Tüm ABD Başkanları yalan söyledi ama neden ve ne zaman?

Bazı ABD Başkanları kamu yararına bazıları ise pozisyonlarını ve imajlarını korumak için yalan söyledi

ABD'liler her yıl şubat ayının üçüncü pazartesi gününü Başkanlar Günü olarak kutlar bu yıl da 21 Şubat'a denk geldi (Getty)
ABD'liler her yıl şubat ayının üçüncü pazartesi gününü Başkanlar Günü olarak kutlar bu yıl da 21 Şubat'a denk geldi (Getty)
TT

Tüm ABD Başkanları yalan söyledi ama neden ve ne zaman?

ABD'liler her yıl şubat ayının üçüncü pazartesi gününü Başkanlar Günü olarak kutlar bu yıl da 21 Şubat'a denk geldi (Getty)
ABD'liler her yıl şubat ayının üçüncü pazartesi gününü Başkanlar Günü olarak kutlar bu yıl da 21 Şubat'a denk geldi (Getty)

Tarık eş-Şami
ABD'liler, geçtiğimiz 21 Şubat Pazartesi günü Başkanlar Günü'nü kutlarken Avrupa'da savaş davulları çalıyor. Uluslararası ilişkiler giderek gerginleşiyor. Tam da bu noktada Amerikan başkanlarının özellikle tehlike ve savaş zamanlarında halkına karşı dürüstlüğü ile ilgili hassas ve tartışmalı bir konu yeniden gündeme geliyor. Başkanlar her zaman karşıtları tarafından yapılan yalan ve aldatma suçlamalarıyla karşı karşıya kalmışlardır. Bu suçlama tüm ABD Başkanları’nın takip eden bir suçlamadır. Ama halkın çoğunluğu bir başkanın yalan söylemesini istemese de Washington'daki düşünürlerin ve gözlemcilerin sorduğu soru, başkanın yalan söyleyip söylemediği değil, bunu ne zaman ve neden yaptığıyla ilgilidir. Vatan uğruna yalan söylemek zorunda oldukları durumlarda mı yalan söylüyorlar, yoksa kamuoyundaki imajlarını korumak ya da görevlerinde kalabilmek için mi yalan söylüyorlar?

Başkanlar yalan söylüyor
ABD'liler her yıl şubat ayının üçüncü pazartesi gününü Başkanlar Günü olarak kutlar. Kutlama bu yıl da 21 Şubat'a denk geldi. Başlangıçta ülkenin İngilizlerden kurtulmasına öncülük etmedeki rolü nedeniyle George Washington’un onuruna düzenlenen bu gün daha sonra ABD Başkanı olarak görev yapan herkesin onuruna düzenlenmeye başladı. Ancak kutlama, analistlerin ve gözlemcilerin her yıl başkanların performansını, özellikle de halkına yalan söyleyip söylemediklerini değerlendirmelerini engellemedi. Kanıtlar, ilk Başkan George Washington'dan Abraham Lincoln'e ve Bill Clinton, George Bush, Barack Obama, Donald Trump ve mevcut Başkan Joe Biden’ kadar tüm ABD Başkanları’nın, kamuoyuna yaptıkları açıklamalarda bir şekilde yalan söyleme ve aldatmaya başvurdular. Ancak bazı yeni araştırmalara göre, bazı başkanlar manipülasyon ve aldatma konusunda yetenekli oldukları için diğerlerinden daha aktif ve etkiliydi.
Örneğin, Washington Post, Başkan Joe Biden'ı eleştirenlerin onun da bir yalancı olduğu konusunda ısrar ettiği bir zamanda, Başkan Trump'ın yalanlarına dair bir veri tabanı oluşturdu. Araştırmaların sonucunda dört yıl boyunca 30 bin 573 yalan söylediği tespit edildi. Bunun birkaç örneğini veren New York Post'a göre, medya, ABD halkına yönelik tekrarlanan yalanları görmezden gelmekte suç ortağı oldu.

