Tüm ABD Başkanları yalan söyledi ama neden ve ne zaman?

Bazı ABD Başkanları kamu yararına bazıları ise pozisyonlarını ve imajlarını korumak için yalan söyledi

ABD'liler her yıl şubat ayının üçüncü pazartesi gününü Başkanlar Günü olarak kutlar bu yıl da 21 Şubat'a denk geldi (Getty)
ABD'liler her yıl şubat ayının üçüncü pazartesi gününü Başkanlar Günü olarak kutlar bu yıl da 21 Şubat'a denk geldi (Getty)
TT

Tüm ABD Başkanları yalan söyledi ama neden ve ne zaman?

ABD'liler her yıl şubat ayının üçüncü pazartesi gününü Başkanlar Günü olarak kutlar bu yıl da 21 Şubat'a denk geldi (Getty)
ABD'liler her yıl şubat ayının üçüncü pazartesi gününü Başkanlar Günü olarak kutlar bu yıl da 21 Şubat'a denk geldi (Getty)

Tarık eş-Şami
ABD'liler, geçtiğimiz 21 Şubat Pazartesi günü Başkanlar Günü'nü kutlarken Avrupa'da savaş davulları çalıyor. Uluslararası ilişkiler giderek gerginleşiyor. Tam da bu noktada Amerikan başkanlarının özellikle tehlike ve savaş zamanlarında halkına karşı dürüstlüğü ile ilgili hassas ve tartışmalı bir konu yeniden gündeme geliyor. Başkanlar her zaman karşıtları tarafından yapılan yalan ve aldatma suçlamalarıyla karşı karşıya kalmışlardır. Bu suçlama tüm ABD Başkanları’nın takip eden bir suçlamadır. Ama halkın çoğunluğu bir başkanın yalan söylemesini istemese de Washington'daki düşünürlerin ve gözlemcilerin sorduğu soru, başkanın yalan söyleyip söylemediği değil, bunu ne zaman ve neden yaptığıyla ilgilidir. Vatan uğruna yalan söylemek zorunda oldukları durumlarda mı yalan söylüyorlar, yoksa kamuoyundaki imajlarını korumak ya da görevlerinde kalabilmek için mi yalan söylüyorlar?

Başkanlar yalan söylüyor
ABD'liler her yıl şubat ayının üçüncü pazartesi gününü Başkanlar Günü olarak kutlar. Kutlama bu yıl da 21 Şubat'a denk geldi. Başlangıçta ülkenin İngilizlerden kurtulmasına öncülük etmedeki rolü nedeniyle George Washington’un onuruna düzenlenen bu gün daha sonra ABD Başkanı olarak görev yapan herkesin onuruna düzenlenmeye başladı. Ancak kutlama, analistlerin ve gözlemcilerin her yıl başkanların performansını, özellikle de halkına yalan söyleyip söylemediklerini değerlendirmelerini engellemedi. Kanıtlar, ilk Başkan George Washington'dan Abraham Lincoln'e ve Bill Clinton, George Bush, Barack Obama, Donald Trump ve mevcut Başkan Joe Biden’ kadar tüm ABD Başkanları’nın, kamuoyuna yaptıkları açıklamalarda bir şekilde yalan söyleme ve aldatmaya başvurdular. Ancak bazı yeni araştırmalara göre, bazı başkanlar manipülasyon ve aldatma konusunda yetenekli oldukları için diğerlerinden daha aktif ve etkiliydi.
Örneğin, Washington Post, Başkan Joe Biden'ı eleştirenlerin onun da bir yalancı olduğu konusunda ısrar ettiği bir zamanda, Başkan Trump'ın yalanlarına dair bir veri tabanı oluşturdu. Araştırmaların sonucunda dört yıl boyunca 30 bin 573 yalan söylediği tespit edildi. Bunun birkaç örneğini veren New York Post'a göre, medya, ABD halkına yönelik tekrarlanan yalanları görmezden gelmekte suç ortağı oldu.

