ABD’nin Suriye dosyası sorumlusu Ethan Goldrich, Şarku'l Avsat'a konuştu… ABD, Suriye'deki ‘vahşetin sorumlularından hesap sorma’ konusunda taahhütte bulundu

Şarku'l Avsat'a konuşan Ethan Goldrich, "Hizbullah kendini, İran'ın kötücül politikalarını uygulamaya adamış bir terör örgütüdür’’ dedi.

ABD Dışişleri Bakanlığı Yakın Doğu İlişkilerinden Sorumlu Müsteşar Yardımcısı Ethan Goldrich Şarku'l Avsat'a konuştu.
ABD Dışişleri Bakanlığı Yakın Doğu İlişkilerinden Sorumlu Müsteşar Yardımcısı Ethan Goldrich Şarku'l Avsat'a konuştu.
TT

ABD’nin Suriye dosyası sorumlusu Ethan Goldrich, Şarku'l Avsat'a konuştu… ABD, Suriye'deki ‘vahşetin sorumlularından hesap sorma’ konusunda taahhütte bulundu

ABD Dışişleri Bakanlığı Yakın Doğu İlişkilerinden Sorumlu Müsteşar Yardımcısı Ethan Goldrich Şarku'l Avsat'a konuştu.
ABD Dışişleri Bakanlığı Yakın Doğu İlişkilerinden Sorumlu Müsteşar Yardımcısı Ethan Goldrich Şarku'l Avsat'a konuştu.

ABD’nin Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esed rejimiyle ‘normalleşme’ konusundaki tutumunda herhangi bir değişiklik olmadığı öğrenildi. ABD Dışişleri Bakanlığı Yakın Doğu İlişkilerinden Sorumlu Müsteşar Yardımcısı Ethan Goldrich, Şarku’l Avsat’a verdiği demeçte bu hususu doğruladı. 
ABD’nin Suriye dosyası sorumlusu Ethan Goldrich, Suriye rejimi tarafından işlenen suçların hesabının verilmesine odaklanılması çağrısında bulundu. Suriye’nin gelecekte istikrara kavuşması için, Birleşmiş Milletler (BM) Güvenlik Konseyi'nin 2254 sayılı kararının uygulanmasının önemini vurguladı. Lübnan’daki durumu ‘endişe verici’ olarak nitelendiren ABD’li diplomat, enerji krizinde yasal çerçeveye uygun bir şekilde Lübnan halkına yardım etmek arzusunda olduklarını belirtti. İran’ın Suriye ve Lübnan’daki istikrarı zedelediğini ifade eden Goldrich, Hizbullah’ın Tahran’ın bölgesel politikalarının uygulanmasındaki rolüne değindi. 
Röportajın başında Goldrich, Esed rejimi ile normalleşme hususunda ülkesinin tutumunda bir değişiklik olmadığını vurguladı. Suriye rejimine uygulanan yaptırımların sürdüğünü belirten Goldrich, ‘’İnsan hakları ve Sezar Yasası’na bağlılığımız çerçevesinde, mevcut yaptırımların yanı sıra, Esed rejimine karşı hedef odaklı yeni yaptırımlar uyguluyoruz. Tüm devletleri, özellikle Esed rejimiyle işbirliği yapmayı düşünenleri, rejimin son on yılda, kimyasal saldırılar ve 100 binden fazla kişinin ortadan kaybolması dahil olmak üzere Suriye halkına karşı yaptığı vahşetleri göz önünde bulundurmaya davet ediyoruz. Bu bağlamda, rejimin hesap vermesi üzerine odaklanma taahhüdümüzü sürdürüyoruz” diye konuştu. 

Siyasi süreç ve 2254 sayılı karar
Goldrich, Esed rejiminin engellemekle suçlandığı siyasi süreç ve Washington'un önündeki seçenekler hakkında ise, ‘’On yıldan fazla süren savaşın ardından Suriye halkı için siyasi bir çözüm bulunması söz konusu olduğunda Esed rejimi şüphesiz bu yolda ilerlemenin önündeki en büyük engeli teşkil ediyor.  Ekim 2021'deki anayasa komitesi tartışmalarının altıncı turunun hayal kırıklığı yaratan sonucu, rejimin siyasi bir çözüme ulaşma niyetinin olmadığının en iyi göstergesidir. Bu vesileyle, özellikle Esed rejiminin temsilcilerine yeni bir anayasa metninin hazırlanmasında herhangi bir yetki verilmemesi, tam bir hayal kırıklığı yarattı’’ ifadelerini kullandı. 
Siyasi çözüm sürecinin ilerlemesinin hala mümkün olduğuna inandıklarını belirten Goldrich, şöyle devam etti: ‘’ABD, çatışmanın ancak diyalogla sonlandırılabileceğine inanıyor ve siyasi bir çözüm bulma konusundaki kararlılığını sürdürüyor. BM Güvenlik Konseyi'nin 2254 sayılı kararında belirtilen sürecin, Suriye'de istikrarı sağlamanın en uygun yolu olduğunu düşünüyoruz. Bu bağlamda, BM Suriye Özel Temsilcisi Geir Pedersen’in Suriyelileri bir araya getirme çabalarını güçlü bir şekilde destekliyoruz. Suriye'de istikrarı sağlamak için BM üyeleri, Suriye muhalefeti ve uluslararası ortaklarımızla birlikte çalışmaya devam edeceğiz. Suriye sorununun çözümünde, BMGK’nın 2254 sayılı kararının uygulanmasını teşvik etmek için bölgedeki birkaç ülkeye yaptığım geziyi yeni bitirdim.’’

