Fransa’nın Mali’deki askeri varlığının akıbeti ne olacak?

Paris Mali’deki güçlerinin akıbetiyle ilgili hızlı karar almamaya çalışıyor.

Mayıs 2017’de Mali’nin kuzeyinde Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’u taşıyan helikopter (Reuters)
Mayıs 2017’de Mali’nin kuzeyinde Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’u taşıyan helikopter (Reuters)
TT

Fransa’nın Mali’deki askeri varlığının akıbeti ne olacak?

Mayıs 2017’de Mali’nin kuzeyinde Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’u taşıyan helikopter (Reuters)
Mayıs 2017’de Mali’nin kuzeyinde Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’u taşıyan helikopter (Reuters)

Fransa Dışişleri Bakanlığı tarafından geçtiğimiz günlerde yayınlanan açıklamada, Mali makamlarının, Fransa’nın Bamako Büyükelçisi’nin ülkeyi terk etmesi yönündeki kararının “bilgisinin alındığı” ve Büyükelçi’den “derhal Fransa’ya dönmesinin” talep edildiği belirtildi. Bakanlığın bu açıklaması ve Fransa Hükümet Sözcüsü Gabriel Attal’ın geçtiğimiz günlerde yaptığı kısa açıklama dışarda tutulursa, Fransa’nın üst düzey yetkilileri, Paris ve Bamako arasında gerginliğe sebep olan ve Fransa’nın sadece Mali değil aynı zamanda tüm Sahel ile ilgili planlarını tehdit eden kararla ilgili henüz açıklama yapmamaları dikkat çekti.
Paris, cihatçı ve teröristlerin eline düşmesini engellemek ve rejimini kurtarmak için 2013’te askeri güç gönderdiği eski sömürgesinden, Büyükelçisi’nin kovulmasını beklemiyordu. Paris 2014 yılında bu askeri gücün sayısını 5 bin 300’ün üzerine çıkardı ve askerlerin yarısı Mali topraklarında bulunuyor. Bugün ise kendisini bir ‘açmazın içinde’ buldu; mevcut koşullarda ne kalabiliyor ne de çekilmesi kolay. Bu nedenle bugün kolektif bir karar almak amacıyla zaman kazanmaya ve Avrupa ülkelerinin gönderdiği askerlerden oluşan Takuba Görev Gücü’ndeki ortaklarıyla istişare etmeye çalışıyor. Fransa Hükümet Sözcüsü Gabriel Attal geçtiğimiz günlerde yaptığı açıklamada iki noktaya vurgu yaptı: Birincisi “Fransa’nın terörizme karşı verdiği savaşı sadece Mali’de değil tüm Sahel ülkelerinde sürdüreceği” idi. İkinci vurgu ise Paris’in, Mali’deki güçlerinin akıbetine ilişkin karar almada hızlı hareket etmeyeceğiydi. Attal, “Sahadaki mevcudiyetimizle ilgili ne gibi dönüşümlerin olacağını görmek için bugünden itibaren Şubat ayı ortasına kadar ortaklarımızla çalışmayı sürdüreceğiz” dedi.
Birçok anlama gelebilecek bir ifade kullanan Attal, “Çok sayıda gücümüzü kademeli olarak azaltmaya başladık ve birkaç üssü Mali ordusuna teslim ettik” dedi. Fransız kaynaklara göre Paris, Fransız-Avrupa komando birliklerinden oluşan ve sayıları mütevazı bir düzeyde seyreden (binin altında asker) Takuba Görev Gücü’nde yer alan 14 Avrupa ülkesinin yanı sıra Mali’deki askeri takıma sert yaptırımlar uygulayan Batı Afrika Ülkeleri Ekonomik Topluluğu (Ecowas) üyesi ülkelerle istişare etmek istiyor. Fransa Genelkurmay Başkanı Pierre Schill, açıklamasında, “Barkhane birlikleri Mali güçleriyle günlük olarak çalışmaya devam ediyor” dedi. Ağustos 2020’de yönetimi ele geçiren askeri darbecilere geçen yıl darbe yapan askerler şu an ülkeyi yönetiyor. Albay Assimi Goita halihazırda Mali’nin en güçlü adamı olarak biliniyor.
Paris’in Avrupalı ortaklarının desteğini ve dayanışmasını kazanması normaldi. Bu ortakların başında Danimarka geliyor. Bamako, Danimarka’nın Takuba Görev Gücü’ne ilave asker gönderme kararını reddetmesinin ardından Kopenhag askerlerini geri çağırdı. Danimarka’yı, Mali’de bin 300 askeri bulunan Almanya takip ediyor. Bu askerlerden bini Birleşmiş Milletler’e bağlı Minusma misyonu kapsamında görev yaparken, geri kalanlar Mali güçlerini eğiten Avrupa misyonunda yer alıyor. Almanya Dışişleri Bakanlığı’ndan yapılan açıklamada, Fransa’nın Bamako Büyükelçisi’nin sınır dışı edilmesi kararı “haksız” diye nitelendirildi ve kararın “yolu tıkadığı” belirtildi. Bakanlığın Twitter hesabından paylaşılan açıklamada, “Ortak hedefe ulaşmak yani Mali’deki terörle mücadeleye güvenlik sağlamak için bugün tırmanışa değil diyaloğa ihtiyaç var” ifadeleri kullanıldı. Almanya Savunma Bakanı Christine Lambrecht, daha önceki bir açıklamasında, ülkesinin Mali’deki Takuba Görev Gücü kapsamındaki askeri varlığını gözden geçireceğini bildirmişti. Bu karardan önce İsveç bu yılın başında Takuba’daki katılımına son vereceğini ilan etmişti. Lambrecht söz konusu açıklamasından önce ise Almanya’nın güçlerini geri çekmesine ihtimal vermediğini belirtmişti.
