Yemen kamuoyunda barış umudu azalıyor

Hans Grundberg’in Birleşmiş Milletler Yemen Özel Temsilcisi olarak atanması uluslararası çevrelerde iyimserliğe yol açsa da Yemen kamuoyunda barışa dair umutlar azalıyor

BM ve ABD’nin Yemen temsilcileri geçen hafta Washington’da bir araya geldi (BM)
BM ve ABD’nin Yemen temsilcileri geçen hafta Washington’da bir araya geldi (BM)
TT

Yemen kamuoyunda barış umudu azalıyor

BM ve ABD’nin Yemen temsilcileri geçen hafta Washington’da bir araya geldi (BM)
BM ve ABD’nin Yemen temsilcileri geçen hafta Washington’da bir araya geldi (BM)

Martin Griffiths’in yerine Hans Grundberg’in Birleşmiş Milletler Yemen Özel Temsilcisi olarak atanması uluslararası çevrelerde iyimserliğe yol açsa da Yemen kamuoyunda barış yolunda ilerleme sağlanabileceğine dair umutlar azalıyor. Özellikle de Grundberg’in Yemenli taraflarla yürüttüğü keşif çabalarının ve henüz darbeci Husi liderlerle görüşmek üzere Sana’ya gidememesinin üzerinden yaklaşık 7 ay geçmesinin ardından bu iyimserlik, daha da azalmış durumda.
15 Şubat’taki son brifing de dahil olmak üzere BM Temsilcisinin Güvenlik Konseyi’nde (BMGK) art arda verdiği brifingler, ‘özellikle Husi tırmanışının devam etmesi, geçici terör operasyonlarının yoğunlaşması ve ‘darbecilerin tanınması kararı’ da dahil milislerin şartları’ konularındaki çabalarının belki de eski temsilcilerin çabalarından farklı olmayacağının kanıtlarını içeriyor.
BM Yemen Temsilcisi Grundberg’in bu günlerde bölgede hem meşru Yemen hükümetinin liderleriyle hem de bölgesel aktörlerle yeni bir ikili istişare turuna başlaması beklenirken, milislerin temsilcinin Sana’ya ulaşmasına izin verip vermeme olasılığı henüz netleşmedi. Bu arzu gerçekleşse bile Yemenli gözlemciler, grubun önceki BM Temsilcisi Griffiths’e teklif ettiği aynı inatçı şartlardan geri dönmeyeceğini iddia ediyor.
Grundberg’in brifinglerine yansıyan umutsuzluk tonuyla Yemen hükümeti, uluslararası açıdan kabul görmüş ilkelere göre barışa uzanan hiçbir çözüme karşı olmadığını defalarca dile getirdi.
Aynı şekilde BM’nin İsveç uyruklu Yemen Temsilcisi son brifinginin ardından ABD’nin yaklaşımını öğrenme amacıyla, ABD’de bulunma fırsatını da kaçırmadı. Yemenli politikacılar ise ‘meşru hükümet ve hatta onu destekleyen koalisyon tarafından önerilen yeni barış müzakereleri başlatma yolunda’ mevcut durumun kısır bir döngü içerisinde dönmeye devam edeceğini bekliyor.
BM Temsilcisi, görevini yürütürken karşı karşıya kaldığı gerçek ikilemin, Husi uzlaşmazlığından ve savaşı sonlandırmadaki ciddiyetsizliklerinden kaynaklandığını belirtti. Grundberg, verdiği son brifingde de “Riyad ve Maskat’ta yaptığım son toplantılarda, çatışmanın taraflarını gerginliği azaltma görüşmelerine katılmaya çağırdım ve bu konuda ilerlemek için seçenekler sundum. Ancak henüz ne benim çağrılarıma ne de bu meclisin kendini tutma ve sükunet çağrılarına cevap verildi” dedi.
Sorunun kökeninden uzak bir şekilde Grundberg, “Geçtiğimiz yıllarda gördüğümüz gibi tarafların tavırları, birbirleriyle tutarsızdı. Zira sıralama ve güvencelerle ilgili olarak her bir tarafın belirttiği gereklilikler, diğer taraf açısından kabul edilemezdi. Ancak ne olursa olsun bu konudaki çabalarım devam edecek ve her fırsatta savaşan taraflarla aktif şekilde temas halinde kalacağım” dedi.