Sezar Yasası ve Lübnan’a elektrik istisnası 
Goldrich, Suriye üzerinden Lübnan'a elektrik sağlanmasının kabul edilmesiyle birlikte, Sezar Yasası’ndaki istisnalar hakkında ise şunları ifade etti: 
"Daha öncede defalarca söylediğimiz gibi, Suriye'ye uygulanan yaptırımları ne kaldırdık ne de hafiflettik. Lübnan, önemli bir insani boyut kazanan ciddi bir enerji kriziyle karşı karşıya. Lübnan halkına ABD yasalarına uygun bir şekilde yardım etmeye odaklanıyoruz. Bu noktada Mısır, Ürdün ve Lübnan hükümetleri ile temas halindeyiz. Yasalarımızı ihlal etmeden Lübnan’ın enerji sorununu nasıl çözeceğimizi değerlendiriyoruz. Suriye yaptırımlarının uygulanması için, ABD Hazine Bakanlığı Yabancı Varlık Kontrol Ofisi ile yakın bir şekilde çalışmaya devam ediyoruz.’’ 

Kureyşi’nin öldürülmesinin ardından DEAŞ’la mücadele
ABD’li diplomat Ebu İbrahim el-Kureyşi’nin öldürülmesinin ardından DEAŞ’la mücadele stratejisiyle ilgili olarak şöyle konuştu:
“Haseke’deki hapishaneye yapılan saldırı, DEAŞ’ın hala ABD ve Suriyeliler de dahil olmak üzere uluslararası toplumun güvenliği için bir tehdit oluşturduğunun açık kanıtıdır. Bu saldırının uluslararası koalisyonun desteği ile püskürtülmesi, Suriye Demokratik Güçleri (SDG) ile olan ortaklığımızın değerini de gösterdi. Koalisyonun ve yerel ortaklarımızın çabası sayesinde saldırı kontrol altına alındı. Saldırıda hayatını kaybedenlerin ailelerine başsağlığı dileklerimizi iletiyoruz ve onları saygıyla anıyoruz. Bu saldırı aynı zamanda, DEAŞ mensuplarının tutukluluklarının güvenli bir şekilde sürdürülmesinin önemini de gösterdi. Bu bağlamda her ülkenin bölgedeki vatandaşlarını alarak yargılamasını, suçluları cezalandırarak yeniden topluma kazandırılmasını önemsiyoruz.’’ 
Yezidilere yönelik soykırımın failleri arasında olan Kureyşi’nin öldürülmesini, teröre karşı küresel mücadelenin bir zaferi olarak nitelendiren Goldrich, sözlerini şöyle sürdürdü: 
‘’DEAŞ’la birçok ülke etkin bir şekilde mücadele ediyor. DEAŞ’ın yeniden hiçbir alanda hakimiyet kurmaması için biz ve koalisyon güçleri kararlı bir şekilde mücadelemizi sürdürüyoruz. Kureyşi’nin öldürülmesi, bu terörist örgütün dağılması yolunda önemli bir adımdı. Bu eylem örgüte ağır bir darbe indirmiş olsa da henüz mücadele bitmiş değildir. ABD, koalisyon güçleri ve yerel müttefiklerimiz, DEAŞ’ın Suriye'deki varlığını tamamen sonlandırana kadar operasyonlarına devam edecektir. Suriye’deki sınırlı varlığımızın başlıca sebebi, yerel müttefiklerimizin DEAŞ’la olan mücadelesine destek vermektir. Böylelikle terör örgütünün yeniden ortaya çıkmayacağını garanti altına almış oluyoruz.’’

