‘Gölgedeki bir liderden’ Kazakistan’ın en güçlü yumruğuna doğru: Kasım Cömert Tokayev

Sessiz diplomat, protestolar karşısında ‘dişlerini’ gösterdi.

‘Gölgedeki bir liderden’ Kazakistan’ın en güçlü yumruğuna doğru: Kasım Cömert Tokayev
TT

‘Gölgedeki bir liderden’ Kazakistan’ın en güçlü yumruğuna doğru: Kasım Cömert Tokayev

‘Gölgedeki bir liderden’ Kazakistan’ın en güçlü yumruğuna doğru: Kasım Cömert Tokayev

Politikacılar, bazen ‘Ya olursa?’ diye başlayan varsayımsal sorularla alay ederler. Ancak bu soru, yeni yılın ilk 10 gününde ülkesinin tanık olduğu kanlı protestolar sırasında dünyanın ‘aniden’ tanıdığı Kazakistan Cumhurbaşkanı Kasım Cömert Tokayev hakkında sorulsaydı garip karşılanmazdı.
Peki, ya Kazakistan yılın başında yaşanan bu ani bir patlamaya tanık olmasaydı? 2019 yılı baharında iktidara geldiğinden beri ülkenin ‘kurucu babası’ ve fiili lideri Nursultan Nazarbayev’in arkasına saklanan cumhurbaşkanının kaderi ne olurdu?
Tokayev, patlak vermesinde rol oynadığı kanlı bir savaşın öncelikli kazananı gibi görünüyor. Bunu kısa sürede kendi lehine, ‘selefinin prangalarından kurtulmak ve kendi politikalarını serbest bırakmak’ için kullanmayı başardı.
Sakinliğiyle tanınan tecrübeli diplomat Kasım Cömert Tokayev, ‘sivri dişleriyle’ çelik gibi bir lidere dönüştü. ‘Haydut’ olarak nitelendirdiği protestoculara önceden uyarıda bulunmadan ateş açılması emrinde bulundu. Ancak aynı zamanda güvenliği sağladıktan ve durumu kontrol altına aldıktan sonra çatışmanın sonuçlarını ustalıkla yönetti ve ‘kitlelerin iradesine’ yanıt verdi.

Hızlı siyasi yükseliş
Kasım Cömert Tokayev, söylendiği gibi 1953 yılında ‘ağzında altın kaşıkla’ doğdu. Tanınmış Kazak yazar Kemel Tokayev’in oğlu ve yıllarını Sovyet iktidar çevrelerinde dolaşarak geçiren ve onu Sovyet Kazakistan Yüksek Sovyeti Başkanlığı’nın bir üyesi olarak mühürleyen, ülkesinin dünya savaşındaki kahramanlarından biriydi. Bu, o dönemin kriterlerine göre, Komünist Parti’de lider olduğu ve hayatı boyunca çok geniş ayrıcalıklara sahip olduğu anlamına geliyor.
Aynı şekilde annesi Turar Saparbayeva da hâkim bir anlayışa göre bir ‘iş kahramanı’ idi. Uzun yıllar boyunca Alma-Atı (Almatı) Yabancı Diller Enstitüsü’nde görev yaptı.
Genç Tokayev’in okuldan mezun olduktan hemen sonra Moskova’ya gitmesi zor olmadı. Orada, söz konusu dönemde Sovyet Dışişleri Bakanlığı’nın prestijli ‘Uluslararası İlişkiler Enstitüsü’ne kabul edildi. Daha sonra tüm yıllarını siyasetin koridorlarında geçirecek olan genç, buradan başarıya giden yola ayak bastı. Çalışmalardaki üstünlüğü, öğreniminin daha beşinci yılındayken hızla Pekin’e bir göreve gönderilmesini sağladı. Çin’de Sovyetler Birliği (SSCB) Büyükelçiliği’nde stajyer olarak, hızla başarının zirvesine giden ilk pratik deneyimlerini elde etti.
Tokayev, 1975 yılında SSCB Dışişleri Bakanlığı’na dahil oldu ve Singapur’daki Sovyet Büyükelçiliği’ne gönderildi. Ardından 1980’lerin ortalarına kadar Dışişleri Bakanlığı’nda dört yıl boyunca memur olarak çalıştı. Sovyet Devlet Başkanı Mihail Gorbaçov, ülkede ‘açıklık ve geniş değişiklikler’ politikasını başlattığında Takoyev, ülkesinin Pekin’deki büyükelçiliğinde 1991 yılına kadar büyükelçi rütbesinde danışman olarak hızla yükselmeye başladı. Temsil ettiği ülkesinin çöküşünü uzaktan izledi. Ancak bu sefer Moskova’ya değil, 1992 yılında Dışişleri Bakan Yardımcısı olarak atandığı genç Kazakistan devletine döndü.
Tokayev o andan itibaren ülkenin önde gelen siyasi seçkinlerinin bir parçası haline geldi. 1993’te ilk kez dışişleri bakan yardımcısı oldu. Ertesi yıl da bakanlığı devraldı. Başbakan Yardımcısı olarak yeni bir terfi aldığı 1999 baharına kadar görevinde kaldı. Bu, aynı yılın sonbaharında Başbakan olarak atanmasının önünü açan bir adımdı.
Ancak profesyonel diplomat, ülkenin yaşam ve ekonomik koşullarından sorumlu bir pozisyonda görev almadı. 2002 yılının başlarında hoşnut olduğu ve iç siyasetle mücadeleden kaçındığı Dışişleri Bakanlığı pozisyonunu yeniden üstlenmek için istifasını sundu.
Tokayev’in güç piramidinin zirvesine geçişinin başlangıcı 2007 yılında gerçekleşti. Orada, ‘ulusun lideri’ Nursultan Nazarbayev’in 2019’da cumhurbaşkanlığından ayrılmak zorunda kalmasından önce yıllarca elinde tuttuğu Parlamento Senato Başkanlığı’na atandı. Söz konusu dönemde yıllarca güven kazanan bir adamdan daha iyisi yoktu. Bu sayede Tokayev, Nazarbayev’in siyasi ve ekonomik kararın anahtarlarını sonsuza kadar elinde tutmasını garanti eden bir anlaşmanın parçası olarak cumhurbaşkanlığı yoluna girdi.