Özellikle de yıllar içerisinde BM temsilcilerin çabaları karşısında milislerin uzlaşmazlığına tanık olunmasının ardından Grundberg’in bahsettiği bu mevcut fırsatlar, çoğu Yemenli tarafından bir rüya olarak görülmeye başlandı.
Bu çerçevede Şarku’l Avsat’a konuşan Yemenli araştırmacı ve akademisyen Faris el-Beel, (başlayacağını belirttiği) BM Temsilcisinin turunun, Yemen krizine bir etkisi olmayacağını veya yeni bir yön oluşturmayacağını söyledi. Araştırmacı, “Çünkü şu ana kadar hala yeni ya da etkili görünmeyen genel çerçeveler üzerinde çalışıyor. Bu tür genel çizgiler daha önce başarısız oldu. Önceden Griffiths, ortak bildiri hazırlamaya çalışmış ve başarılı olamamıştı” dedi.
Beel, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, “BM ve temsilcileri, hala aynı monotonlukla ve Yemen sorununa ilişkin aynı küçük ve yanlış algıyla çalışıyor. Bu zayıf denklem, onların ‘Yemen’deki çatışmanın bir iktidar mücadelesi olduğu ve çözümün iktidarı taraflar arasında bölüştürmek olduğu’ şeklindeki hareketlerinden ve düşüncelerinden pek uzaklaşmış değil. BM’nin gündemleri, çatışmanın boyutları ve kökenlerinin farkında olmaksızın veya bu gerçeklerin açık bir şekilde göz ardı edilmesiyle ilerliyor” değerlendirmesinde bulundu.
Faris el-Beel, “Tüm bunlardan önemli olan, BM’nin bu eksik zemindeki eylemlerinin Yemen’e bir çözüm veya gerçek bir barış getirmeyeceğini anlamış olmasıdır. Ama kendilerini eğlendirmekte, gündemlerini ve dolaplarını harekete geçirmekte ve dünyaya çalıştığı hissi vermektedirler” dedi.
Araştırmacı, “Ulusal bir taraf olmadıkları ve siyasete ya da yasalarına inanmadıkları için Husi milislerle barışın mümkün olmadığı gerçeğine karşı böyle bir hoşgörü ve körlük var. Onlar, İran’ın stratejik projesine hizmet etmek için Yemen’e ve bölgeye yuvarladığı bir barut fıçısından başka bir şey değildir” şeklinde konuştu.
Yemenli akademisyen ayrıca, “BM, bu barutla nasıl barış yapacak? Yemenlileri Husilerin ‘eşitliğe ve seçimlere’ inandığına ve silahlarını bırakması gerektiğine ikna olduğuna nasıl ikna edecek?” dedi.
Yemen’deki çatışmanın doğasına ilişkin bu açıklamadan sonra Beel, “Soruna çözüm bulmak, sadece sorunun kökeninin ve sebeplerinin İran’dan kaynaklandığını anlamakla mümkün olacak” diyerek, bu durumun ise daha uzun yıllar süren savaş ve yıkım olduğu anlamına geldiğini vurguladı.
Aynı şekilde Dr. Faris el-Beel, Temsilcinin Sana’ya gelmesi durumunda hiçbir şeyin değişeceğine inanmazken, “Şu ana kadar çözüm için gerekli araçlara, algılara ve garantilere sahip olmamasıyla birlikte Husi heyetiyle Maskat’ta birkaç kez görüştü. Sanki hala görüşleri dinleme aşamasındaymış gibi. BM temsilcileri, görev süreleri dolana kadar yıllarını tarafları dinleyerek geçiriyor” dedi.
Beel ayrıca, meşru hükümetin görevinin ‘halkına karşı barış ve güvenliğin sağlanması ve beklemeden mevcut tüm yollarla devletin Yemenlilere geri verilmesi’ olduğunu vurguladı.
Dr. Faris el-Beel ayrıca, “BM ve uluslararası arabuluculuk yoluyla gelmediği sürece, kanunen yetkili kuvvet, karar verme aracıdır. Zira meşru otorite çaba sarf etmeden mucize bekleyemez. Bu anayasaya, hukuka ve halkın haklarına ihanettir” dedi.



