ABD’de din ve devlet ilişkisi: Evanjelizm etkisi

ABD’de Hristiyan sağının siyaseti etkilemesini sağlayan dönüm noktası, Ronald Reagan'ın iktidara geldiği 1981 yılında Cumhuriyetçi Parti ile yaptıkları ittifak oldu

Önceki ABD Başkanı Trump’ın, Ekim 2016'da Las Vegas’ta bir kilisede katıldığı ayinden bir kare (Getty)
Önceki ABD Başkanı Trump’ın, Ekim 2016'da Las Vegas’ta bir kilisede katıldığı ayinden bir kare (Getty)
TT

ABD’de din ve devlet ilişkisi: Evanjelizm etkisi

Önceki ABD Başkanı Trump’ın, Ekim 2016'da Las Vegas’ta bir kilisede katıldığı ayinden bir kare (Getty)
Önceki ABD Başkanı Trump’ın, Ekim 2016'da Las Vegas’ta bir kilisede katıldığı ayinden bir kare (Getty)

Süleyman el-Vadii
6 Ocak 2021 tarihinde yaşanan ABD Kongre Binası baskını, ABD demokrasisinin yara aldığı olaylar arasında yerini alırdı.Bu olay, özellikle eski ABD Başkanı Donald Trump'ın destekçilerinin ortak aklını oluşturan, onları demokratik sınırları aşmaya ve ülkelerinin siyasi olarak büyük değer taşıyan binalarını basmaya iten fikri ve ideolojik boyutlarını etkileyen iç içe geçmiş gerçekleri beraberinde taşıması nedeniyle demokrasiler arasında kendisini üstün görmesi açısından da ABD için bir utanç kaynağı oldu.
Başkan Trump'ın destekçileri, farklı ideolojilere sahip kişilerden oluşuyor. Bir arada olmalarının nedeni kendi içinde ortak bir ideolojik zemine dayanmıyor. Ancak ortak düşmanla ve liberal siyasi sol ile mücadele etme hedefi, onları Trump’ın bayrağı altında bir araya getiriyor. Bunlar arasında aşırı sağcılar ve  ‘Proud Boys’ gibi beyaz ırkın üstünlüğünü savunanlar ile ‘QAnon’ olarak bilinen diğer komplo teorisyenleri de yer alıyor. Ancak, ABD siyasetinin en önemli kalelerinden biri olan Kongre Binası baskını, katı Hristiyan sağcılar tarafından atılan dini sloganlar ve yapılan dini törenler ve bunların göz ardı edilemez olmasından ötürü Hıristiyanlık olay yerinde baskın bir şekilde varlığını gösterdi.
New York Times (NYT) gazetesinin araştırmalarına göre Kongre Binası’nı basan ve toplu bir maneviyat anı yaşanacağını sezen büyük kitleler, Kongre Binası’na uzanan yolların kenarına diz çöküp dua ettiler. Bu, birçoğunun, ‘kötülüğe karşı iyiliğin savaşı’ olarak gördükleri ‘kutsal bir savaşa katılma’ arzusundan kaynaklanıyordu. Aralarında ‘Trump kazandı’ sloganı atarak beyaz haç taşıyanlar da vardı, üzerinde ‘İsa 2020’ yazan seçim pankartı taşıyanlar da. Hatta bir başkası, üzerine ‘Tanrı’nın kalkanı’ kelimeleri yazan giysiler giyiyordu.
Bütün bunlar bizi Hıristiyan sağının ideolojik temellerinin ve onun siyasi sisteme karşı kızgınlığının nedenlerinin yanı sıra1980’li yılların başlarında Başkan Ronald Reagan döneminde parlayan, ancak yine seksenlerin sonlarında azalan gücünü nasıl yeniden kazandığını merak etmeye sevk ediyor.

ABD Anayasası ve dini direnişin ortaya çıkma nedenleri
ABD Anayasası, bir kilise veya ülkenin dini hakkında herhangi bir metin içermeyen ancak aynı derece dini de toplum hayatından tamamen dışlamayan liberal temellere dayanmaktadır. Burada ABD’lilerin tüm Batı Avrupa halklarından daha dindar bir toplum olduğunu belirtmekte fayda var. Pew Araştırma Merkezi tarafından gerçekleştirilen çalışmalar da bunu doğruluyor. Öyle ki Pew tarafından yapılan anketlere göre ABD’lilerin yüzde 55'i düzenli olarak kiliseye giderken, bu oran Fransa'da sadece yüzde 10, Birleşik Krallık’ta ise yüzde 6.
ABD’deki bazı gözlemciler, ülkedeki siyasi söylemler ve seçim kalıpları üzerindeki dini etkinin büyük olduğunu düşünürken küresel vizyonlarla karşılaştırıldığında, laikliğin ABD’deki devlet kurumları üzerinde etkili olduğuna inanıyorlar. Sağcı ve solcu sosyo-dini hareketlerin uzun süredir kamu politikalarını etkilemeye çalıştığına şüphe yok. Çünkü önceki insan hakları hareketlerinin toplumsal sorunları ele almak için dini yaklaşımları kullandığı inkar edilemez. Bunların en başarılısı da Civil Rights Movements (Sivil Haklar Hareketleri)’dir. Afro-Amerikan kiliseleri de protestolar için kurumsal ve etik temeller olarak kullanıldı. Şu an, Katolik ve Evanjelik Protestan gruplar, Pro-life Movement'in (Pro-Life Hareketi) liderliğine karşı çıkıyorlar.
Dinin anayasal ve siyasi gelenekler temelinde ABD’deki siyasi kurumlar üzerinde doğrudan bir etkisi olmamıştır. Fakat siyasi söylemlerde dini ifadelere daha fazla yer verilmeye başlanması, dinin 1970'li yıllardan bu yana Hıristiyan sağı veya ‘Neo-sağcılar’ tarafından siyasallaştırılmasının bir sonucudur. Özellikle Evanjelik hareket, kamusal ve toplumsal siyasi metodolojiyi yeniden şekillendirmeyi amaçlayan ideolojik bir dirilişi vurgulayan en belirgin fikri harekettir.

