Dünya düzenini değiştirme girişimi olarak Ukrayna-Rusya krizi

Rusya’nın Ukrayna’yı işgal etme ihtimaline karşı askeri bir program çerçevesinde keskin nişancılık eğitimi alan Ukraynalı bir sivil (AP)
Rusya’nın Ukrayna’yı işgal etme ihtimaline karşı askeri bir program çerçevesinde keskin nişancılık eğitimi alan Ukraynalı bir sivil (AP)
TT

Dünya düzenini değiştirme girişimi olarak Ukrayna-Rusya krizi

Rusya’nın Ukrayna’yı işgal etme ihtimaline karşı askeri bir program çerçevesinde keskin nişancılık eğitimi alan Ukraynalı bir sivil (AP)
Rusya’nın Ukrayna’yı işgal etme ihtimaline karşı askeri bir program çerçevesinde keskin nişancılık eğitimi alan Ukraynalı bir sivil (AP)

Ukrayna ve Rusya sınırında neler olduğuna dair dar ve sınırlı bakış açısını artık bir kenara bırakmanın zamanı geldi. Soğuk Savaş'ın sona ermesinden bu yana mevcut durumu değiştirmeye, liberal demokrasinin kalıntılarına dayanan yeni gerçeklikler kurmaya ve uluslararası ilişkilerin düzenleyicisi olarak güçten başka bir şey tanımayan rejimlere son vermekle sonuçlanması beklenen yüzleşmenin devasa boyutları her geçen gün daha fazla ortaya çıkıyor.
Rus tanklarıyla birlikte füze ve mühimmat yüklü kamyonlardan oluşan askeri konvoylar, yeni bir savaşın patlak vermesi muhtemel olan savaş sahasına doğru ilerliyor. Haber ajansları tarafından aktarılan görüntüler, Batı'nın onlarca yıldır gösterdiği ve son olarak Afganistan'dan trajikomik bir şekilde geri çekilmeyle ortaya çıkan tüm zayıflık ve başarısızlık belirtilerini sömürmeyi hedefleyen bir projenin ilk belirtilerinden ibarettir. Yıllardır tartışılagelen Ukrayna'nın Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü’ne (NATO) katılımı herhangi bir gündemde acil koduyla yer almıyor olsa da Moskova'yı kızdırmaya yetiyor. Çünkü Kiev'in NATO’ya katılması Vladimir Putin'in dünya ve Rusya'nın çevresi hakkındaki vizyonunu kıracak bir adımdır.
Rusya, Batı'yı kendisinin meşru güvenlik endişelerini görmezden gelmekle suçluyor ve Batı'nın taleplerine verdiği yanıtın, Rusya'nın Ukrayna'da kısa ve orta menzilli füzeler konuşlandırma olasılığı konusundaki endişelerini gidermediğini, füze savunma sistemlerinin Ukrayna’dan fırlatılabilecek füzeleri tespit etmesine ve onları engellemesine mahal vermeden başkenti Moskova’ya ulaşabileceğini söylüyor. NATO ise doğası gereği savunma konumunda olduğunu ve kimseye saldırma niyetinde olmadığını söylüyor. Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov bu durumu, ‘dilsizlerin sağırlarla diyalogu’ olarak niteledi.
Ancak meselenin bir başka yönü daha var. O da Batı'nın sadece Moskova'nın endişelerini anlamakta başarısız olması değil, aynı zamanda onun politikalarına yeterli bir yanıt vermemesidir.
ABD’li gazeteci ve yazar Anne Applebaum, The Atlantic dergisinde kaleme aldığı makalede, Batı'nın başarısızlığını özetlerken Lavrov'un tam olarak neyi kast ettiğini şöyle açıkladı:
“Rus yetkililerle müzakere eden Batılı liderler, ülkeler arasında yapılan uluslararası anlaşma ve mutabakatların mantığına ve Batı'nın ülkeyi büyüme ve gelişme yeteneğinden yoksun bırakarak, ortalama bir Rus vatandaşının yaşam standardına ve yerel ekonomiye uygulayabileceği yaptırımların tehlikeli olabileceğine ikna olacaklarını sanıyorlar.”