Çok sayıda aldatma
Bununla birlikte, başkanları yalan söylemek ve aldatmakla suçlama yeni bir mesele değil, Amerikan ulusunun kuruluş zamanından daha çok köleleri serbest bırakmak zorunda kalmamak için iki devlet arasında ileri geri hareket ettiren ilk Başkan George Washington'dan başlayarak, sivil bir merkez olan Hiroşima'yı yanlış bir şekilde askeri üs olarak tanımlayan Başkan Harry Truman'a kadar uzanıyor. Üçüncü Başkan Thomas Jefferson, Lewis ve Clark Seferi’nin gerçek amacı hakkında yalan söylemişti, ki asıl amaç ABD’nin batısının kontrolünü ele geçirme ve Louisiana'yı satın almaktı. Dwight Eisenhower, Sovyetler Birliği üzerinde Amerikan casus uçuşlarının varlığını inkâr ederken yalan söyledi. Daha sonra Sovyet Başbakanı Nikita Kruşçev, uçağı düşürülen ve ABD'nin öldüğünü varsaydığı pilotu gösterdikten sonra yalanı açığa çıktı. John F. Kennedy ise Chicago'dayken, Küba füze krizi hakkında yalan söyledi. Küba'da konuşlandırılan Sovyet füzelerini öğrendi ve Beyaz Saray'daki danışmanlarıyla yanıtı incelemek üzere kendine zaman kazanmak için basına ateşi olduğunu iddia etti. Lyndon B. Johnson Vietnam hakkında, özellikle de Tonkin Körfezi'ne yapılan ve savaşa izin veren kurgusal saldırı hakkında yalan söyledi. Richard Nixon, Watergate skandalında Demokratları gizli gizli araştırdığı konusunda yalan söyledi. George Bush, Irak'ta nükleer silahların varlığı konusunda yalan söyledi. Başkan Bill Clinton, Beyaz Saray stajyeri Monica Lewinsky ile ilişkisi hakkında yalan söyledi. Başkan Barack Obama,  Sağlık Reformu Yasası hakkında yalan söyledi.
Dünyanın diğer tüm halkları gibi, ABD halkı da yalan söyleyen bir başkan ve kamuoyundaki imajını veya makamını korumak için yalan söyleyen başkanlara müsamaha göstermek istemiyor. Vatandaşların çoğunluğu için en önemli olan başkanın yalan söyleyip söylemediği değil, bunu ne zaman ve neden yaptığıdır.

“Aldatma ahlakı”
Ancak yalan konusu, genel olarak başkanların ve politikacıların belirli durumlarda veya kamu yararına yönelik baskılar altında söyledikleri yalanlarla ilgili önemli bir felsefi soruyu gündeme getiriyor. Soru, yalanın neden yasadışı olduğu ile ilgilidir.
Bir Aydınlanma Çağı filozofu olan Immanuel Kant (1724-1804), yalan söyleme hatasına güçlü bir açıklama sunarak, yalan söylemenin ahlaki olarak kabul edilebilir olduğu hiçbir makul durumun bulunmadığını ileri sürdü. Çünkü tüm insanlar, Kant’ın insan onuru olarak adlandırdığı içsel bir değerle doğarlar. Yalan söylemek, insanın en önemli niteliği olan özgür ve rasyonel seçimler yapabilme yeteneğini bozar. Bu nedenle Kant, tehdit veya baskı altında da olsa yalan söylemenin yanlış olduğunu savundu. Bu, Kant'ın felsefesine sempati duymayan düşünürler için bir küçümseme sebebi iken, idealizm peşinde koşanlar ve en iyisi için uğraşanlar için bir kafa karışıklığı kaynağı olmuştur.
Buradaki sorun, filozof Kant'ın, kurbanının nerede olduğunu soran bir katile bile yalan söylemenin her zaman yanlış olduğunu söylüyor gibi görünüyor. Kurbanın yerini katile bildiren kişiyi dürüst yapan nedir? İyi niyetine rağmen cinayetten kısmen sorumludur. Bu, İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra, Nazi subaylarının, onlara zulmetmeleri veya infaz etmeleri için Yahudiler ve diğerlerinin nerede oldukları konusunda bilgi verilip verilmeyeceği konusunda geniş çaplı tartışmalara yol açtı. Bu, dürüstlük ya da yalan söylemeyi gerektiren bir durumdu. Ya da modern çağın filozoflarının desteklediği gibi, Naziler kamu gücünün meşru temsilcileri değildi, dolayısıyla kamu gücünün temsilcilerine yalan söylememek anlamına geliyordu. Bu nedenle, onlara yalan söylemekten kaçınmanın yasal bir yükümlülüğü yoktur.