‘Barış adamı’ ve nükleer silahsızlanma
Uzun yıllar Dışişleri Bakanı olarak görev yapan Tokayev, nükleer silahların yayılmasının önlenmesinde aktif rol oynadı. 1996 yılında Kapsamlı Nükleer Deneme Yasağı Antlaşması’nın imzalanmasında önemli bir payı vardı. Ancak Orta Asya’da nükleer silahlardan arındırılmış bir bölgenin kurulmasına ilişkin önemli bir anlaşmayı imzalaması yaklaşık on yılını aldı.
Diğer yandan Dışişleri Bakanı olarak 2003 yılında, karayla çevrili gelişmekte olan ülkeleri desteklemeyi amaçlayan bir yapılanma da dahil olmak üzere ülkesini önemli girişimleri başlatmak için bir platforma dönüştürmeyi başardı. Almatı’da bu yolu teşvik etmek için bir yol haritasının geliştirilmesiyle sonuçlanan bir konferansa öncülük etti.
Kıdemli diplomat, kariyer sürecinde akademiyi de ihmal etmedi. 2001 yılında aynı Rus Diplomatik Enstitüsü’nde doktora tezini aldı. Tezi, yeni uluslararası düzenin oluşumu sırasında Kazakistan Cumhuriyeti’nin dış politikasına ilişkin algılarını ortaya koyduğu, Dışişleri Bakanı olarak çıkarlarını yansıtan bir içeriğe sahipti. Profesyonel bir diplomatın faaliyetlerini ülkesiyle sınırlamaması doğaldı. 2008 yılında Kazakistan Parlamentosu Senatosu Başkanı olarak Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı Parlamenterler Meclisi Başkan Yardımcısı seçildi.
Tokayev 3 yıl sonra Birleşmiş Milletler (BM) Genel Sekreteri tarafından yardımcısı olarak atandı ve ardından BM Cenevre Ofisi’nin Genel Direktörü seçildi. Ayrıca BM Genel Sekreteri’nin Silahsızlanma Konferansı Kişisel Temsilcisi olarak görev yaptı. Kazakistan Senato başkanlığına dönmeden önce, 2 yıl boyunca bu görevde kaldı.