Fakat durumun böyle olmadığını vurgulayan Applebaum, “Rus yetkililer, ülkelerinin ve halklarının çıkarlarını değil, yalnızca kendi çıkarlarını önemseyen insanlardır” ifadelerini kullanıyor. Rus yetkililerin ilgi alanlarının, çocuklarını İsviçre’deki okullara göndermekten Londra ve Miami'de lüks gayrimenkuller satın almaya ve Batı bankalarında kara para aklamaya kadar uzandığına dikkati çeken Applebaum, Ukrayna gibi daha küçük ve daha zayıf devletlerin bağımsızlığına saygı gösterme taahhütlerini hatırlatan söylemlerin onlar için herhangi bir tehdit çağrıştırmadığını belirtiyor. Applebaum, eğer Batı, Moskova'ya baskı yapmak istiyorsa, oradaki yönetici oligarkların anladığı dilden konuşması, yani kendilerinin ve ailelerinin Batı'da ve genel olarak tüm dünyada yararlandıkları zenginliklerden ve ayrıcalıklardan yoksun bırakması gerektiğini vurguluyor.
Yazara göre buradaki asıl sorun, Rusya’daki yönetimin, yalnızca ayakta kalmasına yardımcı olan bir ‘kleptokrasi (hırsızlar) rejimi’ olmasıdır. Vatandaşlarının çektiği sıkıntılar ise ABD ve müttefiklerinin, Rusya'nın ekonomisini etkileyen yaptırımlara başvurmaları halinde trajedinin nedeni olarak ortaya çıkacak olan Batı'ya karşı bir nefrete dönüştürerek fayda sağlayacağı bir malzemeden ibaret olacaktır.
Rusya'nın tutumunun tabiri caizse  ‘teorik kökünü’ Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin'in 4 Şubat'ta Çin'e yaptığı ziyaretin ardından yayınlanan ve bir sonraki aşama için önemine ve temel niteliğine rağmen medyada yeterince ilgi görmeden geçilen ortak açıklamada bulabiliriz. Uzun denebilecek ortak açıklamada, demokrasinin evrensel bir değer olarak önemi vurgulansa da demokrasiyi, her bir ülkenin ulusal ve yerel özelliklerinin yanı sıra iç işlerine dışarıdan herhangi bir müdahale olmaksızın demokrasiye ulaşmak için uygun yöntemi seçme hakkı bağlamında görülüyor. Açıklamada sadece ekonomide, özgürlüklerde veya güvenlikte hiçbir kutbun diğerine üstünlüğü olmayan çok kutuplu bir dünyaya ve hiçbir ülkenin güvenliğini diğer ülkelerin güvenliği pahasına garanti etme hakkı olmadığına işaret ediliyor.
Açıklamada ayrıca, Çin ve Rusya'nın, yabancı güçlerin, komşu ülkelerinin iç işlerine ‘herhangi bir bahaneyle’ müdahale etme girişimlerine karşı oldukları, ‘renkli devrimleri’ reddettikleri ve söz konusu bölgelerde iş birliğini artıracakları vurgulandı. Bu da bu yılın başlarında Kazakistan'da ve Ukrayna'da yaşananların açık bir göstergesidir.
Açıklama, güç tutkusu konusunda Putin’den aşağı kalır yanı olmayan Çin Devlet Başkanı Şi Cinping tarafından istenen ortak bir dünya vizyonunun en açık ifadesi olduğundan tek başına ve kapsamlı bir okumayı hak ettiği söylenebilir.
Açıklamanın evrensel bir değer olarak demokrasiye odaklanması sizi şaşırtmasın. Çünkü iki lider, esasen kanunlarla, güçler dengesiyle ve birbirleri üzerindeki kontrolleriyle sınırlanan demokrasiye değil, sistemlerini ayakta tutacak sandık demokrasisine işaret ediyorlar.
Batı'nın savunduğu liberal demokrasinin, vatandaşlar arasında büyük kitlelerin, sınıf eşitsizliği ve sosyal marjinalleşme olgusunun ağırlaşmasını önleyecek anlamlı bir değişiklik olmasına yönelik umutsuzluğunun yanı sıra aşırı sağın ve hem sağ hem de sol popülist partilerin yükselişiyle görülür hale gelen derin bir kriz yaşadığı herkesçe biliniyor. Diğer taraftan Putin ve Şi'nin demokrasisi, yönetimin seçim süreci, sandıkta oyların düşürülmesi şeklindeki resmi bir süreç çerçevesinde sorunsuz bir şekilde ilerlediği sürece liberalizmi, demokrasinin bir bileşeni olarak tanımıyor. Gücün zirvesinde kendi halklarının varlığının ülkelerinin geleceğinin garantisi olduğunu düşünen çok sayıda dünya lideri ya da bir başka deyişle ‘güçlü adam’ da buna alkış tutuyor.
Bu yüzden dünyanın geleceğini, iktidarı elinde bulunduranların çıkarlarını ulusal çıkarlarla uyumlu hale getirecek bir yönde değiştirme girişimi çerçevesinde Ukrayna-Rusya krizini asıl olması gereken önemli konumuna oturtmak gerekiyor.



