ABD: Rusya’nın Ukrayna’yı işgali birçok şekilde olabilir

Kiev, Macron’un ziyaretinin arifesinde diplomatik bir çözüm için fırsatlar konusunda iyimser.

Ukraynalı siviller, 6 Şubat’ta Kiev’de askeri eğitim alırken (EPA)
Ukraynalı siviller, 6 Şubat’ta Kiev’de askeri eğitim alırken (EPA)
TT

ABD: Rusya’nın Ukrayna’yı işgali birçok şekilde olabilir

Ukraynalı siviller, 6 Şubat’ta Kiev’de askeri eğitim alırken (EPA)
Ukraynalı siviller, 6 Şubat’ta Kiev’de askeri eğitim alırken (EPA)

ABD Ulusal Güvenlik Danışmanı Jake Sullivan, Rusya’nın ilerleyen günlerde ve haftalarda Ukrayna’yı işgal etme olasılığının yüksek olduğu ve bu işgalin birçok şekilde olabileceği konusunda uyarırken, Ukrayna Cumhurbaşkanlığı ise Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un Moskova ve Kiev’e yönelik ziyaretinin arifesinde diplomatik bir çözüm şansı konusundaki iyimserliğini dile getirdi.
Sullivan, olası bir Rus işgalinin ‘Ukrayna’nın doğusundaki Donbass bölgesinin ilhakı, bir dizi siber saldırı ve Ukrayna’nın kapsamlı bir işgaline yol açan bir dizi siyasi istikrarsızlık’ da dahil olmak üzere birçok şekilde olabileceği uyarısında bulundu. Dün (6 Şubat Pazar) sabah CNBC kanalında yayınlanan bir programda konuşan Sullivan, “Rusların Ukrayna’da büyük bir askeri operasyon başlatma yeteneklerini geliştirdiğine inanıyoruz. Bu bağlamda ABD yönetimi, güçlü bir yanıt hazırlamak için müttefiklerimizle çalışıyor. Diplomatik bir yol önerdik ve her iki duruma da hazırız. Müttefiklerimiz hazır ve Ukrayna halkının da hazırlanmasına yardımcı oluyoruz” açıklamasında bulundu.
Yetkili, ABD yönetiminin tüm koşullara hazırlanmak için müttefikleriyle birlikte çalıştığını ve güçlü ekonomik sonuçlar konusunda fikir birliği oluştuğunu belirtti. “Avrupalıların, Rus gazının ithalatını durdurmak ve enerji kaynaklarını çeşitlendirmek de dahil olmak üzere, Rusya’ya ciddi maliyetler ve engeller niyetinde olduğuna inanıyoruz” diyen Jake Sullivan, Başkan Joe Biden’in Almanya Başbakanı Olaf Scholz ile bugün (7 Şubat) Beyaz Saray’da yapacağı görüşmede, Avrupa’ya gönderilebilecek gaz sevkiyatı sağlama planlarına odaklanılacağına dikkati çekti. Sullivan, “Biden yönetimi, Rusya Ukrayna’yı işgal ederse Kuzey Akım’ın ilerlemeyeceği konusunda kesinlikle net” şeklinde konuştu.
ABD yönetiminin işgal tanımına da değinen yetkili, “Sınırdan bir Rus tankı veya bir Rus askeri hareket ederse, bu bir işgaldir” dedi. Sullivan, Rusya’nın Biden yönetiminin uygulayacağı yaptırımları aşmasına yardım etmesi halinde Çin’in de yaptırımlara maruz kalacağını vurguladı. ABD Ulusal Güvenlik Danışmanı, Rusya’ya uygulayacakları yaptırımların, Çin’i de etkileyeceğini söylerken, “Çin, buna uymak ya da uymamak arasında bir seçeneğe sahip. Eğer uymamayı seçerse bunun karşılığında cezalar olacak” dedi.
ABD Ulusal Güvenlik Danışmanı Jake Sullivan, orta menzilli füze sistemleri, askeri tatbikatlar konusunda şeffaflık ve güven inşası konusunda Rusya ile diplomasinin gidişatını ilerletmeye hazır olduğunu söyleyerek, bu durumun gerginliği düşürmeye olanak tanıyacağını belirtti. Sullivan, “Avrupa güvenliği, füze sistemleri hakkında konuşmak ve askeri tatbikatlar konusunda şeffaflığı sağlamak için Ruslar, NATO müttefiklerimiz ve diğer ortaklarımızla masaya oturmaya hazırız. Bunu, Ruslara bir kâğıt olarak gönderdik. Bu durum, bizim diplomatik yol için ne kadar hazır olduğumuzu gösteriyor. Ancak NATO’nun açık kapısını da içeren temel güvenlik ilkelerini müzakere etmeye hazır değiliz” şeklinde konuştu.
ABD istihbaratı, Rusya’nın Ukrayna’ya yönelik geniş çaplı bir işgal gerçekleştirmek için gereken gücün yüzde 70’ine zaten sahip olduğunu ve iki hafta içerisinde bir saldırı gerçekleştirmek için yeterli kapasiteye veya 150 bin askere sahip olabileceğini tahmin ediyor.
Yetkililer, Putin’in Ukrayna’yı işgal etmeye karar vermesi halinde Rus güçlerinin, Ukrayna’nın başkenti Kiev’i kuşatabileceği ve 48 saat içinde Cumhurbaşkanı Volodimir Zelenski’yi devirebileceği konusunda uyardı. 25 bin ila 50 bin sivilin, 5 bin ila 25 bin Ukraynalı askerin ve 3 bin ila 10 bin Rus askerinin ölümüne neden olabileceğinden, çatışmanın büyük bir insani maliyeti olacağı konusunda da uyaran ABD’li yetkililer, ayrıca başta Polonya’ya olmak üzere 1 ile 5 milyon mültecinin akınına yol açabileceğini ifade etti.
Öte yandan ABD Senatosu, Cumhuriyetçi Senatör Lindsey Graham’ın Rus ekonomisini yok edeceğini belirttiği Rusya’ya karşı ‘tüm yaptırımların anası’ tasarısını hazırlamaya yöneldi. Senato ayrıca, Rusya’nın Ukrayna işgalinin ‘olası’ bir durum değil, bir zaman meselesi haline geldiğini ifade etti. Geçen hafta Kongre’de temsilciler karşısında konuşan ABD Genelkurmay Başkanı Orgeneral Mark Milley, Ukrayna’nın başkenti Kiev’in, Ukrayna’ya yönelik geniş çaplı bir Rus işgali olması durumunda 72 saat içinde düşebileceği konusunda uyardı. ABD’li yetkililer de ABD istihbaratının Rusya’nın geniş çaplı bir Ukrayna işgali gerçekleştirmek için askeri hazırlıklarını hızlandırdığına inandığını vurguladı. Yetkililere göre Rusya, ilerleyen haftalarda bu operasyonu gerçekleştirmek için gereken gücün yüzde 70’ine sahip. Yetkililer, Moskova’nın büyük bir işgal gerçekleştirmesi halinde Rus kuvvetlerin, 48 saat içinde Kiev’i kuşatabileceğini ve Cumhurbaşkanı Volodimir Zelenski’yi devirebileceğini söyledi.
Aynı şekilde Ukrayna Cumhurbaşkanlığı, 6 Şubat’ta Rusya ile olan krize diplomatik bir çözüm bulma şansının, askeri bir ‘tırmanış’ riskinden ‘çok daha büyük’ olduğunu ifade etti. Ukrayna Cumhurbaşkanlığı danışmanı Mykhailo Podolyak, “Durumun dürüst bir değerlendirmesi, gerilimi azaltmak için diplomatik bir çözüm bulma şansının, daha fazla tırmanma tehdidinden hala önemli ölçüde yüksek olduğunu gösteriyor” dedi. Açıklama, ABD istihbaratının ‘Moskova’nın Ukrayna’yı geniş çaplı işgal hazırlıklarını yoğunlaştırdığı’ konusundaki uyarısının ardından gelişti. Fransız Haber Ajansı’nın (AFP) edindiği bilgilere göre cumhurbaşkanlığına bağlı medya ofisi, yaptığı açıklamada, Rus ordusunun sınırların yakınında kitlesel seferberliğinin geçen bahardan bu yana devam ettiğini ve büyük bir psikolojik baskıya neden olduğunu söyledi. Belirtilene göre Rusya, geniş çaplı manevralar yapıyor ve askeri teçhizatı hareket ettiriyor. Açıklamada ayrıca, “Ukrayna ve Batılı müttefikleri, her zaman tüm senaryolara hazır olmalıdır. Bu görevi yüzde 100 yerine getiriyoruz” ifadelerine yer verildi.