Evanjelizm ABD siyasetine nüfuz edenler arasına giriyor
Evanjelizmin temsil ettiği dini kesimin, 1970'li yıllarda ülke siyasetine yönelmesinin, Supreme Court’ın (Yüksek Mahkeme) 1973 yılında ‘Roe v. Wade’ isimli davada alınan kararın neden olduğu öfkenin sonucu olduğu iddia ediliyor. Mahkeme, ABD Anayasası’nın 14. ek maddesindeki tüm vatandaşların haklarının eşit korunması prensibini temel alarak kararını verirken ABD’de, kadınların hamileliği sonlandırma hakkını hükümetin bazı kısıtlamalarına rağmen tanınmış oldu.
Ancak teorisyenlere göre ittifakın ulusal siyasetin tuzağına düşmesine neden olan, özellikle Yüksek Mahkeme'nin 1954 yılında devlet okullarında ayrımcılığı sona erdirmek için eyalet tüzüğüne karşı ünlü ‘Brown v. Board of Education’ davasında hüküm vermesinin ardından sağın ‘toplumsal kültürünü dayatan’ bir takım tehlikeleri sezmesiydi. Yüksek Mahkeme, Brown v. Board of Education davasında devlet okullarında gerek zorunlu olarak dua etme gerekse İncil okuma şeklinde olsun dini uygulamaları kaldırma kararı alması, Hıristiyan sağını kararı atlatmak için özel Hıristiyan okulları kurmaya itti.
Öte yandan Evanjeliklerin kozmolojik (evrenbilim) felsefesi, ABD’nin bir süper güç olarak dünyayı şekillendirmesi, hem Eski Ahit’te (Tevrat, Zebur) hem de Yeni Ahit’te (İnciller ve Pavlus’un mektupları) yani Kitab-ı Mukaddes’in tümünde ifade edilen ilahi ve kutsal bir model olarak gördükleri yapıyı dayatmak için güç kullanması gerektiğine dayanıyor. Bu yüzden 1970’li yıllar, ülkelerinin kırılgan yabancı rollerine yönelik sert eleştirileriyle nam salan ve Evanjeliklere göre ABD’nin süper gücünün altını oyan Cumhuriyetçi Parti'yi destekleyen gazilerin ve Demokrat Parti'yi destekleyen diğer vatansever üyelerinin tezleriyle Hıristiyan sağının fikirlerinin çapraz bir şekilde birleşmesine tanık oldu.