Vance’in mesajı ve İran’ın savaş hazırlığı… Askeri saldırı neyi değiştirebilir?

ABD Başkan Yardımcısı JD Vance, geçtiğimiz nisan ayında Pakistan ve İran temsilcileriyle yaptığı toplantının ardından düzenlenen basın toplantısında konuşurken Witkoff ve Kushner onu dinliyor. (AFP)
ABD Başkan Yardımcısı JD Vance, geçtiğimiz nisan ayında Pakistan ve İran temsilcileriyle yaptığı toplantının ardından düzenlenen basın toplantısında konuşurken Witkoff ve Kushner onu dinliyor. (AFP)
TT

Vance’in mesajı ve İran’ın savaş hazırlığı… Askeri saldırı neyi değiştirebilir?

ABD Başkan Yardımcısı JD Vance, geçtiğimiz nisan ayında Pakistan ve İran temsilcileriyle yaptığı toplantının ardından düzenlenen basın toplantısında konuşurken Witkoff ve Kushner onu dinliyor. (AFP)
ABD Başkan Yardımcısı JD Vance, geçtiğimiz nisan ayında Pakistan ve İran temsilcileriyle yaptığı toplantının ardından düzenlenen basın toplantısında konuşurken Witkoff ve Kushner onu dinliyor. (AFP)

ABD Başkan Yardımcısı JD Vance’in İran Ulusal Güvenlik Yüksek Konseyi Genel Sekreteri Muhsin Rızai’ye gönderdiği mektup ile ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı (CENTCOM) Komutanı Brad Cooper’ın Başkan Donald Trump’a sunduğu brifing arasında, müzakereleri yeniden canlandırma girişimi ile İran’a karşı savaşı yeniden başlatma hazırlıkları arasındaki mesafe giderek daralıyor.

Ancak iki sürecin eş zamanlı ilerlemesi, en önemli soruya yanıt vermiyor: Washington, askerî üstünlüğünü İranlı liderliğin taviz verebileceği bir anlaşmaya dönüştürebilecek mi, yoksa her iki taraf da arabuluculuk fırsatları tükenene kadar karşı tarafın geri adım atmasını mı bekleyecek?

ABD’ye ait 10 askeri kargo uçağının İsrail’e ulaştığına ilişkin haberler ise tehditlere somut bir boyut kazandırıyor. Bununla birlikte, savaşa hazırlık yapılması kararın kesinleştiği anlamına gelmediği gibi, İran’daki sertlik yanlısı isimlerden biriyle iletişim kanalı açılması da onun bir uzlaşmaya varabilecek kapasiteye sahip olduğunu garanti etmiyor. Bu iki olasılık arasında bölge, bedelini ödemek zorunda kaldığı ancak sona erdirme kararını tek başına veremediği bir ‘ne savaş ne barış’ durumunda sıkışıp kalıyor.

Karar verme yetkisine sahip İranlı bir yetkili

Washington Post ve Wall Street Journal gazetelerine göre Vance’in Rızai’ye hitap etmesi, İran’da fiilî karar alma merkezine ulaşma girişimini yansıtıyor. Vance, Rızai ile şahsen görüşmeyi teklif ederken nükleer dosyayı ele almak üzere yetkili müzakereciler görevlendirilmesini istedi. Bu yaklaşım, ABD’nin eski Devrim Muhafızları Ordusu (DMO) Komutanı’nın güç odaklarını bir anlaşma etrafında bir araya getirebileceği yönündeki değerlendirmesine dayanıyor.

xcsdrgvt
İran Ulusal Güvenlik Yüksek Konseyi Genel Sekreteri Muhsin Rızai ile Pakistan Genelkurmay Başkanı Asım Münir’in Tahran’da gerçekleştirdikleri bir önceki görüşmeden (İran Ulusal Güvenlik Yüksek Konseyi)

Vance, mesajında ABD’nin çıkarını İran’ın nükleer silah edinmesini önlemekle, İran’ın çıkarını ise savaş ve yaptırımların yıprattığı ekonomiyi yeniden inşa etmek ve egemenliğini korumakla ilişkilendirdi. Rızai’nin tercih edilmesi, daha önce Meclis Başkanı Muhammed Bakır Kalibaf ile yürütülen girişimin sonuçsuz kalmasının ardından geldi.

Ancak Washington Enstitüsü araştırmacısı Patrick Clawson, bu beklentiye temkinli yaklaşıyor. Clawson, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, sorunun Washington’ın İran’daki iktidar yapısını yanlış anlamakla suçlanmasının ötesine geçtiğini belirterek, bu yapının işleyişinin ‘İran içinde bile belirsiz ve yeterince anlaşılmamış olduğunu, ülke dışında ise durumun daha da karmaşıklaştığını’ söyledi.