İslamabad ateşkesi umut yarattı, ama asıl soru hâlâ ortada: İran’ın vekil güçleri ne olacak?

Irak'ın Bağdat şehrindeki Yeşil Bölge'de, Iraklı Şii silahlı grupların destekçileri ABD Büyükelçiliğine doğru yürüyüş yapmaya çalışırken, bir protestocu merhum İran Dini Lideri Ali Hamaney'in resmini taşıyor (Reuters)
Irak'ın Bağdat şehrindeki Yeşil Bölge'de, Iraklı Şii silahlı grupların destekçileri ABD Büyükelçiliğine doğru yürüyüş yapmaya çalışırken, bir protestocu merhum İran Dini Lideri Ali Hamaney'in resmini taşıyor (Reuters)
TT

İslamabad ateşkesi umut yarattı, ama asıl soru hâlâ ortada: İran’ın vekil güçleri ne olacak?

Irak'ın Bağdat şehrindeki Yeşil Bölge'de, Iraklı Şii silahlı grupların destekçileri ABD Büyükelçiliğine doğru yürüyüş yapmaya çalışırken, bir protestocu merhum İran Dini Lideri Ali Hamaney'in resmini taşıyor (Reuters)
Irak'ın Bağdat şehrindeki Yeşil Bölge'de, Iraklı Şii silahlı grupların destekçileri ABD Büyükelçiliğine doğru yürüyüş yapmaya çalışırken, bir protestocu merhum İran Dini Lideri Ali Hamaney'in resmini taşıyor (Reuters)

Enver el-Ansi

Ortadoğu'daki savaşın iki hafta, hatta bir gün veya bir saatliğine de olsa durması iyi bir şey; ancak ABD ve İran arasında Pakistan arabuluculuğuyla varılan ateşkes görüşmelerinin şartları ve koşullarıyla ilgili birçok ayrıntı belirsizliğini koruyor. Tahran'ın müzakere için önerdiği noktalar ve Washington'un bunlara ilişkin tutumu etrafındaki tartışma ve ihtilafın boyutu ne kadar olursa olsun, bu her savaşın sonunda ve her barış görüşmesinin başlangıcında veya geçici bir ateşkes anlaşmasının başlangıcında bilinen, beklenen ve alışılmış bir olaydır.

Uluslararası alanda geniş çapta memnuniyet uyandıran ateşkes duyurusunun ardından, ilgili başkentlerdeki konuşmalar öncelikle İslamabad'daki müzakerelere odaklandı. Bu müzakereler İsrail'in güvenliğini ve ABD'nin çıkarlarını güvence altına alacak şekilde temel olarak Tahran'ın nükleer ve füze programları üzerinde çalışacaktır. İran'ın bölgedeki vekil güçleri konusuna ise değinilmeyecek yahut bu konu ABD ve İran arasında görüşülüp kararlaştırılacak ayrı, ek bir konu olarak değerlendirilecektir.