Yeni muhafazakarlar ve Yeni sağcılar
Yeni muhafazakarların (Neo-Con) fikirlerinin köklerinin izini sürdüğümüzde, bilginin elitizmini vurgulayan, demokrat liberalizmi ve siyasi modernite dalgalarını eleştiren Alman Yahudisi kökenli Amerikalı siyaset felsefecisi Leo Strauss'un düşüncesine ulaşıyoruz. Strauss, ayrıca küresel sistem ve küresel hükümet kavramlarının yanı sıra bir süper gücün ulusal çıkarlarını coğrafi sınırlarla sınırlanmaması gerektiği düşüncesini de eleştiriyor. Burada Neo-muhafazakarların yanı sıra geleneksel muhafazakarların da Edmund Burke ve John Adams'ın devletin ahlaki rolüne ve devlet organlarının erdem ve sosyal sorumluluğun geliştirilmesi ve toplumun ahlaki ortamının iyileştirilmesi üzerinde çalışması gerektiğine ilişkin ilkelerine bağlı kaldıkları da vurgulanmalıdır.
Yeni sağcılar ise ABD’deki geleneksel muhafazakarlar ve neo-muhafazakarların bir karışımına ve hükümetin dar görüşlü kişisel çıkar grupları tarafından yönetildiğine inanan popülist eğilimli bireylerdir.  Ayrıca liberal grupları kürtaj hakkı, eşcinselliğin kabulü, okullarda cinsel eğitim gibi liberal politikaları desteklemelerinden ötürü toplumun ahlakının bozulmasının sorumlu tutuyorlar.
Evanjelizm, Kitab-ı Mukaddes’in tümüyle harfiyen yorumlanmasına dayalı köktenci bir doğaya sahiptir ve Yeni sağcılar içinde entelektüel bir harekettir.
Evanjelizm, Prof. Dr. Abdulvahab M. el-Messiri’nin “Yahudiler, Yahudilik ve Siyonizm” adlı ünlü kitabında ‘başlangıcı Hristiyanlığa dayalı Siyonizm’ olarak tanımladığı hareketin içinden çıkmış bir harekettir. Kitab-ı Mukaddes’in zahiri/lafzi (literal) yorumundan hareketle kehanetin gerçekleşmesi için İsrail Devleti'nin kurulması gerektiğini savunan radikal Protestan çevrelerde köktenci bir söylem olarak gündemleşen Evanjelizm, İsa Mesih’in dönüşü ve kıyamet öncesi yaşanacağına inanılan Armageddon savaşının gerçekleşmesi için zemin hazırlamayı amaçlamakta. Bu “zemin hazırlama”nın ilk aşaması da Yahudilerin Filistin’e dönüşü ve İsrail devletinin kurulması anlamına geliyor.
Hz. İsa’nın Mesihliğine karşı çıkan Yahudilerin üçte ikisinin bu savaşta yok olacağına inanmalarına rağmen Evanjelistler, Yahudilerin geri dönüşünün kurtuluşa ermeleri için bir şart olduğunu inanıyorlar. Bu da Yahudilere ve İsrail'e karşı sempatiyi, nefreti, savunmayı ve sömürüyü aynı anda barındıran tuhaf bir karışım ortaya çıkarıyor.

Evanjelik Hristiyanlık ve ABD Başkanlığı
Özetle din ve siyaset sentezi olan Evanjelizm, dinin siyasi kararların alınmasında eksene alınmasını amaçlar. Bazı Yeni Sağcı politikacıların da entelektüel arka planını oluşturur. Din ile devleti birbirine bağlayan “Tanrı Amerika'yı Korusun” ifadesi, Hristiyan sağının siyasi uygulamaları renklendirmek zorunda olduğu etkinin boyutunu fikri olarak ortaya koyuyor. Şarku'l Avsat'ın Independent Arabia'dan aktardığı analize göre, dini ve devleti bir araya getiren ifadeler, 1980’li yıllarda Başkan Ronald Reagan'dan sonra başkanların söylemi haline geldi. ‘Watergate’ skandalı günlerini daha az zararla atlatmaya çalışan eski başkanlardan Richard Nixon’dan dışında Reagan’dan önceki hiçbir ABD Başkanı bunu kullanmamıştı.
ABD başkanlarıyla ilgili bir diğer nokta ise birçoğunun kitleleri etkilemek ve onların sempatisini kazanmak için dini referansları kullanmasıdır. Ancak dini söylemler, ABD başkanları için 1980'lerden önce siyaseti etkilemede veya başkanlık seçimlerinde doğrudan kullanılan bir faktör değildi. Hıristiyan sağının siyasi nüfuz elde etmesini sağlayan Moral Majority Grubu’nun kurulması bu durumun kırılma noktası oldu. Moral Majority, grubun seçmen kaydı tutuma, siyasi amaçlarla para toplama, baskı grupları (lobi) oluşturma ve seçim kampanyalarını destekleme gibi faaliyetleri nedeniyle, Hristiyan sağ ile Cumhuriyetçi Parti arasındaki bir ittifaktır. Öyle ki grubun tüm bu faaliyetleri sayesinde Başkan Ronald Reagan, Ocak 1981'de iktidara geldi.
Evanjeliklerin temsil ettiği Hıristiyan sağı ya da diğer adıyla Neo-sağcılar, 1980'li yıllarda Başkan Ronald Reagan'ın iktidara gelmesinden bu yana muhafazakar sağcıların yaptığı gibi nüfuzunun azalmasından 25 yıl sonra yeniden canlandı. Başkan Donald Trump'ın 2016 yılında başkanlık seçimlerine adaylığını açıklamasından bu yana ateşlediği ‘kültür savaşı’ söylemiyle parıldayarak ve ezici bir şekilde geri döndü. Peki, Evanjelik sağcılar ile eski Başkan Trump arasında siyasi fikir birliği nasıl gerçekleşti? Evanjelikler ve Trump’ı destekleyen diğer hareketler, Trump’ı 2024’teki başkanlık seçimlerinde tekrar ABD başkanlığına getirebilecekler mi?
Bu soruların yanıtlarını daha sonraki bir makalede ele alacağız.

*Bu yazı Şarku’l Avsat tarafından Independent Arabia’dan tercüme edilmiştir.



Trump'ın gözü İran'ın zenginliklerinde: Barış karşılığında petrol mü?

Fotoğraf: Majalla/Reuters
Fotoğraf: Majalla/Reuters
TT

Trump'ın gözü İran'ın zenginliklerinde: Barış karşılığında petrol mü?

