Arap dünyasındaki özgürlük tartışması

Günümüz dünyasında reform yapmamızı gerektiren büyük değişikliklerle karşı karşıyayız

Arap dünyası, Saddam Hüseyin ve Muammer Kaddafi'nin yok olmasının yanı sıra Tunus ve Mısır'da otokrat rejimlerin çöküşüyle diktatörlüklere darbe vurdu. (Reuters)
Arap dünyası, Saddam Hüseyin ve Muammer Kaddafi'nin yok olmasının yanı sıra Tunus ve Mısır'da otokrat rejimlerin çöküşüyle diktatörlüklere darbe vurdu. (Reuters)
TT

Arap dünyasındaki özgürlük tartışması

Arap dünyası, Saddam Hüseyin ve Muammer Kaddafi'nin yok olmasının yanı sıra Tunus ve Mısır'da otokrat rejimlerin çöküşüyle diktatörlüklere darbe vurdu. (Reuters)
Arap dünyası, Saddam Hüseyin ve Muammer Kaddafi'nin yok olmasının yanı sıra Tunus ve Mısır'da otokrat rejimlerin çöküşüyle diktatörlüklere darbe vurdu. (Reuters)

Mustafa el-Feki
Eski ve modern Arap tarihini araştıran herhangi biri olayların bağlamından, liderliğin doğasından ve yönetimin kalitesinden özgürlüğün her zaman kritik bir konu olduğunu görecektir. Şiirde ve nesirde, övgüde ve hicivde ağırlığı olan bir konuşma özgürlüğünün mirasçısı olan Arapçanın kökenlerinin özgürlük duygusuna ve savunuculuğuna dayandığını keşfedecektir. Burada, ulusal çıkarların sınırlarını aşmayan, ‘diğerleri arasından sivrilme’ mantığıyla şöhret peşinde koşmayan, başkalarının haklarını ihlal etmeyen ve diğerini rencide etmeyen sorumlu özgürlüğü kastediyoruz. Özgürlük, insanlığın yaradılışından itibaren alışık olduğu açık ve net bir kavramdır. “Hiç elleri kelepçeli doğan bir bebek gördünüz mü?” diyenler haklılar.  Zira insan hür yaratılmıştır. Hür yaşar ve hür ölür. Bunlar tartışmaya kapalı konulardır. Ama bizi ilgilendiren, insan hakları arasında öne çıkan özgürlük hakkını, modern dünyamızın içinde bulunduğu mevcut koşulları çerçevesinde Araplara ve Arap dünyasında olan bitenlere özel bir uygulamayla nasıl kullanacağımızdır. Bu yüzden Arap ülkelerindeki özgürlük tartışması ve halkların bu tartışmaya karşı tutumu ile ilgili olarak şu maddeleri ele aldık:
1 - Arap dünyası, son on yıl içinde Saddam Hüseyin ve Muammer Kaddafi'nin yok olmasının yanı sıra Tunus ve Mısır'da otokrat (buyurgan) rejimlerin çöküşüyle ​​diktatörlüklere darbe vurdu. Bu gelişmelerin ardından bölgedeki siyasi harita, olduğu gibi değişti. ‘Arap Baharı’ olayları, Arap dünyasında daha önce var olmayan bir özgürlüğe kapıyı araladığını kabul etmemize rağmen tartışma konusu olmaya devam ediyor. Ancak tartışmanın koşulları, konunun netleşmediğini anlamamızı sağlıyor. Arap Baharı olaylarının, büyük güçlerin bazı Arap ülkelerinin içinde bulundukları şartlar üzerinden bölgeyi şekillendirmek istedikleri stratejik bir planın ve bu ülkelerde yaygın olan yolsuzluk, ihmalkârlık ve zayıflığın bir parçası olduğunu düşünenlerdenim. Aynı şekilde bu olayların, halkların çektiği acılardan ve yaygın işsizlik oranlarından yararlanılarak değişim sloganlarıyla bu ülkelerin tek bir sisteme dönüştürülmeleri için kullanıldığını da düşünüyorum. Bunu bir kenara bırakalım. Zira bu sistemlerin ömrü, ya devrim niteliğindeki teklifler ya sloganlar sonucunda ya da bazılarının gevşemesi ve kendilerine biçilen ömrün sona ermesiyle bitmiştir.