Bu arada, Tel Aviv, anlaşmanın Lübnan cephesini kapsamadığını ve onun İran cephesinden ayrı olduğunu vurgulamakta gecikmedi. Washington ise İsrail ordusunun ateşkes duyurusundan sonraki sabah Lübnan'a kanlı ve şiddetli hava saldırılarına devam etmesine rağmen, bunun Tahran ile müzakere edilen ateşkesin bir parçası olduğunu yineledi. Ateşkes duyurusunun ertesi gününün sabahından itibaren bunun altını çizdi.

Ne var ki Washington, Tel Aviv, Tahran ve hatta arabulucular Pakistan, Mısır ve Türkiye’nin Tahran ile vekilleri arasındaki ilişkinin geleceği hakkında sessiz kalmaları, Irak ve Yemen'deki bu “vekiller” meselesinin ciddiyetine rağmen çözümsüz kalması veya daha sonra iç süreçler veya ertelenmiş çeşitli anlaşmalar yoluyla ele alınacağı yönünde soruları ve hatta korkuları gündeme getiriyor. Bu konudaki sessizlik, tüm çatışma dosyalarının aynı anda masaya getirilmesinin İslamabad müzakerelerini karmaşıklaştıracağı ve Washington ile Tel Aviv için en önemli iki konu olan Tahran'ın nükleer ve füze programları hakkındaki görüşmeleri dallandırıp budaklandıracağı korkusundan kaynaklanıyor olabilir.

Hadiselerin genellikle sonuçlarına göre değerlendirildiği ve sonuç hakkında tahminlerde bulunmak için erken olduğu doğru olsa da, öncüllerin pratik ve mantıksal olarak sonuçları önceden gösterdiği daha da doğru. Dolayısıyla vekiller meselesinin kapsamlı, tarihi bir anlaşmanın bir parçası olmayacağı açıkça görünüyor

 Lübnan cephesi

İsrail'in sadece Beyrut'un güney banliyölerinde değil, Lübnan genelinde askeri harekâtını sürdürme ısrarı göz önüne alındığında, Tahran'ın Hizbullah'a İsrail'e karşı tek taraflı ateşkes direktifi vermesi boşuna olabilir. Bu, 14 gün olması gereken ateşkes sırasında İran'ın nükleer ve füze programlarıyla ilgili olarak Pakistan başkentinde veya Washington'da Lübnan ve İsrail arasında ne müzakere edileceğinden bağımsız bir durumdur.

Lübnan'daki durum son derece zor; bu küçük, bitkin ülke Hizbullah ve devlet arasında bölünmüş durumda. İsrail, Lübnan ile ilgili kararlarının, ABD Başkanı Donald Trump yönetimindeki müttefikleriyle olan genel çıkarlarından ayrı, kendi özel meselesi olduğunu ısrarla vurguluyor ve Trump yönetimi de bunu hep kabul etmiştir. Hatta ABD, İsrail'e baskı yapamayacağını veya İsrail'in güney Lübnan, işgal altındaki Golan Tepeleri sınırında bulunan güney Suriye’ye komşu olan kuzey sınırlarında yüksek ulusal güvenlik ve stratejik çıkarları olarak gördüğü konularda kendisine müdahale edemeyeceğini de itiraf etmiştir. Kaldı ki Trump yönetimi, İsrail'in Golan Tepeleri'ni ilhak etmesini ve Tel Aviv'in bu bölge üzerindeki egemenliğini zaten tanımıştır.

Görünüşe göre İsrail, İran silahlarının bu sınır kapısından kaçak bir şekilde Hizbullah'a ulaştırılmasını durdurma bahanesiyle, Lübnan-Suriye sınırındaki Masna Sınır Kapısı’nı tekrar tekrar hedef alıp kapatma konusunda kararlı olmaya devam edecektir.

İsrail Başbakanı'nın hükümetinin, Washington'da iki taraf arasındaki eşi benzeri görülmemiş görüşmelerin ortasında bile, Lübnan'da Hizbullah'ı ortadan kaldırma planlarına devam edeceğine şüphe yok. Bunun için çeşitli bahaneler öne sürüyor ve bunların başında da Netanyahu'nun bakış açısına göre, Lübnan hükümetinin güneyde, Bekaa Vadisi'nde ve başka yerlerde ordusunun kontrolünü genişletme gücü olmadığını kanıtlamış olmasıdır.

Irak'ta da durum en az bu kadar vahim görünüyor; Bağdat'taki “federal” hükümetin, Tahran'a son derece sadık olan ve ülke genelinde geniş bir etkiye sahip Şii fraksiyonlar üzerinde hiçbir kontrolü yok gibi görünüyor. Hatta Bağdat, bu fraksiyonların bazılarının Irak'ın askeri ve güvenlik kurumlarının meşru ve ayrılmaz bir parçası olduğunu ısrarla savunuyor.

İran'ı desteklemek amacıyla Bağdat, Basra ve Kürdistan Bölgesi'ndeki Amerikan üslerine ve çıkarlarına karşı bu fraksiyonların düzenlediği saldırılar sırasında durumun nasıl iç içe geçtiğini ve Amerikalıların nasıl karşılık verdiğini gördük. Yine Tahran, Irak'ın egemenliğini açıkça ihlal ederek, Süleymaniye şehri ile başka yerlerdeki İranlı Kürt muhaliflerin mevzilerini bombalamaktan da çekinmedi; bu, Irak ile son derece yakın ilişkileri olan bir ülke için açık bir ihlaldir.