Çok sayıda aldatma
Bununla birlikte, başkanları yalan söylemek ve aldatmakla suçlama yeni bir mesele değil, Amerikan ulusunun kuruluş zamanından daha çok köleleri serbest bırakmak zorunda kalmamak için iki devlet arasında ileri geri hareket ettiren ilk Başkan George Washington'dan başlayarak, sivil bir merkez olan Hiroşima'yı yanlış bir şekilde askeri üs olarak tanımlayan Başkan Harry Truman'a kadar uzanıyor. Üçüncü Başkan Thomas Jefferson, Lewis ve Clark Seferi’nin gerçek amacı hakkında yalan söylemişti, ki asıl amaç ABD’nin batısının kontrolünü ele geçirme ve Louisiana'yı satın almaktı. Dwight Eisenhower, Sovyetler Birliği üzerinde Amerikan casus uçuşlarının varlığını inkâr ederken yalan söyledi. Daha sonra Sovyet Başbakanı Nikita Kruşçev, uçağı düşürülen ve ABD'nin öldüğünü varsaydığı pilotu gösterdikten sonra yalanı açığa çıktı. John F. Kennedy ise Chicago'dayken, Küba füze krizi hakkında yalan söyledi. Küba'da konuşlandırılan Sovyet füzelerini öğrendi ve Beyaz Saray'daki danışmanlarıyla yanıtı incelemek üzere kendine zaman kazanmak için basına ateşi olduğunu iddia etti. Lyndon B. Johnson Vietnam hakkında, özellikle de Tonkin Körfezi'ne yapılan ve savaşa izin veren kurgusal saldırı hakkında yalan söyledi. Richard Nixon, Watergate skandalında Demokratları gizli gizli araştırdığı konusunda yalan söyledi. George Bush, Irak'ta nükleer silahların varlığı konusunda yalan söyledi. Başkan Bill Clinton, Beyaz Saray stajyeri Monica Lewinsky ile ilişkisi hakkında yalan söyledi. Başkan Barack Obama,  Sağlık Reformu Yasası hakkında yalan söyledi.
Dünyanın diğer tüm halkları gibi, ABD halkı da yalan söyleyen bir başkan ve kamuoyundaki imajını veya makamını korumak için yalan söyleyen başkanlara müsamaha göstermek istemiyor. Vatandaşların çoğunluğu için en önemli olan başkanın yalan söyleyip söylemediği değil, bunu ne zaman ve neden yaptığıdır.

“Aldatma ahlakı”
Ancak yalan konusu, genel olarak başkanların ve politikacıların belirli durumlarda veya kamu yararına yönelik baskılar altında söyledikleri yalanlarla ilgili önemli bir felsefi soruyu gündeme getiriyor. Soru, yalanın neden yasadışı olduğu ile ilgilidir.
Bir Aydınlanma Çağı filozofu olan Immanuel Kant (1724-1804), yalan söyleme hatasına güçlü bir açıklama sunarak, yalan söylemenin ahlaki olarak kabul edilebilir olduğu hiçbir makul durumun bulunmadığını ileri sürdü. Çünkü tüm insanlar, Kant’ın insan onuru olarak adlandırdığı içsel bir değerle doğarlar. Yalan söylemek, insanın en önemli niteliği olan özgür ve rasyonel seçimler yapabilme yeteneğini bozar. Bu nedenle Kant, tehdit veya baskı altında da olsa yalan söylemenin yanlış olduğunu savundu. Bu, Kant'ın felsefesine sempati duymayan düşünürler için bir küçümseme sebebi iken, idealizm peşinde koşanlar ve en iyisi için uğraşanlar için bir kafa karışıklığı kaynağı olmuştur.
Buradaki sorun, filozof Kant'ın, kurbanının nerede olduğunu soran bir katile bile yalan söylemenin her zaman yanlış olduğunu söylüyor gibi görünüyor. Kurbanın yerini katile bildiren kişiyi dürüst yapan nedir? İyi niyetine rağmen cinayetten kısmen sorumludur. Bu, İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra, Nazi subaylarının, onlara zulmetmeleri veya infaz etmeleri için Yahudiler ve diğerlerinin nerede oldukları konusunda bilgi verilip verilmeyeceği konusunda geniş çaplı tartışmalara yol açtı. Bu, dürüstlük ya da yalan söylemeyi gerektiren bir durumdu. Ya da modern çağın filozoflarının desteklediği gibi, Naziler kamu gücünün meşru temsilcileri değildi, dolayısıyla kamu gücünün temsilcilerine yalan söylememek anlamına geliyordu. Bu nedenle, onlara yalan söylemekten kaçınmanın yasal bir yükümlülüğü yoktur.