2 – Araplar bir yanda siyasi bağımsızlık, diğer yanda özgürlükler arasında kemikleşmiş ve yaygın bir kafa karışıklığı yaşıyorlar. Değerler ve fikirlerin kaybolduğu ve özellikle özgürlük tek başına yeterli olmadığından, buna ekonomik özgürlüğün elde edildiği, en kalabalık ve en yoksul sınıfları hesaba katan, çağın ruhuna ve modern teknolojiye ayak uyduran, arzulanan toplumsal dönüşüme de kapıları ardına kadar açan bir reform programının eşlik etmesi gerektiğinden dolayı rahatlığı çağrıştırmayan sahnelerle karşı karşıyayız. Aynı şekilde günümüz dünyasında, gelişmiş ülkelerin geçtiği ve yükselen ulusların her zaman yöneldiği vizyona doğru değişim ve ilerleme yoluyla reform yapabilmemizi zorunlu kılan bazı büyük değişimlerle de karşı karşıyayız. Arapların zamanın medeniyetine çok sınırlı bir yaklaşıma sahip olmaları ve zenginliklerimizin büyük bir bölümünün Arap olmayanlar tarafından kullanılması bizim çıkarımıza değil. Bu yüzden kalıcı bir zihinsel ve entelektüel olgunlaştırma süreci başlatmak da bize düşüyor. Akıl, davranışların belirleyicisidir. Geri kalmışlığın entelektüel bir durgunluk olması gibi değişim de zihinsel bir karardır.
3 – Araplar olarak özellikle büyük bir mirasın gölgesinde yaşadığımız için siyaset ve din arasında bir ayrım yapmamızın zamanı geldi. Memleketimiz semavi mesajların diyarıdır. Bu yüzden dinlerin ve medeniyetlerin döndüğü noktadır. Bu yüzden dinin derinliklerimize kök salması doğal bir durum ve bu iyi bir şey. Fakat asıl sorun, dinin siyasetle iç içe geçmesinden kaynaklanıyor. Bu yüzden taraflar kendi amaçlarına hizmet etmesi için dini kullanmalarına imkan doğar. Bize din adına farklı bir yaşam tarzı dayatmak isterler. Oysa din tüm bunlardan uzaktır. Özgürlük tartışması, semavi mesajları uzaklaşmadan ya da abartmadan anlamak adına dini ılımlılıkla bağlantılı olmalı. Böylece gerçek din, makasidu'ş-şeriat (dini kuralların amaçları) ile tutarlı olarak hayatımızdaki baskın maneviyat kavramı haline gelir. İslam dünyasında dini siyasete alet etme girişiminin ilk etapta dine zarar verdiğini bile düşünüyorum. Siyasete gelince; siyaset petrol gibidir. Yapışkan ve kirlidir. Sonuç, manevraya, ertelemeye, ilerlemeye ve geciktirmeye başvuran siyasi oyunlar ile dini değerler arasında bariz çelişkinin varlığıyla onu takip edenler ve takipçilerinden nefret edenler karşısında dinin yüce çehresini çarpıtır! Siyaset, ahlak nedir bilmezken din, manevi değerlerin damarı ve bizi daha iyiye götüren inancın kaynağıdır.