Suudi hava savunması Taif’e yönelen balistik füzeyi engelledi

Koalisyon, Husilerin Taif yönünde fırlattığı balistik füzeyi imha etti. (Suudi Savunma Bakanlığı)
Koalisyon, Husilerin Taif yönünde fırlattığı balistik füzeyi imha etti. (Suudi Savunma Bakanlığı)
TT

Suudi hava savunması Taif’e yönelen balistik füzeyi engelledi

Koalisyon, Husilerin Taif yönünde fırlattığı balistik füzeyi imha etti. (Suudi Savunma Bakanlığı)
Koalisyon, Husilerin Taif yönünde fırlattığı balistik füzeyi imha etti. (Suudi Savunma Bakanlığı)

Suudi Arabistan hava savunma sistemleri, Taif kentine doğru fırlatılan bir balistik füzeyi engelledi. Ulusal Erken Uyarı Platformu üzerinden Cidde, Taif ve Yanbu’da uyarılar yayımlanırken, daha sonra tehlikenin sona erdiği duyuruldu.

Koalisyon Güçleri Sözcüsü Tümgeneral Türki el-Maliki, çarşamba sabahı yaptığı açıklamada, Suudi hava savunma sistemlerinin terörist Husiler tarafından Taif yönünde fırlatılan bir balistik füzeyi engelleyerek imha ettiğini bildirdi.

Suudi Arabistan Sivil Savunma Teşkilatı, daha önce Cidde ve Yanbu vilayetlerinde Ulusal Acil Durum Erken Uyarı Platformu üzerinden alarm yayımlayarak olası bir tehlikeye karşı halkı uyardı. Teşkilat, bölge sakinlerine yetkili kanallar aracılığıyla yayımlanan resmî talimatlara uymaları çağrısında bulundu.

Sivil Savunma Teşkilatı daha sonra Cidde ve Yanbu’daki tehlikenin sona erdiğini açıkladı. Açıklamada, güvenlik talimatlarına uymayı sürdürmenin, olay yerlerinde kalabalık oluşturmaktan ve görüntü çekmekten kaçınmanın önemi vurgulandı. Acil durumlarda 911 numaralı hattın aranması istendi.

Erken uyarı mesajlarının alınması durumunda uygulanması gereken güvenlik talimatları arasında sakinliğin korunması, resmî yönlendirmelerin takip edilmesi ve derhal bir binanın içindeki en yakın güvenli alana ya da pencerelerden uzak kapalı bir bölüme geçilmesi yer alıyor. Talimatlarda, tehlike sona erene kadar güvenli alanda kalınması ve tehlikenin geçtiği resmen duyurulmadan evin veya binanın terk edilmemesi gerektiği belirtiliyor.

Ayrıca açık alanlardan, pencerelerden, camlardan ve çatılardan uzak durulması; tehlike bölgelerinde toplanılmaması ve görüntü çekilmemesi isteniyor.

Uyarı mesajlarını araç kullanırken alan sürücülere ise köprülerden ve yüksek bölgelerden uzak, yol kenarında güvenli bir noktada durmaları tavsiye ediliyor. Herhangi bir tehlike durumunun resmî acil durum kanalları üzerinden bildirilmesi gerektiği de vurgulanıyor.


