikan dönemine işaret etmekte fayda var. Bush ve neo-muhafazakâr danışmanları, Ortadoğu'daki, özellikle Irak'taki askeri harekâtlarını biraz çarpıtma da olsa idealist bir bahaneyle çerçevelediler. O da Sovyetler Birliği'nin çöküşü ve “tarihin sonu”nun bir sonucu olarak demokrasi ve liberal değerleri yaymak.

Şimdi ise Trump ve yönetimi, politikaları ve askeri müdahaleleri için herhangi bir “idealist” başlık belirlemiyorlar. Aksine, bu politikalar ve müdahaleler, önceki yönetimlerin “misyoner” yaklaşımına bir yanıt niteliğindedir; bu yaklaşımın ABD'yi zayıflattığına veya gücünü artırmadığına, dolayısıyla Çin'in ekonomik ve stratejik fırsatlarını güçlendirdiğine inanıyorlar. Bu durum, Trump'ın ikinci dönemindeki politikalarının kişisel tarzını ve uluslararası ilişkiler ile dünyaya yönelik faydacı vizyonunu yansıttığı fikrini bir kez daha dışlıyor. Zira bunlar, hem biçim hem de içerik olarak, ABD'nin Çin'in yükselişini kontrol altına almak ve Amerikan hegemonyasının dünya çapında gerilemesini veya çöküşünü önlemek için yaptığı reaktif veya düzeltici girişimlerdir.

İki Amerikan dönemi arasında

Bu, Trump ile selefleri arasındaki sadece bir tarz farkı değil, özünde, yüzyılın başından bu yana ABD'de ve dünyada meydana gelen dönüşümlerin bir kanıtıdır. Yüzyılın başında, ABD sadece askeri olarak değil, ekonomik olarak da rakipsiz bir güç olarak hareket ediyordu. Ancak şimdi, Çin-ABD ticaret ve teknolojik rekabeti göz önüne alındığında, durum tamamen farklı; bu rekabette Çin, agresif ve çok tehlikeli bir rakip gibi görünüyor.

Trump yönetimi, İran nükleer dosyada, balistik füze ve milis güçler dosyalarında tavizler verse bile, İran ile geleneksel bir anlaşmayla yetinemez

 Bu nedenle, Trump'ın ikinci dönem için seçilmesi, bu tehlikeye yönelik kolektif Amerikan farkındalığının bir sonucuydu. Bu, Washington'un çıkarlarına ve “özgürce” hareket etme gücüne artık hizmet etmeyen liberal kurallara sahip bir uluslararası sistemi savunma, parlak başlıklar belirleme lüksünü ortadan kaldırıyor. Zira bu kurallar artık Washington'u kısıtlıyor ve başta Pekin olmak üzere rakiplerini kontrol altına almak için yeterli araçlar sağlamayan geleneksel uluslararası ilişkiler seyrine hapsediyor.

Bu nedenle, Trump'ın kişisel tarzı ile yönetiminin stratejisi ve hatta Trump'ın ikinci döneminin başlamasıyla birlikte geçirdiği dönüşümlerden sonra Amerikan “derin devletinin” stratejisi arasındaki bu kasıtlı ve sistematik örtüşme, şimdi İran meselesinde en ciddi ve ağır sınavı ile yüzleşiyor. Amerikan ordusunun İran'a yönelik bir saldırıya hazırlık olarak Ortadoğu'ya en büyük cephaneliği yığmasının ardından, Venezuela'daki Amerikan eylem hızının Tahran örneğinde tekrarlanmadığı görüldü. Bu durum, İran meselesiyle ilgili karmaşık hesaplar karşısında Amerikan gücünün sınırlılığını göstermiştir. Bu da Amerikan gücünün hızlı ve “kesin” hedeflere ulaşmadaki yetersizliğini gösterdi ya da neredeyse gösterdi. Trump için daha da önemlisi, İran rejimine yönelik tehditlerin çıtasını en yüksek noktaya çıkardıktan ve protestoculara destek sözü verdikten sonra, her ne kadar İran'ın yaklaşık 800 protestocuyu -bu rakamdan kendisinden başka kimse bahsetmedi- idam etmekten onun sayesinde vazgeçtiğini iddia etse de, tehditlerini ve vaatlerini yerine getirmekten geri adım atmış gibi görünmesidir.

Askeri yığınak ile orantılı bir anlaşma

Her ne olursa olsun, Trump, kendisinin de defalarca bahsettiği bu devasa Amerikan askeri yığınağı karşısında, İran'a karşı kesin ve kararlı bir saldırı düzenlemekten ancak bu yığınak ile orantılı bir anlaşma ile kaçınabilir. Bunu da öncelikle, kasım ayındaki ara seçimlerde sandık başına gidecek Amerikalı seçmene yığınağın maliyetini haklı göstermek, ikincisi, anlaşmanın büyüklüğü aynı zamanda ABD'nin İran'a karşı caydırıcılık gücünün büyüklüğüyle de ölçüleceği için yapmalıdır. Bu, bölgedeki eşi benzeri görülmemiş ABD askeri yığınağının temel bir işlevidir: Washington, bu yığınak ile İran'a karşı caydırıcılığını en üst düzeye çıkarmayı, böylece İran'ın bölgedeki ABD çıkarlarına ve üslerine karşı misilleme yapma gücünü engellemeyi, geçen yıl Haziran ayındaki 12 günlük savaşta olduğu gibi İsrail'i hedef alma ve zarar verme kapasitesini zayıflatmayı amaçlamıştır.