4 - Ülkemizde özgürlük tartışması, kimi zaman dinle kimi zaman rejimlerle olmak üzere her defasında geçmişten miras kalan değerlerle kesişiyor. Dolayısıyla özgürlüğün insanların ödediği ve milletlerin uğruna çabaladığı bir bedeli vardır. Bu zorlu denklem, bir yanda özgürlükleri, diğer yanda dini duyguları, diğer yanda ise yönetim sistemlerini uzlaştırmaya başlar. Buna sınıflar arasındaki eşitsizliğinin etkisini ve ekonomik durumun bu mesele üzerindeki etkisini eklediğimizde ortaya bir ikilem çıkar. Eskiler, seçim özgürlüğünün bir somun ekmekle bağlantılı olduğunu söylerler. Bunun siyasi anlamı, özgürlük, ekonominin doğal bir ürünü demektir. Bazıları insanların özgürlük ile arayış içerisinde oldukları ufuklara doğru yola çıkmak arasındaki bağı koparmak için halkların öne atıldığı bir tür diktatörlükten bahsedebilirler.
5 – Özgürlük, doğası gereği göreceli bir meseledir. Mutlak özgürlük, gerçeklikten ziyade kurguya daha yakındır. Özgürlüğün önündeki engeller genellikle eğitim, medya ve dini kurumun rolü gibi diğer faktörlerle ilgilidir. Bu yüzden özgürlükler geniş bir cephede ilerliyor. Toplumun bileşenlerini ve halkın mirasını, geleneklerini ve göreneklerini bir araya getiriyor. Bir ülkede belirli bir zamanda kabul edilebilir olan, başka bir ülkede ve farklı bir zamanda kabul edilemeyebilir. Özgürlük, insan hakları sorunlarının en başında geliyor. Bu yüzden imzalanan farklı sözleşmelerde insan hakları ile karakterize edilen aynı ölçülere sahip olması doğaldır. Düşünce, ifade ve inanç özgürlüğü ortak unsurları olduğundan bu konuda büyük bir eşitsizlik yoktur. Aynı durum, ikamet ve hareket özgürlüğü gibi sınırları başkalarının özgürlüğüyle biten kişisel özgürlükler için de geçerli. Burada ‘özgürlük kültürü’ olarak adlandırılabilecek duruma dikkati çekmeliyim. Özgürlük kültürü, eğitimin kalitesine ve her bireyin kendi birikmiş deneyimlerine bağlı olarak oluşan kültürel bir kalıptır. Eskilerin bir sözü vardır: Senin adına ne suçlar işleniyor ey özgürlük!
Bu söz kültürün, insan davranışı ve sosyal düzeyi olduğuna işaret eder. Özgürlüğün anlamı, her döneme ve mevcut koşullara göre şekillenir ve doğasını anlamada önemli bir faktör oluşturur.
Tüm bu maddelerle Arap dünyasındaki özgürlükler tartışmasını aktarmaya çalıştık. Herkesin ülkelerinin günümüz dünyasında modern toplumların çabaladığı amaç ve hedeflerine ulaşmadaki sorunlarına bağlı olarak özgürlüğün anlamıyla ilgili ortak bir formül ve tek bir kavram belirlemeleri için bir uyarıda bulunmayı istedik. Zaman faktörü her zaman siyasi ve toplumsal hareketle bağlantılı olduğundan, görmezden gelinmesi zor bir dönüm noktasından geçtiğimizi anlamalıyız. Dünya bugün çelişkili akımlarla dalgalanan ve sonuçları halkların çıkarları uğruna bazı özgürlüklerin geçici olarak askıya alınması olan bir salgınla karşı karşıya. Burada, özgürlüğün mutlak hakim olmadığını, zaman ve mekan şartlarının yanı sıra eğitim, kültür ve çağdaş dünyamızdaki diğer gelişim tezahürleri gibi bir takım faktörlere bağlı olduğunu bir kez daha vurgulamalıyız.
*Bu makale Şarku’l Avsat tarafından Independent Arabia’dan çevrildi.