Koalisyon, bir balistik füze ve 9 İHA’yı imha etti

Dammam’daki Kral Fahd Uluslararası Havalimanı (SPA)
Dammam’daki Kral Fahd Uluslararası Havalimanı (SPA)
TT

Koalisyon, bir balistik füze ve 9 İHA’yı imha etti

Dammam’daki Kral Fahd Uluslararası Havalimanı (SPA)
Dammam’daki Kral Fahd Uluslararası Havalimanı (SPA)

Yemen’de meşru hükümeti destekleyen koalisyon, perşembe günü Suudi Arabistan’ın Necran kentine yönelen bir balistik füze ile Doğu Bölgesi, Riyad ve Medine’yi hedef alan 9 insansız hava aracını (İHA) imha etti. Öte yandan, çarşamba günü Dammam’daki Kral Fahd Uluslararası Havalimanı’nı hedef alan saldırıda hayatını kaybedenlerin sayısı 2’ye, yaralı sayısı ise 8’e yükseldi.

Koalisyon Sözcüsü Tümgeneral Türki el-Maliki, hava savunma sistemlerinin Doğu Bölgesi’ne doğru fırlatılan 4 İHA’yı önleyerek imha ettiğini, Riyad ve Medine bölgelerini hedef alan 5 İHA’nın da etkisiz hale getirildiğini açıkladı.

El-Maliki, terör örgütü Husiler tarafından perşembe günü Suudi Arabistan’ın güneybatısındaki Necran kentine doğru fırlatılan bir balistik füzenin de önlenerek imha edildiğini bildirdi.

Dammam Havalimanı’na saldırıda 2 kişi hayatını kaybetti

Suudi Arabistan Sivil Havacılık Genel Müdürlüğü, perşembe günü yaptığı açıklamada, Dammam’daki Kral Fahd Uluslararası Havalimanı’nı hedef alan saldırıda hayatını kaybedenlerin sayısının 2’ye yükseldiğini duyurdu. Hayatını kaybedenlerin Suudi Arabistan vatandaşı bir kişi ile Hindistan vatandaşı bir yerleşik olduğu belirtildi.

Saldırıda Suudi Arabistan, Yemen, Nepal ve Hindistan uyruklu 8 kişi de yaralandı.

Kurum, havalimanındaki operasyonların yeniden başladığını ve hava trafiğinin normale döndüğünü bildirdi. Yaralıların durumlarının hafif ile ağır arasında değiştiği, yaralılara gerekli sağlık hizmetlerinin sunulması amacıyla derhal hastaneye sevk edildikleri kaydedildi. Açıklamada ayrıca saldırının maddi hasara yol açtığı ve hasar tespit çalışmalarının sürdüğü belirtildi.

Şeybe petrol sahasındaki tesis hedef alındı

Öte yandan, Suudi Arabistan hava savunma sistemleri çarşamba günü, ülkenin doğusundaki Aramco’ya ait Şeybe petrol sahasında bulunan tesislerden birini hedef almaya çalışan bir İHA’yı önledi.

cdvfgbhyj
Suudi Aramco’ya ait Şeybe petrol sahası (Şarku’l Avsat)

Enerji Bakanlığından bir yetkili, olayın tesisin çevre duvarlarının dışında, sahada faaliyet gösteren yüklenici firmalardan birine ait araçta yangına yol açtığını, ancak operasyonların etkilenmediğini bildirdi. Yetkili, ilgili kurumların olaya müdahale ettiğini ve gerekli önlemleri aldığını belirtti.

Söz konusu saldırı girişiminde Filipinler ve Nepal uyruklu iki kişinin hayatını kaybettiği, Pakistan ve Hindistan uyruklu iki kişinin ise yaralandığı açıklandı.

Enerji Bakanlığı yetkilisi, hayatını kaybedenlerin ailelerine başsağlığı ve taziye dileklerini iletirken yaralılara acil şifa temennisinde bulundu.