Fotoğraf: Majalla/Reuters
Fotoğraf: Majalla/Reuters

Süreyya Şahin

İki taraf arasında devam eden müzakereler göz önüne alındığında, İran meselesine dair Amerikan yaklaşımında ekonomik boyutlar siyasi ve güvenlik boyutlarından ayrılamaz. Amerikalıların enerji kaynaklarını güvence altına alma odağı, müzakerelerin siyasi seyrinin hemen arkasında duruyor.

İki heyet arasındaki ikinci tur görüşmelerin başlamasından günler önce, İran Dışişleri Bakan Yardımcısı (Ekonomik İşlerden Sorumlu) Hamid Kanbari'nin Tahran'ın her iki taraf için de ekonomik faydalar sağlayacak bir nükleer anlaşmaya varmayı hedeflediğini açıklaması dikkat çekiciydi. Cenevre müzakerelerinin arifesinde yapılan ve önemli bir değişime işaret eden bu açıklamasında, anlaşmanın sürdürülebilirliğini sağlamak için ABD'nin de yüksek ve hızlı ekonomik getiriler sağlayan alanlarda fayda elde etmesinin şart olduğunu belirtti.

Dolayısıyla, müzakereler artık petrol ve doğalgaz sahalarındaki ortak çıkarları, madencilik yatırımlarını ve hatta uçak alımlarını da içeriyor. Bu ekonomik yaklaşım, İran'da benimsenen siyasi ve güvenlik yaklaşım ile birlikte sessizce incelendi. Peki ekonomik çıkarların buluşması siyasi engelleri kaldırabilir ve bunlarla başa çıkmak için umut vadeden bir giriş noktası sunabilir mi?

Jeopolitik bir kaldıraç olarak İran'ın zenginlikleri

İran'ın coğrafi konumunun stratejik olduğu şüphesizdir. Batı Asya'nın kalbinde yer alan ülke, doğuda Afganistan ve Pakistan'ı, batıda ise Irak ve Türkiye'yi birbirine bağlıyor. Kuzeyde Azerbaycan, Ermenistan ve Türkmenistan arasında yer alıyor. Güneyinde ise Arap Körfezi ve Hint Okyanusu'na açılan kapı olan Umman Denizi bulunuyor. Başka bir deyişle, İran, Ortadoğu, Orta Asya ve Kafkasya arasında bir bağlantı noktasıdır. Dahası, İran coğrafi olarak Hürmüz Boğazı'nın kuzey kıyısını kontrol ediyor ve bu boğazdan küresel petrol ticaretinin yaklaşık yüzde 20'sini temsil eden günlük yaklaşık 20 milyon varil ham petrol ve doğal gaz kondensatı geçiyor.

Nükleer mesele artık müzakerelerin tek önceliği değil; ekonomi ve petrol, müzakerelerin, nüfuz denkleminin ve uluslararası çatışmanın temel bileşenleri haline geldi

ABD yönetimi tüm bunların tamamen farkında. İran ekonomisine olan Amerikan ilgisi, en başından itibaren devam eden müzakerelerin biçiminde, heyette Amerikan nükleer uzmanlarının bulunmaması, buna karşılık Steve Witkoff ve Jared Kushner gibi danışmanların bulunmasıyla açıkça görülüyordu. İran Maden ve Maden Sanayileri Geliştirme ve Yenileme Örgütü'ne göre, İran, 60 milyar ton olarak tahmin edilen maden rezervleri açısından dünyada 15’inci sırada yer alıyor. Ülke, on binden fazla aktif madene ve demir cevheri, bakır, çinko ve diğer nadir elementler de dahil olmak üzere 68'den fazla maden türüne sahip.

İran Jeoloji ve Maden Araştırmaları Kurumu Başkanı Daryuş İsmaili, İran'ın doğal kaynaklar ve maden rezervleri açısından dünyada beşinci sırada yer aldığını, ancak bu potansiyelinin yalnızca yaklaşık yüzde 2'sini keşfetmiş olduğunu belirtti. Ülkenin doğal kaynakları ile maden rezervlerinin değerinin yaklaşık 27,3 trilyon dolar olarak tahmin edildiğini, bunun yaklaşık 1,4 trilyon dolarının madencilik sektörüne ait olduğunu, fiilen keşfedilen rezervlerin değerinin ise 29 milyar doları aşmadığını açıkladı.

cdfv cf
İran petrolü nükleer müzakerelerin temel taşı (Reuters)

ABD Jeolojik Araştırma Kurumu tahminlerine göre İran, dünya rezervlerinin yüzde 1,9'una denk gelen 3,8 milyar metrik ton demir cevherine sahip. İran Maden Örgütü'ne göre İran, dünya bakır rezervlerinin yüzde 5'ine denk gelen 2,6 milyar metrik ton bakıra sahip. İran ayrıca, yaklaşık 15 milyon ton olarak tahmin edilen önemli çinko rezervlerine sahip olup, küresel çinko pazarında önemli bir oyuncu. Ülkenin en büyük madenindeki boksit rezervlerinin ise 10,6 milyon metrik ton olduğu tahmin ediliyor.