Yalan söylemenin gerekçeleri
Bu anlayıştan hareketle, bazıları önemli bir siyasi hedefe ulaşmak için yalan söylemek konusunda haklı gerekçe olabileceğini savunuyor. Örneğin, yaklaşan bir askeri operasyon hakkında halka dürüst cevaplar veren bir siyasi lider, bu operasyonu tehlikeye atabilir ve dolayısıyla kamu yararı için yalan söyler ve aldatır. Olaydan sonra insanların bu tür bir aldatmacayı kabul etme olasılıkları daha yüksek olsa da bunu mümkün kılan askeri operasyonun başarısı.
İkinci Dünya Savaşı sırasında, İngiliz hükümeti, Nazi liderliğini, işgal planları ve Nazilerin Normandiya sahilinin 150 kilometre kuzeyindeki Calais'e asker indireceği yanılsaması konusunda aldatmaya çalıştı. Bu durum, Britanya'nın müttefiklerini bile yalan söylemesi ve aldatmasını haklı gösterdi. Nazi Almanya'sını yenmek için ahlaki bir zorunluluğun bu tür bir aldatmacayı haklı çıkaracak kadar güçlü olduğu göz önünde bulundurulmalı. Bu örnek aynı zamanda, dürüstlüğün beklenmemesi gereken düşmanca bir ilişki bağlamında aldatmaya izin verildiğini, vatandaşlara yalan söylemenin haklı olabileceği veya olmayabileceğini de göstermektedir.

Masum yalanlar!
Bu bağlamda, bazıları 1930'larda bazı başkanlık yalanlarını savunmak için gerekçe buluyor. Başkan Franklin D. Roosevelt, Hitler'in Avrupa'ya yayılmasının, liberal demokratik projeye yönelik bir tehdit oluşturduğuna ikna olmuştu. Ancak 1940 seçimlerine hazırlanırken seçmenlerin Avrupa savaşına müdahale etmeyi reddetmesinin baskısı altındaydı. Roosevelt, Amerika'nın savaşa dahil olmasına karşı olduğunu belirtmeyi seçti. Hitler hakkındaki görüşünü açıklamadı. Tarihçi Thomas Bailey, bu sırada savaşa hazırlanmak ve İngiltere'ye gizlice yardım etmek için elinden gelen her şeyi yaptığını söylüyor.
Roosevelt'ten önce, Abraham Lincoln benzer hesaplamalar yaptı. İç savaş sırasında Güney Konfederasyon liderleriyle yaptığı müzakerelerde kasten kaçınma taktikleri kullandı. Konfederasyonlardan koşulsuz teslim olmak isteyen partisindeki birçok kişiye yalan söyledi, ancak yaptığı şey Birleşik Devletler'in birleşik bir ulus olarak korunmasında etkili oldu.

İyi ve kötü yalanlar
Ancak asıl sorun, çok sayıda başkanlık yalanının, Başkan Bill Clinton'ın Lewinsky ile ilişkisi hakkında ya kendi çıkarına ya da onun başkanlığını korumak için söylediği yalanlar gibi önemli hedeflerle kolayca ilişkilendirilememesidir. Aynı şekilde, Başkan Richard Nixon'ın destekçileri tarafından Watergate'e yapılan saldırı hakkında hiçbir şey bilmediğinde ısrar etmesi de büyük bir yalandı. Nixon'ın hukuk danışmanı John Dean'e göre, yıllar sonra Başkan’ın Demokratik Ulusal Komite karargahını soyma planını bildiğini ve onayladığını açıkça belirtti. Bu, Nixon'ın başkanlığını bitiren skandal oldu. Her iki durumda da Clinton ve Nixon, başkanlıklarına yönelik ciddi bir tehditle karşı karşıya kaldılar ve Amerikan ulusunu kurtarmak için değil, konumlarını ve imajlarını korumak için yalan söylemeyi seçtiler.