Husilerin ABD-İran anlaşması sonrası “yeni stratejisi”

Yemen'in Sanaa kentinde İran'la dayanışma gösterisi düzenleyen Husilerin destekçileri, 10 Nisan 2026 (Reuters)
Yemen'in Sanaa kentinde İran'la dayanışma gösterisi düzenleyen Husilerin destekçileri, 10 Nisan 2026 (Reuters)
TT

Husilerin ABD-İran anlaşması sonrası “yeni stratejisi”

Yemen'in Sanaa kentinde İran'la dayanışma gösterisi düzenleyen Husilerin destekçileri, 10 Nisan 2026 (Reuters)
Yemen'in Sanaa kentinde İran'la dayanışma gösterisi düzenleyen Husilerin destekçileri, 10 Nisan 2026 (Reuters)

Enver el-İsa

İran ile ABD arasında varılan mutabakatın ardından yalnızca birkaç gün içinde İran’ın müttefiki Husilerin lideri Abdulmelik el-Husi, bir televizyon konuşmasıyla grubunun yeni stratejisini ilan etti. Stratejinin öne çıkan başlıkları arasında ‘tam egemenliğin yeniden tesisi’, ‘abluka ve bağımlılığın yanı sıra ABD’nin saldırganlığı ve ablukasına’ son verilmesi yer aldı. Abdulmelik el-Husi ayrıca ‘Sanaa güçlerinin’ İsrail’in Somaliland’daki askeri varlığını da hedef alacağını açıkladı.

Husiler, bu konuşmanın hemen ardından ‘Genel Seferberlik Kuvvetleri’ adını verdiği yeni bir askeri ve güvenlik yapılanmasını devreye soktu. Söz konusu yapılanma, Husi liderin talimatlarını yerine getirmek amacıyla tam hazır olduğunu ilan ederek savaşçıları cephelere sevk edeceğini ve ‘saldırganlık güçleriyle yüzleşmek, işgalcileri sürmek ve ablukaya son vermek’ sloganı altında askeri hazırlıkları güçlendireceğini duyurdu. Husiler, ‘son yıllarda hazırlanıp silahlandırılan yüz binlerce unsur ve yüzlerce tugay’ aracılığıyla bu hedefleri gerçekleştireceğini ve Husilerin de yer aldığı ‘silahlı kuvvetlerle’ her düzeyde tam koordinasyon içinde hareket edileceğini açıkladı.

Gerginliğin arka planı

Bu adım, uzman ve analistlerin büyük bölümüne göre bölgesel ve küresel ölçekte herhangi bir askeri değer taşımıyor ve İran-ABD mutabakatının uygulanmasına yönelik süregelen düzenlemeler ile İsrail-Lübnan hükümeti çerçeve anlaşması bağlamında önem arz etmiyor. Bununla birlikte pek çok isim ‘Husilerin yeni stratejisinde’ dikkati çeken birkaç husus tespit etti.

Bunların başında bu ilanın Husilerin yeni bir siyasi doktrini olmadığı, daha çok derin bir siyasi, güvenlik ve ekonomik açmazda gören ve kartları yeniden karıştırmayı hedefleyen bir girişim olduğu geliyor. Husiler, Tahran ile Washington arasındaki mutabakatın ardından kendisini olumsuz yönde etkileyebilecek olası yansımalara ilişkin endişeleri gidermeye yetecek herhangi bir bağlam ya da düzenlemenin dışında kalmış görünüyor. Özellikle Husilerin İran'ın ‘direniş ekseni’ üzerine büyük bir bahis oynadığı ve ‘destek meydanlarında’ ‘Gazze ile dayanışma’ ve ‘Hizbullah'a sempati’ adı altında elindeki tüm İran füzelerini harcadığı göz önüne alındığında bu endişe çok daha somut bir anlam kazanıyor.