Avrupa Birliği (AB) Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Josep Borrell, Fransa’nın Bamako Büyükelçisi’nin ülkeyi terk etmesinin istenmesinin “gerekçelendirilmesi mümkün olmayan bir şey” diye niteledi ve bu durumun “Mali’nin yalnızlaşmasını derinleştireceğini” kaydetti.
Mali’de iki yıldan kısa bir süre önce askerin yönetime geçmesinden bu yana Fransa ve eski sömürgesi Mali arasındaki ilişkiler gerilmeye devam ediyor. Askeri takımın yönetimde kalabilmesi adına Bamako’nun Rus Wagner grubu milislerinden destek istemesi ve geçiş sürecinin 5 yıl daha uzatılması, Bamako-Paris hattındaki gerginliği daha da artırdı. Nitekim Mali’deki askeri cunta, geçiş dönemine son verme ve bu ay içinde genel seçimleri düzenleme sözü vermişti. Bu gelişmeler üzerine Ecowas, Fransa-ABD-Avrupa cephesini destekleyerek, Mali’ye ambargo sayılabilecek yaptırımlar uyguladı.
Bamako, Fransız makamları Ecowas’ı kendisine karşı düşmanca tedbirler almaya zorlamakla suçluyor. Paris ve Bamako arasındaki sözlü düello, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ve Fransa Dışişleri Bakanı Jean-Yves Le Drian’ın Mali’nin yeni yönetimini “gayrı meşru” ilan etmesi ve uygulamalarını “provokatif” olarak nitelemesi iki taraf arasındaki gerilimi artıran faktörlerdi. Bamako’nun ise Mali sokaklarını Fransa’ya karşı örgütlemesinin ardından Avrupa gücünün özel askeri uçuşlarına sınırlandırma getirmesi, Paris ile yapılan savunma anlaşmasının gözden geçirilmesini talep etmesi ve Danimarka’dan takviye askeri gücünü geri çekmesini istemesi krizi daha da derinleştirdi.
Bugün Paris’te şu soru dillendiriliyor: Peki ya sonra? Kalacak mı yoksa çekilecek mi? Bu sorular Fransa’nın cumhurbaşkanlığı seçimine odaklandığı bugünlerde daha da önem kazanıyor. Şu anda ülkedeki sağ muhalefet Fransa’nın “başarısızlığını” ve Paris’in yediği tokadı dillendirmekten çekinmiyor. Senato Dışişleri Komisyonu Başkanı Christian Cambon, Bamako’nun “kırmızı çizgileri aştığını” ve “hükümetin zor kararlar alması gerektiğini” söyledi. Mevcut durumu “oldukça karmaşık” diye niteleyen Cambon, “Hükümeti çekinmeden bize silah doğrultan bir ülkede (Mali’de) güç konuşlandırmayı korumak zor” dedi. Muhalif sağ kanatta politika yapan Cambon, Dışişleri ve Savunma Bakanlarını, Komisyonun önünde hükümetin planını açıklama çağrısında bulundu. Cambon, Mali’deki durumun daha da kötüleşmesinin “hükümetin menfaatine” olmayacağını belirterek, hükümeti alınacak kararı Parlamento ile istişare etmeye çağırdı.
Her durumda Mali’deki askerlerin “uçuruma sürüklendiklerini” söyleyen Cambon, durumun yuvarlanan bir kar topuna benzemesine karşı uyardı ve ekledi, “Danimarka’nın çekilmesi, Polonya ve Romanya gibi bize yardım etmek isteyen ülkelere kötü bir işaret olacak.” Diğer Fransız yetkililer de mevcut gelişmelerin Sahel bölgesindeki uluslararası gücün akıbetini etkilemesinden endişe ediyorlar. Gözlemciler Fransız güçlerin çekilmesinin “Takuba’nın sonu” olacağını ve Mali’nin bir yanda cihatçılara diğer yanda Wagner paralı askerlerine teslim edilmesi anlamına geleceğini söylüyor.
Bugün Paris’te, Fransız-Avrupa askeri varlığının geleceğine ilişkin “iyi” seçeneklerin bulunmadığına dair bir kanaat hâkim. Birçok çevre “durumun sürdürülemez” olduğu görüşünde. Dolayısıyla Paris’in, Mali’de Barkhane Operasyonu kapsamında görev yapan asker sayısını önemli ölçüde azaltmaya ve alternatif arayışlarına devam edeceği kesin. Paris ve onunla işbirliği yapan başkentlerin ne Sahel bölgesinden ne de bu bölgedeki terör örgütleriyle mücadeleden vazgeçilmesini istedikleri göz önüne alındığında, üzerinde durulan seçeneklerden biri Takuba Görev Gücü, Nijer’e taşınana dek cihatçı örgütlerle mücadelenin Mali üzerinden sürdürülmesidir. Fakat bu, pratik olmaktan ziyade teorik bir seçenek. Çünkü Avrupa’nın askeri gücünün Mali’deki makamların onayı olmadan bu ülkeye girip çıkmaları nasıl mümkün olacak? Geriye bir tek Afrika ve Avrupa’nın uyguladığı sert yaptırımlarla askeri rejimin uzun süre ayakta kalmamasını beklemek kalıyor.