Biden, Trump ve gerçek
Washington Üniversitesi'nde Kamu Politikası Profesörü olan Michael Blake, Başkan Trump'ın muhtemelen çoğu başkandan daha fazla yalan söylediğini söylüyor. Ancak yalanlarıyla ilgili çarpıcı olan şey, merkezi bir siyasi çıkara hizmet etmekten ziyade kendi imajını savunmasıydı. Bu yalanlar aynı zamanda sadakat testiydi. Yakın çevresi yalanlarını tekrarlayarak kendisine vefasını gösterirken, Trump seçim hilesi iddialarını tekrarlamayan Cumhuriyetçi Parti üyelerine hain diyerek saldırdı.
Son araştırmalar Başkan Biden'ın yalan söyleme konusunda henüz Başkan Trump ile aynı seviyede olmadığını gösteriyor. Ancak, geçmişi ve hayatının gençlik dönemi ile ilgili birçok konuda ve bazı politikaların maliyeti konusunda aldatıcı ve yanıltıcı iddialarda bulundu. Bu yalanlar ahlaki açıdan, çatışma ve beceri gerektiren savaş sırasında, kimse düşmandan dürüstlük beklemediği için önceki Başkanlar Roosevelt ve Lincoln'ün savaş ya da siyasetle ilgili yalanlarından daha az haklı görünüyor. Belki de başkanlar siyasette rakiplerine karşı dürüst olmamalı. Bazı siyaset felsefecileri, siyaset düşmanca bir oyun haline geldiğinde, politikacıların diğerini aldatmaya çalışmalarının affedilebilir olduğuna inanıyorlar.
Başkan Biden, iki parti arasındaki uçurumu kapatmak ve yasama projelerinin gündeminde anlaşmak amacıyla Cumhuriyetçi Parti ile olan ilişkilerinde bu fikre dayanabilir. Ancak bu son gerekçe, düşmanlık bağlamında siyasi muhaliflere yalan söylemeye izin verebileceğinden yeterli olmayabilir. Fakat Başkanların söylediği yalanlar genellikle seçmenlere yöneliktir ve bu tür bir aldatmayı haklı çıkarmak zor görünmekte.
Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı analize göre garip bir şekilde, araştırmalar gösteriyor ki, modern başkanlar, sosyal medyanın ortaya çıkmasından önce görev yapan başkanlara kıyasla, yalanlarını itiraf etmeyi ve doğru olmadığını söylemeyi daha zor kabul ediyor.



Uydu görüntüsü olay yarattı: Malezyalılar yeni Venezuela olmaktan korkuyor

Fotoğraf: Reuters
Fotoğraf: Reuters
TT

Uydu görüntüsü olay yarattı: Malezyalılar yeni Venezuela olmaktan korkuyor

Fotoğraf: Reuters
Fotoğraf: Reuters

ABD Büyükelçiliği'nin ülkenin çarpıcı bir uydu görüntüsünü paylaşmasının ardından, Donald Trump yönetimini tiye  alan Malezyalılar petrollerinin olmadığını iddia ediyor.

Kuala Lumpur'daki elçilik, Uluslararası Uzay İstasyonu'ndan çekilen ve Malezya'nın göklerinde yükselen bulutların arasından şimşeklerin çaktığını gösteren 2016 tarihli çarpıcı bir uydu fotoğrafını paylaştı.

Büyükelçilik, sosyal medya platformlarında paylaşılan gönderiye şöyle yazdı:

Malezya, hiç bu kadar elektrikli görünmemiştin. Bu parlak beyaz noktalar şehir ışıkları değil, bir fırtına sisteminin içinde meydana gelen devasa şimşek çakmaları. Bu açıdan bakana kadar canlı, nefes alan bir gezegende yaşadığımızı unutmak kolay. İster fırtınanın altında olun ister üstünde, manzara muhteşem.

Görünüşte zararsız olan bu paylaşım, internette Malezyalıların kendileriyle dalga geçen bir mizah dalgasına yol açtı ve kullanıcılar, Trump yönetiminin Venezuela'ya saldırısından sonra Washington'ın dikkatini ülkelerine çevirmemesi için şaka yollu çağrıda bulundular.

Facebook'ta en çok beğenilen yorum şöyleydi:

Lütfen başkanınıza petrolümüz olmadığını söyleyin. Sadece Saji yemeklik yağımız var.

Bazılarıysa Malezya'nın insanların ağaçlarda yaşadığı az gelişmiş bir ülke olduğu klişesini kullandı.

Bir kullanıcı, "Gördüğünüz gibi, ormanda yaşıyoruz. Vücutlarımızı ısıtmak için ateş yakıyoruz" dedi.