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre Tahran'ın Washington ile mutabakat muhtırasını imzalamasının ardından Husiler için siyaset dünyasında hiçbir şey sabit kalamaz ve İran her şeyden önce kendi çıkarlarını gözetirken daha önce kurduğu -ister Husilerle ister ideolojik ve siyasi açıdan kendisine çok daha yakın olan Hizbullah'la olsun- tüm ittifaklardan, mezhepsel bağlılık ilişkilerinden ve siyasi-askeri ortaklıklardan sırt çevirebileceği gerçeği artık tartışmasız biçimde netleşmiş olmalı.

Yemen'deki Husiler ile Lübnan'daki Hizbullah, Tahran-Washington mutabakat muhtırasını onaylamak ile Sanaa ve Beyrut'un güney banliyösündeki kendi konumlarını ilgilendiren ilkelerini reddetmek arasındaki aynı ikilemde kalmış durumda.

Öte yandan bir kesim, Husiler'in İran'ın yörüngesindeki rollerinin sona erdiği ve Tahran'ın askeri çevresindeki hareketlerinin Hizbullah için çizilen duraklama noktasıyla, belki de geçici ya da kalıcı olarak askeri ve güvenlik sahnesinden çekilmeyle son bulması gerektiği sonucuna ulaşan bir siyasi zekaya sahip olmaları halinde kalıpların dışında düşünme haklarının bulunduğunu düşünüyor. Ancak burada ‘Husiler bu durumdan nasıl çıkacak?’ sorusu gündeme geliyor.

Husiler, İran’ın bölgedeki vekil güçlerinin durumunun yeniden düzenlenmesine yönelik herhangi bir sürecin içinde ya da dışında olsun, Washington'ın gözetiminde varılan Lübnan-İsrail anlaşmasıyla Hizbullah'ın silahsızlandırılmasının gündeme gelmesinin ardından sıranın kaçınılmaz biçimde kendilerine geldiğini hissediyorlar. Bu durum, Abdulmelik el-Husi’nin uluslararası alanda tanınmayan ayrılıkçı Somaliland bölgesindeki İsrail’in askeri varlığını hedef alma imasını açıklayabilir. Zira İsrail de Hargeysa'daki bölge yönetimiyle askeri ve güvenlik iş birliğini geliştirme ve genişletme isteğini defalarca kez dile getirmişti.

dfvbfr
Yemen'in Aden kentinde, Güney Geçiş Konseyi (GGK) genel merkezi önünde nöbet tutan bir asker, 8 Ocak 2026 (Reuters)

Ancak bir kesime göre İran'ın Husilerden vazgeçme ihtimalini düşük. Bunun temel nedeni Tahran'ın İran Dini Lideri’nin (Rehber) ofisindeki ve Hatemu'l-Enbiya Merkez Karargâhı’ndaki şahinlerin çekincesiyle birlikte Washington ile imzalanan mutabakat muhtırasının hükümlerini yerine getirme kapasitesinin sorgulanır olması. Bu durumda mutabakatın başarısızlıkla sonuçlanması ve İran ile ABD arasında çatışmanın yeniden alevlenmesi son derece muhtemel görünüyor. Bu yüzden Tahran'ın vekil güçleri ve uzantılarıyla, başta Babu’l-Mendeb Boğazı'nın hemen yanı başında konuşlanan ve Hürmüz Boğazı ile Süveyş Kanalı arasındaki deniz ulaşımını tehdit edebilecek konumdaki Husiler olmak üzere, ittifaklarını sürdürmeye her zamankinden daha fazla ihtiyaç duyuyor olabileceği değerlendiriliyor.

İki durum arasında bir fark yok

Yemen'deki Husiler ile Lübnan'daki Hizbullah, Tahran-Washington mutabakat muhtırasını onaylamak ile Sanaa ve Beyrut'un güney banliyösündeki kendi konumlarını ilgilendiren ilkeleri reddetmek arasında aynı ikilemde kalmış durumda. Husiler, Tahran'ın Washington'a yönelik müzakerelerinde kabul ettiği tüm acı tavizler karşısında siyasi körlük ya da bilinçli bir görmezden gelme sergileyerek artık kendi destekçileri nezdinde bile can sıkıcı bir hal alan ‘direniş’ yanılsaması ile ‘abluka ve saldırganlık’ söylemine gömülü kalmayı sürdürüyor.