Yalan söylemenin gerekçeleri
Bu anlayıştan hareketle, bazıları önemli bir siyasi hedefe ulaşmak için yalan söylemek konusunda haklı gerekçe olabileceğini savunuyor. Örneğin, yaklaşan bir askeri operasyon hakkında halka dürüst cevaplar veren bir siyasi lider, bu operasyonu tehlikeye atabilir ve dolayısıyla kamu yararı için yalan söyler ve aldatır. Olaydan sonra insanların bu tür bir aldatmacayı kabul etme olasılıkları daha yüksek olsa da bunu mümkün kılan askeri operasyonun başarısı.
İkinci Dünya Savaşı sırasında, İngiliz hükümeti, Nazi liderliğini, işgal planları ve Nazilerin Normandiya sahilinin 150 kilometre kuzeyindeki Calais'e asker indireceği yanılsaması konusunda aldatmaya çalıştı. Bu durum, Britanya'nın müttefiklerini bile yalan söylemesi ve aldatmasını haklı gösterdi. Nazi Almanya'sını yenmek için ahlaki bir zorunluluğun bu tür bir aldatmacayı haklı çıkaracak kadar güçlü olduğu göz önünde bulundurulmalı. Bu örnek aynı zamanda, dürüstlüğün beklenmemesi gereken düşmanca bir ilişki bağlamında aldatmaya izin verildiğini, vatandaşlara yalan söylemenin haklı olabileceği veya olmayabileceğini de göstermektedir.

Masum yalanlar!
Bu bağlamda, bazıları 1930'larda bazı başkanlık yalanlarını savunmak için gerekçe buluyor. Başkan Franklin D. Roosevelt, Hitler'in Avrupa'ya yayılmasının, liberal demokratik projeye yönelik bir tehdit oluşturduğuna ikna olmuştu. Ancak 1940 seçimlerine hazırlanırken seçmenlerin Avrupa savaşına müdahale etmeyi reddetmesinin baskısı altındaydı. Roosevelt, Amerika'nın savaşa dahil olmasına karşı olduğunu belirtmeyi seçti. Hitler hakkındaki görüşünü açıklamadı. Tarihçi Thomas Bailey, bu sırada savaşa hazırlanmak ve İngiltere'ye gizlice yardım etmek için elinden gelen her şeyi yaptığını söylüyor.
Roosevelt'ten önce, Abraham Lincoln benzer hesaplamalar yaptı. İç savaş sırasında Güney Konfederasyon liderleriyle yaptığı müzakerelerde kasten kaçınma taktikleri kullandı. Konfederasyonlardan koşulsuz teslim olmak isteyen partisindeki birçok kişiye yalan söyledi, ancak yaptığı şey Birleşik Devletler'in birleşik bir ulus olarak korunmasında etkili oldu.