Aynı zamanda, Irak hükümeti de Amerika Birleşik Devletleri ile olan ilişkilerine ilişkin yükümlülüklerinden muaf değildir; nitekim ABD, geçen yıl 11 Kasım'da yapılan seçimlerden bu yana Koordinasyon Çerçevesi’nin İran yanlısı adayı Nuri el-Maliki'nin başbakan olarak atanmasını engellemektedir.

Yemen'deki Husi ikilemi

İran ile ittifak halindeki Yemen'deki Husi milis grubuna gelince, İran Devrim Muhafızları'nın Yemen'in batı kıyısındaki ve İran'ın ABD ve İsrail ile olan çatışmasında kullanmakla defalarca tehdit ettiği Babul Mendeb Boğazı'nda geride kalan en tehlikeli kolunu temsil eden bu silahlı örgütün geleceğiyle ilgili pozisyonlar halen belirsizliğini koruyor.

Lübnan hükümetinin Hizbullah ile başa çıkmakta yetersiz kalması gibi, meşru Yemen hükümeti de, özellikle kontrolü altındaki sorunlu bölgelerde koşulları normalleştirmeye odaklanması ve Husi karşıtı güçlerin hissettiği hayal kırıklığı göz önüne alındığında, Husiler ile herhangi bir siyasi veya askeri yolla başa çıkmakta daha da güçsüz görünüyor.

İran ile ittifak halindeki Yemen'deki Husi milis grubuna gelince, İran Devrim Muhafızları'nın Yemen'in batı kıyısında geride kalan en tehlikeli kolunu temsil eden bu silahlı örgütün geleceği halen belirsizliğini koruyor

Yemen, uzun zamandır Husi milislerinin Güney Arap Yarımadası ve Kızıldeniz bölgesindeki küresel barış ve güvenliğe yönelik tehdidinden şikayetçidir. Ancak, BM Güvenlik Konseyi'nde Yemen dosyasından sorumlu Amerika Birleşik Devletleri ve daha sonra ondan bu görevi devralan İngiltere, bu şikayetlere hep kulak tıkadı. Dahası Washington ve Londra, Husi milis grubuyla askeri çatışmalar sırasında bazı hatalar yaşandığı, Amerikan ve İngiliz silahlarının kötüye kullanıldığı gerekçesiyle, Yemen'deki meşru hükümeti destekleyen Suudi Arabistan liderliğindeki Arap koalisyonuna ekipman, mühimmat ve lojistik destek teminini kısıtlama ve durdurma kertesine varmıştır. Bu arada, Husi milisleri İran ve Lübnan'daki Hizbullah'tan giderek artan miktarda silah, mühimmat ve askeri uzmanlık desteği almaya devam etmiştir.

Şarku'l Avsat'ın Al Majalla'dan aktardığı analize göre İngiliz hükümetinin yanlış değerlendirmeleri, Aralık 2018'de Yemen hükümetine ve Arap koalisyonuna İran destekli milislerin elinden Hudeyde Limanı’nı geri almak için ilerleyen güçlerini durdurmaları yönünde baskı yapması ve Husilerin açıklandığı andan itibaren manipüle ettiği Stockholm Anlaşması'nı dayatmasıyla doruk noktasına ulaştı.

dvefvb
Husi destekçileri Kudüs Günü'nü anmak için Yemen'in Sana şehrinde 28 Mart'ta düzenledikleri gösteriden bir kare (Reuters)  

 Bugün, ABD ve İsrail'in yanı sıra arabulucu ve komşu ülkeler, Tahran ile müzakere ederken İran'ın vekil güçlerinin geleceğine sorumlu bir şekilde yaklaşmalıdır. Zira bu vekil güç projesi, esasında Tahran'ın ajandasına hizmet etmek için herkesi hedef almak üzere İran tarafından tasarlanmıştı. İran sürekli olarak “direniş ekseni” olarak adlandırdığı ülkelerde milyonlarca insanı yerinden ederek, ülkeleri ve başkentleri devirerek, devletleri zayıflatarak, savaşlar başlatarak, yüz binlerce insanı öldürüp yaralayarak bölgeyi istikrarsızlaştırdı.

On yıllardır milyarlarca dolar yatırım yaptığı bu vekiller projesi, kısmen de olsa bu vekillerin bulunduğu ülkeler için içsel bir sorun teşkil ediyor olabilir. Ancak büyük bir kısmı, ideolojisi, kökeni, silahları, milisleri ve etkisiyle tamamen İran'a özgüdür. Tahran ve onunla müzakere yürütenler gerçekten komşularıyla ve dünyayla kalıcı ve nihai bir barış istiyorlarsa, bu konuya değinmelidirler. Bu konu, İslamabad müzakereleri sırasında – sonrasında değil - Tahran'dan kesin olarak talep edilmesi gerekenlerin merkezinde yer almalıdır.

Bu vekiller projesi, İran'ın sözde nükleer programı ve füze programı kadar tehlikelidir; son programın birçok bileşeni şu anda Irak, Lübnan ve Yemen'deki İran yanlısı grupların ve milislerin elindedir. Hizbullah'ın elindeki füzelerin ve insansız hava araçlarının İsrail'e önemli ölçüde zarar verme, aynı zamanda İsrail'e, Lübnan'a karşı sürdürdüğü açık saldırganlığı ve acımasız, yıkıcı savaşı için bir bahane sağlama konusundaki etkinliği bunun bir kanıtıdır.


Rusya, Ortadoğu'da girmediği bir savaşı nasıl kazanabilir?