‘Ulusal liderinin’ arkasında, gölgede kalmış bir başkan
Kazakistan’ın ‘tarihi’ cumhurbaşkanı Nazarbayev 2019 baharında, görevi yenileme veya ülkedeki karar alma anahtarlarını korumasını sağlayacak bir çıkış yolu arama hakkına sahipti. Bu noktada ‘güvenilir halife’ senaryosunu seçen Nazarbayev, halka cumhurbaşkanlığına ‘bu pozisyon için doğru adamı’ aday göstereceğini ilan etti.
Nazarbayev halka hitaben yaptığı konuşmada şu ifadeleri kullandı:
“Kazakistan’ın bağımsızlığının ilk günlerinden beri benimle birlikte çalıştı. Onu iyi tanıyorum. Dürüst ve sorumluluk sahibi bir insandır. Ülke yaklaşımını hem içeriden hem de dışarıdan destekliyor. Tüm programlar, onun katılımıyla geliştirilmiş ve onaylanmıştır. Tokayev’in Kazakistan yönetimini emanet edebileceğimiz doğru kişi olduğuna inanıyorum”
Tokayev iktidara gelirken önce cumhurbaşkanlığı koltuğuna geçerken Nazarbayev de biraz daha yüksekteki başka bir koltuğa yerleşti. ‘Anlaşma’, tarihi liderin Ulusal Güvenlik Kurulu başkanlığını üstlenmesini ve ülke politikalarının baş denetçisi olarak kalmasını şart koşuyordu. Daha sonra meclis oturumlarında cumhurbaşkanı, üyelerin önünde kurul başkanının yanında oturuyordu. Özel bir kabine hazırlarken mühendisleri, Nazarbayev’in orada oturması için kasıtlı olarak yüksekte bulundu.
Aynı şekilde Tokayev’in cumhurbaşkanlığı konusundaki ilk adımlarından biri, eski cumhurbaşkanının onuruna başkent Astana’yı ‘Nur-Sultan’ olarak isimlendirmek oldu. Öneri, Kazakistan Parlamentosu tarafından oybirliğiyle desteklendi. Nazarbayev’e hükümetin en yüksek onur nişanesi olan ‘Altın Yıldız’ı veren cumhurbaşkanlığı kararnamesi yayınlandı.
Ancak bu dikkat çekici görünümlerin arkasında, Kazakistan’ın yönetim mekanizmasındaki en önemli unsur belirginleşti. Nazarbayev’in tarihsel sembolik karakteriyle cumhurbaşkanlığı koltuğundan cumhuriyetin ‘genel rehberi’ koltuğuna geçtiği açıktı. Zira kendisi, ailesi ve kendisine yakın birçok isimle birlikte ülkedeki tüm ekonomi ve siyaset kollarını kontrol ediyor.
2022’nin başlarında kanlı olaylar meydana geldiğinde birçok Kazak uzman, ikili iktidar sorununun derinleştiğinin ve Tokayev’in cumhurbaşkanlığı seçim kampanyası sırasında vaat ettiği reform politikalarının bir kısmını bile ortaya koyamamasının nedenlerini açıkladı. Sonuç olarak protesto hareketleri, hızla ‘ayrılma seçeneği’ çağrısı yapan sloganlar attı. Bu sloganlar, popüler çevreler tarafından Nazarbayev’e atıf yapılıyordu.
İlginç olan şu ki Kazakistan’ın tüm dostları ve yabancı müttefikleri, ülkedeki işlerin yönetilmesiyle ilgileniyorlardı. Bu durum, Kremlin’in Tokayev ve Nazarbayev’e karşı tutumlarında açıkça görülüyordu. Kazakistan’daki yeni cumhurbaşkanına, göreve geldikten sonraki ilk dış ziyaretinde Moskova’yı kasten hedef haline getirmesi yardımcı olmadı.
Bu diplomatik hamle, önümüzdeki üç yıl boyunca Kazakistan’ı yöneten gerçek bir isimle ilgilenmeye devam etmeyi tercih eden Devlet Başkanı Vladimir Putin açısından ikna edici değildi. Bu mesele, tüm denklemleri değiştiren protestolardan birkaç hafta önce net bir şekilde ortaya çıktı. ‘Bağımsız Devletler Topluluğu’ başkanlarının geçen yıl 28 Aralık’ta Petersburg’da düzenlediği toplantı sırasında, zirveye Kazakistan’dan iki lider de katıldı. Putin’in zirvenin oturum aralarında Nazarbayev ile görüşmesi ve ‘Tokayev ile yakın zamanda Moskova’ya yönelik resmi ziyareti sırasında görüşeceğini’ açıklamakla yetinmesi dikkat çekiciydi. Bu olay, ‘toplantıdan bir haftadan kısa bir süre sonra patlak veren protestolar öncesinde’ güç dengesi doğasını ve Kazakistan’ın müttefikleri ile iş yapma mekanizmalarını yansıtıyordu.