İyi ve kötü yalanlar
Ancak asıl sorun, çok sayıda başkanlık yalanının, Başkan Bill Clinton'ın Lewinsky ile ilişkisi hakkında ya kendi çıkarına ya da onun başkanlığını korumak için söylediği yalanlar gibi önemli hedeflerle kolayca ilişkilendirilememesidir. Aynı şekilde, Başkan Richard Nixon'ın destekçileri tarafından Watergate'e yapılan saldırı hakkında hiçbir şey bilmediğinde ısrar etmesi de büyük bir yalandı. Nixon'ın hukuk danışmanı John Dean'e göre, yıllar sonra Başkan’ın Demokratik Ulusal Komite karargahını soyma planını bildiğini ve onayladığını açıkça belirtti. Bu, Nixon'ın başkanlığını bitiren skandal oldu. Her iki durumda da Clinton ve Nixon, başkanlıklarına yönelik ciddi bir tehditle karşı karşıya kaldılar ve Amerikan ulusunu kurtarmak için değil, konumlarını ve imajlarını korumak için yalan söylemeyi seçtiler.

Biden, Trump ve gerçek
Washington Üniversitesi'nde Kamu Politikası Profesörü olan Michael Blake, Başkan Trump'ın muhtemelen çoğu başkandan daha fazla yalan söylediğini söylüyor. Ancak yalanlarıyla ilgili çarpıcı olan şey, merkezi bir siyasi çıkara hizmet etmekten ziyade kendi imajını savunmasıydı. Bu yalanlar aynı zamanda sadakat testiydi. Yakın çevresi yalanlarını tekrarlayarak kendisine vefasını gösterirken, Trump seçim hilesi iddialarını tekrarlamayan Cumhuriyetçi Parti üyelerine hain diyerek saldırdı.
Son araştırmalar Başkan Biden'ın yalan söyleme konusunda henüz Başkan Trump ile aynı seviyede olmadığını gösteriyor. Ancak, geçmişi ve hayatının gençlik dönemi ile ilgili birçok konuda ve bazı politikaların maliyeti konusunda aldatıcı ve yanıltıcı iddialarda bulundu. Bu yalanlar ahlaki açıdan, çatışma ve beceri gerektiren savaş sırasında, kimse düşmandan dürüstlük beklemediği için önceki Başkanlar Roosevelt ve Lincoln'ün savaş ya da siyasetle ilgili yalanlarından daha az haklı görünüyor. Belki de başkanlar siyasette rakiplerine karşı dürüst olmamalı. Bazı siyaset felsefecileri, siyaset düşmanca bir oyun haline geldiğinde, politikacıların diğerini aldatmaya çalışmalarının affedilebilir olduğuna inanıyorlar.
Başkan Biden, iki parti arasındaki uçurumu kapatmak ve yasama projelerinin gündeminde anlaşmak amacıyla Cumhuriyetçi Parti ile olan ilişkilerinde bu fikre dayanabilir. Ancak bu son gerekçe, düşmanlık bağlamında siyasi muhaliflere yalan söylemeye izin verebileceğinden yeterli olmayabilir. Fakat Başkanların söylediği yalanlar genellikle seçmenlere yöneliktir ve bu tür bir aldatmayı haklı çıkarmak zor görünmekte.
Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı analize göre garip bir şekilde, araştırmalar gösteriyor ki, modern başkanlar, sosyal medyanın ortaya çıkmasından önce görev yapan başkanlara kıyasla, yalanlarını itiraf etmeyi ve doğru olmadığını söylemeyi daha zor kabul ediyor.



Eski Güney Kore Devlet Başkanı, sıkıyönetim ilan ettiği gerekçesiyle ömür boyu hapis cezasına çarptırıldı

Eski Güney Kore Devlet Başkanı Yoon Suk Yeol (Reuters)
Eski Güney Kore Devlet Başkanı Yoon Suk Yeol (Reuters)
TT

Eski Güney Kore Devlet Başkanı, sıkıyönetim ilan ettiği gerekçesiyle ömür boyu hapis cezasına çarptırıldı

Eski Güney Kore Devlet Başkanı Yoon Suk Yeol (Reuters)
Eski Güney Kore Devlet Başkanı Yoon Suk Yeol (Reuters)

Güney Kore’nin eski Devlet Başkanı Yoon Suk Yeol, 2024’ün sonlarında kısa süreli sıkıyönetim ilan etmesi nedeniyle bugün ömür boyu hapis cezasına çarptırıldı.