Husilerin bölgede ve dünyada -ABD, İsrail, komşu ülkeler Suudi Arabistan ve Körfez ülkeleri dahil- yeni bir askeri macerayı göze almaktan çekinmediği görülüyor. Bu tutum Hizbullah'tan pek farklı değil. Hizbullah bir yandan Pezişkiyan-Trump mutabakatının Tahran açısından kazanımlarını abartılı bir övgüyle ve adeta hayal satarak pazarlarken öte yandan Lübnan hükümeti ile İsrail arasında varılan çerçeve anlaşmayı sert biçimde eleştiriyor. Sanki İran'daki sistemin bir parçasıymış ve ‘Lübnan'ın yarısını’ temsil ettiğini iddia ettiği gibi değilmiş gibi davranıyor. Açıklamalarından ‘Tahran'ın kendi çıkarlarını korumak adına yaptığı her şey meşru, oysa Lübnan'ın toprak, varlık, tarih, gelecek, devlet ve toplum olarak geriye kalan özünü muhafaza etmesi haram’ görüşü ortaya çıkıyor:

Aktivistler, sosyal medya platformlarında, milislerin büyük bir bölümünün maaşlarının ödenmemesi nedeniyle cephelerden kaçtığını ve siperlerine geri dönmeyi reddettiğini, hatta bazı milis komutanlarının meşru hükümetin kontrolündeki bölgelere sığındığını aktaran haberleri paylaştı.

Husiler'deki son tırmanmanın ardındaki ikinci etken ise hareketin on iki yılı aşkın süre önce devleti devirip Sanaa'yı ele geçirmesinin ardından kontrolündeki bölgelerdeki yüz binlerce sivil memura maaş ödeyemediği ve ödemek istemediği yönündeki yaygın kanaattir. Aktivistler, sosyal medya platformlarında, milislerin büyük bir bölümünün maaşlarının ödenmemesi nedeniyle cephelerden kaçtığını ve siperlerine geri dönmeyi reddettiğini, hatta bazı milis komutanlarının meşru hükümetin kontrolündeki bölgelere sığındığını aktaran haberleri paylaştı. Husiler her zamanki gibi maaş ödememe sorununu ‘düşman ülkelerin Yemen halkına uyguladığı ablukaya’ bağlarken haklarını talep edenlere siperlerine dönmelerini ve ‘ülkenin yağmalanan zenginliklerini’ ABD ile bazı komşu ülkelerin elinden geri almalarını tavsiye ediyor.

Bu bağlamda siyaset araştırmacısı Abdusselam Muhammed, Husiler'in ‘yönetim bölgelerindeki kontrollerini tehdit eden mali bir krizden’ geçtiğini vurguluyor. Bu sorunu çözebilmek için önlerinde iki seçenek bulunduğunu belirtiyor. Buna göre ya ‘petrol ve doğalgaz satışlarından kendilerine pay garantileyecek bir anlaşma’ imzalamak ya da ‘Maarib'teki Safir sahası ile Şebve’deki Belha petrol limanı gibi petrol bölgelerinde yeni bir fiili durum oluşturmalarına imkân tanıyacak hızlı bir zafer kazanmak’. Bununla birlikte Muhammed’e göre Husiler rakipleriyle uzun soluklu bir yıpratma savaşına girmek istemiyor ve aynı zamanda yönetim bölgelerinde bir halk ayaklanması patlamasından da çekiniyor.