Rızai’nin rolünün önemini kabul etmekle birlikte, onun yeni bir anlaşmaya bağlı kalınmasını sağlayabileceği düşüncesini ‘iyimser bir bakış açısı’ olarak değerlendiren Clawson, Rızai’nin haziran ayında imzalanan mutabakat zaptının ardından yaşanan gelişmeler üzerinde tam kontrole sahip olup olmadığının kesinlikle açık olmadığını belirtti. Clawson, sertlik yanlısı bazı çevrelerin Rızai’nin bilgisi, hatta onayı olmadan harekete geçmiş olabileceği ihtimalini de yüksek görüyor. Ona göre mevcut iktidar yapısı, bağımsız hareketlere geniş bir alan tanıyor. Bu da müzakere yürütebilme kapasitesi ile varılan anlaşmanın uygulanmasını garanti edebilme gücünün birbirinden farklı olduğu anlamına geliyor.

Bununla birlikte Clawson, söz konusu güç odaklarının kontrol altına alınabileceği ihtimalini de dışlamıyor. İran’ın aylardır İsrail’e saldırı düzenlememesini örnek gösteren Clawson, bunu yetkililerin belirli bir yol üzerinde uzlaşabildiğinin ve bu çizgiyi herkese kabul ettirebildiğinin göstergesi olarak değerlendiriyor. Aynı durumun Washington ile yapılacak bir anlaşma için de geçerli olabileceğini söylüyor. Bu değerlendirme, Rızai’nin nüfuzunun kesin bir güvenceye dönüşmediği, ancak yine de bir uzlaşma ihtimalinin bulunduğu sonucunu ortaya koyuyor.

Hava köprüsü

İsrail Yayın Kurumu, ABD’ye ait 10 askeri kargo uçağının Teksas eyaletinden gelerek Necef’teki Ovda ve Nevatim üslerine indiğini bildirdi. ABD’den resmi bir doğrulama gelmezken, uçakların taşıdığı yükün niteliği de açıklığa kavuşmadı. Kurumun aktardığı İsrailli bir yetkili, yakın koordinasyonun sürdüğünü ve Trump’ın verebileceği çeşitli kararlara karşı hazırlıklı olduklarını belirtti.

Bu hareketlilik, Wall Street Journal gazetesinin aktardığı daha kapsamlı hazırlıkların bir parçası. Söz konusu hazırlıklar arasında hava savunmasının güçlendirilmesi, mühimmat ve ikmal stoklarının artırılması, bazı askerlerin saldırılara açık bölgelerdeki mevzilerden uzaklaştırılması ve İsrail’e ek bir Patriot hava savunma bataryasının gönderilmesi yer alıyor.

Ayrıca bazı haberlerde, kasım ayında bölgeye ilave bir uçak gemisinin ulaşmasının beklendiği belirtildi. Savunma amaçlı takviyeler, İran’ın verebileceği olası bir karşılığa ve bu karşılığın ABD üsleriyle bölgedeki tesislere yayılma ihtimaline karşı hazırlık yapıldığını gösteriyor. Bu da saldırıyı başlatma kapasitesine sahip olmanın, savaşı sona erdirme kararını verme veya çatışmanın sınırlarını kontrol etme gücüne sahip olmak anlamına gelmediğini ortaya koyuyor.

cdsfrgth
ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı (CENTCOM) tarafından yayınlanan fotoğrafta, Ortadoğu bölgesi üzerinde uçtuğu belirtilen bir F-16 savaş uçağı görülüyor.

Şarku'l Avsat'ın Axios'tan aktardığı habere göre Cooper’ın Trump’a verdiği brifingde askeri hazırlıkların yanı sıra deniz ablukasının etkinliğinin, Hürmüz Boğazı üzerinden petrol tankerlerinin çıkışının engellenmesinin ve ABD Hazine Bakanlığı ile eş güdüm içinde yürütülen ekonomik baskının da ele alındığını bildirdi. Ancak toplantı, askeri alternatiflerin değerlendirilmesinin yanı sıra mevcut baskı araçlarının da gözden geçirildiği bir değerlendirme niteliği taşıyordu. Başka bir ifadeyle, abluka siyasi bir değişim sağlayabilir mi, yoksa anlaşmaya giden yolu açmadan yıpratma sürecini mi uzatır?