ABD hesaplarındaki değişimden sonra Suriye: Kürt bileşen için yeni sürece dair bir okuma

Suriye'nin kuzeyindeki Meskene'den çekilmesinin ardından SDG mevzilerini ele geçiren Suriyeli askerler bir tankın üzerinde, 17 Ocak 2026 (AFP)
Suriye'nin kuzeyindeki Meskene'den çekilmesinin ardından SDG mevzilerini ele geçiren Suriyeli askerler bir tankın üzerinde, 17 Ocak 2026 (AFP)
TT

ABD hesaplarındaki değişimden sonra Suriye: Kürt bileşen için yeni sürece dair bir okuma

Suriye'nin kuzeyindeki Meskene'den çekilmesinin ardından SDG mevzilerini ele geçiren Suriyeli askerler bir tankın üzerinde, 17 Ocak 2026 (AFP)
Suriye'nin kuzeyindeki Meskene'den çekilmesinin ardından SDG mevzilerini ele geçiren Suriyeli askerler bir tankın üzerinde, 17 Ocak 2026 (AFP)

Ömer Önhon (Türkiye'nin Suriye eski büyükelçisi)

2026 Münih Güvenlik Konferansı, “Trump dönemi” olarak adlandırılan dönemde kurallara dayalı uluslararası düzenin yeniden çizildiği, tarihi açıdan çok önemli bir anda toplandı. Münih salonlarında, Almanya Şansölyesi Friedrich Merz ve ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio'nun yanı sıra diğer üst düzey yetkililer tarafından, hızlı dönüşümlere ilişkin analizlerini ve bir sonraki aşamanın gidişatına dair öngörülerini sunan son derece önemli konuşmalar yapıldı.