Nazarbayev döneminin sonu
Tokayev’in Kazakistan’da geniş çaplı protestoların patlak vermesinden sonraki durumu değerlendirmesi için üç güne ihtiyacı vardı. Protestolar sırasında otomobil yakıtı olarak kullanılan sıvılaştırılmış gaz fiyatlarının serbestleştirilmesi ile ilgili ekonomik taleplerle sokaklara dökülen protestoculara bazı tavizler verdi. Protestolar öncesinde yakıt fiyatı iki katına çıkarılmıştı. Protestocuların yaptıkları çağrılar, hızla siyasi bir hal aldı ve eylemciler ‘ulusun liderinin’ heykellerini karaladılar.
Tokayev, hükümet binalarını yakan ve hayati tesislerin kontrolünü ele geçiren göstericilerin şiddet eylemlerini kullandı. Almatı Havalimanı ve ülkenin tarihi başkenti olan bu şehirdeki Cumhurbaşkanlığı Sarayı, 5 Ocak’ta katı bir politika başlattı. Ülkenin organize bir terör kampanyasıyla karşı karşıya olduğunu ilan etti. Güvenlik birimlerine önceden uyarıda bulunmadan ateş etmek de dahil olmak üzere protestoları dağıtmak için aşırı güç kullanmaları emri verdi.
O gün yetkililerin, iktidarın ele geçirilmesini önlemek için topyekûn bir savaşa girmeye hazır oldukları görüldü. Kısa süre sonra yetkililerin güçlü tepkisi, protestoları bastırmayı ve eylemlerin başkent Nur-Sultan da dahil olmak üzere diğer bölgeleri de kapsayacak şekilde yayılma olasılığını engellemeyi başardı.
Yetkililer hareketi tamamen bastırmayı 10 Ocak’ta başardı. Tokayev şu an, kriz sonrası aşamada durumu yönetme mekanizmasının karşısında duruyor. Çok geçmeden krizin ana sonucunun, ikili iktidar döneminin sonu ve Nazarbayev için sayfanın sonsuza kadar çevrilmesi olduğu anlaşıldı. Çağdaş Kazakistan’ın ölümsüz simgelerinden biri olarak nitelendirilen ülkenin tarihi cumhurbaşkanının ‘Ulusal Güvenlik Kurulu Başkanlığı’ görevinden uzaklaştırılması kararı, özel bir önem taşıyordu.
Eski cumhurbaşkanının ailesinin tüm bireylerini önemli görevlerinden uzaklaştırarak atılan sonraki adımlar, gelecek aşamanın ‘Nazarbayev’in ve aile üyeleriyle olan ayrıcalıklarının kademeli olarak geri çekilmesine’ tanık olacağını gösterdi. ‘Ülkedeki en güçlü ismin yetkilerini ve yeteneklerini yeni bir karar vericiler grubuna dağıtma’ çerçevesinde bu durumun iç durum üzerinde de önemli bir etkisi olacaktı. Öyle görünüyor ki Cumhurbaşkanı Tokayev, iktidardaki ikilik nedeniyle sosyal, ekonomik ve siyasi konularda vizyonlarını dayatmada başarısız olması sonrasında, bu yolda krizi kendi lehine kullanmayı başardı.
Elbette geçmiş dönemin ekonomik ve siyasi hayata etkilerinin sona ermesinden sonra işlerin nasıl olacağını değerlendirmek için henüz çok erken. Çünkü mevcut elitlerin çoğu halen eski cumhurbaşkanına sadık. Bu da Tokayev’in işini daha da zorlaştırıyor. Tokayev, halkın koşullarını kullanarak hakimiyetini güçlü bir şekilde güçlendirmeyi başarması ve iktidara geldiğinden beri ilk kez ülkeyi kendi politikalarına göre yönetmeyi sağlaması sonrasında şu an gelişmelerin en büyük kazananı gibi görünüyor.



Fransa-Almanya ilişkilerinin geleceği ve Avrupa liderliği mücadelesi

Almanya Şansölyesi Friedrich Merz ve Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Belçika'daki Alden Biesen Kalesi'nde düzenlenen gayri resmi Avrupa zirvesinde, 12 Şubat (AFP)
Almanya Şansölyesi Friedrich Merz ve Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Belçika'daki Alden Biesen Kalesi'nde düzenlenen gayri resmi Avrupa zirvesinde, 12 Şubat (AFP)
TT

Fransa-Almanya ilişkilerinin geleceği ve Avrupa liderliği mücadelesi

Almanya Şansölyesi Friedrich Merz ve Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Belçika'daki Alden Biesen Kalesi'nde düzenlenen gayri resmi Avrupa zirvesinde, 12 Şubat (AFP)
Almanya Şansölyesi Friedrich Merz ve Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Belçika'daki Alden Biesen Kalesi'nde düzenlenen gayri resmi Avrupa zirvesinde, 12 Şubat (AFP)

Hattar Ebu Diyab

Avrupa güvenliği ile ilgili endişeler ve transatlantik ilişkilerdeki temkinlilik, “uluslararası düzenin sarsıldığı” bir dönemde 62. Münih Güvenlik Konferansı'na damgasını vurdu. Bu forumun önemli bir yönü, Fransa ve Almanya'nın Avrupa ile ilgili vizyonlarını sunmalarıydı; bu, Berlin ve Paris'in 1960'lardan beri ortak Avrupa eyleminin ve başarılarının başlıca itici güçleri olması nedeniyle önemli.

Ancak, Şansölye Angela Merkel'in görev süresinin sona ermesinden bu yana en büyük iki Avrupa gücü arasındaki birikmiş anlaşmazlıklar, Avrupa Birliği'nin (AB) performansına ve ortak politikaların geliştirilmesine gölge düşürdü. Şüphesiz ki Avrupa liderliği ve Avrupa karar alma süreçlerindeki örtük rekabet, Fransa-Almanya iş birliğini engelliyor. Dahası, Donald Trump ve Vladimir Putin döneminde iki taraf arasındaki çelişkiler daha da karmaşık hale geliyor. Öte yandan, yaşlı kıtanın karşı karşıya olduğu meydan okumalar, Fransa-Almanya ilişkilerinin yeniden düzenlenmesini, Avrupa'nın çağdaş tarihin bu kritik anında eksik kutup haline gelmesini önlemek için ortak bir Avrupa yaklaşımının geliştirilmesini gerektiriyor. Küresel düzen artık güç dengesini koruyamıyor ve ekonomik ve teknolojik savaş yoğunlaşarak küresel nüfuzun yeni bir dağılımına zemin hazırlıyor.