Washington Enstitüsü araştırmacısı Farzin Nadimi ise Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, ablukanın süresiz olarak sürdürülebilmesi mümkün olsa da İran’ı bir noktada buna sert bir karşılık vermeye itebileceğini söyledi. Nadimi, Beyaz Saray’ın, yaptırımlara rağmen Tahran’ın füze kapasitesini ve nükleer programıyla bağlantılı yeteneklerini yeniden geliştirdiğini düşündüğünü belirtti. Bunun ve muhtemel diğer etkenlerin Trump’ı acil bir karar almaya yöneltebileceğini ifade etti. Nadimi’ye göre, taraflardan hiçbirinin istemediği büyük bir tırmanışı önlemek amacıyla arabuluculuk çabaları ilerliyor. Ancak ona göre böyle bir tırmanışın gerçekleşmesi giderek daha kaçınılmaz hale geliyor.

Stratejisiz saldırılar

Bu noktada Washington’daki Ortadoğu Enstitüsü araştırmacısı Brian Katulis, ABD’nin yaklaşımının temelini sorguluyor. Katulis, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, Trump yönetiminin İran politikasını ‘istikrarsız’ olarak nitelendirerek son gelişmelerin ‘çaresizlik koktuğunu’ söyledi. Bu gelişmelerin, Washington’ın kendi çıkarlarına ve bölgedeki ortaklarının menfaatlerine hizmet edecek tutarlı ve etkili bir diplomatik stratejiden yoksun biçimde hareket ettiğini bir kez daha ortaya koyduğunu belirtti.

Katulis’e göre, yeni bir dizi saldırı tehdidinin stratejik durumu köklü biçimde değiştirmesi ve İran’ın Hürmüz Boğazı üzerindeki nüfuzu, nükleer programı ve balistik füze cephaneliği gibi temel sorunları çözmesi pek olası değil.

Yeni bir saldırı turunun büyük olasılıkla ‘stratejisiz saldırılar’ olacağı uyarısında bulunan Katulis, bunun hedefleri açık biçimde belirlenmemiş bir askerî harekât anlamına geleceğini ifade etti.

scdfgt
Ortadoğu sularındaki USS Rafael Peralta destroyerinin güvertesinden havalanan bir helikopter (CENTCOM)

Askerî açıdan değerlendirmelerde bulunan Nadimi ise kısa ve yoğun bir harekâtla arzu edilen tüm sonuçların elde edileceğine dair ‘hiçbir garanti bulunmadığını’ vurguladı. Ciddi askerî ve ardından siyasi hedeflere ulaşmak için genellikle kesin zaman sınırları belirlemekten ve bunları karşı tarafa açıklamaktan kaçınmak gerektiğini belirten Nadimi, resmen savaş ilan edilmeden yürütülen operasyonların süresine ilişkin anayasal kısıtlamaların da dikkate alınması gerektiğini ifade etti.

Nadimi, İran’a karşı gerçekleştirilecek herhangi bir ‘kısa ve yoğun’ askerî harekâtın başlı başına tehlikeli bir tırmanış anlamına geleceği ve büyük olasılıkla tüm bölgeyi çatışmanın içine çekeceği uyarısında bulundu. Böylece mesele, Washington’ın yalnızca saldırıyı gerçekleştirme kapasitesi değil, saldırının sonuçlarını kontrol altında tutup tutamayacağı sorusuna dönüşüyor.

ABD ile İsrail arasındaki görüş ayrılıkları da tabloyu daha karmaşık hale getiriyor. Haaretz gazetesinin haberine göre İsrail askerî kurumları, Washington’ın hızlı bir saldırı turunun ardından İsrail’in hedeflerini karşılamayan bir anlaşmayla süreci sonlandırmasından endişe ediyor.

İsrail tarafı, kısa süreli saldırıların ne rejimi devireceğini ne de İran’ın nükleer programını durduracağını düşünüyor. Bu kaygılar, iki ülke arasındaki yoğun askerî koordinasyonun yanıtlayamadığı bir soruyu gündeme getiriyor: Amaç, bir anlaşmanın şartlarını iyileştirmek mi, yoksa bu anlaşmayı imzalayacak rejimi değiştirmek mi? Bu soruya verilecek yanıtın farklı sonuçları bulunurken, ABD’deki ara seçimlere günler kala askerî hareketliliğin zamanlaması da her iki sürecin üzerindeki baskıyı artırıyor.

Haberlere göre seçimlerin ardından bir harekât düzenlenmesine yönelik hazırlıklar yapılıyor. Ancak bu hazırlıkların seçim takvimiyle ilişkilendirilmesi, harekâtın siyasi hedeflerini açıklığa kavuşturmadığı gibi Washington’ın öngördüğü sınırlar içinde kalacağını da garanti etmiyor.