Sudan’da Barış Yakın mı? Savaş dördüncü yılında kritik eşikte

Kasım 2023’te Sudan-Çad sınırı yakınındaki mülteci kampına bakan bir tepenin üzerinde oturan çocuk. (Reuters)
Kasım 2023’te Sudan-Çad sınırı yakınındaki mülteci kampına bakan bir tepenin üzerinde oturan çocuk. (Reuters)
TT

Sudan’da Barış Yakın mı? Savaş dördüncü yılında kritik eşikte

Kasım 2023’te Sudan-Çad sınırı yakınındaki mülteci kampına bakan bir tepenin üzerinde oturan çocuk. (Reuters)
Kasım 2023’te Sudan-Çad sınırı yakınındaki mülteci kampına bakan bir tepenin üzerinde oturan çocuk. (Reuters)

Üç yılı aşkın süren savaşın ardından Sudan, siyasi ve insani açıdan farklı bir dönemece girmiş görünüyor. Bunun nedeni çatışmaların sona ermesi ya da taraflardan birinin askeri üstünlük sağlaması değil; savaşın sürmesinin maliyetinin artık iç, bölgesel ve uluslararası düzeyde herkesin taşıyabileceği sınırları aşmış olması.

Uluslararası baskının artması, bölgesel diplomatik hareketliliğin yoğunlaşması ve insani çöküşün derinleşmesiyle birlikte siyasi ve medya çevrelerinde aynı soru yeniden gündeme geliyor: Savaş çözüm aşamasına mı yaklaşıyor, yoksa Sudan geçmiştekilere benzer uzun süreli bir çatışmaya mı sürükleniyor?

Sudan’ın tarihi bu konuda iyimser cevaplar vermiyor. Ülkedeki büyük savaşların çoğu onlarca yıl sürdü. Güneydeki ilk iç savaş 17 yıl (1955-1972), ikinci iç savaş 22 yıl (1983-2005), Darfur savaşı ise yaklaşık 17 yıl (2003-2020) devam etti. Bu çatışmaların tamamı nihayetinde diyalog, uzlaşı ve barış anlaşmalarıyla sona erdi. Bu nedenle Sudanlılar, mevcut savaşın da uzun ve açık uçlu yeni bir çatışma dönemine dönüşmesinden endişe ediyor.

Ancak bazı çevreler mevcut savaşın önceki çatışmalardan farklı olduğu görüşünde.

Sudan Silahlı Kuvvetleri ile Hızlı Destek Kuvvetleri arasında Nisan 2023’te başlayan çatışmalarda taraflar kısa sürede askeri zafer elde edeceklerini düşünüyordu. Ancak savaşın dördüncü yılına girmesi bu beklentinin sınırlarını açık biçimde ortaya koydu.

Hartum’dan Port Sudan’a, Darfur ve Kordofan’dan Mavi Nil bölgesine yayılan çatışmalar hiçbir tarafa kesin üstünlük sağlamadı. Buna karşın ülkeyi dünyanın en ağır insani krizlerinden biriyle karşı karşıya bıraktı.

Uluslararası baskı artıyor

Sahadaki tablo karmaşıklaştıkça uluslararası toplum da Sudan’daki savaşı yalnızca ülke sınırları içinde kalan bir kriz olarak görmemeye başladı. Kızıldeniz’de artan gerilim, Afrika Boynuzu’nda kaosun yayılma ihtimali ile göç ve düzensiz göç dalgalarının büyümesi, Batılı ve bölgesel başkentleri siyasi çözüm baskısını artırmaya yöneltti.

sacscs
Nisan ortasında Sudan'daki insani krizi görüşmek üzere Berlin'de düzenlenen konferansa katılanlar (X)

Bu çerçevede Berlin’de düzenlenen son konferans önemli bir dönüm noktası oldu. Çok sayıda ülke ve uluslararası kuruluş, Sudan krizinin “askeri yollarla çözülemeyeceği” konusunda görüş birliğine vardı ve kapsamlı müzakere sürecine destek verdi.

ABD ve Avrupa Birliği de özellikle bölgesel istikrarsızlığın büyümesinden duyulan kaygılar nedeniyle ateşkes sağlanması için diplomatik girişimlerini yoğunlaştırdı.

ABD Başkanı’nın Arap ve Afrika İşlerinden Sorumlu Danışmanı Massad Boulos da “Sudan’daki çatışmanın askeri çözümü yok” diyerek uluslararası toplumun tarafları müzakere ve ateşkese zorlamak konusunda ortak görüşe sahip olduğunu söyledi. Boulos ayrıca kalıcı ateşkese zemin hazırlayacak insani ateşkesler üzerinde çalışıldığını belirtti.

Bu uluslararası yaklaşım değişikliği çözümün yakın olduğu anlamına gelmese de etkili güçlerin savaşın sürmesinin Sudan devletinin tamamen çökmesine yol açabileceğine giderek daha fazla inandığını ortaya koyuyor. Bu senaryo özellikle komşu ülkeler olmak üzere birçok bölgesel ve uluslararası aktörü endişelendiriyor.