Altına gelince, 24 madende yaklaşık 340 milyon ton kanıtlanmış altın yatağı bulunuyor. İran, son olarak Horasan’da ülkenin en büyük madenlerinden biri olan Şadan madeninde altın yatakları keşfetti. Son yıllarda İran, 125 milyon ton potansiyel yatak ve 85 milyon ton kanıtlanmış kaynak tespit etti; bunların bazılarında lantan ve seryum gibi nadir toprak elementleri bulunabilir. İran'ın kurşun rezervlerinin de milyonlarca ton olduğu tahmin ediliyor.

Gaz İhraç Eden Ülkeler Forumu'na (GECF) göre, 2023 yılında doğal gaz rezervleri 33,9 milyar metreküptü. Doğal gaz ihracatının ise 16 milyar metreküp olduğu tahmin ediliyor.

Yaptırımlar hiçbir zaman kendi başlarına bir amaç olmamış, aksine İran'ı boyun eğdirmek ve kaynaklarını devrimini ihraç etmek için kullanmasını engellemek için bir araç olmuştur

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre İran, Hamedan şehrinde ilk lityum rezervlerinin (yaklaşık 8,5 milyon ton lityum cevheri) keşfedildiğini duyurdu. Zencan ve Kerman bölgelerinde kobalt ve nikelin varlığı doğrulandı. Bu madenler, uçak, silah, elektronik çipler, otomobil aküleri, inşaat ve tıp endüstrileri gibi teknolojik ve askeri endüstrilerde kullanılıyor. Madenler arasında ayrıca kömür, metalik madenler, Horasan'daki kum, çakıl, metalik olmayan madenler ve tuzun yanı sıra, bir kısmını yüzde 60'ın üzerinde zenginleştirmiş olduğu uranyum da bulunuyor; bu seviye, teknik olarak nükleer silah üretimi için gerekli olan yaklaşık yüzde 90'lık zenginleştirme seviyesine yakın.

Petrol zenginliği açısından İran, Suudi Arabistan ve Irak'tan sonra OPEC içindeki üçüncü büyük petrol üreticisi. OPEC'in son raporuna göre, İran'ın petrol üretimi Aralık 2025'te günlük yaklaşık 19,3 milyon varil seviyesine ulaştı. OPEC istatistiklerine göre İran, 208,6 milyar varil kanıtlanmış petrol rezervine sahip.

Enerji güvenliği ve nüfuz mücadelesi arasında İran’ın zenginlikleri

ABD'nin İran'ın doğal kaynaklarına olan ilgisi iki faktörle bağlantılı. Birinci faktör; Amerikan çıkarlarının dünyadaki üç stratejik dayanak ile bağlantısıdır. Bunlar, küresel enerji güvenliğini korumak, özellikle Körfez ülkeleri ve İsrail olmak üzere Amerikan müttefiklerini korumak, Çin ile Rusya'nın İran'ın geniş petrol, doğal gaz ve maden rezervlerini kullanarak nüfuzlarını genişletmelerini önlemek. Bunlar, İran'a karşı devam eden yaptırım sisteminin yanı sıra, jeopolitik amaçlarla kullanılan askeri ve siyasi baskı araçları aracılığıyla kendini göstermektedir. Bu kaynaklar önemli olmasaydı, İran, Amerikan ve Avrupa yaptırımlarına ve BM Güvenlik Konseyi kararlarıyla uygulanan yaptırımlara maruz kalmazdı. Devam eden müzakerelerde ekonominin önemine dair ilk gösterge, İranlı yetkililerin ülkelerine uygulanan ekonomik yaptırımların kaldırılmasını talep etmeleridir.

c vcv
Tahran'ın merkezinde Amerikan karşıtı sloganlar yazılı bir reklam panosu, 17 Şubat 2026 (AFP)

İkinci faktör; Washington'un İran'ın zenginliklerini kontrol etme planından açıkça bahsetmemesidir. Buna karşılık, Amerikalı uzmanlar Washington'un yaptırımlar yoluyla baskı uyguladığını, İran'ın kapasitesine daha iyi yatırım yapılmasını engellediğini ve onu boğduğunu söylüyor. Nükleer anlaşma etrafındaki görüşmelere paralel olarak, İran, büyük güçler arasındaki daha geniş bir çatışmanın parçası haline gelen zenginlikleri nedeniyle de görüşmelerde ekonomiyi ele alacaktır. Rusya, İran'ı Batı'ya karşı taktiksel bir ortak olarak görüyor, ancak tamamen açık bir ekonomik ortak olarak görmüyor.