Bu bağlamda, Suriye Kürt sorunu özel bir ilgi gördü. Konferansa Suriye'den katılanlar arasında Suriye Demokratik Güçleri (SDG) Lideri Mazlum Abdi ve Dış İlişkiler Dairesi Eşbaşkanı İlham Ahmed yer aldı. Toplantıya Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi Başkanı Neçirvan Barzani de katıldı.

Suriye iç savaşı yıllarında Kürtler, Amerikan desteğinden yararlanarak ve DEAŞ'a karşı savaşta Washington ve müttefikleriyle iş birliği yaparak askeri ve siyasi olarak yeniden örgütlendiler. Birkaç yıl içinde SDG, Deyrizor ve Rakka gibi Arap nüfusun ağırlıklı olduğu bölgeler de dahil olmak üzere Suriye topraklarının neredeyse üçte birini kontrol altına aldı. Buna stratejik petrol sahaları, sınır kapıları, barajlar ve su yolları ile geniş tarım arazileri de dahildi.

Fakat bu durum, Suriye ordusunun geçen ocak ayında SDG'yi geri çekilmeye zorlayan ve ülkedeki siyasi ve askeri dengeyi yeniden kuran büyük ölçekli saldırı başlatmasıyla dramatik bir şekilde değişti. Bunun sonucunda SDG kontrol ettiği toprakların en az yüzde 80'ini, petrol sahalarından oluşan ana gelir kaynağını ve saflarındaki Arap aşiret unsurlarının desteğini kaybetti, ayrıca uzun süredir sahip olduğu koşulsuz Amerikan desteğinde de bir gerileme yaşandı.

Washington'da, Kürt lobisi ile SDG yanlısı lobi, ABD savunma kurumlarında halen eski müttefiklerine güvenen önemli bir nüfuza sahip

 Bu atılım, esasında Başkan Donald Trump'ın Şam, SDG ve Türkiye'ye yönelik politikasındaki değişimin sonucuydu; birçok gözlemci bunu Washington'un yeni bir Kürtleri terk etme bölümü olarak görüyor. Diplomatik çevrelerde dolaşan anlatılara göre ABD'nin Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack, 30 Ocak anlaşmasıyla sonuçlanan Erbil görüşmeleri sırasında SDG Lideri Mazlum Abdi'ye, ABD'nin onlar adına askeri müdahalede bulunmayacağını ve SDG'nin yeni gerçekliğe uyum sağlaması gerektiğini bildirdi.

Bununla birlikte, Kürt lobisi ile SDG yanlısı lobi, Washington'da hâlâ önemli bir nüfuza sahip. ABD savunma kurumları içindeki eski müttefiklerine, Senatör Lindsey Graham da dahil olmak üzere kendilerine sempati duyan Kongre üyelerine ve İsrail yanlısı lobi gruplarına güveniyorlar. Bu taraflar, yönetimin yaklaşımını yeniden şekillendirmeye çalışarak, endişelerini önce Başkan Yardımcısı J.D. Vance'e, ardından da Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile yakın bir çalışma ilişkisi bulunan Başkan Trump'a iletmeyi başardılar.