Bölgesel diplomasi hız kazandı

Son aylarda bölgesel diplomatik hareketlilik, savaşın ilk yıllarına kıyasla belirgin şekilde arttı. İlk dönemde çatışma “unutulmuş savaş” olarak tanımlanıyordu.

Şimdi ise Doğu Afrika'daki Hükümetlerarası Kalkınma Otoritesi (IGAD) ve Arap Birliği arasında artan bir koordinasyon dikkat çekiyor. Körfez ülkeleri, Mısır ve Afrikalı aktörler de Sudan’ın parçalanmasını ya da açık bir bölgesel çatışma alanına dönüşmesini engellemek amacıyla girişimlerde bulunuyor.

Bu aktörler, savaşın sürmesinin yalnızca Sudan’ı değil, Kızıldeniz güvenliğini, uluslararası ticaret yollarını ve komşu ülkelerin istikrarını da doğrudan tehdit ettiğinin farkında. Bu nedenle siyasi çözüm artık yalnızca Sudan’ın iç meselesi değil, bölgesel bir zorunluluk olarak görülüyor.

Burhan’dan siyasi çözüme açık mesaj

Sudan içinde ise ordu operasyonların sürdürülmesi yönündeki söylemini korusa da siyasi çözüm ihtimaline kapıyı tamamen kapatmıyor.

Abdülfettah el-Burhan son açıklamalarından birinde, “Silah bırakıp ikna olan herkes için vatanın kapısı açıktır” ifadelerini kullandı.

Gözlemciler bu açıklamayı, olası uzlaşıların önünü açma ya da Hızlı Destek Kuvvetleri içinde ayrışmaları teşvik etmeye yönelik bir mesaj olarak değerlendirdi.

Bununla birlikte Burhan, ordunun “devleti ve kurumlarını yeniden kontrol altına alma” hedefinden vazgeçmediğini de vurgulamayı sürdürüyor. Bu durum, askeri kurumun olası müzakerelerde siyasi ve askeri hedeflerinden geri adım atmak istemediğini gösteriyor.

Dolayısıyla savaşın sona erdirilmesine yönelik baskılar artsa da kapsamlı bir çözüme ulaşmanın hâlâ ciddi zorluklar içerdiği belirtiliyor.

İnsani baskı belirleyici unsur haline geldi

Ancak taraflar üzerindeki en büyük baskının artık askeri ya da siyasi değil, insani olduğu değerlendiriliyor.

Birleşmiş Milletler ve uluslararası gıda kuruluşları Sudan’ın dünyanın en büyük açlık krizlerinden biriyle karşı karşıya olduğu uyarısında bulunuyor.

Mayıs 2026 tarihli Entegre Gıda Güvenliği Aşama Sınıflandırması (IPC) raporuna göre yaklaşık 20 milyon Sudanlı ciddi seviyede gıda güvensizliği yaşıyor. On binlerce kişi kıtlık riski altında bulunurken birçok bölge insani felaket tehdidiyle karşı karşıya.

ddvfd
Dünya Gıda Programı Genel Direktörü Cindy McCain, Sudan'da "büyük bir insani felaket" yaşanabileceği konusunda uyardı (Reuters)

Cindy McCain, açlık ve yetersiz beslenmenin milyonlarca insanın hayatını tehdit ettiğini belirterek acil uluslararası müdahale çağrısında bulundu.

UNICEF Direktörü Catherine Russell ise sağlık merkezlerine “ağlayamayacak kadar zayıf çocukların” getirildiğini söyleyerek insani durumun trajik boyutlara ulaştığını ifade etti.

Sudan’da savaş karşıtı sesler yükseliyor

Sudan’da savaşın sona erdirilmesini isteyen sesler giderek artıyor. Ancak olası çözümün nasıl şekilleneceği konusunda ciddi görüş ayrılıkları sürüyor.

Orduya yakın bazı analistler, savaşa verilen halk desteğinin azalmasının Hızlı Destek Kuvvetleri’nin devlet içinde paralel bir güç olarak kalmasının kabul edildiği anlamına gelmediğini savunuyor. Bu nedenle olası çözümün birleşik bir askeri kurumun yeniden inşasına bağlı olduğu görüşü öne çıkıyor.