Rejimden hesap sorulması  
Suriye rejiminin, halkına karşı işlediği vahşete dair hesap vermesi gerektiğini ifade eden Goldrich, “ABD olarak, Suriye'deki vahşetin sorumlularına hesap sorulması ve kurbanlar için adaletin sağlanması taahhüdümüz sabittir. Bu husustaki sözlerimize uymaya devam ediyoruz. Yönetimimizin öncelikleri arasında, uluslararası kanunlara saygı duyulmasının sağlanması ve suçluların hesap vermesi yer alıyor. Suriye halkının, ciddi suçlardan hesap sorulmadan, asla istikrarlı, adil ve kalıcı bir barışa kavuşamayacağına inanıyoruz. ABD Nisan 2021’de, Kimyasal Silahların Yasaklanması Örgütü Konferansı’nda Suriye’yi dışlayan tarihi kararları destekledi. ABD ayrıca, Suriye'deki suçları tespit eden BM Suriye Araştırma Komisyonu’nun çalışmalarını da aktif bir şekilde destekliyor” diye konuştu. 
Ulusal mahkemelerin kendi yetki alanları dahilinde Suriye'de işlenen suçları soruşturmaya yönelik devam eden çabalarını memnuniyetle karşıladıklarını belirten Goldrich ‘’Almanya'da bir mahkemenin, muhaliflere yönelik işkenceyi yöneten eski Albay Enver Raslan'ı insanlığa karşı suç işlediği gerekçesiyle ömür boyu hapse mahkum etmesini memnuniyetle karşıladık. Yine Fransa'da bir Fransız-Suriye vatandaşının, kimyasal silah üretiminde yer alarak savaş suçu işlemekten suçlu bulunmasını önemsiyoruz’’ dedi. 
Suriye yaptırım programının, insan haklarını ihlal edenlere, özellikle de Esed rejimine hesap verme konusunda baskı yapmak için önemli bir araç olmaya devam ettiğini kaydeden Goldrich, ‘’Örneğin 7 Aralık’ta sivillere yönelik kimyasal saldırılardan sorumlu iki üst düzey Suriye Hava Kuvvetleri subayını ve istihbarat servisinden üç üst düzey yetkiliyi yaptırım listesine aldık. Bu durum Suriye halkına olan yakınlığımızın ve adalete olan bağlılığımızın açık bir göstergesidir. Yaptırımlarımız sadece rejim güçleriyle sınırlı değil, Ahrar Şarkiye örgütünün liderlerine de, insan hakları ihlalleri sebebiyle yaptırım uyguladık’’ değerlendirmesinde bulundu. 

İran'ın Suriye ve Lübnan'daki varlığı
İran'ın Suriye ve Lübnan'daki varlığı hakkında konuşan Goldrich, “İran'ın Suriye'deki varlığına temelde karşıyız. İran'ın Suriye'deki eylemleri, DEAŞ’la mücadele yürüten ABD ve koalisyon personelini tehdit ediyor. İran'ın varlığı, Suriye ve çevresindeki bölgede istikrarsızlaştırıcı bir rol oynuyor ve çatışmaya barışçıl bir çözüm bulma umutlarını baltalıyor. İran, Lübnan’da da Hizbullah aracılığıyla ülkedeki istikrar ve güvenliği tehdit ediyor’’ ifadelerini kullandı. 

Hizbullah'ın rolü
Lübnan'daki durumu ‘endişe verici’ olarak nitelendiren Goldrich ‘’Lübnanlı liderler, yıllardır Lübnan halkının çıkarlarını hiçe sayarak, siyasi partiler arasındaki gizli anlaşmalara göre ekonomik kararlar aldı. Lübnan’ın artık fazla bir zamanı yok, hükümet, ekonomiyi istikrara kavuşturmak, halkın ve uluslararası toplumun güvenini yeniden tesis etmek için gerekli reformları uygulamalıdır. Bu baharda özgür ve adil seçimlerin yapılması da önemlidir” dedi.
Goldrich Hizbullah’la ilgili ise ‘’ABD, bu örgütün terörist eylemleri ve yasadışı faaliyetlerinin bölgenin ve Lübnan'ın güvenliğini ve istikrarını tehdit ettiği konusunda uzun zamandır açık bir pozisyona sahiptir. Dünya gün geçtikçe bu örgütün iç yüzünü fark etmeye başladı. İddia ettikleri gibi Lübnan’ı savunmuyorlar, bu terör örgütü, kendini İran’ın kötücül politikalarını uygulamaya adamıştır. İran’ın menfaatlerini ve kendi çıkarlarını, her zaman Lübnan'ın çıkarlarının önüne geçiren bir örgüttür’’ yorumunda bulundu. 



Maliki, Irak Başbakanlık yarışında çekilmenin eşiğinde

Irak Başbakanı Muhammed Şiya es-Sudani ve fotoğrafta solunda Nuri el-Maliki (AFP)
Irak Başbakanı Muhammed Şiya es-Sudani ve fotoğrafta solunda Nuri el-Maliki (AFP)
TT

Maliki, Irak Başbakanlık yarışında çekilmenin eşiğinde

Irak Başbakanı Muhammed Şiya es-Sudani ve fotoğrafta solunda Nuri el-Maliki (AFP)
Irak Başbakanı Muhammed Şiya es-Sudani ve fotoğrafta solunda Nuri el-Maliki (AFP)

Irak’ta Kanun Devleti Koalisyonu lideri Nuri el-Maliki’nin üçüncü kez başbakanlık koltuğuna oturma ihtimali, artan Amerikan baskısı ve Koordinasyon Çerçevesi içindeki derinleşen bölünmeler nedeniyle giderek zayıflıyor. Buna karşılık Kürt tarafı, cumhurbaşkanlığı makamının akıbetinin, bir sonraki başbakanın ismi netleşmeden karara bağlanamayacağı görüşünde.