Bu nedenle, Washington ve Tahran arasında yeniden başlaması planlanan müzakerelerin, önceki haziran görüşmelerinde ele alınan konuları kapsayacağı fikri, İran durumunu çevreleyen iç ve dış bağlamlarla, özellikle de 3 Ocak'taki Caracas operasyonuyla ortaya konan yeni ABD dinamiğiyle tutarsız görünüyor. Bu, Trump yönetiminin, İran nükleer dosyada, balistik füze ve milis güçler dosyalarında tavizler verse bile, İran ile geleneksel bir anlaşmayla yetinemeyeceği anlamına geliyor. İki taraf arasında olası bir anlaşmanın ardından, İran'ın ABD'ye yaklaşımında mutlaka bir değişiklik olması gerekiyor.

Rejim değişikliği Trump ve ekibi için öncelik olmasa bile, bu, ister askeri bir saldırı yoluyla olsun ister olmasın, İran rejimi içinde bir tür değişiklik olmadan, Trump'ın bölgedeki Amerikan askeri yığınağının boyutu ile orantılı bir başarı elde edebileceği anlamına gelmiyor. Burada değişiklik, anlaşmanın kendisiyle bağlantılı; yani, bu olası anlaşma, İran rejimindeki bir değişikliğin veya değişim duyurusunun sonucudur. Başka bir deyişle, İran rejimi, Amerikan yönetimiyle karşılıklı olarak kazandıran bir anlaşma yapmaya hazır ve kudretli hale gelmelidir.

Trump'ın İran'a karşı askeri saldırıyı ertelemesi ve diplomasiye şans vermesi, askeri seçenek karmaşık hesaplar ve hassas denklemler içerse bile, Beyaz Saray ve Pentagon'da bu seçeneğin masadan kalktığı anlamına gelmez

Burada, Çin'in küresel yükselişini sınırlamaya dayalı ana Amerikan stratejisine geri dönelim ki bu İran için de geçerlidir. İran ve Washington arasında yapılacak herhangi bir anlaşma, Washington'un görüşüne göre, Çin'i İran içinde sınırlama ile sonuçlanmalıdır. Bu sınırlama petrol ile başlayıp, İran'ın dünyanın ikinci büyük doğalgaz rezervlerine sahip olduğu hesaba katılırsa doğalgaza ve nadir toprak minerallerine kadar uzanmaktadır.

sdfrgt
İran füzeleri, Tahran'daki bir parkta sergilendi, 31 Ocak 2026 (Reuters)

Trump'ın 2018'de İran nükleer anlaşmasından çekilmesinin büyük ölçüde anlaşmanın İran'ı Amerikan pazarlarından ziyade Avrupa pazarlarına açmasından kaynaklandığını unutmamalıyız. Hal böyleyken, özellikle ABD ve Çin arasındaki ticaret savaşları ve küresel ekonomik ve teknolojik rekabet ortamında, ABD İran’ın Çin’e açık olmasını kabul edebilir mi? Trump ve ekibi için İran meselesinin özü budur. Bu, sadece bölgesel bir mesele değil, özellikle Çin, Rusya ve ABD arasındaki uluslararası bağlantıları göz önüne alındığında uluslararası bir mesele olan bu dosyadaki başarılarının veya başarısızlıklarının ölçüleceği yerdir.

Trump ve Hamaney arasında

Bu boyutlara ek olarak, ABD’nin İran'a karşı azami baskı yaklaşımında göz ardı edilemeyecek kişisel bir boyut da var. Bu çatışmanın bir kısmı, tamamen farklı dünyalardan iki adam arasında yaşanıyor; İran Dini Lideri Ali Hamaney ve Donald Trump. Dini Lider, Amerikan Başkanını tekrar tekrar kışkırtıp, kendisine karşılık vermeye zorlayarak ona meydan okumayı başardı. Bunun son örneği, ABD'nin İran'a saldırması durumunda Hamaney'in bölgesel bir savaş başlatma kudretine sahip olup olmadığını göreceğini söylemesiydi. Trump, Hamaney'e karşılık vermeye ne kadar çok çekilirse, onunla arasındaki çatışmayı çözme yükümlülüğü de o kadar artıyor. Bu, dünyanın efendisiymiş gibi davranan ve kimsenin ona meydan okuyamayacağını düşünen Amerikan Başkanı için bir meydan okumadır. Söz konusu meydan okuma ise İran rejimi ile Amerikan yönetimi arasında devam eden çatışmaya ek bir karmaşa katıyor. Bu nedenle ya Trump, Amerikan iç siyasetinin taleplerinden bölgesel müttefiklerin çekincelerine kadar uzanan İran meselesinin karmaşıklığı karşısında “güç açığı” ile çarpışabilir ve bu nedenle geri adım atmak için güvenli çıkış yolları ve sözlü formüller arayabilir. Yahut İran rejimi, müzakerelerde büyük bir taviz verdikten sonra Amerikan taleplerine “teslim” olabilir ve bu kez de İran rejimi istismar edebileceği her türlü sözlü çıkış yolu arayabilir.