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin'in Ukrayna'nın doğu cephesinden getirilen 5 bin mermiyle yapılmış, "Savaşın Yüzü" başlıklı portresi, Kiev, 23 Temmuz 2015 (Reuters)
Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin'in Ukrayna'nın doğu cephesinden getirilen 5 bin mermiyle yapılmış, "Savaşın Yüzü" başlıklı portresi, Kiev, 23 Temmuz 2015 (Reuters)
TT

Rusya, Ortadoğu'da girmediği bir savaşı nasıl kazanabilir?

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin'in Ukrayna'nın doğu cephesinden getirilen 5 bin mermiyle yapılmış, "Savaşın Yüzü" başlıklı portresi, Kiev, 23 Temmuz 2015 (Reuters)
Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin'in Ukrayna'nın doğu cephesinden getirilen 5 bin mermiyle yapılmış, "Savaşın Yüzü" başlıklı portresi, Kiev, 23 Temmuz 2015 (Reuters)

Anton Mardasov

İran’a sınırlı destek sağlarken çatışmada dolaylı bir rol üstlenmeye devam etme stratejisinin Moskova’ya bariz kazançlar sağladığına şüphe yok. Öte yandan Rusya'nın Ortadoğu'daki kaostan elde ettiği anlık faydalara rağmen, stratejik planlama açısından bakıldığında bazı olası alternatifler olsa bile İran'da çıkacak herhangi bir savaş Kremlin için ciddi maliyetler doğurur. Kremlin'e yakınlığıyla bilinen siyasi analist Fyodor Lukyanov'un da belirttiği üzere, hiçbir savaş planlandığı gibi gitmez. Ancak hepsi, barış zamanında şekillenmeye başlayan eğilimlerin tetikleyicileri haline gelir ve bu eğilimleri çoğunlukla geri dönüşü olmayan bir eşiğe iter.

Ekonomik boyut

Rus ekonomistlerin tahminlerine göre Ortadoğu’daki savaşın etkisiyle nisan ayında Rusya’nın bütçesine girecek petrol ve doğal gaz gelirleri mart ayına kıyasla iki katına çıkarak 1 trilyon rubleye ulaşabilir, hatta bu rakamı da aşabilir. Mart ayında Rusya bütçesindeki petrol ve doğal gaz gelirleri 617 milyar ruble olmuştu. Bu rakam 432,3 milyar ruble kaydedilen şubat ayına kıyasla yüzde 45'lik, 393,2 milyar ruble olan ocak ayına kıyasla yüzde 56,9'luk bir artışa anlamına geliyor. İran petrolünü taşıdığı için çeşitli zamanlarda yaptırımlara maruz kalan Rusya’nın ‘gölge filosu’ ise, Hürmüz Boğazı'nı kayda değer bir engel olmadan geçmeye devam ediyor. Rus gazetecilerin tahminlerine göre nisan ayı başlarında sadece bir günde 12 Rus gemisi Hürmüz Boğazı’nı geçti.

Rusya’nın en önemli doğrudan askeri kazanımı, Washington’ın önceliklerini Avrupa sahnesinden Ortadoğu'ya kaydırmasının, Ukrayna’nın hava savunmasına ayrılan kaynakları azaltması.

Ukrayna’nın Rusya’nın bu sektördeki altyapısını hedef alan saldırıları olmasaydı, Rusya'nın petrol ve doğal gaz gelirleri belki de daha yüksek olurdu. Zira bu saldırılar ihracat kapasitesinde belirgin bir düşüşe yol açtı ve lojistik açıdan büyük kısıtlamalar yarattı. Örneğin, ocak ayı sonlarında Druzhba Boru Hattı üzerinden petrol sevkiyatı durduruldu ve bu durum Rusya tarafından Macaristan ve Slovakya'ya yapılan petrol tedarikinin askıya alınmasına yol açtı. Bunun yanında NATO üyesi Avrupa ülkeleri enerji krizinin etkisini hissetmeye başladı ve tüketimi rasyonelleştirmeye yönelik politikalar uygulamak zorunda kaldı. Ancak enerji fiyatlarındaki artış, yapısal bir faktörden çok konjonktürel bir faktör olmaya devam ediyor. Dolayısıyla uzun vadeli bir planlamaya dahil edilmesi zor.

Aynı durum gıda ve gübre ihracatı için de geçerlidir. Birleşmiş Milletler (BM) verilerine göre yıllık yaklaşık 16 milyon ton olarak tahmin edilen dünya gübre sevkiyatının yaklaşık üçte biri Hürmüz Boğazı’ndan geçiyor. Çatışma ortamında, yılın bu zamanında, yani ekim mevsiminin başlangıcında gübre tedarikine erişemeyen ülkelerde mahsulün azalması kaçınılmaz hale geliyor. Geçişteki aksaklıklar, dünyanın en yoksul ülkeleri, özellikle de Sahra Altı Afrika ülkeleri için son derece ciddi bir soruna dönüşebilir. Çeşitli tahminlere göre bu ülkelerde kullanılan gübrenin yüzde 90'ı yurt dışından ithal ediliyor.

vfrv
Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ve İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, Tianjin'de düzenlenen Şanghay İşbirliği Örgütü Zirvesi'nin (ŞİÖ) kenarında düzenlenen bir toplantıda, 1 Eylül 2025 (AFP)

Doğal gaz fiyatları şu anda büyük bir artış gösteriyor. Bu durum gübre fiyatlarının yükselmesine neden oluyor ve buna bağlı olarak tahıl üretim maliyetlerini artırıyor. Sonuç olarak, Afrika ülkeleri ve diğer devletler, istikrarlı gübre tedarikinin sağlandığı pazarlara yönelecek. Bu ülkeler arasında Rusya şüphesiz merkezi bir rol oynuyor. Zira bu ülke, fiyat artışlarından yararlanarak kendisine uygulanan siyasi ve yaptırım engellerinin önemli bir kısmını aşabiliyor. Öte yandan rekabetin şiddetine rağmen Moskova, lojistik darboğazlar nedeniyle kendisine açılan yeni tahıl ihracat pazarlarına yayılma fırsatına sahip olsa da bu tablonun bir de diğer yüzü var. Yakıt ve gübre fiyatları yükselerek üretim maliyetlerini artırabilir. Bu durumda hükümet, muhtemelen tüketici fiyatlarını kontrol altına almak için müdahale etmek zorunda kalacak. Dahası, enerji ve gıda krizleri uzun vadede küresel üretimde keskin bir daralmaya yol açabilir ve bu da, diğer sonuçların yanı sıra, enerji kaynaklarına olan talebin azalmasına neden olacak.