Koordinasyon Çerçevesi’nden üst düzey bir kaynak, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, “Nuri el-Maliki’nin üçüncü dönem şansı ciddi biçimde geriliyor” dedi. Kaynağa göre Maliki’nin adaylıkta ısrarı, “fiilen yeniden başbakan olmak istemesinden ziyade, Muhammed Şiya es-Sudani’nin bu makama gelmesini engelleme” amacını taşıyor.

İsminin açıklanmasını istemeyen kaynak, Sudani’nin daha önce Maliki lehine geri adım attığını, bunun karşılığında ise Maliki’nin hükümet kuramaması hâlinde kendisini destekleyeceği yönünde bir taahhütte bulunduğunu, Maliki’nin bugün bu durumu siyasi bir koz olarak kullanmaya çalıştığını belirtti. Kaynak, Kanun Devleti Koalisyonu liderinin, kazanamasa bile “alternatif adayın belirlenmesinde etkili bir söz sahibi olmak” istediğini vurguladı.

cfgthy
Bağdat’ta ABD Büyükelçiliği yakınında Maliki’ye destek amacıyla düzenlenen gösteride, Maliki taraftarları (DPA)

Aynı kaynak, Maliki’nin adaylığına karşı olduğu yönündeki Amerikan mesajlarının, resmi adaylık açıklamasından önce bile Koordinasyon Çerçevesi içindeki herkes tarafından bilindiğini ifade etti.

Maliki, televizyon röportajında, Sudani’nin destek karşılığında kendisinden herhangi bir güvence talep etmediğini savunarak, başbakanlıktan çekilme kararının Sudani’ye ait olduğunu ve bunun kendisini şaşırttığını söyledi.

Koordinasyon Çerçevesi’nin Kürdistan çıkarması

Bu gelişmelerle eş zamanlı olarak, Muhammed Şiya es-Sudani başkanlığında ve Bedir Örgütü lideri Hadi el-Amiri ile El-Esas İttifakı Başkanı Muhsin el-Mandalavi’nin de yer aldığı Koordinasyon Çerçevesi heyetinin Erbil ve Süleymaniye’ye yaptığı ziyaret, cumhurbaşkanlığı dosyasında Kürt tutumunu yumuşatmayı başaramadı.

Siyasi kaynaklara göre heyet, cumhurbaşkanlığıyla ilgili tek bir krizi çözmek için gitti, ancak Kürt bakış açısıyla birbirine bağlı iki krizle — cumhurbaşkanlığı ve başbakanlık — geri döndü. Kürtler , “Şii siyasi liderliğin başbakanlık makamını fiilen belirlediği” kanaatine varmış durumda.

Kaynaklar, Erbil ve Süleymaniye’de Kürt tarafının tek bir tutum ortaya koyduğunu; bunun da, özellikle ABD baskısının arttığı bir ortamda, başbakanın ismi netleşmeden cumhurbaşkanlığı meselesinin karara bağlanamayacağı yönünde olduğunu aktardı. Bu baskılar, ABD Başkanı Donald Trump’ın Maliki’nin başbakan olarak atanmasının sonuçlarına dair uyarı içeren paylaşımının ardından daha da belirginleşti.

Kürt partiler, ABD ile doğrudan bir cepheleşmenin ön safında yer almaktan endişe ediyor. Bu kaygılar, yeni ABD özel temsilcisinin Bağdat’ı ziyaret ederek geçici hükümet başbakanı Muhammed Şiya es-Sudani ile görüşmesi ve Trump’ın paylaşımından bir gün sonra Kürdistan Demokrat Partisi lideri Mesud Barzani ile telefon görüşmesi yapmasıyla daha da arttı.

İki günlük süre ve Kürt belirsizliği

Heyetin Bağdat’a dönüşünün ardından Koordinasyon Çerçevesi, Kürtlere cumhurbaşkanı adayları konusunda tutumlarını netleştirmeleri için iki günlük ek süre tanıma kararı aldı. Aksi hâlde “parlamenter çoğunluk” seçeneğine gidilebileceği, bunun da Kürt partilerden birinin bu makamı kaybetmesine yol açabileceği belirtiliyor.

Buna karşılık Kürt siyasi ve medya söylemi giderek daha muğlak bir hâl aldı. Kürdistan Demokrat Partisi ile Kürdistan Yurtseverler Birliği, cumhurbaşkanlığı makamının “sabit bir Kürt hakkı” olduğu görüşünde ısrar ediyor.