Sudan Kongre Partisi Siyasi İşlerden Sorumlu Genel Sekreteri Şerif Muhammed Osman ise “Gerçek bir sivil liderlik olmadan ne askeri çözüm mümkündür ne de barış sağlanabilir” diyerek savaşın sona ermesi için kapsamlı bir siyasi uzlaşının şart olduğunu söyledi.

Siyasi analist Muhammed Latif de uluslararası baskılar ve halkın yaşadığı ağır koşullar nedeniyle barışın “hiç olmadığı kadar yakın” olduğunu belirtiyor. Ancak yeni cephelerin açılması ve bölgesel karmaşıklıkların çatışmayı uzatmaya devam ettiğini vurguluyor.

Askeri uzman Tuğgeneral Cemal eş-Şehid ise Sudan’ın iki kritik seçenek arasında bulunduğunu ifade ediyor: Uluslararası baskılar ve askeri yıpranmanın dayattığı siyasi çözüm ya da hiçbir tarafın kesin zafer elde edemediği, devlet kurumlarının yavaş yavaş çözüldüğü uzun süreli savaş modeli.

Eş-Şehid, zamanın artık Sudan’ın lehine işlemediğini ve savaşın uzadığı her gün gelecekteki barışın maliyetini artırdığını söylüyor.

Tüm bu göstergelere rağmen temel sorular hâlâ cevapsız: Sudan’daki savaş gerçekten çözüm öncesi tükenme aşamasına mı ulaştı, yoksa ülke henüz sonu belirsiz uzun bir çatışmanın başlangıcında mı?


Lübnan’da ABD yaptırımı krizi: İki güvenlik yetkilisi görevde kalmaya devam ediyor

Halk gösterisine katılan bir kadın, Naim Kassım ile Lübnan Meclis Başkanı ve Emel Hareketi lideri Nebih Berri’nin fotoğraflarını taşıyor. (AFP)
Halk gösterisine katılan bir kadın, Naim Kassım ile Lübnan Meclis Başkanı ve Emel Hareketi lideri Nebih Berri’nin fotoğraflarını taşıyor. (AFP)
TT

Lübnan’da ABD yaptırımı krizi: İki güvenlik yetkilisi görevde kalmaya devam ediyor

Halk gösterisine katılan bir kadın, Naim Kassım ile Lübnan Meclis Başkanı ve Emel Hareketi lideri Nebih Berri’nin fotoğraflarını taşıyor. (AFP)
Halk gösterisine katılan bir kadın, Naim Kassım ile Lübnan Meclis Başkanı ve Emel Hareketi lideri Nebih Berri’nin fotoğraflarını taşıyor. (AFP)

Lübnan’da gözler, ABD’nin biri ordu diğeri Genel Güvenlik teşkilatından iki subay ile birlikte Hizbullah ve Amal Movement bağlantılı isimleri hedef alan benzeri görülmemiş yaptırımlarına devletin nasıl yaklaşacağına çevrildi.

Lübnan’ın hukuken bu karara uymak zorunda olmadığı belirtilirken, şimdiye kadar yaptırım listesine alınan iki subay hakkında doğrudan herhangi bir işlem yapılmadı. İçişleri Bakanı Ahmed al-Haccar ise Genel Güvenlik Genel Müdürü Tümgeneral Hasan Şukayr’dan olası ihlallerin araştırılmasını ve gerekli görülmesi halinde işlem yapılmasını istediğini açıkladı.

İki subay hakkında şu ana kadar işlem yapılmadı

Güvenlik kaynakları, “Dikkat çeken nokta, Lübnan ordusu ile Genel Güvenlik kurumlarına kararların resmi ve hukuki yollarla bildirilmemiş olmasıdır. Her iki kurumun yönetimi de yaptırımları yalnızca açıklamalar ve medya üzerinden öğrendi” değerlendirmesinde bulundu.

Kaynaklar ayrıca, “Albay Samir Hamade, Lübnan ordusu İstihbarat Müdürlüğü’nün Dahiye Şubesi Başkanı olduğuna göre sahada Dahiye’de kiminle koordinasyon kurması bekleniyor? İstihbarat birimleri başka bölgelerde diğer siyasi partilerle de koordinasyon sağlıyor. Önemli istihbarat bilgilerinin Hizbullah ile paylaşıldığı yönündeki suçlamalar ise gerçeği yansıtmıyor” ifadelerini kullandı.