Fransa-Almanya ayrılığı

“Stratejik kaos” ve uluslararası düzenin yeniden şekillenmesi bağlamında, Avrupa'nın marjinalleşmesi yeni bir hipotez gibi görünüyor; özellikle de Avrupa'nın gelişimine ilişkin vizyon konusunda iki ana itici güç olan Fransa ve Almanya arasındaki anlaşmazlık nedeniyle henüz jeopolitik bir kutbun şekillenmediği göz önüne alındığında.

Son istatistikler, Avrupa Birliği'nin 2024 yılında uluslararası mal ve hizmet ticaretinin yaklaşık yüzde 16'sını oluşturarak, dünyanın önde gelen ticaret gücü olduğunu gösteriyor. Bu, 450 milyon insanı kapsayan Ortak Pazar'ın ağırlığı ve Fransa Cumhurbaşkanı François Mitterrand ile Almanya Şansölyesi Helmut Kohl'ün o dönemdeki çabaları sayesinde tek para birimine geçiş olmasaydı mümkün olmazdı. Yani o dönemde Fransız-Alman ortaklığı Avrupa için itici bir güç olmuştu; bu ortaklık, Angela Merkel ve Emmanuel Macron'un çabaları sayesinde Kovid-19 pandemisinin ardından verilen büyük kredinin onaylanması sırasında da tekrarlandı.

Élysee Sarayı, Avrupa yatırımlarını finanse etmek için borç dayanışmasını teşvik ediyor. Paris, Avrupa Merkez Bankası'nın eski başkanı Mario Draghi'nin önerdiği federal yaklaşımı savunuyor

Şu an ise tam aksi oluyor; Fransa ve Almanya arasındaki ilişkiler, özellikle ekonomi, AB reformu, savunma ve diğer ekonomik bloklarla yapılan anlaşmalar konusunda derin siyasi bölünmeler yaşıyor.

Fransa ve Almanya arasındaki uçurum, özellikle Güney Amerika (Mercosur) ülkeleriyle yapılan ticaret anlaşması ile en belirgin şekilde ekonomik cephede kendini gösterdi. Ekonomisi büyük ölçüde sanayi ihracatına dayanan Almanya için bu anlaşma, Moskova ve Washington ile yaşanan engeller ışığında yeni pazarlara açılmak için bir can simidi niteliğinde. Ancak Fransa, bunu tamamen farklı bir perspektiften değerlendiriyor; tarım sektörüne yönelik varoluşsal bir tehdit ve siyasi yansımalar olarak görüyor.

Almanya, AB'nin borç batağına saplanmış bir blok haline gelmesinden açıkça korkarken, Paris ise Berlin'in mali disiplin uygulamasının Fransa'da toplumsal huzursuzluğa yol açmasından endişe ediyor.

Avrupa borç havuzu oluşturulması konusunda anlaşmazlıklar

Avrupa ekonomisi dikkate değer bir direnç gösteriyor. 2025 yılında, euro bölgesindeki büyüme bir önceki yılki %0,9'a kıyasla %1,5'e ulaştı. Ancak, borç krizi hala önemli bir sorun olmaya devam ediyor (sadece Fransa'nın borcu yaklaşık 3,9 trilyon avro) ve Paris ile Berlin arasında bir uçurum yaratıyor. Bu nedenle, yeni bir borç havuzu (eurobond) oluşturulması konusu önemli bir anlaşmazlık noktası olmaya devam ediyor.

Elysee Sarayı, Avrupa yatırımlarını finanse etmek için borç dayanışmasını savunuyor. Paris, Avrupa Merkez Bankası eski başkanı Mario Draghi'nin önerdiği federalist yaklaşımı destekliyor. Emmanuel Macron, Avrupa'nın Çin ve ABD'ye yetişmek için güvenlik ve savunmaya, yeşil geçiş teknolojilerine ve yapay zekaya büyük yatırımlar yapması gerektiğini vurguladı.

tyhty
ABD Başkanı Donald Trump, sağında Fransız mevkidaşı Emmanuel Macron ile birlikte, Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenskiy'yi dinliyor. Beyaz Saray'da yapılan görüşmede fotoğrafın sağında Finlandiya Cumhurbaşkanı Alexander Stubb da görülüyor, 25 Ağustos (AFP)

Buna karşılık Berlin para politikasında geleneksel bir yaklaşım sergiliyor. Son olarak, Almanya Dışişleri Bakanı Johannes Wadephul, Fransa'nın sınırlı savunma harcamalarını eleştirerek, Paris'ten Avrupa'da güvenlik egemenliğini destekleme çağrılarını somut yeteneklere dönüştürmek için daha fazlasını yapma çağrısında bulundu. Bu yorumlar, iki Avrupa devi arasındaki ilişkilerde artan gerilimi yansıtıyor.