Irak Meclisi İkinci Başkan Yardımcısı ve Kürdistan Demokrat Partisi yöneticilerinden Ferhad Etruşi, partisinde cumhurbaşkanlığı konusunda herhangi bir görüş ayrılığı olduğu iddialarını reddederek, medyada yer alan haberleri “gerçeklikten uzak” olarak niteledi. Etruşi, Kürdistan liderliği ve Mesud Barzani’den çıkacak her karara bağlı kalacaklarını ve bunun kamu yararına hizmet edeceğini vurguladı.

Maliki, Koordinasyon Çerçevesi’ni zorluyor

Siyasi kulislerde, Maliki’nin son televizyon açıklamalarının Koordinasyon Çerçevesi içinde dengeleri yeniden sarstığı ve “çelişkili ve dağınık” bir tablo yarattığı belirtiliyor. Bazı çerçeve bileşenleri Trump’ın paylaşımını küçümsemeye ve bunun “satın alınmış” ya da “Irak içinden yazılmış” olabileceğini öne sürmeye çalışsa da, çerçeve içindeki kaynaklara göre asıl zarar, dış baskılardan ziyade Maliki’nin kendi açıklamalarından kaynaklandı.

sdfvgthy
Nuri el-Maliki (Reuters)

Dikkat çekici bir gelişme olarak Bloomberg, Washington’un Maliki’nin başbakan olması hâlinde, İran’a yakınlığı gerekçesiyle Irak’ın petrol ihracat gelirlerine erişimini kısıtlayabileceği uyarısını Iraklı yetkililere ilettiğini bildirdi. Bu uyarının, geçen hafta Türkiye’de Irak Merkez Bankası Başkanı Ali el-Allak ile üst düzey Amerikalı yetkililer arasında yapılan bir toplantıda iletildiği, bunun Trump’ın “Iraklı siyasetçiler Maliki’yi seçemez” ifadeleriyle eş zamanlı olduğu aktarıldı.

Buna karşılık İran’a yakın kaynaklar, Tahran’ın Irak’taki müttefiklerine Trump’ın baskılarına direnme çağrısı yaptığını, İran lideri Ali Hamaney’in geçen ay Kudüs Gücü Komutanı İsmail Kaani’yi Bağdat’a Maliki’nin adaylığı dolayısıyla bir tebrik mesajıyla gönderdiğini ve bunun Washington’da rahatsızlık yarattığını belirtti.

“Şartlı olarak çekilmeye hazırım”

Maliki ise televizyon röportajında, Koordinasyon Çerçevesi’nin çoğunluğunun talep etmesi hâlinde adaylıktan çekilmeye hazır olduğunu söyledi ve adaylığının Irak’a Amerikan yaptırımları getireceği iddiasını reddetti. Adaylığın “tamamen Irak’a ait bir mesele” olduğunu savunan Maliki, ABD Başkanı’nın iç ve dış aktörler tarafından “yanıltıldığını” ileri sürdü; söz konusu paylaşımın “muhtemelen Irak içinden yazıldığını” iddia etti.

Siyasi tıkanıklığın sürmesiyle birlikte, Irak’ta başbakanlık mücadelesinin, dış baskılar ile iç hesapların kesiştiği bir zeminde daha da karmaşık hâle gelmesi bekleniyor. Özellikle Şii siyasi blok içindeki uzlaşma ihtimalinin zayıflaması, süreci daha da belirsiz kılıyor.


İsrail'in Gazze'nin çeşitli bölgelerine düzenlediği bombardımanda 17 Filistinli öldü, en az 40 kişi yaralı

Gazze Şeridi'nin merkezindeki Bureyc mülteci kampında çocuklar çadırların ve geçici barınakların önünden geçiyor, (AFP)
Gazze Şeridi'nin merkezindeki Bureyc mülteci kampında çocuklar çadırların ve geçici barınakların önünden geçiyor, (AFP)
TT

İsrail'in Gazze'nin çeşitli bölgelerine düzenlediği bombardımanda 17 Filistinli öldü, en az 40 kişi yaralı

Gazze Şeridi'nin merkezindeki Bureyc mülteci kampında çocuklar çadırların ve geçici barınakların önünden geçiyor, (AFP)
Gazze Şeridi'nin merkezindeki Bureyc mülteci kampında çocuklar çadırların ve geçici barınakların önünden geçiyor, (AFP)

Gazze Şeridindeki Sivil Savunma'ya göre, bugün İsrail ordusunun Gazze'nin çeşitli bölgelerine düzenlediği bombardımanda 17 Filistinli öldü, çok sayıda Filistinli ise yaralandı. İsrail ordusu ise bir subayının silahlı saldırı sonucu yaralanmasına karşılık olarak "hassas" vuruşlar yapıldığını belirtti.