Seul Merkez Bölge Mahkemesi yargıcı Ji Gwi-yeon, karar duruşmasında “İsyan suçundan Yoon’u ömür boyu hapis cezasına mahkûm ediyoruz” ifadesini kullandı.

Böylece eski muhafazakâr lider, savcılığın talep ettiği idam cezasından kurtulmuş oldu.

Yoon Suk Yeol, 3 Aralık 2024 akşamı yaptığı sürpriz konuşmada sıkıyönetim ilan etmiş ve orduya Ulusal Meclis’e girme talimatı vermişti. Ancak askerler tarafından kuşatılan binaya yeterli sayıda milletvekili girmeyi başarmış, yapılan oylamada bu güç kullanımına karşı karar alınmış ve dönemin devlet başkanı geri adım atmak zorunda kalmıştı.

Sivil yönetim fiilen yalnızca altı saatliğine askıya alınsa da, söz konusu girişim ülkede derin ve uzun süreli bir siyasi krize yol açmıştı.

Gözaltında yargılanan Yoon, bu eylemleri nedeniyle nisan ayında görevden alınmıştı.

Mahkemenin, eski Savunma Bakanı Kim Yong-hyun’u da mahkûm etmesinin ardından, Yoon ile birlikte yargılanan diğer sanıklar hakkında da kısa süre içinde karar vermesi bekleniyor.


İran-ABD müzakereleri: Ortadoğu’yu değiştirme planı ne olacak?

Fotoğraf: Axel Rangel Garcia
Fotoğraf: Axel Rangel Garcia
TT

İran-ABD müzakereleri: Ortadoğu’yu değiştirme planı ne olacak?

Fotoğraf: Axel Rangel Garcia
Fotoğraf: Axel Rangel Garcia

Elie Kuseyfi

Salı günü Cenevre'de Rusya-Ukrayna ve ABD-İran müzakerelerinin eş zamanlı olarak yapılması sadece bir tesadüf müydü? Yoksa bu, her iki müzakereye de katılan, Moskova ve Kiev arasında arabuluculuk yapan ve Umman arabuluculuğuyla İran ile müzakere eden ABD'nin kasıtlı bir hamlesi miydi? Bu eş zamanlılığın nedeni, Cenevre'deki her iki müzakereye de katılan Steve Witkoff ve Jared Kushner'in orada bulunması olabilir. İki müzakere oturumunun aynı şehirde yapılması, onları başka bir yere gitmekten kurtardı ve bu da bilhassa Başkan Donald Trump'ın her iki sorunu, özellikle de Rusya-Ukrayna çatışmasını çözmekte acele etmesi nedeniyle görevlerini hızlandırmaya katkıda bulunabilir. Nitekim Trump, Kiev'i hızla bir anlaşmaya varmaya teşvik ediyor ve bu durum Cumhurbaşkanı Volodimir Zelenskiy'yi kızdırdı, Trump'ın kendisine uyguladığı baskının hiçbir gerekçesi olmadığını belirtti.

İki konu arasında ortak bir bağlantı arayışı, bizi perşembe günü Umman Denizi ve Hint Okyanusu'nda iki ülke arasında yapılacak ortak tatbikatlarla yeni bir seviyeye ulaşacak olan Rus-İran askeri iş birliğine götürüyor. Ancak en önemli konu, Tahran'ın Ukrayna şehirlerini bombalamak için Moskova'ya insansız hava araçları tedarik etmesi olmaya devam ediyor. Fakat bu neden, İran'ın nükleer dosya dışında herhangi bir konuyu görüşmeye hazır görünmemesi nedeniyle biraz olasılık dışı görünüyor. Her ne olursa olsun, bu iki müzakere turunun aynı şehirde eş zamanlı olarak yapılması, bizi bugün dünyadaki en önemli ve ABD’nin de tamamen dahil olmuş durumda olduğu iki olay ile karşı karşıya bırakıyor.