Yeni olan husus, Almanya'nın ilk kez AB'ye liderlik etme arayışında Fransa'ya alternatif bulmaya çalışmasıdır. Bu bağlamda, Berlin ve Roma, “tek bir Avrupa borsası, tek bir Avrupa ikincil piyasası oluşturulmasını ve finansal istikrarı tehlikeye atmadan krediler için sermaye gereksinimlerinin gözden geçirilmesini” desteklediler. Ancak bu, Paris ve Berlin'deki bazı kişilerin İtalya Başbakanı Giorgia Meloni'nin, Donald Trump'ın Avrupa'nın gümrük tarifelerine karşı birleşik tutumunu bozmak için kullandığı bir “araç” olduğundan şüphelenmelerini engellemiyor. Zira bilindiği üzere Trump yönetiminin stratejisi Avrupa'daki sağ ve aşırı sağ kanattaki destekçilerine dayanıyor.

Avrupa'nın geleceği ve ABD ile ilişkisi

Birçok Fransız yetkilinin de belirttiği gibi, Avrupa'nın “yeni imparatorluklar” (Amerika Birleşik Devletleri, Çin ve Rusya) tarafından baskı altında olduğu bir dönemde, Macron ve Alman Şansölyesi Friedrich Merz, yaşlı kıtanın geleceği konusunda farklı görüşlere sahipler.

Fransa, 2017'de Fransa Cumhurbaşkanı tarafından ortaya atılan “stratejik özerklik” terimine bağlı kalarak, egemen bir Avrupa'yı sürekli olarak savunuyor. Alman Şansölyesi ise AB'nin bağımsızlığını güçlendirmeyi ABD ile tarihi bağları korumakla birleştiren bir uzlaşma çağrısında bulunuyor.

Şubat 2025 seçimlerinde Avrupa'nın kademeli olarak “ABD'den gerçek bağımsızlığını” elde etmesi çağrısında bulunan Merz, fikrini değiştirmiş gibi görünüyor. Bu, birçok Avrupa başkentinin görüşüne göre Avrupa kendi güvenliğini birkaç yıl boyunca garanti edemeyeceği için bir zayıflık itirafı anlamına geliyor. Yine bunlara göre sert jeopolitik gerçekler ve “büyük birader” veya “Amerikan koruyucu” olmadan “bağımsız bir Avrupa” inşa etmenin zorlukları nedeniyle, transatlantik ortaklığa hâlâ ihtiyaç var.

Peki, nasıl bir ortak Avrupa savunması?

Son haftalarda, Amerikan güvenlik şemsiyesinin kalıcı olmayacağı ve Ukrayna'daki savaş ve Grönland çevresindeki gerilimlerin dayattığı yeni gerçekler göz önüne alındığında, Avrupa'nın yakın gelecekte kendi savunmasından sorumlu olmasının acil bir ihtiyaç olduğu ortaya çıktı. Gerçekten de Ukrayna öngörülebilir gelecekte Avrupa güvenlik söyleminin merkezinde yer alan konu olmaya devam edecek.

Askeri sanayi konusunda, yeni nesil Avrupa savaş uçakları projesiyle ilgili olarak Fransa ve Almanya arasında bir dereceye kadar temkinlilik söz konusu. Nitekim Alman şirketleri ve konsorsiyumları, Fransız havacılık grubu Dassault'u kendi şartlarını dayatmaya çalışmakla suçluyor.

NATO'daki Amerikan rolünün gerilemesi ihtimali göz önüne alındığında, 1945 sonrası düzenin sona ermesiyle birlikte, Avrupalıların nükleer caydırıcılığa ilişkin karar konusunda ABD’yi yetkili kılamayacakları aşikar. Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre bu nedenle, iki nükleer Avrupa gücü olan Fransa ve İngiltere'nin nükleer kapasitelerine dayalı “entegre bir Avrupa nükleer caydırıcılığına” değinilmeye başlandı. Macron'un konuyla ilgili bu ayın 27'sinde bir konuşma yapması bekleniyor.

Finansman konusu, Fransa ve Almanya arasındaki en önemli anlaşmazlık noktalarından biri olarak kabul ediliyor. Bu bağlamda, Berlin'in yeniden silahlanmaya ayırdığı kaynaklar, Almanya'nın kendi sanayisini tercih ederek, tek taraflı hareket edeceğinden korkan Fransa'da endişe yaratıyor.

Finansman konusu, Fransa ve Almanya arasındaki en önemli anlaşmazlık noktalarından biri olarak kabul ediliyor. Bu bağlamda, Berlin'in yeniden silahlanmaya ayırdığı kaynaklar Fransa'da endişe yaratıyor

Paris, iki ülke arasındaki tarihin ağırlığı nedeniyle aşırı temkinli davranırken, Merz “Avrupa'da büyük güç politikası Almanya için bir seçenek değil” diye vurguluyor. Ancak en önemli husus, Birlik içinde veya “istekli devletler grubu” arasında ortak bir savunma vizyonunun geliştirilmesidir. İşte Fransa, Almanya ve Belçika tarafından ortaya atılan, ancak bazı İskandinav ülkeleri ve Macaristan tarafından çekincelerle karşılanan “sağlam bir çekirdek” oluşturma önerisi burada öne çıkıyor.