10 Mart'ta Şam'da imzalanan anlaşma sırasında Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara ve Suriye Demokratik Güçleri Lideri Mazlum Abdi (SANA/AFP)10 Mart'ta Şam'da imzalanan anlaşma sırasında Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara ve Suriye Demokratik Güçleri Lideri Mazlum Abdi (SANA/AFP)

Bu adımlar, Suriye meselelerini takip edenlerin uzlaşma olarak nitelendirdiği bir çözümün formüle edilmesine katkıda bulundu. 30 Ocak tarihli anlaşma, SDG'ye 4 Ocak tarihli taslakta yer alanlardan daha az, ancak 18 Ocak tarihli teklifte sunulanlardan daha fazla taviz verdi.

Münih'te, SDG temsilcileri, ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Senatör Lindsey Graham ve Almanya Dışişleri Bakanı Johann Wadephul da dahil olmak üzere etkili isimlerle bir dizi üst düzey görüşme gerçekleştirdi. Cumhurbaşkanı Macron, Mazlum Abdi ve güçlerini “özgürlük savaşçıları” olarak nitelendirdi ve onlara sürekli destek çağrısında bulundu. Macron'un sözleri, Suriyeli Kürtlerin sivil ve eğitim haklarının korunması ve tam olarak tanınmasına yönelik desteğini yeniden teyit eden Avrupa Parlamentosu'nun 12 Şubat tarihli kararında da yankı buldu. Buna ek olarak Fransa, ABD ile birlikte, diplomatik sürecin önemli bir kolaylaştırıcısı olarak konumlanarak, Kürt haklarını garanti altına alırken, aynı zamanda devlet yapılarına entegrasyon ile sonuçlanacak düzenlemelerin formüle edilmesine katkıda bulundu.

Münih'teki ABD-Suriye görüşmesi, Dışişleri Bakanı Marco Rubio'nun heyetleri ile birlikte Suriyeli mevkidaşı Esad eş-Şeybani ve SDG Lideri Mazlum Abdi ile bir araya gelmesi nedeniyle önemli bir sembolik ağırlık taşıyordu

Münih'teki ABD-Suriye görüşmesi, Dışişleri Bakanı Marco Rubio'nun heyetleri ile birlikte Suriyeli mevkidaşı Esad eş-Şeybani ve SDG Lideri Mazlum Abdi ile bir araya gelmesi nedeniyle önemli bir sembolik ağırlık taşıyordu. Görüşmelerin içeriğine ilişkin gizliliğe rağmen, ABD Özel Temsilcisi Tom Barrack X platformundan yaptığı paylaşımda, toplantının önemini vurgulayarak, bunu “bir resim bin kelimeye bedeldir... yeni bir başlangıç” olarak nitelendirdi.

SDG yetkilisi İlham Ahmed ve Mazlum Abdi'nin, birleşik bir Suriye heyetinin parçası olarak değil de bağımsız olarak orada bulunmaları da dikkat çekti. Buna rağmen, Rubio, Senato üyeleri ve Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Faysal bin Ferhan ile ortak toplantılara katıldılar. Abdi, uluslararası topluma kendisini pragmatik ve sorumlu bir ortak olarak sunmaya çalışarak, mutedil ve uzlaşmacı bir tavır sergiledi.

Ankara resmi bir yanıt vermese de Türk medyası Abdi'nin Münih'e gitmesine ve konferansa katılmasına izin verilmesi kararını sert bir şekilde hedef aldı. Zira Türkiye, kendisi ile devam eden temaslara rağmen, SDG'yi terör örgütü ve Kürdistan İşçi Partisi'nin (PKK) bir uzantısı olarak sınıflandırmaya devam ediyor. MİT Başkanı İbrahim Kalın'ın Münih'te bulunması da Abdi ile olası bir özel görüşme hakkında spekülasyonlara neden oldu; ancak somut kanıtların yokluğunda bu haberleri doğrulamak zor.