İki subay hakkında herhangi bir işlem yapılıp yapılmayacağı sorusuna ise kaynaklar, “Şu ana kadar kendileri hakkında alınmış herhangi bir önlem yok ve görevlerini sürdürmeye devam ediyorlar” yanıtını verdi.

ABD Hazine Bakanlığı, söz konusu iki subayı geçen yıl boyunca süren çatışmalar sırasında Hizbullah ile önemli istihbarat bilgileri paylaşmakla suçluyor.

“Lübnan’ın karara uyma zorunluluğu yok”

Hukuk ve anayasa uzmanı Said Malik, yaptırımların siyasi mesaj taşıdığını belirterek, “ABD Hazine Bakanlığı’nın bu adımı, uluslararası düzeyde yasaklı kabul edilen Hizbullah ile temasın artık sonuç doğuracağı yönünde bir mesajdır. Lübnan devleti ve ilgili kurumlar bu karara uymak zorunda değil. Ancak yaptırımlar, bu kişilerin maaşlarının ödenmesi, resmi işlemlerinin yürütülmesi ve yerel ya da yabancı güvenlik kurumlarıyla iş birliği yapılması açısından zorluk yaratabilir” ifadelerini kullandı.

sdgrtyj
Lübnan Silahlı Kuvvetleri mensupları, başkent Beyrut’taki bir caddede konuşlanıyor. (EPA)

Lübnan hükümetinin bu tür kararları anlayışla karşılayabileceğini söyleyen Malik, “Ancak devlet açısından bağlayıcı değildir. Çünkü bu kişilere uygulanacak yaptırımlar Lübnan yasalarına tabidir; Batılı yönetimlerin aldığı siyasi kararlar doğrudan uygulanamaz” diye konuştu.

Yaptırım listesinde kimler var?

ABD’nin son yaptırım listesinde yer alan dokuz isim arasında Hizbullah’tan dört milletvekili bulunuyor.

Bunlardan Muhammed Fneish hakkında ABD Hazine Bakanlığı, Hizbullah Yürütme Konseyi Başkanı olarak partinin idari ve kurumsal yapısını yeniden organize ederek silahlı varlığını sürdürmeye çalıştığını öne sürdü.

Milletvekili Hassan Fadlallah’ın ise ABD tarafından yaptırım listesinde bulunan Nur Radyosu’nun kuruluşunda yer aldığı ve ayrıca yine yaptırım kapsamındaki El Manar televizyonunda üst düzey görev yürüttüğü belirtildi.

Yaptırımlar ayrıca Hizbullah’ın eski yöneticilerinden ve medya komitesi başkanı olan milletvekili İbrahim al-Mussavi ile, Hizbullah’ın silahsızlandırılmasına karşı çıkan en önemli isimlerden biri olduğu belirtilen Huseyin Hac Hassan’ı da kapsadı.

Amal Hareketi’ne açık mesaj

ABD yaptırımları, Hizbullah’ın siyasi ve güvenlik müttefiki olan Amal Hareketi’nden Ahmed Esad Baalbaki ile Ali Ahmed Safavi’yi de hedef aldı.

ABD Hazine Bakanlığı açıklamasında, Baalbaki’nin Amal Hareketi’nin güvenlik sorumlusu olduğu ve Hizbullah yönetimiyle koordineli şekilde siyasi rakipleri korkutmaya yönelik güç gösterileri organize ettiği öne sürüldü.

Safavi’nin ise Güney Lübnan’daki Amal milislerinin lideri olduğu, Hizbullah ile koordinasyon içinde hareket ettiği ve İsrail’e yönelik saldırılar ile ortak askeri operasyonlar konusunda talimat aldığı iddia edildi.

İran’ın Lübnan büyükelçisi de listede

Dikkat çeken bir diğer gelişme ise yaptırımların, İran’ın Lübnan’a atanan büyükelçisi Muhammed Reza Şeybani’yi de kapsaması oldu.