dferft
Alman askerleri, 18 Ocak'ta Grönland'ın Nuuk kentinden kalkan bir uçağa biniyor (AFP)

İngiltere Başbakanı Keir Starmer'ın da Münih Güvenlik Konferansı sırasında “Avrupa NATO'su” fikrini ortaya attığını belirtmekte fayda var. Bu nedenle, İngiltere’nin AB'den ayrılmasına rağmen, ABD'den ayrışma daha belirgin hale gelirse, bazı Avrupa ülkeleri ile İngiltere arasında bir savunma ittifakı uzak ihtimal değil. Zira ABD’den ayrışma Avrupalıların bölünme lüksünden kaçınmasını gerektiriyor. Avrupa'nın ancak üye devletlerinin geçmişe göre daha yakın olarak bir arada durmasıyla hayatta kalabileceği açık ve net.

Yukarıda zikredilenlere ilave olarak, Amerikan nükleer caydırıcılığını Fransız gücüne dayalı bağımsız bir Avrupa nükleer caydırıcılığıyla değiştirmekte tereddüt eden Almanya, örtük olarak bu gücün ve Fransa'nın BM Güvenlik Konseyi'ndeki daimi koltuğunun paylaşımını talep ediyor gibi görünüyor. Dolayısıyla, Charles de Gaulle ve Konrad Adenauer arasındaki büyük uzlaşmadan bu yana ortak modern tarihlerine rağmen, bu iki Avrupa gücü arasında zorlu bir geçmişin hayaleti hâlâ varlığını koruyor.

Sonuç olarak, birikmiş anlaşmazlıklar, Fransız-Alman motorunu engelliyor ve AB içindeki karar alma süreçlerini tehdit ediyor. AB içinde karşıt blokların oluşması veya federalizmin aceleyle gündeme getirilmesi sihirli çözümler değildir. En iyi yol, tarihsel uygulamada olduğu gibi, kademeli ilerleme, aşamalı kazanımlar ve siyasi irade yoluyla uzlaşma arayışında olmaktır. Şüphesiz, 2027 cumhurbaşkanlığı seçimlerinden bir yıl önce Fransa'nın içinde bulunduğu “geçiş” durumu ve Almanya'nın Avrupa bağımsızlığı konusundaki tereddüdü, kısa vadede Avrupa'nın yeniden canlanması için elverişli faktörler değildir.

*Bu analiz Şarku'l Avsat tarafından Londra merkezli al Majalla dergisinden çevrilmiştir.


İran: ABD’nin herhangi bir saldırısı, hatta sınırlı saldırıları bile ‘saldırganlık’ olarak kabul edilecek

Tahran’da ABD karşıtı bir duvar resminin önünden geçen İran askeri (EPA)
Tahran’da ABD karşıtı bir duvar resminin önünden geçen İran askeri (EPA)
TT

İran: ABD’nin herhangi bir saldırısı, hatta sınırlı saldırıları bile ‘saldırganlık’ olarak kabul edilecek

Tahran’da ABD karşıtı bir duvar resminin önünden geçen İran askeri (EPA)
Tahran’da ABD karşıtı bir duvar resminin önünden geçen İran askeri (EPA)

İran bugün yaptığı açıklamada, ABD’den gelecek herhangi bir saldırının -sınırlı hava harekâtı dahil- ‘saldırganlık’ olarak değerlendirileceğini ve buna karşılık verileceğini duyurdu. Açıklama, ABD Başkanı Donald Trump’ın böyle bir ihtimali değerlendirdiğini söylemesinin ardından geldi.

İran Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü İsmail Bekayi, haftalık basın toplantısında yaptığı açıklamada, “Sınırlı bir saldırı ile ilgili soruya gelince; sınırlı saldırı diye bir şey yoktur. Her türlü saldırı, saldırganlık olarak kabul edilecektir” dedi.

Bekayi, “Her ülke, meşru müdafaa hakkına dayanarak saldırıya güçlü bir şekilde karşılık verir; biz de bunu yapacağız” ifadesini kullandı.

Bekayi’ye yöneltilen soru, Trump’ın cuma günü yaptığı ve Umman arabuluculuğunda süren müzakerelerde anlaşma sağlanamaması halinde Tahran’a sınırlı bir saldırı düzenlemeyi ‘değerlendirdiğini’ belirttiği açıklamasına atıfta bulunuyordu.

Taraflar, şubat ayı başında Umman arabuluculuğunda dolaylı görüşmelere yeniden başlamış; şimdiye kadar Maskat ve Cenevre’de iki tur müzakere gerçekleştirmişti. Umman Dışişleri Bakanı Bedr bin Hamed el-Busaidi, üçüncü turun perşembe günü Cenevre’de yapılacağını doğruladı.

İran heyetine başkanlık eden Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi ise dün yaptığı açıklamada, Tahran ile Washington arasında diplomatik bir uzlaşıya varılması için ‘iyi bir fırsat’ bulunduğunu söyledi.