Suriye'nin kuzeydoğusundaki Tabka'da, SDG’li bir kadın savaşçının parçalanmış heykelinin üzerine çekilen Suriye bayrağı, 18 Ocak 2026 (Reuters)Suriye'nin kuzeydoğusundaki Tabka'da, SDG’li bir kadın savaşçının parçalanmış heykelinin üzerine çekilen Suriye bayrağı, 18 Ocak 2026 (Reuters)

İlerleyen Suriye hükümet güçleri karşısında geri çekildikten ve etkisi Haseke ile Kobani (Ayn el-Arap) çevresindeki dar bölge ile sınırlı kaldıktan sonra, bir zamanlar Suriye çatışmasının en büyük kazananı olarak kabul edilen SDG, kesin bir yenilgi yaşamış gibi görünüyor. Ancak yakından bakıldığında daha karmaşık bir tablo ortaya çıkıyor. Kürtler, siyasi ve askeri bir güç olarak resmi olarak tanındı ve “Kürt bölgeleri” kavramı resmi çerçevelere dahil edildi. Haseke şu anda Kürt bir yetkili tarafından yönetiliyor ve bu da Kürt bölgesi statüsünü pekiştiriyor. Suriye Ordusu içinde, komuta yapılarını ve silahlarını koruyan eski SDG savaşçılarından dört tugay oluşturuldu ve Derik, Kamışlı, Haseke ve Kobani dahil olmak üzere ağırlıklı olarak Kürt bölgelerinde konuşlandırıldı.

Kurumsal düzeyde, Kürtçe ulusal dil olarak tanındı ve Kürt toplumu eğitim alanında ayrıcalıklar elde etti. Bu düzenleme, etnik bütünlük ve birleşik ve coğrafi olarak bitişik bir Kürt bölgesinin yokluğu açısından Suriye'nin koşullarındaki temel farklılıkla birlikte Irak'taki modele benziyor.

İlerleyen Suriye hükümet güçleri karşısında geri çekildikten ve etkisi Haseke ile Kobani (Ayn el-Arap) çevresindeki dar bir bölge ile sınırlı kaldıktan sonra, bir zamanlar Suriye çatışmasının en büyük kazananı olarak kabul edilen SDG, kesin bir yenilgi yaşamış gibi görünüyor

Suriye çatışmasında kilit bir oyuncu olan Türkiye, savaş sırasında Suriye'deki uzun süreli güç boşluğunun sonuçlarını deneyimledikten sonra, sınırlarını ve topraklarını terör örgütlerinden ve yetkisiz yabancı aktörlerden koruyabilecek merkezi bir hükümete dayalı istikrarlı ve güvenli bir Suriye devleti istiyor.

Gerçekten de Türkiye'nin Şam üzerindeki etkisi olmasaydı, SDG nihayetinde üzerinde anlaşılanlardan çok daha elverişli şartlar elde ederdi. Ankara, başından beri bu güçlerin tamamen dağıtılması ve silahsızlandırılması konusunda ısrar etti ve Türk yetkililer, saflarındaki Suriyeli olmayan savaşçıların ayrılmalarını talep etti. SDG üyelerinin Suriye ordusuna entegre edilmesi ilkesini, bunun birleşik askeri birlikler şeklinde değil, bireysel olması şartıyla kabul etti.

 Almanya Şansölyesi Friedrich Merz, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ve İngiltere Başbakanı Keir Starmer, Münih Güvenlik Konferansı sırasında düzenlenen E-3 toplantısının başlangıcında bir arada, Münih, 13 Şubat 2026 (AFP) Almanya Şansölyesi Friedrich Merz, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ve İngiltere Başbakanı Keir Starmer, Münih Güvenlik Konferansı sırasında düzenlenen E-3 toplantısının başlangıcında bir arada, Münih, 13 Şubat 2026 (AFP)

Bu koşullar arasında, yaklaşık 1000 Suriyeli olmayan savaşçının Suriye topraklarından Kuzey Irak'a çekilmesi, şimdiye kadar uygulanan tek somut adım olarak öne çıkıyor. Buna rağmen Ankara, bu aşamada bu konu ile ilgili açıkça gerilimi artırmaktan veya önemli bir baskı uygulamaktan kaçındı. Zira Türk yönetimi, Türkiye içindeki Kürt taraflarla devam eden barış süreci ışığında, Suriye'deki politikalarını, özellikle SDG ve genel olarak Kürt meselesini ele alma şeklinin iç siyasi sonuçlarıyla dengelemeye çalışıyor.