Şarku'l Avsat'ın AFP'den aktardığına göre Gazze Şeridi Sivil Savunma Sözcüsü Muhammed Basal, "İsrail'in Gazze Şeridi'ne yönelik hava ve topçu bombardımanı sonucu ilk belirlemelere göre, aralarında çok sayıda çocuk, bir bebek ve çok sayıda kadının da bulunduğu 17 şehit ve 40'tan fazla yaralı " olduğunu bildirdi.

Filistin Haber Ajansı (WAFA), tıbbi kaynaklara dayanarak, Gazze şehrinin doğusundaki Zeytun ve Tuffah mahallelerinde İsrail ordusunun vatandaşların çadırlarına yönelik topçu bombardımanı sonucu, aralarında bir çocuğun da bulunduğu 9 vatandaşın öldüğünü ve birçok kişinin de yaralandığını bildirdi.

Haberde, Han Yunus şehrinin güneyindeki Kizan Raşvan bölgesinde yerinden edilmiş kişilerin çadırlarını hedef alan topçu bombardımanı sonucunda 3 Filistinlinin öldüğü ve birçok Filistinli’nin ise yaralandığı bildirildi.

Ekim ayında yürürlüğe giren ateşkes anlaşmasından bu yana 530'dan fazla Filistinlinin öldürüldüğü ve bin 460'tan fazla kişinin de yaralandığını belirtildi.

Filistin kaynaklarına göre, İsrail yetkilileri bugün yaralı ve hasta Filistinlilerden oluşan üçüncü grubun Refah kara sınır kapısından geçiş düzenlemelerini iptal etti.

Filistin Kızılayı sözcüsü Raid el-Nims, Alman Basın Ajansı'na (DPA) yaptığı açıklamada, İsrail'in Gazze'ye yönelik askeri tırmanışıyla eş zamanlı olarak, Hamas'ın ateşkes anlaşmasını ihlal ettiği bahanesiyle, bugün Rafah kara sınır kapısından hasta ve yaralıların geçişi için planlanan geçiş koordinasyonunun iptal edildiği konusunda bilgilendirildiklerini söyledi.

Refah sınır kapısından geçiş yapacak hastalar ve yaralılar için yapılan geçiş düzenlemeleri iptal edildi

Gazze Şeridi'nin merkezindeki Bureyc mülteci kampında çocuklar çadırların ve geçici barınakların önünden geçiyor, (AFP)

Gazze: “Al-Sharq Al-Awsat”

Gazze Şeridindeki Sivil Savunma'ya göre, bugün İsrail ordusunun Gazze'nin çeşitli bölgelerine düzenlediği bombardımanda 17 Filistinli öldü, çok sayıda Filistinli ise yaralandı. İsrail ordusu ise bir subayının silahlı saldırı sonucu yaralanmasına karşılık olarak "hassas" vuruşlar yapıldığını belirtti.

Şarku'l Avsat'ın AFP'den aktardığına göre Gazze Şeridi Sivil Savunma Sözcüsü Muhammed Basal, "İsrail'in Gazze Şeridi'ne yönelik hava ve topçu bombardımanı sonucu ilk belirlemelere göre, aralarında çok sayıda çocuk, bir bebek ve çok sayıda kadının da bulunduğu 17 şehit ve 40'tan fazla yaralı " olduğunu bildirdi.

Filistin Haber Ajansı (WAFA), tıbbi kaynaklara dayanarak, Gazze şehrinin doğusundaki Zeytun ve Tuffah mahallelerinde İsrail ordusunun vatandaşların çadırlarına yönelik topçu bombardımanı sonucu, aralarında bir çocuğun da bulunduğu 9 vatandaşın öldüğünü ve birçok kişinin de yaralandığını bildirdi.

Haberde, Han Yunus şehrinin güneyindeki Kizan Raşvan bölgesinde yerinden edilmiş kişilerin çadırlarını hedef alan topçu bombardımanı sonucunda 3 Filistinlinin öldüğü ve birçok Filistinli’nin ise yaralandığı bildirildi.

Ekim ayında yürürlüğe giren ateşkes anlaşmasından bu yana 530'dan fazla Filistinlinin öldürüldüğü ve bin 460'tan fazla kişinin de yaralandığını belirtildi.

Filistin kaynaklarına göre, İsrail yetkilileri bugün yaralı ve hasta Filistinlilerden oluşan üçüncü grubun Refah kara sınır kapısından geçiş düzenlemelerini iptal etti.

Filistin Kızılayı sözcüsü Raid el-Nims, Alman Basın Ajansı'na (DPA) yaptığı açıklamada, İsrail'in Gazze'ye yönelik askeri tırmanışıyla eş zamanlı olarak, Hamas'ın ateşkes anlaşmasını ihlal ettiği bahanesiyle, bugün Rafah kara sınır kapısından hasta ve yaralıların geçişi için planlanan geçiş koordinasyonunun iptal edildiği konusunda bilgilendirildiklerini söyledi.