Arakçi, ABD merkezli CBS televizyonuna verdiği röportajda, “Hâlâ herkes için fayda sağlayacak diplomatik bir çözüme ulaşma konusunda iyi bir fırsatımız olduğunu düşünüyorum” dedi. Müzakerecilerin bu ay gerçekleştirilen iki tur görüşmenin ardından ‘anlaşmanın unsurları ve taslak metni üzerinde çalıştıklarını’ belirten Arakçi, buna karşın ülkesinin uranyum zenginleştirme hakkından vazgeçmeyeceğini vurguladı.

Washington ile temel anlaşmazlık noktalarından biri olan bu konuda Arakçi, “Egemen bir ülke olarak bu alanda kendi kararımızı verme hakkına sahibiz” diye konuştu.

Tahran ile Washington arasındaki görüşmeler, ABD Başkanı Donald Trump’ın İran’a yönelik askeri seçenekleri gündeme getirdiği bir ortamda yeniden başlamıştı. Trump önce İran’daki protestolara yönelik kanlı müdahaleleri gerekçe göstermiş, daha sonra ise özellikle nükleer program konusunda anlaşmaya varılamaması halinde askeri adım atılabileceği uyarısında bulunmuştu.

Diplomatik sürece paralel olarak ABD, Ortadoğu’daki askeri varlığını da artırdı. Washington yönetimi bölgeye iki uçak gemisi gönderirken, savaş uçakları, askeri nakliye uçakları ve havada yakıt ikmali yapabilen tanker uçaklardan oluşan filoları da konuşlandırdı.

ffvbf
Arap Denizi’ndeki ABD uçak gemisi USS Abraham Lincoln (AFP)

ABD’nin müzakere heyetine başkanlık eden Özel Temsilci Steve Witkoff cumartesi günü yaptığı basın açıklamasında, Başkan Donald Trump’ın İran’ın ABD’nin askeri yığınağı karşısında neden ‘teslim olmadığını’ sorguladığını söyledi.

Bu açıklamaya yanıt veren Bekayi ise teslimiyetin İranlıların karakterinde olmadığını belirterek, ülkelerinin tarihi boyunca böyle bir tutum sergilemediğini ifade etti.


Kallas, İran sorununa ‘diplomatik çözüm’ çağrısında bulundu: Başka bir savaş istemiyoruz

Avrupa Birliği (AB) Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Kaja Kallas, AB dışişleri bakanları toplantısı öncesinde Brüksel’de basın mensuplarına açıklamalarda bulundu. (AP)
Avrupa Birliği (AB) Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Kaja Kallas, AB dışişleri bakanları toplantısı öncesinde Brüksel’de basın mensuplarına açıklamalarda bulundu. (AP)
TT

Kallas, İran sorununa ‘diplomatik çözüm’ çağrısında bulundu: Başka bir savaş istemiyoruz

Avrupa Birliği (AB) Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Kaja Kallas, AB dışişleri bakanları toplantısı öncesinde Brüksel’de basın mensuplarına açıklamalarda bulundu. (AP)
Avrupa Birliği (AB) Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Kaja Kallas, AB dışişleri bakanları toplantısı öncesinde Brüksel’de basın mensuplarına açıklamalarda bulundu. (AP)

Avrupa Birliği (AB) Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Kaja Kallas bugün, İran ile ABD arasında beklenen görüşmeler öncesinde, Tahran dosyası için ‘diplomatik bir çözüm’ çağrısında bulundu. Bu açıklama, ABD Başkanı Donald Trump’ın Tahran’ı askeri müdahalelerle tehdit ettiği bir döneme denk geldi.

Kallas, AB üyesi ülkelerin dışişleri bakanları toplantısı öncesinde yaptığı açıklamada, “Bu bölgede bir başka savaşa ihtiyacımız yok; zaten çok sayıda savaş var” dedi.

Şarku’l Avsat’ın AFP’den aktardığına göre Kallas, “İran şimdiye kadarki en zayıf dönemini yaşıyor. Bu zamanı diplomatik bir çözüm bulmak için değerlendirmeliyiz” ifadelerini kullandı.

Öte yandan Umman Dışişleri Bakanı Bedr el-Busaidi dün, ABD ile İran arasındaki yeni müzakere turunun önümüzdeki perşembe günü Cenevre’de yapılacağını duyurdu. Busaidi, müzakereler için ‘ekstra çaba göstermeye yönelik olumlu bir ivme’ olduğunu da belirtti.

ABD, İran’dan uranyum zenginleştirme stokundan vazgeçmesini, Washington’a göre nükleer bomba yapımında kullanılabilecek bu stokların imhasını, Ortadoğu’daki silahlı gruplara desteğini durdurmasını ve füze programına kısıtlamalar getirilmesini talep ediyor.

İran ise nükleer programının barışçıl olduğunu vurguluyor, ancak yaptırımların kaldırılması karşılığında bazı sınırlamaları kabul etmeye hazır olduğunu söylüyor. Tahran, nükleer konuyu füze programı veya silahlı gruplara destek gibi diğer meselelerle ilişkilendirmeyi ise reddediyor.