Trump'ın İran'a karşı askeri saldırıyı ertelemesi ve “diplomasi”ye şans vermesi, Beyaz Saray ve Pentagon'da askeri seçeneğin masadan kalktığı anlamına gelmediğini de göz ardı etmemek gerekir. Ancak bu seçenek, “kararlı” bir saldırı ile Trump'ın seçmenlerine verdiği söze dayanarak tam ölçekli bir savaştan kaçınmayı dengeleyen karmaşık hesaplar ve hassas denklemler içeriyor. İranlıların kendileri bile, iç gerilimler göz önüne alındığında, böyle bir saldırının protestocuları tekrar sokaklara dökebileceğini göz ardı etmiyorlar. İran rejimi, gerekli ekonomik çözümlerden yoksun olduğu ve ABD ile bir anlaşmaya varmadığı sürece, bu gerilimleri geleneksel yollarla kontrol altına alamayacaktır. Protestocularla tüm mümkün olan müzakere kanalları çöktükten sonra onları sindirmek için kullandığı acımasız baskı da bunu gösteriyor. Bu, İran rejiminin gidişatında bir kopuştur ve Batılı uzmanlar bunu, Hafız Esed rejiminin gidişatında 1982’deki Hama katliamından sonra yaşanan kopuşla karşılaştırmaya başladılar. Dolayısıyla Amerikan baskısı ve müdahalesi senaryoları ne şekilde olursa olsun, bunlar doğal olarak önemsiz değildir ve daha da önemlisi, Trump'ın ikinci dönemi için de önemli bir dönüm noktası oluşturacaklardır.


Üç Amerikan savaş gemisi Haiti açıklarına ulaştı

Port-au-Prince'te bir çocuk, çete şiddeti nedeniyle yerinden edilen ailelerin kaldığı barınakta uyuyor, (AP)
Port-au-Prince'te bir çocuk, çete şiddeti nedeniyle yerinden edilen ailelerin kaldığı barınakta uyuyor, (AP)
TT

Üç Amerikan savaş gemisi Haiti açıklarına ulaştı

Port-au-Prince'te bir çocuk, çete şiddeti nedeniyle yerinden edilen ailelerin kaldığı barınakta uyuyor, (AP)
Port-au-Prince'te bir çocuk, çete şiddeti nedeniyle yerinden edilen ailelerin kaldığı barınakta uyuyor, (AP)

ABD askeri yetkilileri, iktidardaki cumhurbaşkanlığı cuntasının iktidara tutunmaya çalıştığı ve uyuşturucu kartellerinin şiddetinin arttığı bir dönemde, Amerikan savaş gemilerinin Haiti kıyılarına ulaştığını duyurdu.

ABD'nin Haiti Büyükelçiliği'nin X platformunda dün yayınladığı açıklamaya göre, ABD savaş gemileri USS Stockdale, USCGC Stone ve USCGC Diligence, Port-au-Prince Körfezi'ne girerek "Amerika Birleşik Devletleri'nin Haiti'nin güvenliği, istikrarı ve geleceğine olan sarsılmaz bağlılığını yansıtıyor."

Büyükelçilik açıklamasında, filonun "Savaş Bakanı Pete Hegseth'in talimatıyla", Karayipler ve Doğu Pasifik'teki uyuşturucu kaçakçılarını hedef alan ve şimdiye kadar uyuşturucu taşıdığından şüphelenilen teknelere düzenlenen hava saldırılarında 100'den fazla kişinin ölümüne yol açan "Güney Mızrağı Operasyonu"nun devamı olarak gönderildiği belirtildi.

Haiti'de, dokuz üyeli geçiş dönemi başkanlık konseyinin görev süresinin 7 Şubat'ta sona ermesi öncesinde gerilim artıyor. Şarku’l Avsat’ın edindiği bilgiye göre Konsey istifa etmeyi kabul etmesine rağmen, bazı üyeleri, ABD yetkililerinin görev sürelerinin cumartesi günü sona ereceği yönündeki uyarılarını dikkate almadan geçiş dönemi yönetimi projelerine devam ediyor.

Çete şiddeti, eski Başbakan Ariel Henry'nin 2024 yılında istifa etmesine yol açtı. Ülke 2016 yılından beri seçim yapmadı; bu durum, hükümet otoritesinin çökmesine ve güvenlik, sağlık ve ekonomik krizlerin daha da kötüleşmesine neden oldu.

Haiti, Batı Yarımküre'nin en yoksul ülkesi olup, topraklarının büyük bir bölümü, düzenli olarak cinayet ve tecavüz işleyen rakip silahlı çetelerin kontrolündedir. Amerika Birleşik Devletleri yakın zamanda, bu çeteleri desteklemekle suçlanan üst düzey Haitili yetkilileri hedef alan yeni vize kısıtlamaları açıkladı.