Epstein dosyaları, dondurulmuş Libya varlıkları konusunu yeniden gündeme getirdi

Libya parlamentosunun dondurulmuş fonlar dosyasıyla ilgilenen komitesi, geçtiğimiz ocak ayında Yunanistan Parlamentosu Savunma Komitesi Başkanı’yla bir görüşme gerçekleştirdi. (Temsilciler Meclisi)
Libya parlamentosunun dondurulmuş fonlar dosyasıyla ilgilenen komitesi, geçtiğimiz ocak ayında Yunanistan Parlamentosu Savunma Komitesi Başkanı’yla bir görüşme gerçekleştirdi. (Temsilciler Meclisi)
TT

Epstein dosyaları, dondurulmuş Libya varlıkları konusunu yeniden gündeme getirdi

Libya parlamentosunun dondurulmuş fonlar dosyasıyla ilgilenen komitesi, geçtiğimiz ocak ayında Yunanistan Parlamentosu Savunma Komitesi Başkanı’yla bir görüşme gerçekleştirdi. (Temsilciler Meclisi)
Libya parlamentosunun dondurulmuş fonlar dosyasıyla ilgilenen komitesi, geçtiğimiz ocak ayında Yunanistan Parlamentosu Savunma Komitesi Başkanı’yla bir görüşme gerçekleştirdi. (Temsilciler Meclisi)

Dondurulmuş Libya varlıkları dosyası, ABD Adalet Bakanlığı’nın cinsel istismar suçlarından hüküm giymiş Amerikalı iş insanı Jeffrey Epstein’e ilişkin yeni bir belge grubunu yayımlamasının ardından yeniden gündeme geldi.

Söz konusu dosyalarda Libya’ya ilişkin yer alan iddialar, Libyalılar arasında endişe ve soru işaretlerine yol açtı. Belgelerde, Epstein’in Temmuz 2011’de, İngiliz ve İsrail istihbarat servislerinin desteğiyle, ülke dışında bulunan ve dondurulmuş durumdaki Libya varlıklarını hedef almaya çalıştığı öne sürüldü.

Ancak Libya Ulusal Geçiş Konseyi’nin eski Başkan Yardımcısı Abdulhafız Goga, bu iddiaları yalanladı. Goga, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, “Bu iddiaların kesinlikle hiçbir doğruluk payı yok. Söz konusu fonlar uluslararası mali mekanizmalar çerçevesinde yönetiliyordu” dedi. Gündeme gelen bilgileri ‘yalnızca değerlendirme ve tahminlerden ibaret’ olarak nitelendiren Goga, bunların ‘herhangi bir kesinlik ifade etmediğini’ vurguladı.

Söz konusu dönemde Libya’daki en üst düzey ikinci yetkili olan Goga, bu tür sızıntıların amacının ‘zaten istikrarsız olan Libya’daki durumu daha da karmaşık hale getirmek’ olduğunu ifade etti.

zcdfrgt
Libya Ulusal Birlik Hükümeti (UBH) Başbakanı Abdulhamid Dibeybe, geçtiğimiz aralık ayında Libya Yatırım Otoritesi (LIA) Mütevelli Heyeti ile yaptığı toplantıda (Libya Yatırım Otoritesi sayfası)

Libya’ya ait yurt dışındaki varlıklar, 2011 yılında merhum lider Muammer Kaddafi yönetimine karşı başlatılan ‘devrimin’ ardından, Birleşmiş Milletler (BM) Güvenlik Konseyi’nin 1970 ve 1973 sayılı kararları uyarınca dondurulmuştu. Bu kapsamda, küresel bankalara dağılmış mevduatlar, egemen fonlar ve mali yatırımlardan oluşan varlıkların toplamının yaklaşık 200 milyar dolar olduğu belirtilirken, eski Başkanlık Konseyi bu tutarın yaklaşık 67 milyar dolara gerilediğini açıklamıştı.

Ancak Epstein dosyalarının yayımlanmasının ardından bu varlıklara ilişkin endişeler yeniden gündeme geldi. Bu endişeleri dile getiren isimlerden biri olan, Dış Yatırımlar ve Uzun Vadeli Portföy Şirketi’nin eski başkanı Dr. Halid ez-Zentuti, söz konusu iddiaların ve benzeri girişimlerin yaşanmış olabileceğini dışlamadığını belirterek, ‘2011’den bu yana varlıkları hedef alan tekrarlayan girişimler bulunduğuna’ dikkat çekti.

Zentuti, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, “Afrika ülkeleri başta olmak üzere çeşitli ülkelerde Libya’ya ait yatırım kuruluşlarına bağlı varlık ve gayrimenkullerin müsaderesine yönelik davalar söz konusu. Ayrıca Avrupa mahkemelerinde, aralarında Avrupa’daki kraliyet ailelerinin de bulunduğu aileler tarafından açılan asılsız davalara dayanan yargı kararları bulunuyor” dedi.