Askeri boyut

Rusya’nın en önemli doğrudan askeri kazanımı, Washington’ın önceliklerini Avrupa sahnesinden Ortadoğu’ya kaydırmasının, Ukrayna’nın hava savunmasına ayrılan kaynakları azaltması oldu. Ayrıca, Patriot füze sistemlerindeki eksikliğin etkisi sadece ABD ve İsrail ile sınırlı kalmadı, savaşın ilk günlerinde yüzlerce savunma füzesini tüketen Körfez ülkelerine de uzandı. Bunun yanında ABD yakın vadede öncelikle savaş hazırlığını güçlendirmeye odaklanmak zorunda kalacak. Bazı tahminlere göre Washington sadece ilk on altı gün içinde altı binden fazla saldırı ve savunma mühimmatı kullandı ve bunların yaklaşık yüzde 46'sı hassas güdümlü ATACMS füzeleri, yaklaşık yüzde 40'ı ise THAAD savunma füzeleriydi.

İran ile gerginlik uzarsa, ABD ordusunun modernizasyon hızı yavaşlayabilir, gelişmiş silah geliştirme programları aksayabilir ve ABD komutanlığı kuvvetlerini yeniden konuşlandırmak zorunda kalabilir. Bu da Doğu Avrupa ve Güneydoğu Asya'daki konumlarını zayıflatabilir. ABD açısından, İran ile herhangi bir askeri çatışma, coğrafi ve lojistik açıdan çok maliyetli yükümlülükler getirecek ve bu da esnekliğini sınırlayarak, silahlı kuvvetlerini dünya çapında konuşlandırma konusundaki operasyonel kapasitesini azaltır.

Rusya’nın üstlendiği rol, ülkenin uluslararası sahneye aktif bir şekilde ‘geri dönmesine’ ve Vladimir Putin'in 2003 yılından beri ifade ettiği gibi kendisinin katılımı olmadan hiçbir küresel veya bölgesel sorunun çözülemeyeceği bir aktör olarak kendini kabul ettirmesine katkıda bulundu.

İran’ın iletişim ve keşif amaçlı uydu alanındaki yetenekleri ise son derece sınırlı. Bu yüzden Moskova'nın Tahran'a keşif operasyonlarının düzenlenmesi, hedeflerin belirlenmesi ve ABD’ye ait hedeflere yönelik hava saldırıları düzenlenmesi konusunda belirli bir destek sağladığı ve Şahid insansız hava aracından (İHA) modifiye edilmiş İHA’larda kullanılan bileşenleri sağladığı ihtimalini göz ardı edemeyiz. Ancak bu destek, her halükârda açıkça sınırlı görünmekte ve Ukrayna'nın NATO ülkelerinden aldığı desteğin büyüklüğüyle karşılaştırılamaz.

Ukrayna'daki savaş, İHA alanında bir devrim başlatarak bu araçların yoğun kullanımıyla cephelerde ve geri kalan alanlarda savaş kurallarını tamamen değiştirmiş olsa da İran'daki savaş büyük olasılıkla askeri operasyonlarda yapay zeka destekli güdümlü sistemlerin rolünün keskin bir şekilde artmasına yol açmış görünüyor. Bu durum Rusya'yı da benzer teknolojiler geliştirmeye itebilir. Ancak bu teknolojilerin Rusya ordusuna entegrasyonu, ülkenin kendi sinir ağ kütüphanelerine sahip olmaması nedeniyle halen aksıyor. Rusya’nın sistemindeki en önemli teknik zayıflıklardan biri, OpenAI ve Anthropic gibi Batılı kütüphanelere bağımlı olmasında yatıyor.

Jeopolitik boyut

Rusya'nın, uluslararası ilişkilerin yönetilmesinde daha adil bir model bakımından çoğulculuğu savunan bir güç olarak üstlendiği rol, Moskova’nın uluslararası sahneye aktif bir şekilde ‘geri dönmesine’ ve Vladimir Putin'in 2003 yılından beri ifade ettiği gibi kendisinin katılımı olmadan hiçbir küresel veya bölgesel sorunun çözülemeyeceği bir aktör olarak kendini kabul ettirmesine katkıda bulundu. Kremlin'in ‘Rusya'nın Ortadoğu'ya dönüşü’ anlatısını başarıyla kullanabilmesi, Moskova'nın özellikle kriz anlarında, geleneksel aktörlerin hızlı ve çoğu zaman duygusal çözümler aramakla meşgul olduğu zamanlarda kararlı adımlar atmaya alışkın olmasına dayanıyor. Bu durum, iç politikada iktidarını sağlamlaştırmak için çeşitli kargaşaları kullanmaya alışkın olan Rusya’nın iktidar zihniyetiyle de bağlantılı. Zira böylece, salgın küresel bir pandemiye dönüştüğünde Putin, mevcut yasaların izin verdiğinden daha uzun süre Rusya'da iktidarda kalmasını sağlayacak bir yol bulduğunu açıkladı. O anda iktidarda kalma kararı, sıradan seçmen için anlaşılır görünüyordu. Çünkü o zamanlarda insanlar risk almaya pek meyilli değildi.