Buna binaen, Suriye dosyası, Türkiye'nin ulusal güvenlik denkleminde temel bir unsur ve özellikle 2027 seçimlerinin yaklaşmasıyla birlikte iç politikada önemli bir faktör haline geldi. Zira iktidardaki Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP), barış sürecinde ilerleme kaydederek Kürt seçmen tabanını genişletmeyi hedefliyor.

Sonraki adımlar büyük ölçüde Şam ile SDG arasındaki anlaşmaların nasıl uygulanacağına bağlı olacak; ancak anlaşmaların şartlarına dair yorumlarda devam eden farklılıklar var ve SDG Lideri Mazlum Abdi bu farklılıkları, özde değil, terminolojide bir anlaşmazlık olarak nitelendirdi. Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre cevap bulmamış bir diğer soru ise bu düzenlemelerin beklenen Suriye anayasasına dahil edilip edilemeyeceği ve eğer edilecekse hangi biçimde olacağıdır. Mazlum Abdi ve İlham Ahmed, Kürtlerin eğitim ve kültür haklarıyla ilgili 13 sayılı kararnamenin anayasaya dahil edilmesi çağrısında bulundular. Abdi ayrıca özerk yönetimin Suriye devlet kurumlarına entegre edilmesi gerektiğini vurguladı.

Suriye sorunu, Türkiye'nin ulusal güvenlik denkleminde temel bir unsur ve iç politikasında önemli bir faktör haline geldi

 Ancak Abdi'nin son zamanlarda Suriye, Türkiye, Irak ve İran’daki “Kürdistan'ın dört parçası” ifadesine yaptığı atıflar ve Kürtlerin ortak bir siyasi otorite altında birleşmesi çağrısı, Ankara'da ve başka yerlerde mevcut endişeleri derinleştiriyor.

Suriye içinde, Sünni Arap çoğunluğun ve diğer grupların -Dürziler, Aleviler, Türkmenler ve Hristiyanlar- Kürtlere verilen ayrıcalıklara verdiği tepki, potansiyel gerilimlere işaret ediyor. Güneyde, geniş çaplı çatışmaların yerini kırılgan bir sakinliğin aldığı Dürziler arasında temkinli bir huzursuzluk hakimken, liderleri Şam'ın Kürt meselesini nasıl ele alacağını yakından takip ediyor. Kuzey ve güney Suriye arasında komşu ülkelerin pozisyonlarında temel bir farklılık bulunuyor. Kuzeyde Türkiye, Şam'ı SDG’ye karşı desteklerken, güneyde İsrail, Şam'a karşı olan Dürzi gruplara destek verdi.

Şam'ın karşı karşıya olduğu en büyük meydan okuma, savaşın harap ettiği bir ülkenin yeniden inşası ve zor durumdaki bir ekonominin canlandırılmasıdır; ne var ki azınlıkların şikayetleri ele alınmadan ve çözülmemiş siyasi anlaşmazlıklar giderilmeden bu yolda ilerlenemez. Bu hassas denklem, Suriye Devlet Başkanı Ahmed Şara için önemli bir sınav teşkil edecek; zira kendisi iç güçler, azınlıklarla ilişkiler ve dış güçlerin çatışan çıkarları arasında dengeyi aynı anda yönetme göreviyle karşı karşıyadır.


Lübnan Cumhurbaşkanı, İsrail'in hava saldırılarını kınayarak, bu saldırıların ülkede istikrarın sağlanmasına yönelik çabaları baltalamayı amaçladığını söyledi

 Lübnan'ın doğusundaki Bekaa Vadisi bölgesinde bulunan Bednayel köyünde, İsrail hava saldırılarının ardından ağır hasar gören bina (AFP)
Lübnan'ın doğusundaki Bekaa Vadisi bölgesinde bulunan Bednayel köyünde, İsrail hava saldırılarının ardından ağır hasar gören bina (AFP)
TT

Lübnan Cumhurbaşkanı, İsrail'in hava saldırılarını kınayarak, bu saldırıların ülkede istikrarın sağlanmasına yönelik çabaları baltalamayı amaçladığını söyledi