Öte yandan Husilerle ilgili konularda uzmanlaşmış siyasi ve askeri araştırmacı Adnan el-Cibrini ise ‘Husiler'in kaynakların kurumasından kaynaklanan bir mali krizle değil, Abdulmelik el-Husi'nin büyük kaynakları askeri birimlere ve bölgelere muhtemel savaşa hazırlık amacıyla aktarma, askeri üretim temposunu artırma ve kaçakçılığı ile olası savaş sırasında ve sonrasında telafi kapasitesini güvence altına almak için malzeme alımını sürdürme kararından doğan bir krizle’ karşı karşıya olduğuna inanıyor. Husilerin kaynaklarının değişmediğini, değişenin yalnızca ‘bugün de yarın da yirmi yıl sonra da sadece savaş gören ve görecek olan Abdulmelik el-Husi'nin öncelikleri’ olduğunu vurgulayan Cibrin, halkın durumunun ise ‘bu Husi'nin ve Husilerin gözünde gerilimi tırmandırmak için ihtiyaç duyduklarında işe yarayan altın bir söylem unsuru olduğunu ifade etti.

Husilerin yaşanan gelişmeler karşısında derin bir hayal kırıklığı yaşadığına şüphe yok. Dolayısıyla pek çok şahininin de arzuladığı üzere ABD ile İran arasındaki mutabakatın başarısızlıkla sonuçlanması üzerine bahis oynuyor.

Husiler'in son ‘genel seferberlik’ ilanının, büyük olasılıkla Tahran ile Washington arasında yaşananlar ve tüm bunların gelecekte kendileri için ne anlam ifade edebileceği konusundaki şaşkınlık ve belirsizliği dile getirmekten öteye geçen bir anlamı bulunmuyor. Özellikle Suudi Arabistan’ın desteğiyle ve BM aracılığıyla vardıkları ve ‘büyük mali teşvikler’ elde etmelerini öngören ‘yol haritasına’ dönüş umutlarının söndüğü göz önüne alındığında bu tablo daha da belirginleşiyor. Söz konusu yol haritası, 7 Ekim 2023 olayları ve İsrail'in Gazze'ye yönelik savaşının ardından mutabık kalınan çerçeve ve esaslar dahilinde ilerleme imkânı kalmayınca askıya alındı. Husiler bu savaşa Tahran'ın yönlendirmesiyle kayda değer bir etkinlik sergilemeksizin dahil olmuştu.

erv
Yemen’in Sanaa şehrinde ABD-İsrail-İran çatışmasının devam ettiği bir ortamda, İran'ı destekleyen bir gösteriye katılan Husilerin destekçilerinden biri, 6 Nisan 2026 (Reuters)

Husiler bu konuda Hizbullah'la aynı durumda. İşlerin başladığı yere dönmesi halinde en kolay seçenekleri, İsrail’in Somaliland'daki askeri varlığını hedef almak olacak. İsrail, buna karşılık olarak Savunma Bakanı Yisrael Katz'ın ağzından ‘Husilerin liderinin nerede olduğunu, saklandığı tünellerin yerini bildiğini ve hedef alınabilir konumdaysa öleceğini ve bunu yapmaktan çekinmeyeceklerini’ açıklamıştı.

Ancak Katz, Abdulmelik el-Husi’nin şu an ‘hedef listesinde yer almadığını’ belirtti. Bu açıklama, Tel Aviv'in gözünde el-Husi’yi tasfiye etmenin mevcut durumda öncelikli bir hedef olmadığına dair alaycı bir gönderme olarak okundu. İsrailli uzman ve analistlerin büyük bölümüne göre Abdulmelik el-Husi, ‘uzaktan iş görüyor ve İsrail'in şu an yürüttüğü faaliyetleri etkilemiyor, dolayısıyla onu öldürmenin tüm bu zahmete ve İsrail halkının parasına değmeyeceği’ kanaati hâkim. Öte yandan başka bir kesim, Husilerin füzelerine karşı korunmanın İsrail'e yüz binlerce dolara mal olduğuna dikkati çekiyor.