Ortadoğu'da savaşın patlak vermesinin ardından, İsrail istihbaratının İran'ın dijital altyapısını Dini Lider ve DMO yetkililerini ortadan kaldırmak için etkili bir şekilde kullandığının ortaya çıkmasıyla, Rus yetkililer Moskova'da mobil interneti iki hafta süreyle engellemeye ve ülke içinde yabancı mesajlaşma uygulamaları ile VPN hizmetlerinin kullanımına yönelik kısıtlamaları ciddi şekilde sıkılaştırmaya karar verdi.

Kremlin'in bakış açısına göre, Orta Asya ülkelerinde Rus nüfuzunu genişletme olasılığı daha cazip görünüyor. Ancak bu ülkeler bu konuda pek istekli görünmüyor.

Moskova aynı zamanda, ABD’nin liderlik ettiği çok kutuplu sistem içinde hareket alanının son derece sınırlı olduğunun da farkında. Bu yüzden hızla değişen koşullara göre geçici anlaşmalar yapmak ve başkalarının hatalarından yararlanmak, elindeki en etkili etki araçları olmaya devam ediyor. Rusya Dışişleri Bakanlığı'nda dış politika planlamasından sorumlu yetkililerin de işaret ettiği gibi, büyük güçlerin uluslararası düzenin istikrarını nasıl koruyacakları konusunda uzlaşamaması, ‘yeterli ekonomik ve mali potansiyele sahip olan ve şiddetli jeopolitik çatışmaların ön saflarında yer almayan orta güç ülkelerine’ alan açabilir.

Bu açıdan bakıldığında Moskova, doğru bir yaklaşım sergilerse, Ortadoğu ve Asya ülkeleriyle istikrarlı ortaklıklar ‘ağı’ örmeye devam ederek varlığını sağlamlaştırabilir ve daha sonra genişletebilir. Fakat buradaki tablo o kadar da net değil, zira ABD ve İsrail'in İran'a karşı yürüttüğü savaş, İran'ın son olarak katıldığı BRICS ve Şanghay İşbirliği Örgütü’nü (ŞİÖ) zor durumda bıraktı. Bu grupların bir üyesine yönelik saldırıyı görmezden gelmek, grupların ağırlığını zayıflatırken, açıkça kınamak ise Washington ile doğrudan bir çatışmaya sürüklenme riski taşıyor.

Bazı Rus uzmanlar, Ortadoğu'da çıkacak bir savaşın Rusya'nın İran ve Kuzey Kore ile ilişkilerini daha da güçlendirebileceğini düşünüyor. Bu mantığa göre askeri çatışmanın aktif aşaması sona erdikten sonra Tahran, bir şekilde kaynaklarını silah alımına, özellikle de sonraki hava operasyonlarına karşı koymak için hava savunma sistemleri ve uçaklara yöneltmek zorunda kalacak. Pyongyang ise, füze ve nükleer kalkanına yaptığı yatırımın doğru bir seçim olduğunu ve müttefikleriyle ilişkilerini güçlendirmenin gelişimi için bir gereklilik olduğunu bir kez daha teyit etmiş oldu.

frgfr
Rus bandralı petrol tankeri Anatoly Kolodkin, Küba'nın kuzeybatısındaki Matanzas Limanı'ndaki petrol istasyonuna yanaşırken, 31 Mart 2026 (AFP)

Ancak bu öngörünün doğru olma ihtimali düşük. Moskova’nın hızlı teslimatlar gerçekleştirme kapasitesi son derece sınırlı. Rus askeri sanayi kompleksi, öncelikle hasar gören teçhizatın yenilenmesi için iç talebi karşılamakla ve Rus ordusunun batı cephesinde, yani Ukrayna cephesinde konuşlanmış yeni birlik ve oluşumları donatmakla meşgul.

Öte yandan bu alanda en büyük kazanan Çin olabilir. Pekin, geçtiğimiz yıl İran ile İsrail arasında 12 gün süren çatışmanın ardından hiç vakit kaybetmeden İran'a HQ-9 model hava savunma sistemleri ve YLC-8B model radar sistemlerini tedarik etti. Bu sistemlerin çoğu, mevcut savaşın ilk günlerinde ABD ve İsrail tarafından imha edilmişti. Rusya ile Kuzey Kore arasındaki ilişkiler ise, özellikle Kuzey Kore'nin Ukrayna'ya asker göndermesinin ardından, neredeyse zirveye ulaştı. Belirli projelerde sınırlı iş birliği ve askeri-teknik iş birliği alanındaki istişareler dışında, Moskova ve Pyongyang'ın ilişkilerini daha da derinleştirebilmesi pek olası görünmüyor.

Kremlin'e göre Rusya’nın Orta Asya ülkelerindeki nüfuzunu genişletme olasılığı daha cazip görünüyor. Ancak bu ülkeler bu konuda pek istekli görünmüyor. Ukrayna'daki savaş, transit trafiğinin ve finansal akışların büyük bir kısmını tekeline alan ve Rus yatırımlarının önemli bir kısmını çeken Orta Asya ülkelerine somut ekonomik kazançlar sağladı. Ancak bu gelişme, buna karşılık, bölge ülkelerinin siyasi hareket alanının genişlemesi ve Batı dahil olmak üzere ilişkilerini çeşitlendirme kapasitelerinin önemli ölçüde artmasıyla eşzamanlı olarak gerçekleşti. Bununla birlikte, İran'ın savaştan çekilmesi halinde, bu çok yönlü yaklaşıma karşı daha az hoşgörülü olacağı ve bunun da Orta Asya ülkelerini öncelikle en yakın ortakları olan Rusya ve Çin ile iş birliğini yoğunlaştırmaya iteceği ihtimali yüksek.