Güven ve meydan okuma

Ancak Clawson, müzakerelerdeki çıkmazı İran’daki iktidar çevreleri arasındaki bölünmelerle sınırlı görmüyor. Taviz verilmesinin önündeki iki temel engel belirliyor: İranlıların krizleri iyi yönettiklerine, ABD’den daha uzun süre dayanabileceklerine ve bölge ülkelerini korkutmayı başardıklarına inanmaları; ayrıca ABD yönetimine, özellikle de Trump’a güven duymamaları.

Clawson, ikilemi şu soruyla özetliyor: Washington karşılıklı taahhütlerini yerine getirmeyecekse taviz vermenin ne anlamı var? Ona göre bu iki faktör, İranlı seçkinlerin yeni bir anlaşmaya destek vermesini iç bölünmelerden daha fazla sınırlıyor.

 dvfb
Tahran’daki Azadi Meydanı’nda İran füze sisteminin yanında Trump’ın resminin yer aldığı bir afiş (Reuters)

Üç uzmanın değerlendirmeleri, çıkmazın farklı boyutlarını ortaya koyuyor. Clawson, Tahran’ın bir anlaşmayı uygulayacağının garanti edilemeyeceğine dikkat çekerken İran’ın dayanma gücüne duyduğu güveni ve Washington’a yönelik güvensizliğini vurguluyor. Katulis, saldırıları siyasi kazanımlara dönüştürebilecek bir stratejinin varlığını sorguluyor. Nadimi ise harekâtın kısa tutulmasının tırmanışın genişlemesini engellemeyeceği uyarısında bulunuyor. Tüm bu değerlendirmelerin ortasında temel soru varlığını koruyor: Tahran’da uzlaşma kararını kim alabilir ve uygulayabilir? Washington savaş yoluyla neyi değiştirebilir ve ardından bu değişimi müzakereler yoluyla nasıl kalıcı hale getirebilir?


İsrail Büyükelçisi'nin Somaliland'a gelişi Afrika Boynuzu'ndaki gerilimi artırıyor

Somaliland Bölgesi Başkanı, geçen eylül ayında ABD'ye gerçekleştirdiği ziyaret sırasında İsrail'in Birleşmiş Milletler Daimî Temsilcisi ile bir araya geldi. (Bölge Başkanlığı'nın X hesabı)
Somaliland Bölgesi Başkanı, geçen eylül ayında ABD'ye gerçekleştirdiği ziyaret sırasında İsrail'in Birleşmiş Milletler Daimî Temsilcisi ile bir araya geldi. (Bölge Başkanlığı'nın X hesabı)
TT

İsrail Büyükelçisi'nin Somaliland'a gelişi Afrika Boynuzu'ndaki gerilimi artırıyor

Somaliland Bölgesi Başkanı, geçen eylül ayında ABD'ye gerçekleştirdiği ziyaret sırasında İsrail'in Birleşmiş Milletler Daimî Temsilcisi ile bir araya geldi. (Bölge Başkanlığı'nın X hesabı)
Somaliland Bölgesi Başkanı, geçen eylül ayında ABD'ye gerçekleştirdiği ziyaret sırasında İsrail'in Birleşmiş Milletler Daimî Temsilcisi ile bir araya geldi. (Bölge Başkanlığı'nın X hesabı)

Afrika Boynuzu'nda, İsrail'in Somaliland bölgesindeki fiilî varlığıyla birlikte yeni bir dönem başlıyor. İsrail'in ilk büyükelçisi Michael Lotem, görevini yürütmek ve Tel Aviv'in büyükelçiliğini açmak üzere Hargeisa'ya geldi.

İsrail'in bölgedeki fiilî varlığı, Somaliland'ın daha geniş uluslararası tanınma elde etme ihtimalini artırabilir. Ancak Afrika işleri uzmanlarına göre bu gelişme, İsrail'in bölgedeki nüfuzunu genişletme girişimleriyle birlikte Afrika Boynuzu'ndaki gerilimi de artırabilir. Somali, Mısır, Cibuti ve Türkiye'nin başını çektiği bölge ülkelerinden endişe ve itirazların gelmesi bekleniyor.

İsrail'den yeni hamle

Somaliland Today adlı internet haber sitesi, İsrail'in ilk büyükelçisi Michael Lotem'in Cuma günü Hargeisa'ya gelerek Somaliland Başkanı Abdurrahman Arro'ya güven mektubunu sunacağını bildirdi. Site, bu gelişmeyi “ikili ilişkiler açısından tarihî bir gün” olarak nitelendirdi.

Habere göre, güven mektubunun sunulmasının ardından yetkililer, Hargeisa'da yeni İsrail büyükelçiliğinin temel atma törenine ev sahipliği yapacak.