Zentuti, “Libya’daki kırılgan durum, siyasi bölünmüşlük ve ilgili kurumların etkin denetim eksikliği, dondurulmuş Libya varlıklarının hedef alınması için elverişli bir ortam yarattı. Bu durum, bazı tarafları, şirketleri ve devletleri bu fonlardan pay almaya teşvik etti” değerlendirmesinde bulundu. Zentuti ayrıca, Libya içindeki bazı çevrelerin, komisyon ya da rüşvet karşılığında sahte bilgi ve belgeler sunarak bu sürece zımnen dahil olmuş olabileceğini de dile getirdi.

Epstein dosyalarında yer alan mesajlara göre, daha önce İngiliz istihbaratı ve İsrail’in Mossad teşkilatında görev yapmış bazı kişilerin, uluslararası hukuk bürolarıyla yapılan görüşmeler kapsamında, dondurulmuş Libya varlıklarının tespit edilmesi ve geri alınması konusunda yardım sunmaya hazır oldukları ifade edildi.

Libya’ya ait dondurulmuş fonlar, 2011’den bu yana Avrupa’da çeşitli girişimlere konu oldu. Bunların son örneği, geçen yıl Birleşik Krallık Lordlar Kamarası’nda İrlanda Cumhuriyet Ordusu (IRA) mağdurlarına tazminat ödenmesine yönelik tartışmalar olurken, daha önce de Belçika’da Euroclear Bank’ta bulunan yaklaşık 15 milyar euronun üzerindeki kısıtlamaların kaldırılması için yıllar süren hukuki süreçler yaşanmış ve bu süreçlerde kraliyet ailesinin de rol oynadığı belirtilmişti.

sdf
Trablus'taki Libya Yatırım Otoritesi (LIA) Genel Merkezi (LIA resmi internet sitesi)

Medyada Epstein dosyaları olarak anılan belgelerle ilgili tartışmalar, Libya’da biri batıda Abdulhamid Dibeybe liderliğindeki Ulusal Birlik Hükümeti (UBH), diğeri ise doğu ve güneyin bazı kesimlerini kontrol eden ve Parlamento tarafından desteklenen Usame Hammad hükümeti olmak üzere iki yönetim arasındaki kronik bölünmüşlük ortamında gündeme geldi. Bu durumun, yurt dışındaki dondurulmuş Libya varlıkları dosyasına olumsuz yansıdığı değerlendiriliyor.

Dondurulmuş fonlara yönelik endişelerin artması üzerine UBH geçen yıl, bazı yatırımların süregelen savaşlar nedeniyle durduğu gerekçesiyle tazminat talep eden davaların tespit edilmesinin ardından, çeşitli ülkelerle iş birliği içinde bu varlıkları takip etmek üzere bir hukuk komitesi oluşturdu. Aynı zamanda bir Libya parlamento komitesinin de dosyayı ele almak üzere Batılı ülkelere ziyaretlerini yoğunlaştırdığı belirtildi.

Libyalı siyasi analist Hüsam Feniş, Epstein dosyalarını, yurt dışındaki dondurulmuş Libya varlıklarını hedef alan ve ‘Libyalıların elinde kalan son siper’ olarak gördüğü bu fonlara yönelik gerçek ve süreklilik arz eden girişimler olarak değerlendirdi.

Şarku’l Avsat’a konuşan Feniş, siyasi bölünmüşlüğün sürmesinin, bu varlıklarla oynanması ve dış müdahalelere açık hale gelmesi riskini artıracağını öngörerek, parçalanmış bir devlet yapısında, fonları korumaya yönelik komitelerin bireysel çabalarının etkisiz kalabileceğine dikkat çekti.

Kurumların birleştirilmesine kadar geçen süreçte Zentuti, BM Güvenlik Konseyi’nin Libya varlıklarının hukuki olarak korunmasına bağlı kalması gerektiğini vurgulayarak, bu fonların, açık bir yetkilendirme ve uluslararası standartlar çerçevesinde, uzman uluslararası şirketler aracılığıyla yönetilmesi ve değerlendirilmesine izin verilmesi çağrısında bulundu. Zentuti, bunun fonların büyütülmesi ve küresel mali riskler, enflasyon ve değer kaybına karşı korunması için gerekli olduğunu ifade etti.

Öte yandan, Euronews’in internet sitesinde yer verdiği Jeffrey Epstein belgeleri, Temmuz 2011 tarihli bir e-postayı da ortaya koydu. Epstein’in ortaklarından biri tarafından gönderilen mesajda, Libya’daki karışıklıktan yararlanılarak Batılı ülkelerde dondurulan Libya varlıklarının geri alınmasına yönelik planlara işaret edildi. Belgelerde, söz konusu varlıkların tutarının yaklaşık 80 milyar dolar olduğu, bunun 32,4 milyar dolarının ABD’de bulunduğu, gerçek değerinin ise bu rakamın üç ya da dört katına ulaşabileceği öne sürüldü.