Bir diğeriyse, "Şehirlerimiz yok. Hepimiz ağaçlarda yaşıyoruz. (Not: Petrolümüz yok)" diye şaka yaptı.

Alif Sazali adlı bir kullanıcıysa, "Sevgili Trump... Ormanda yaşıyoruz... Petrol yok, sadece kaplan ve timsah var" diye espri yaptı.

Facebook'ta Mohd Raffi Merusin, Malezya'nın ham petrolü olmadığını, "sadece bol miktarda palm yağı ve fırtınaları" olduğunu iddia etti.

Instagram'da ise aynı fotoğraf yüzlerce yorum aldı ve bazıları "Biz bir sonraki Venezuela mıyız?" diye sordu.

Bir başkasıysa ABD'ye, "Brunei veya Singapur'u tercih edebilirsiniz" diye öneride bulundu.

Bazı yorumcular, gözetim ve müdahaleye yönelik eleştirilerde bulundu. Ina Abd Rahman adlı kullanıcı, "Hiçbir uyarı yapılmadan, ABD Büyükelçiliği'nin Malezya'nın uydu görüntüsünü yayımlaması epey garip" dedi.

Petrol şakaları, ABD'nin bu ay Devlet Başkanı Nicolas Maduro'nun yakalanmasının ardından Venezuela'nın petrolünü "süresiz" kontrol etme sözü vermesinin ardından geldi.

Başkan Trump, ABD'nin Venezuela'yı ele geçireceğini ve petrol rezervlerinden yararlanacağını iddia etti. Ayrıca Venezuela'nın ABD'ye 30-50 milyon varil "yaptırımlı petrol" sağlayacağını duyurdu.

Trump, daha sonra Grönland'ı ele geçirme arzusunu yineleyerek, ABD'nin "isteseler de istemeseler de Grönland'la ilgili bir şeyler yapacağını" söyledi.

Trump yönetimi, Danimarka topraklarını ele geçirmek için askeri güç kullanma ihtimalini masadan kaldırmayı defalarca reddetti.

Independent Türkçe


Kim Jong-un'un kız kardeşinden sert mesaj: Çılgın hayallere kapılmayın

Kim Yo-jong (AFP)
Kim Yo-jong (AFP)
TT

Kim Jong-un'un kız kardeşinden sert mesaj: Çılgın hayallere kapılmayın

Kim Yo-jong (AFP)
Kim Yo-jong (AFP)

Kuzey Kore devlet medyasına göre diktatör Kim Jong-un'un kız kardeşi, Güney Kore'nin iki rakip ülke arasındaki ilişkilerin iyileştirilmesine ilişkin "umut dolu çılgın hayallerinin asla gerçekleşemeyeceğini" söyledi.

Kuzey Kore'nin iktidar partisinde yönetici olan Kim Yo-jong, bir Güney Kore hükümeti yetkilisine atfedilen, Pyongyang'la görüşmelerin yeniden başlaması için Seul'ün bir fırsat gördüğü yönündeki yorumu eleştirdi. Bu yorum, iddiaya göre drone'ların Kuzey Kore hava sahasını ihlal etmesine Kim Yo-jong'un daha az sert bir tepki vermesi üzerine yapılmıştı.

Kuzey Kore'yle ilişkileri denetleyen Güney Kore Birleşme Bakanlığı yetkilisi gazetecilere yaptığı açıklamada, Kuzey'e uçtuğu iddia edilen drone'ları soruşturması için hafta sonu Seul'e çağrı yapan Kim'in tonunu yumuşatmış gibi göründüğünü söylemişti.

Ancak söylemini sertleştirmekte gecikmeyen Kim, salı günü yaptığı açıklamada Seul'ün Kuzey'le ilişkileri düzeltme yönündeki her türlü çabasını geri çevirdi.

Salı günü geç saatlerde yayımlanan açıklamasında Güney Kore'nin, "Kuzey Kore'nin egemenliğini ihlal ederek ciddi bir provokasyon gerçekleştirdiğini" söyleyip drone'larla ilgili önceki eleştirilerini yineledi.

"Düşman devletin holiganlarına bir kez daha açıkça söylüyorum" diyen Kim, Güney Kore hükümetinden özür dilemesini talep etti.