İsrail, ayrılıkçı Somaliland bölgesine ilk büyükelçisi olarak Michael Lotem'i nisan ayında atamıştı. Bu adım, Somaliland yönetiminin şubat ayında Muhammed Hacı'yı İsrail nezdinde büyükelçi olarak görevlendirmesinin ardından geldi.

İki ay sonra Somaliland Başkanı, Kudüs'te İsrail Cumhurbaşkanı Isaac Herzog ile görüştü. İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu'nun ofisinden yapılan açıklamaya göre Arro, ziyaretin önemine dikkat çekerek, “Bu ziyaret özel bir önem taşıyor. Somaliland Cumhurbaşkanı'nın başka bir ülkeye gerçekleştirdiği ilk resmî devlet ziyareti” ifadelerini kullandı.

Somalilandlı siyasi analist Abdülkerim Said Salih, Şarku'l Avsat'a yaptığı değerlendirmede, İsrail büyükelçisinin bölgeye gelişinin, Tel Aviv'in özellikle Aden Körfezi kıyılarında ve Babülmendeb Boğazı yakınlarında Afrika Boynuzu'ndaki nüfuzunu genişletme isteğini yansıttığını söyledi.

Salih'e göre İsrail, Somaliland'ı potansiyel bir stratejik ortak olarak görüyor. Somaliland açısından ise bu yakınlaşma, uluslararası ilişkilerini güçlendirmek ve daha geniş çaplı tanınma elde etme çabalarına destek sağlamak için bir fırsat oluşturuyor.

Afrika işleri uzmanı Abdülveli Cami Berri de Şarku'l Avsat'a yaptığı açıklamada, İsrail büyükelçisinin gelişinin Afrika Boynuzu'ndaki dengeler açısından önemli bir değişime işaret ettiğini belirtti. Berri, İsrail'in Aden Körfezi ve Kızıldeniz'deki siyasi ve güvenlik nüfuzunu genişletmeye yöneldiğini, bu bölgelerin Babülmendep Boğazı ve Yemen'e yakınlıkları nedeniyle stratejik önem taşıdığını ifade etti.

dfrgthyj
Somaliland Bölgesi Başkanı, geçtiğimiz eylül ayında ABD ziyareti sırasında İsrail'in Birleşmiş Milletler Daimî Temsilcisi ile bir araya geldi. (Somaliland Başkanlığı'nın X hesabı)

Berri'ye göre bu yakınlaşma Somaliland'a uluslararası alandaki varlığını güçlendirme fırsatı sunarken, İsrail'e de coğrafi açıdan son derece önemli bir bölgede ortak kazandırıyor.

Endişelerin artması bekleniyor

Somali ve bölge ülkeleri söz konusu son gelişmeye ilişkin henüz açıklama yapmadı. Ancak İsrail'in Somaliland'ı tanıma kararından bu yana çok sayıda Arap ülkesi, Mogadişu yönetiminin bölgenin tanınmasına karşı çıkan tutumuna destek verdi ve İsrail'in kararını kınayan açıklamalar yayımladı.

Suudi Arabistan, Mısır, Katar, Ürdün, Türkiye, Pakistan, Endonezya, Cibuti, Somali, Filistin, Umman, Sudan, Yemen, Lübnan ve Moritanya, ayrılıkçı Somaliland yönetiminin işgal altındaki Kudüs'te büyükelçilik açma niyetini açıklamasını kınayan ülkeler arasında yer aldı. Arap Birliği de o dönemde bu adımın “Afrika Boynuzu'ndaki gerilim odaklarını derinleştirebileceği” uyarısında bulundu.

İsrail büyükelçisinin Somaliland'a gelişinin Mogadişu ve bölge ülkelerinin hesaplamalarına etkisini değerlendiren Salih, bu gelişmenin Somali hükümetinin toprak bütünlüğü ve egemenliğine ilişkin endişelerini artırabileceğini söyledi. Salih, bölgedeki rekabet halindeki siyasi, ekonomik ve güvenlik çıkarları nedeniyle Etiyopya, Mısır, Türkiye ve Cibuti'nin de hesaplarının etkilenebileceğini belirtti.

İsrail ile Somaliland arasındaki yakınlaşmanın yeni güvenlik ve askerî düzenlemelerin önünü açıp açmayacağına ilişkin ise Salih, istihbarat paylaşımı, askerî eğitim, deniz güvenliği ve gemi trafiğinin izlenmesini kapsayan bir iş birliğinin genişletilmesinin mümkün olduğunu ifade etti. Ancak güvenlik iş birliği ile askerî üs kurulması arasında ayrım yapılması gerektiğini vurgulayan Salih, Berbera Limanı'nda İsrail askerî üssü kurulacağına ilişkin resmî bir doğrulama bulunmadığını kaydetti.