Genel olarak, çatışmaların ve savaşların tırmanması, terör ve uyuşturucu kaçakçılığı tehditlerinin artması, iklim ve demografik zorlukların da eklenmesiyle, Avrasya bölgesinin istikrarını sağlamak Moskova için her zamankinden daha büyük bir öncelik haline geldi. İran'daki savaşı, Ukrayna'da yürüttüğü ‘özel askeri operasyon’ ile ABD ve İsrail'in yaptıkları arasında karşılaştırmalar yapmak için kullanması hiç de tesadüf olmayan Kremlin, Batı'yı da ‘hem Ortadoğu'da hem de Avrupa'da bir güvenlik yapısı kurmada başarısız olmakla’ suçluyor.

İran krizi, Rusya’ya bir dizi diplomatik fırsat sunabilir; bu da Avrupa Birliği ile iş birliğini güçlendirebilir ve ABD ile ilişkilerinde elindeki baskı araçlarının sayısını artırabilir.

Bazı çevrelere göre İran krizi, Rusya ile Türkiye arasındaki ilişkilerin geliştirilmesi için belirli fırsatlar sunuyor. Şarku'l Avsat'ın  Al Majalla'dan aktardığı analize göre İsrail ve ABD’nin İran’a karşı yürüttüğü savaş, Körfez’den Şam’a uzanan bölgeyi istikrarsız bir alana dönüştürdü. Ardından bu durumun yansımaları Kafkasya ve Karadeniz bölgesine kadar uzandı. Buna çerçevede Ankara da Rusya, Azerbaycan ve İran'ın katılımıyla kuzey güvenlik kuşağını güçlendirmeye çalışabilir. Türkiye açısından bu, stratejik bağımsızlık senaryosu oluşturabilir. Bu senaryo, Türkiye’nin Washington’a olan bağımlılığını azaltmasına, Kafkasya’da istikrarı sağlamasına, Karadeniz geçişini güvence altına almasına, Kazak ve Rus güzergâhlarını birbirine bağlamasına ve aynı zamanda sınırlarında bir Kürt yayının oluşma riskini azaltmasına imkân tanıyabilir. Ancak bu senaryonun gerçekleşmesinin kesin olduğunu söyleyemeyiz. Zira bu durum Ankara’nın ABD ve bazı NATO üyeleriyle ilişkilerinde ciddi bir karmaşıklığa yol açabileceği gibi, Türkiye’nin şu anda Pakistan’ı da içeren üçlü bir çerçeve içinde aktif olarak ilişkilerini geliştirmeye çalıştığı Suudi Arabistan ile ilişkilerini de gerginleştirebilir.

Tahminen İran krizi Rusya’ya bir dizi diplomatik fırsat sunabilir. Bu da Avrupa Birliği (AB) ile iş birliğini güçlendirebilir ve ABD ile ilişkilerinde elindeki baskı kozlarının sayısını artırabilir. Ancak Moskova’nın bu durumdan kayda değer bir kazanç elde etmesi pek olası görünmüyor. Bunun yanında İran'daki savaş ABD ile Fransa ve İspanya arasındaki uçurumu genişletti. Öte yandan Avrupa ülkeleri Washington ile koordinasyonu tercih etmeye devam edecek, ancak aynı zamanda bir bağımsızlık görüntüsü sergilemeye özen gösterecekler. Fakat bu nihayetinde Rusya'ya karşı olumsuz tutumlarını pekiştirmekten öteye geçmeyecek.


Pakistan, görüşmelerin sona ermesinin ardından İran ve ABD’yi ateşkesi sürdürmeye çağırdı

Pakistan Dışişleri Bakanı Muhammed İshak Dar (EPA)
Pakistan Dışişleri Bakanı Muhammed İshak Dar (EPA)
TT

Pakistan, görüşmelerin sona ermesinin ardından İran ve ABD’yi ateşkesi sürdürmeye çağırdı

Pakistan Dışişleri Bakanı Muhammed İshak Dar (EPA)
Pakistan Dışişleri Bakanı Muhammed İshak Dar (EPA)

Pakistan Dışişleri Bakanı Muhammed İshak Dar bugün yaptığı açıklamada, Ortadoğu’daki savaşı sona erdirmeye yönelik görüşmelerde anlaşma sağlanamamasına rağmen Washington ve Tahran’a ateşkes anlaşmasına bağlı kalmaya devam etme çağrısında bulundu.

Hükümetinin ev sahipliğinde yürütülen görüşmeleri yürüten İshak Dar, devlet medyasında yayımlanan kısa bir açıklamada, “Her iki tarafın da ateşkes taahhüdünü sürdürmesi zorunlu” dedi. Dar ayrıca, Pakistan’ın önümüzdeki günlerde İran ile ABD arasında temas ve diyaloğu kolaylaştırma rolünü sürdürmeye devam edeceğini vurguladı.

dfvgrtb
Avustralya Dışişleri Bakanı Penny Wong (AFP)

Öte yandan Avustralya Dışişleri Bakanı Penny Wong, İran-ABD müzakere turunun sona ermesinin ardından Ortadoğu’da ateşkesin korunması çağrısında bulundu.

Wong yaptığı açıklamada, “Öncelik artık ateşkesin sürdürülmesi ve müzakerelere geri dönülmesidir” ifadesini kullandı. Wong ayrıca, İslamabad’da ABD ile İran arasında yapılan görüşmelerin anlaşma olmadan sona ermesinin ‘hayal kırıklığı yarattığını’ belirtti.