Kuzey Kore ordusu geçen hafta Seul'ü, drone'ları iki ülke arasındaki sınırı aşarak uçurmakla suçlamıştı.

Yaşandığı iddia edilen bu ihlal, Güney Kore Devlet Başkanı Lee Jae Myung'un düşman komşusuyla ilişkileri düzeltme çabalarının önündeki son engel gibi görülüyor. Kuzey Kore, bu çabaları neredeyse her zaman geri çevirdi.

Ancak hafta sonu, bir sivilin Kuzey Kore hava sahasına drone'ları uçurmuş olma ihtimaliyle ilgili kapsamlı bir soruşturma yapılacağını duyuran Seul, provokasyon niyeti olmadığına dair tutumunu netleştirmişti.

Güney Kore'nin açıklamasının ardından, Seul'ün akıllıca bir karar vermesini takdir ettiği anlaşılan Kim, herhangi bir provokasyonun "korkunç sonuçlar" doğuracağı uyarısında bulunmuştu.

Devlet Başkanı Lee'nin yönetimi, Pyongyang'ın Güney Kore'yle savunma anlaşmasını 2023 sonunda askıya almasının ardından, askeri görüşmelerin yeniden başlatılmasını da öneriyor.

Güney Kore Devlet Başkanlığı Ofisi çarşamba günü yaptığı açıklamada Lee'nin, Kuzey Kore'yle 2018'de imzalanan askeri anlaşmanın yeniden yürürlüğe konması olasılığını incelemek üzere bir değerlendirme yapılmasını emrettiğini duyurdu.

Diğer yandan Seul'ün Birleşme Bakanlığı, Kuzey Kore diktatörünün güvenliğini sağlayan üç devlet kurumunun yeni yöneticileri olduğunu açıkladı. Kim Jong-un'un suikast planlarından giderek daha fazla korkması nedeniyle eski yöneticilerin görevden alındığı öne sürülüyor.

AFP'ye göre Seul, bu değişikliklerin ekimde düzenlenen bir askeri geçit töreninde fark edildiğini söylüyor.

Independent Türkçe


İran'da bir dönemin sonu mu, yoksa bir rejimin çöküşü mü?

İran'da bir dönemin sonu mu, yoksa bir rejimin çöküşü mü?
TT

İran'da bir dönemin sonu mu, yoksa bir rejimin çöküşü mü?

İran'da bir dönemin sonu mu, yoksa bir rejimin çöküşü mü?

Husam İytani

İran'daki hükümet yanlısı gösteriler, kısmen Batı'nın Tahran rejiminin çöküşünü öngörmekteki aceleciliğine bir tepki niteliğinde. Yüz binlerce kişi, ekonomik ve siyasi iflasına, 30 yılı aşkın süredir yatırım yaptığı eksenin çöküşüne rağmen mevcut rejimi desteklemek için yürüyüş düzenledi.

Başkan Donald Trump'ın İran ile ticaret yapan ülkelere uygulanan gümrük vergilerinde yüzde 25'lik bir artış açıklamasının ardından, Alman Şansölyesi Friedrich Merz bir adım daha ileri giderek Tahran rejiminin sona yaklaştığını ve “İran liderliğinin son günlerini yaşadığını” söyledi. Merz’in bu açıklaması, güvenlik güçlerinin göstericileri bastırmak için artan güç kullanımını protesto etmek amacıyla Batı başkentlerindeki İran büyükelçilerinin çağrılması dalgasının ortasında geldi. Bu arada, İsrail'de sadece tehdit dili, askeri planlama ve gelecekteki İsrail hava saldırıları operasyonları için hedef seçimi duyuluyor.

İki önemli gözlem var; birincisi, mevcut protestoların, önceki birçok gösteri ve huzursuzluğa kıyasla belirleyici özelliği, kronik ekonomik başarısızlığın ve bunun üstesinden gelememenin, “direniş ekseni” olarak bilinen emperyal projenin çöküşüyle ​​birleşmesidir. Bu eksenin temel işlevi, Irak, Lübnan, Suriye ve Yemen'de görüldüğü gibi, sınırları etrafında tampon bölgeler oluşturarak İran'ı dış tehditlerden korumaktı. Bu bölgeler, 1980-1988 yılları arasında Irak ile yaşanan çatışmada olduğu gibi, İran topraklarında herhangi bir savaşın yaşanmasını önlemek ve İran'ın düşmanlarını nispeten uzak bölgelerde oyalamak için bir kalkan görevi görüyordu.