İran enerji denkleminde Çin merkezde

Çin şu anda İran'da bulunan ve ihraç edebileceği enerji kaynaklarından en büyük faydalanıcı konumunda. Çin dosyası, Amerikan yönetimi içinde İran meselesini ele alma konusunda ciddi bir baskı uyguluyor. Trump geçen hafta, “Nisan ayında Çin'e gideceğim ve İran ile bir anlaşmaya varmak istiyoruz. İran ile anlaşma başarısız olursa, başka bir seçeneği değerlendireceğiz” dedi. Bir yıl önce, 5 Şubat 2025'te TruthSocial'da yaptığı bir paylaşımda ise Trump, “İran'ın büyük ve başarılı bir ülke olmasını istiyorum, ancak nükleer silaha sahip olamaz” imasında bulunmuştu. Bu paylaşım, göreve geldiğinden beri uyguladığı İran'a yönelik “azami baskı” politikasını yeniden yürürlüğe koyan bir kararname imzalamasının ardından gelmişti. “Zorlayıcı diplomasi” olarak bilinen bu politikayı, askeri harekâta başvurmadan önce son çare olarak İran'ı müzakere masasına zorlamak için modern ve ağır silahlarla dolu çeşitli savaş gemilerini İran'ın yakınlarına konuşlandırarak sürdürüyor. Trump, “nükleer barış anlaşması sayesinde İran'ın barışçıl bir şekilde büyüyüp gelişebileceğine” inanıyor.

ABD Başkanı Donald Trump, tıpkı Grönland, Venezuela, Kanada ve diğer ülkeler gibi, ister düşman isterse müttefik olsun, İran'ın kaynaklarına göz dikmiş durumda Lübnan’ın eski İran Büyükelçisi Zeyn el-Musevi

ABD'nin İran'ın kaynaklarını ele geçirmesi, ülkeye ilişkin siyasi hedefleriyle karşılaştırılabilir. Zira İran, doğalgaz, petrol ve demir üretimini büyük miktarlarda Çin'e ihraç ediyor. Ancak Lübnan’ın eski İran Büyükelçisi Zeyn el-Musevi'ye göre, “ABD, Çin almadan önce İran'ın doğalgazını, petrolünü ve stratejik madenlerini istiyor.” El-Mecelle'ye verdiği röportajda Musevi, “ABD Başkanı Donald Trump, tıpkı Grönland, Venezuela, Kanada ve diğer ülkeler gibi, ister düşman isterse müttefik olsun, İran'ın kaynaklarına göz dikmiş durumda” dedi.

“Bu konuda yaşananlar uluslararası diplomasi tarihinde eşi benzeri görülmemiş bir durum. İran, sadece ABD için değil, tüm dünya için stratejik kaynaklara sahip bir ülkedir. İran da bu stratejik ekonomik varlığının önemini anlıyor ve bu nedenle onu kolayca teslim etmeyecektir, kaldı ki halkı da böyle bir şeyi kabul etmeyecektir. Ancak, Washington ve Tahran arasında yapılacak herhangi bir siyasi-güvenlik anlaşması kapsamında yaptırımlar kaldırılacaktır. İki taraf arasındaki değişim sürecinin nasıl gelişeceği şu anda belirsiz” diye de açıkladı.

cdfgt
İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi ve beraberindeki heyet görüşmeler öncesinde Maskat'a vardı, 6 Şubat 2026 (AFP)

Musevi, “Trump, Çin dünyayı kontrol etmeden önce onu domine etmek istediğini dile getirdi. Eğer stratejik madenleri kontrol etmezse, Çin kontrol edecektir. Bu nedenle, dünyanın enerji kaynakları ABD için son derece önemli ve ABD, bunu yapmasına izin verecek siyasi koşulları oluşturmaya çalışıyor. Washington buna önem veriyor çünkü başta Çin olmak üzere rakiplerini kontrol etmek istiyor. Siyasi anlaşmadan sonra İran alanını, Çin-İran ilişkileri göz önüne alındığında, bu hedefe ulaşmanın kesin bir yolu olarak görüyor” dedi.

Tahran, Washington'un kâr mantığına bahis oynuyor

Kuzey Carolina Eyalet Üniversitesi'nde siyaset bilimi ve uluslararası ilişkiler profesörü olan Profesör Khodr Zaarour, Mecelle'ye verdiği demeçte, İran'ın “Cumhuriyetçi Parti'nin tüm önde gelen, özellikle de şu anda iktidarda olan yüzlerinin, dünyanın her yerinde yatırım ve kâr peşinde olduğunu anladığını” söyledi.

Şunu da ekledi: “Bu açıdan bakıldığında, İranlılar Amerikan Başkanı’nın duymak istediği müzakere mantığından bahsettiler. İran, bu yolla kendisine karşı bir savaş olasılığını azaltmanın veya en kötü ihtimalle herhangi bir saldırının zararlarını hafifletmenin yollarından birini sunduğuna inanıyor.” İran, ekonomi ve yatırım müzakereleri önererek, Amerikalıları ekonomi ve yatırım konusunda karşılıklı uzlaşı yoluyla kâr elde edebileceklerine ve savaşın bunu başarmanın yolu olmadığına ikna etmeye çalışıyor. Trump, ekonomik görüşmelerin müzakerelerin vitrinine yerleşmesini kabul edebilir, ancak yalnızca İran’ın nükleer programını durdurması ve bölgedeki vekil güçleri ile müttefiklerinden uzaklaşması karşılığında. İran için en önemli olansa, Trump'ın kendisiyle ticaret yapma ve yatırım arzusunu kullanarak bir saldırıyı önleyip rejimini korumaktır. Zaarour'a göre, bu durumda bir anlaşmaya varılırsa, İran füzelerini kullanmayacaktır.