Bu da bizi, İran-ABD müzakerelerinin bölgedeki diğer tüm dosya, çatışma ve anlaşmazlıkların önüne geçtiği bölgeye götürüyor. Ancak burada gündemde olan soru, bu müzakerelerin bu çatışmaların ve anlaşmazlıkların seyrine bir etkisi, daha doğrusu bu çatışmaların ve anlaşmazlıkların, özellikle de İsrail'in Gazze Şeridi'ne yönelik savaşının ve bölgesel sonuçlarının, bu müzakerelerin seyrine bir etkisi olup olmadığıdır. Daha önemli olan soru ise iki yıldan fazla süren ve yeni jeopolitik gerçeklikler yaratan, İran'ın stratejik konumunda bir gerilemeye yol açan savaşın sonucundan bağımsız olarak Washington ve Tahran arasında bir anlaşmaya varılıp varılamayacağıdır. Bu nedenle, Washington ve Tahran arasındaki müzakereler bağlamında sorulan temel soru, Hizbullah ve Hamas'ın zayıflaması, Suriye rejiminin devrilmesi ve ABD-İsrail'in İran'ın derinliğine yönelik saldırıları, dahası İran'daki eşi benzeri görülmemiş iç bölünmeden sonra, bu müzakerelerin beklenen sonuçlarının İran'ın stratejik konumundaki bu gerilemeyi yansıtıp yansıtmayacağıdır. Keza Tahran'ın Donald Trump'ın onunla bir anlaşmaya varma arzusunu göz önünde bulundurarak, bu gerilemeyi telafi edip edemeyeceğidir.

Devam eden Amerikan askeri yığınağı bölgesel endişeleri yansıtmakla kalmıyor, aynı zamanda Başkan Trump'ı destekleyen MAGA hareketi içinde bile temel Amerikan hassasiyetlerine dokunuyor

 Her ne pahasına olursa olsun bir anlaşma mı?

Başka bir deyişle, Amerikan Başkanı, bölgesel savaşın tüm sonuçlarını ve İsrail'in tüm kırmızı çizgilerini, özellikle de İran’ın füze programı ve Tahran tarafından desteklenen bölgesel milis gruplar meselesiyle ilgili kırmızı çizgilerini göz ardı ederek, İran ile her ne pahasına olursa olsun anlaşmak mı istiyor? Önceliği, içeriği İran'ın stratejik konumundaki gerilemeyi yansıtmasa ve İran rejimini hem içeride hem de uluslararası alanda kurtarsa bile, İran ile bir anlaşmaya varmak mı?

Trump gibi bir başkanın ne istediğini tahmin etmek zor olsa da İran nükleer meselesini çevreleyen koşullar, ABD Başkanı’nın herhangi bir anlaşmayı kabul edebileceğini göstermiyor. Ancak bu, İran dosyasını yönetmenin onun için kolay olacağı anlamına gelmiyor. Hatta Rusya-Ukrayna savaşı dosyası ve uzun süreli sonuçlarını yönetmekten bile daha zor olabilir. Şüphesiz ki, Başkan ve genel olarak Amerikalılar için iki konu arasındaki temel fark, ABD'nin, 28 Aralık'ta Tahran'daki rejime karşı protestoların başlamasından bu yana Ortadoğu'da olduğu gibi, Rusya-Ukrayna savaşında doğrudan asker konuşlandırmaması ve askeri yığınak yapmamasıdır.

dcf
Umman Dışişleri Bakanı Bedr bin Hamad el-Busaidi, ABD Özel Temsilcisi Steve Witkoff ve ABD Başkanı Donald Trump'ın damadı Jared Kushner, İsviçre'nin Cenevre şehrinde ABD ve İran arasında yapılacak dolaylı görüşmeler öncesinde, 17 Şubat 2026 (Reuters)