Lübnan Dışişleri Bakanlığı, Şeybani’yi “istenmeyen kişi” ilan etmiş, diplomatik akreditasyon onayını geri çekerek Beyrut’tan ayrılmasını istemişti.

ABD açıklamasında, Lübnan’ın bu kararı İran’ın diplomatik teamülleri ihlal ettiği ve iki ülke arasındaki iletişim yöntemlerine ilişkin gerekçelerle aldığı belirtildi.


Lübnan ordusu: Askerlerimizin sadakati yalnızca askeri kuruma yönelik

14 Mayıs 2026’da Beyrut’ta bir kontrol noktasını yöneten Lübnan ordusu askerleri (EPA)
14 Mayıs 2026’da Beyrut’ta bir kontrol noktasını yöneten Lübnan ordusu askerleri (EPA)
TT

Lübnan ordusu: Askerlerimizin sadakati yalnızca askeri kuruma yönelik

14 Mayıs 2026’da Beyrut’ta bir kontrol noktasını yöneten Lübnan ordusu askerleri (EPA)
14 Mayıs 2026’da Beyrut’ta bir kontrol noktasını yöneten Lübnan ordusu askerleri (EPA)

Lübnan Ordu Komutanlığı, ABD’nin iki Lübnanlı subaya yaptırım uygulama kararının ardından yaptığı açıklamada, askerlerin bağlılığının yalnızca ‘ordu kurumuna’ olduğunu vurguladı. Şarku’l Avsat’ın AFP’den aktardığına göre açıklama, Washington’ın, İsrail ile devam eden çatışmalar sırasında Hizbullah’a önemli istihbarat bilgileri sızdırdıkları gerekçesiyle iki Lübnanlı subayı yaptırım listesine almasının ardından geldi. Bu kararın, Lübnan ordusu mensuplarını hedef alan ilk ABD yaptırımı olduğu belirtildi.

Lübnan ordusundan yapılan ve ülke makamlarının ilk resmi yorumu niteliğindeki açıklamada, “Askeri kurumun tüm subay ve personeli, görevlerini yüksek profesyonellik, sorumluluk ve disiplinle; ordu komutanlığının karar ve talimatları doğrultusunda yerine getirmektedir” denildi.

Açıklamada ayrıca, “Askerlerin bağlılığı yalnızca askeri kuruma ve vatana yöneliktir. Görevlerini herhangi bir başka baskı veya değerlendirmeden uzak şekilde yerine getirirler” ifadeleri kullanıldı.

Ordu komutanlığı, ABD tarafından alınan yaptırım kararına ilişkin kendilerine resmi iletişim kanalları üzerinden önceden herhangi bir bilgilendirme yapılmadığını da bildirdi.

Washington yönetimi perşembe gecesi, aralarında İran’ın Beyrut Büyükelçisi, Hizbullah milletvekilleri ve iki Lübnanlı subayın da bulunduğu dokuz kişiye yaptırım uygulandığını duyurdu. ABD, söz konusu kişilerin İran destekli Hizbullah ile bağlantılı olduğunu ve ‘Lübnan’daki barış sürecini engellediklerini’ öne sürdü.

Yaptırım uygulanan subayların, Lübnan Genel Güvenlik Müdürlüğü Ulusal Güvenlik Dairesi Başkanı Tuğgeneral Hattar Nasıruddin ile Askerî İstihbarat Müdürlüğü Dahiye Şubesi Başkanı Albay Samir Hamade olduğu belirtildi. ABD, iki ismi devam eden çatışmalar sırasında Hizbullah’a ‘önemli istihbarat bilgileri aktarmakla’ suçladı.

Hizbullah ise dün yaptığı açıklamada ABD yaptırımlarını kınayarak, bunların ‘Lübnan halkını sindirme ve ülkeye yönelik İsrail saldırganlığını destekleme girişimi’ olduğunu savundu. Örgüt ayrıca, yaptırımların Lübnanlı subayları da kapsamasını ‘resmi güvenlik kurumlarını korkutmaya ve devleti Amerikan vesayetinin şartlarına boyun eğdirmeye yönelik açık bir girişim’ olarak değerlendirdi.