Büyük güç rekabetinde İran artık sadece siyasi bir mesele değil; stratejik bir petrol, doğal gaz, madenler ve doğal zenginlikler deposudur

Zaarour, “İran, Trump'ın görev süresinin geri kalanını atlatıp sistemini yeniden inşa etmeye geri dönmek istiyor. Burada Trump için de bir yarış söz konusu; Trump, gelecek kasım ayındaki ara seçimlerden önce İran ile bir anlaşma yapmak istiyor” diye açıkladı. Yine Zaarour, “İran'ın Avrupa yerine ABD ile ticarete odaklanmasının Trump'ın hoşuna gidebileceğine, bu durumda kendi çıkarlarını İsrail'in çıkarlarının önüne koyacağına” inanıyor.

Yaptırımların kaldırılması, Amerikan şirketlerinin geri dönüşü için bir kapıdır

Beyrut Amerikan Üniversitesi’nde Ekonomi Profesörü Dr. Basem Bavvab, Mecelle'ye verdiği röportajda İran ekonomisinin son yıllarda biriken uluslararası yaptırımlar nedeniyle önemli ölçüde gerilediğini ve acil bir kalkınmaya ihtiyaç duyduğunu vurguladı. Bu bağlamda, ABD'nin ağır ekipman, otomotiv ve uçak imalatı sektörleri ile yapay zeka gibi büyük sektörlerde veya nadir toprak madenciliği ve enerji alanlarında yatırım arenasına güçlü bir şekilde girebileceğine inanıyor. İran'da üretim maliyetlerinin, ham petrol ve madenlerin bolluğu, düşük işçilik maliyetleri ve kalabalık bir nüfustan kaynaklanan büyük tüketici pazarı göz önüne alındığında, diğer ülkelere kıyasla düşük olduğunun altını çizdi. Daha önce Avrupalı şirketlerin İran pazarına hakim olduğunu belirtti.

sd
Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı Genel Direktörü Rafael Grossi, İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi ile tokalaşıyor, İsviçre'nin Cenevre şehri, 16 Şubat 2026 (Reuters)

Bavvab, eğer ABD yaptırım kararından vazgeçerse bu durumun Amerikan şirketlerinin de bu pazardan faydalanmasının önünü açabileceğini, uluslararası çatışmaların temel itici gücünün siyaset ve ekonomi olduğunu, bunların aynı madalyonun iki yüzü olduğunu belirtti. Özünde ise doğal kaynakları ve zenginlikleri kontrol etme çabası ve böylece hızla artan nüfusa sahip bir dünyada ekonomik güvenliği güvence altına almak yatmaktadır.

Bavvab, ABD ve İran arasındaki ekonomik ve yatırım görüşmelerinin henüz başlangıç ​​aşamasında olduğunu, ancak daha uzun bir sürece giriş ​​noktası oluşturduğunu ifade etti. Ona göre, Washington stratejik ekonomik çıkarlarına dayanarak hareket ediyor; bunların başında da Çin'i kontrol altına alma ve hızlı ekonomik genişlemesini dizginleme çabası geliyor. Bu açıdan bakıldığında, ABD, özellikle Çin'in petrolünün yaklaşık yüzde 80'ini İran'dan ithal etmesi nedeniyle, İran'ı Çin ve Rusya'dan ayırmaya çalışıyor. Ancak temel soru, bu çözümün askeri bir saldırıdan sonra mı yoksa saldırıdan kaçınarak mı sağlanacağıdır. Savaşlardan sonraki çözümlerin maliyetinin, savaşsız çözümlerin maliyetinden her zaman çok daha yüksek olduğunu da dikkat çekti.


Ramazan bugün mü yoksa yarın mı başlıyor tartışması Fransız Müslümanlar arasında kafa karışıklığı neden oldu

Paris'teki Büyük Cami'de Müslümanlar bir araya geldi (AFP- Arşiv)
Paris'teki Büyük Cami'de Müslümanlar bir araya geldi (AFP- Arşiv)
TT

Ramazan bugün mü yoksa yarın mı başlıyor tartışması Fransız Müslümanlar arasında kafa karışıklığı neden oldu

Paris'teki Büyük Cami'de Müslümanlar bir araya geldi (AFP- Arşiv)
Paris'teki Büyük Cami'de Müslümanlar bir araya geldi (AFP- Arşiv)

Fransa'da Ramazan'ın başlangıç ​​tarihiyle ilgili iki çelişkili açıklama, Müslümanlar arasında kafa karışıklığına neden oldu. Fransız Müslümanlar Konseyi (CFCM), hilalin 18 Şubat akşamına kadar görünmeyeceğini gösteren bilimsel verilere dayanarak, 1447 Hicri yılı için Ramazan'ın ilk gününün 19 Şubat 2026 Perşembe (yarın) olacağını duyurdu. Öte yandan, Paris Ulu Camii, Ramazan'ın ilk günü olarak 18 Şubat Çarşamba (bugün) olarak ilan etti.