Bu devam eden ABD askeri yığınağı bölgesel endişeleri yansıtmakla kalmıyor, aynı zamanda Başkan Trump'ı destekleyen MAGA hareketi içinde bile ABD'deki temel iç hassasiyetlere dokunuyor. Zira MAGA hareketinin Cumhuriyetçi Başkan ile temel anlaşması, ABD'nin yabancı savaşlara karışmaması üzerine kurulu. Bu durum şimdi ABD'nin İsrail'e verdiği desteğe de yansıyor. Geçtiğimiz kasım ayında yapılan bir YouGov anketi, 45 yaşın altındaki Cumhuriyetçi seçmenlerin yüzde 51'inin, 2028 başkanlık ön seçimlerinde İsrail'e vergi mükelleflerinin vergileri ile finanse edilen silah transferlerini azaltmayı savunan bir adayı desteklemeyi tercih edeceğini gösterirken, sadece yüzde 27'si İsrail'e silah tedarikini artırmayı veya sürdürmeyi savunan bir adayı tercih ettiklerini söyledi. Bu, Trump destekçilerinin geniş bir kesiminin “Önce ABD” veya “ABD'yi Yeniden Harika Yap” gibi sloganlara dair anlayışını yansıtıyor ve bu anlayış, bu sloganların kapsamının ABD'nin ötesine uzandığını dikkate almıyor. Ancak, başka iki anket, Amerikalıların yüzde 59'unun geçen haziran ayında İran nükleer tesislerine yapılan ABD saldırısını onayladığını gösterdi. Dolayısıyla olası bir askeri saldırıya desteğinin veya muhalefetinin, saldırının hedeflerine ulaşmadaki başarısına bağlı olduğu göz önüne alındığında, Trump'ın İran ile ilgili herhangi bir kararını etkileyen iç Amerikan faktörü tek yönlü değildir. Trump, tabanına diplomasiye bir şans verdiği ancak bunun ABD çıkarları için olumlu sonuçlar vermediği gerekçesini sunabilir.

Mevcut ABD askeri yığınağı, iki uçak gemisi, 12 savaş gemisi, yüzlerce savaş uçağı ve çok sayıda hava savunma sistemini içerirken, Ortadoğu'ya silah ve mühimmat taşımak için 150'den fazla askeri kargo uçuşu gerçekleştirildi

Cenevre turunda bir ilerleme kaydedildi mi?

Washington ve Tahran arasında yeniden başlatılan müzakerelerin salı günü Cenevre'de yapılan ikinci turunun gidişatı bu bağlamda anlaşılabilir. İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi'nin “ABD ile temel ilkeler konusunda bir uzlaşıya varıldığı ve önceki tura kıyasla olumlu gelişmeler olduğu” yönündeki açıklamalarının verdiği iyimserlik esintisine rağmen, konu her zamankinden daha karmaşık görünüyor. Zira Donald Trump'ın, ABD'nin Ortadoğu'daki stratejisinde tam bir darbe gerçekleştirmeye hazır olmadığı sürece, İsrail pahasına İran için stratejik kazanımlar garanti eden bir anlaşmaya varabileceğini hayal etmek zor; ki bunun için henüz hiçbir işaret de yok.

İranlı üç yetkilinin New York Times'a verdikleri demeçlerde, Tahran'ın Trump'ın başkanlığı döneminde uranyum zenginleştirmeyi askıya almaya ve yaptırımların, petrol ambargosunun kaldırılması karşılığında Washington'a yatırım fırsatları sunmaya istekli ve hazır olduğunu belirtmeleri bile mevcut durumla uyumsuz görünüyor. Zira İran dosyası ile ilgili olarak mevcut durum iki nokta ile özetlenebilir; birincisi, Tahran rejimi hem iç hem de uluslararası alanda en zor stratejik gerileme dönemini yaşıyor. İkincisi, İsrail, ABD'nin desteğiyle bölgedeki stratejik konumunu sağlamlaştırmaya çalışıyor. Bu nedenle, ABD'nin İran ile yapacağı herhangi bir anlaşma bu denklemi alt üst etmemelidir. Aksi takdirde, bu anlaşma ABD'nin aleyhine İran’ın elde edeceği açık bir kazanç ve ana müttefiki İsrail için bir kayıp anlamına gelecektir.