Bu yakınlaşmanın Kızıldeniz güvenliğine olası etkilerine değinen Salih, Somaliland'ın deniz ulaşımının korunmasındaki stratejik önemini artırabileceğini, ancak bölgedeki askerî ve güvenlik rekabetini de yoğunlaştırabileceğini söyledi.

Salih, gelişmenin Afrika Boynuzu'ndaki jeopolitik dengelerde önemli bir değişimi yansıttığını belirterek, Somaliland'ın uluslararası görünürlüğünü artırmak için İsrail ile ilişkilerini değerlendirmeye çalıştığını, İsrail'in ise dünyanın en önemli deniz ticaret yollarından birinin yakınında nüfuzunu genişletmeyi hedeflediğini ifade etti. Yakınlaşmanın sonuçlarının, iki taraf arasındaki iş birliğinin niteliğine ve bölge ülkelerinin çıkarları ile Kızıldeniz güvenliği üzerindeki etkilerine bağlı olacağını dile getirdi.

Berri ise söz konusu hamlenin Somali açısından toprak bütünlüğü ve ulusal egemenliğe yönelik bir meydan okuma oluşturduğunu, federal hükümetin onayı olmadan yabancı güvenlik ve askerî düzenlemeler yapılması ihtimalinin endişe yarattığını belirtti.

Berri'ye göre Mısır, gelişmeleri Kızıldeniz ve Süveyş Kanalı'nın güvenliği açısından değerlendiriyor. Eritre, Kızıldeniz'deki güvenlik dengesinin korunmasına odaklanırken Cibuti ise limanlar, deniz nüfuzu ve bölgesel ticaret alanlarında rekabetin doğuracağı sorunlarla karşı karşıya kalabilir.

Yakınlaşmanın özellikle Berbera Limanı ve Havalimanı çevresinde istihbarat iş birliği, askerî eğitim ve lojistik kolaylıklar şeklinde gelişebileceğini belirten Berri, olası bir İsrail askerî üssünün Husiler ve İran ile gerilimi artırabileceğini, Kızıldeniz ve Aden Körfezi'nde askerî hareketliliği yoğunlaştırabileceğini ve uluslararası deniz ulaşımının güvenliğini etkileyebileceğini savundu.


Rubio: Trump, İran'a yönelik hava saldırılarının yeniden başlatılması konusunda henüz karar vermedi

ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, Atlanta'da düzenlenen G20 Dışişleri Bakanları Toplantısı'nın açılışında konuşuyor. (AP)
ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, Atlanta'da düzenlenen G20 Dışişleri Bakanları Toplantısı'nın açılışında konuşuyor. (AP)
TT

Rubio: Trump, İran'a yönelik hava saldırılarının yeniden başlatılması konusunda henüz karar vermedi

ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, Atlanta'da düzenlenen G20 Dışişleri Bakanları Toplantısı'nın açılışında konuşuyor. (AP)
ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, Atlanta'da düzenlenen G20 Dışişleri Bakanları Toplantısı'nın açılışında konuşuyor. (AP)

ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, ABD Başkanı Donald Trump'ın İran'a yönelik askerî operasyonların yeniden başlatılması konusunda henüz bir karar vermediğini belirtti.

Rubio, dün düzenlediği basın toplantısında, ABD ile İran arasındaki çatışmaları sona erdirmeyi amaçlayan ve Katar'ın öncülüğünde yürütülen görüşmeler için belirlenmiş bir takvim olup olmadığını bilmediğini söyledi.

Şarku’l Avsatın Reuters'ten aktardığına göre İranlı yetkililerin Doha'da Katarlı arabulucularla görüşmeler gerçekleştiriyor.

Rubio ayrıca, Georgiya eyaletinin Atlanta kentinde düzenlenen G20 Dışişleri Bakanları Toplantısı sırasında Rus mevkidaşı Sergey Lavrov ile kısa bir görüşme yaptığını belirtti. Görüşmede, gelecek ay Çin'de düzenlenecek Asya-Pasifik Ekonomik İşbirliği (APEC) Zirvesi kapsamında ABD Başkanı Donald Trump ile Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin arasında bir görüşme yapılması ihtimali ele alındı.

Rubio, Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenskiy'nin de Trump'ın katılımının “olumlu bir sonuç doğurabileceğini” düşünmesi halinde, aralık ayında Miami'de düzenlenmesi planlanan G20 Liderler Zirvesi'ne davet edilebileceğini ifade etti.