 Lübnan'ın doğusundaki Bekaa Vadisi bölgesinde bulunan Bednayel köyünde, İsrail hava saldırılarının ardından ağır hasar gören bina (AFP)
Lübnan'ın doğusundaki Bekaa Vadisi bölgesinde bulunan Bednayel köyünde, İsrail hava saldırılarının ardından ağır hasar gören bina (AFP)

Lübnan Cumhurbaşkanı Joseph Avn, İsrail'in dün gece karadan ve denizden Sayda (Sidon) bölgesini ve Bekaa Vadisi'ndeki kasabaları hedef alan saldırılarını şiddetle kınayarak, "Bu saldırıların devam etmesi, Lübnan'ın başta Amerika Birleşik Devletleri olmak üzere dost ülkelerle istikrarı sağlamak ve İsrail'in Lübnan'a yönelik düşmanlıklarını durdurmak için yürüttüğü diplomatik çabaları ve girişimleri engellemeyi amaçlayan açık bir saldırganlık eylemidir" dedi.

Ulusal Haber Ajansı, Avn'un şu sözlerini aktardı: "Bu baskınlar, Lübnan'ın egemenliğinin yeni bir ihlalini ve uluslararası yükümlülüklerin açık bir şekilde çiğnenmesini temsil ediyor ve uluslararası toplumun iradesine, özellikle de Birleşmiş Milletler'in 1701 sayılı Kararına tam uyulmasını ve tüm hükümlerinin uygulanmasını öngören kararlarına karşı bir saygısızlığı yansıtıyor."

Bölgede istikrarı destekleyen ülkelere, "Lübnan'ın egemenliğini, güvenliğini ve toprak bütünlüğünü korumak ve bölgeyi daha fazla gerilim ve gerginlikten kurtarmak için saldırıları derhal durdurma ve uluslararası kararlara saygı gösterilmesi yönündeki sorumluluklarını üstlenmeleri" çağrısını yineledi.

Şarku’l Avsat’ın aldığı bilgiye göre İsrail ordusunun Lübnan'ın doğusundaki Hizbullah komuta merkezlerini hedef aldığını söylediği baskınlarda en az 6 kişi öldü ve 25 kişi de yaralandı.


"Barış Konseyi"... Trump'ın vaatlerinin yeni bir sınavı

 Barış Konseyi Konferansı Katılımcıları- 19 Şubat 2026 (AFP)
Barış Konseyi Konferansı Katılımcıları- 19 Şubat 2026 (AFP)
TT

"Barış Konseyi"... Trump'ın vaatlerinin yeni bir sınavı

 Barış Konseyi Konferansı Katılımcıları- 19 Şubat 2026 (AFP)
Barış Konseyi Konferansı Katılımcıları- 19 Şubat 2026 (AFP)

Washington, önceki gün Barış Konseyi'nin resmi açılışına tanık oldu. Bu hamleyi ABD Başkanı Donald Trump, kendisini bir barış başkanı olarak tanıtarak ve mesajını öncelikle Amerikan kamuoyuna yönelterek siyasi söyleminin merkezine yerleştirdi. Amerika Birleşik Devletleri artık dış politika dosyalarının iç mücadelenin bir parçası haline geldiği ve her diplomatik hamlenin seçmenler önünde Amerikan rolünün imajının yeni bir sınavı olduğu bir seçim yılına giriyor.

İran ile gerginliğin artmasıyla birlikte bölgedeki büyük askeri yığılma göz önüne alındığında şu soru gündeme geliyor: "İran'a önümüzdeki iki hafta içinde askeri bir saldırı düzenlenmesi durumunda Gazze ile ilgili müzakere edilen iyimser planlar nasıl gerçekçi olabilir?"

Öte yandan, "Gazze Şeridi Yönetimi Ulusal Komitesi"nin geçen akşam Geçici Polis Gücü'nde iş başvurularının alınmaya başlanacağını duyurmasının hemen ardından, Gazze'deki gençler başvurularını yapmak için yarışa girdiler.