Bu bağlamda, İran para biriminin rekor seviyelerdeki düşünün ortaya çıkardığı ekonomik çöküşün, rejimin doğası, sosyo-ekonomik politikaları, üretim yöntemleri, kamu malının eşitsiz dağılımı ve yolsuzluk düzeyiyle ilgili yapısal sorunlardan mı kaynaklandığı, yoksa on yıllarca süren ve yabancı yatırımları engelleyen, ülkenin izolasyonunu daha da artıran ağır yaptırımlar ve ambargoların bir sonucu mu olduğu fark etmiyor. Şimdi ön plana çıkan şey, vatandaşların temel ihtiyaçlarını karşılayamamasıdır.

Tahran'daki yetkililer, İran'a karşı eski müttefikleri Beşşar Esed ve Lübnan'daki Hizbullah'a davrandıkları gibi davranacak olan Çin veya Rusya'dan herhangi bir destek beklemiyorlar

İkinci gözlem ise, ABD ve İsrail'in, mevcut protestoları 1979'da iktidara gelen rejimin sonu haline getirmek için ellerinden gelen her şeyi yaptıklarıdır. Batılı müttefikleriyle birlikte, nihai çöküş ister iç baskıdaki artıştan ister bir dış faktörden kaynaklansın, Tahran'daki rejimi devirmek için her türlü çabayı gösterecek ve mevcut tüm güvenlik, ekonomik ve askeri araçları kullanacaklardır. Geçen yıl haziran ayındaki İsrail saldırıları sırasında ortaya çıkan, İran ordusunun ve Devrim Muhafızlarının üst düzey komutanlarının çoğunun ölümüne ve hatta Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan'ın hayatının tehlikeye girmesine yol açan İran’ın korkunç istihbarat ve askeri açığı sonrasında, Venezuela modelinin İran'da da uygulanması oldukça cazip bir seçenek gibi görünüyor.

Şarku’l Avsat’ıın Al Majalla’dan aktardığı analize göre son Şah Muhammed Rıza'nın oğlu Rıza Pehlevi'ye alternatif bir otorite kurma konusunda aşırı güven duyulması, muhtemelen 2009'daki “Yeşil Hareket”in arkasındaki iç muhalif figürlerin, yaşanan olaylar hakkında net bir tavır almadıkları bir dönemde alternatif bir seçenek sunma ihtiyacından kaynaklanıyor. İç muhalefetin net bir tavır almamasının arkasında ise devirmeyi hedefledikleri rejimle olan bağlantıları yatıyor. Dolayısıyla bu noktada, İranlıların çoğunluğunun mevcut rejimi ne pahasına olursa olsun devirmeye mi meyilli olduğu, yoksa 2022'de başörtüsü ve bireysel özgürlüklere getirilen kısıtlamalar sebebiyle patlak veren “Kadın, Özgürlük, Yaşam” gösterilerinden sonra olduğu gibi, şartlı uzlaşmalara varmayı ve tavizler koparmayı mı desteklediği konusunda önemli sorular beliriyor.

Şüphesiz ki, Tahran'daki yetkililer, İran’a karşı eski müttefikleri Beşşar Esed'e ve Lübnan'daki Hizbullah'a davrandıkları gibi davranacak olan Çin veya Rusya'dan herhangi bir destek veya arka çıkma beklemiyorlar.

Trump'ın İran ile ticaret yapanlara gümrük tarifesi uygulama hamlesi ve protestocuların mevcut ivmede öldürülmeye devam edilmesi halinde Tahran'a saldırmak için “çok güçlü planlar” geliştirmeye yönelmesi, Amerika Birleşik Devletleri'nin Dini Lider Ali Hamaney ve rejimini devirmek için mevcut fırsatı kaçırmak istemediğini gösteriyor. Ancak bu, hem modern dünyada hem de antik dünyada muazzam öneme sahip jeostratejik bir kavşakta yer alan, 1,6 milyon kilometrekarelik bir yüzölçümüne sahip ve nüfusu 90 milyondan fazla olan İran için makul bir resim çizmek için yeterli değil.