CFCM açıklamasında, bazı İslam ülkelerinin kararlarının Fransız Müslümanları için bağlayıcı olmadığını vurgulayarak, ayın başlangıcının ülkede kullanılan astronomik hesaplamalara göre belirlendiğini belirtti. Ayrıca, 20 Mart 2026 Cuma gününü Ramazan Bayramı olarak ilan etti.

Fransa Müslüman İslam Konseyi (CFCM), Fransa'daki Müslümanları temsil eden resmi kuruluştur ve yaklaşık 2 bin 500 cami ve ibadethaneyi temsil etmektedir. Başkanı açık seçimlerle atanır ve konsey, uzmanlaşmış dini ve akademik komitelerin uzmanlığından yararlanır.

Bunun aksine, Paris Ulu Camii'nin dini komitesi, astronomik hesaplamalar ve yasal veriler arasındaki ortak çalışmanın sonuçlarını esas alarak, 18 Şubat Çarşamba gününün Ramazan'ın ilk günü olduğunu açıkladı.

Şarku’l Avsat’ın aldığı bilgiye göre Paris Camii'nin durumu, resmi konseyden farklıdır; zira başkanı seçilmez, doğrudan Cezayir'den atanır ve Fransa'daki yalnızca bir camiyi temsil eder, kararını vermeden önce genellikle diğer ülkelerden gelecek açıklamaları bekler.

Buna göre, gözlemciler Fransa'daki Müslümanlar için resmi referans noktasının Fransa İslam Dini Konseyi olduğunu ve bu nedenle de Konseyin kararlarına uyulmasının ülke içinde benimsenen yasal ve dini çerçeve olmaya devam ettiğini vurguluyor.


Trump, Japonya'nın Amerika Birleşik Devletleri'ne yapacağı ilk yatırım paketini açıkladı

Trump ve Takaichi, Tokyo'da nadir toprak minerallerinin "tedarikini güvence altına almak" amacıyla bir anlaşma imzaladıktan sonra (Arşiv- Reuters)
Trump ve Takaichi, Tokyo'da nadir toprak minerallerinin "tedarikini güvence altına almak" amacıyla bir anlaşma imzaladıktan sonra (Arşiv- Reuters)
TT

Trump, Japonya'nın Amerika Birleşik Devletleri'ne yapacağı ilk yatırım paketini açıkladı

Trump ve Takaichi, Tokyo'da nadir toprak minerallerinin "tedarikini güvence altına almak" amacıyla bir anlaşma imzaladıktan sonra (Arşiv- Reuters)
Trump ve Takaichi, Tokyo'da nadir toprak minerallerinin "tedarikini güvence altına almak" amacıyla bir anlaşma imzaladıktan sonra (Arşiv- Reuters)

ABD Başkanı Donald Trump, dün Japonya'nın enerji ve temel madenler projelerine yaptığı ilk yatırımları duyurdu. Bu açıklama, Başbakan Sanae Takaichi'nin ABD ziyaretinden önce iki ülke arasında ticaret anlaşmasının ilerletilmesi kapsamında yapıldı.

Trump, Truth Social platformundaki paylaşımında, "Japonya, Amerika Birleşik Devletleri'ne yatırım yapma taahhüdü olan 550 milyar dolarlık yatırımların ilk aşamasına resmi ve mali olarak adım atıyor" dedi. Bu yatırımların üç projeyi kapsadığını açıkladı: biri Teksas'ta petrol ve doğalgaz, diğeri Ohio'da elektrik üretimi ve üçüncüsü Georgia'da nadir toprak mineralleriyle ilgili.

12 Şubat'ta Japon basını, toplamda yaklaşık 40 milyar dolarlık bir yatırım için üç proje hakkında ileri düzeyde görüşmeler yapıldığını bildirmişti.

Trump, projelerin gümrük vergileri olmadan hayata geçmeyeceğini savundu. "Bu, Amerika Birleşik Devletleri ve Japonya için çok heyecan verici ve tarihi bir dönem" ifadesini kullandı.

İki ülke, temmuz ayı sonunda, ABD'nin ithal Japon mallarına %15 gümrük vergisi uygulayacağı ve karşılığında Japon şirketlerinin toplam 550 milyar dolarlık yatırım yapacağı bir ticaret anlaşması imzaladıklarını duyurmuştu.

Protokol, Japonya'nın Amerika Birleşik Devletleri'ndeki yatırımlarının nereye yönlendirileceğine ilişkin kararın Washington'a ait olduğunu öngörüyor. Şarku’l Avsat’ın edindiği bilgiye göre ortak bir Japon-Amerikan komitesi önerilen projeleri inceleyecek, ancak nihai karar Trump'a ait olacak.

Projeler seçildikten sonra, Tokyo'dan 45 gün içinde gerekli fonu sağlaması istenecek. Protokole göre, Japonya yatırımının değerini geri kazanana kadar, Japonlar ve Amerikalılar her projenin karını eşit olarak paylaşacaklar.