Bu sebeple, Arakçi'nin “olumlu gelişmeler, Washington ile yakında bir anlaşmaya varacağımız anlamına gelmiyor, ancak süreç başladı” şeklindeki açıklaması, ABD Başkan Yardımcısı J.D. Vance'in de müzakerelerin iyi ilerlediği ancak İranlıların Trump tarafından belirlenen kırmızı çizgileri kabul etmeye istekli olmadığı yönündeki açıklaması, bu müzakereleri çevreleyen zorlukları yansıtıyor. Müzakerelerin İran'ın pazartesi günü Devrim Muhafızları gözetiminde stratejik Hürmüz Boğazı'nda tatbikatlara başlayacağını duyurması veya son 24 saat içinde bölgeye F-35, F-22 ve F-16'lar da dahil olmak üzere 50 ilave ABD savaş uçağının ulaşması gibi iki taraf arasında devam eden askeri gerilim ortamında gerçekleştiği göz önüne alındığında, kendisini çevreleyen zorluklar daha iyi anlaşılacaktır. Bu uçaklarla birlikte ABD'nin mevcut askeri yığınağı halihazırda iki uçak gemisi, yaklaşık on iki savaş gemisi, yüzlerce savaş uçağı ve çok sayıda hava savunma sistemini içeriyor. Ayrıca, Ortadoğu'ya silah ve mühimmat taşımak için 150'den fazla askeri kargo uçuşu gerçekleştirildi. Ancak bu devasa yığınak, büyüklüğüne rağmen, 2003 yılında Saddam Hüseyin rejiminin devrilmesinin arifesindeki Amerikan askeri yığınağının boyutuna henüz ulaşmadı. O zamanlar altı taarruz grubu bulunurken, şimdi sadece iki grup var. Bazı İsrailli seslere göre bu durum, Trump bunun olabilecek en iyi şey olacağını söylemiş olsa da İran'da rejim değişikliğini amaçlamadığının kanıtıdır.

İsrail, son üç yılda rakiplerine indirdiği tüm darbelere rağmen, şu anda rahat bir stratejik konumda olduğunu iddia edemez

Ancak, ABD merkezli Axios sitesi, bilgi sahibi kaynaklara atıfta bulunarak dün Trump yönetiminin artık İran ile “büyük bir savaşa” girmeye daha yakın olduğunu ve mevcut diplomatik çabaların başarısız olması durumunda bunun yakında gerçekleşebileceğini bildirdi. Ayrıca, İran'a karşı askeri operasyonun, sınırlı operasyonlardan ziyade tam ölçekli bir savaşa daha yakın, haftalarca sürecek geniş bir harekata dönüşebileceği tahmininde bulundu. Bu harekatın, geçen yıl haziran ayındaki 12 günlük savaştan daha geniş kapsamlı ve daha büyük etkiye sahip ortak bir ABD-İsrail harekatı olabileceğine de işaret etti.

Bu da müzakere sürecinin hem ABD hem de İsrail tarafından savaşa hazırlanmak için daha fazla zaman kazanmak amacıyla kullanılan bir geciktirme taktiği mi yoksa Trump'ın İsrail'in taleplerini göz ardı eden bir anlaşmaya gerçekten hazır olup olmadığı sorusunu yeniden gündeme getiriyor. Bu talepler arasında, Binyamin Netanyahu'nun sadece zenginleştirmeyi durdurmakla kalmayıp tüm nükleer altyapının ortadan kaldırılmasında ısrar ettiği nükleer program, Tel Aviv'in menzili 300 kilometreyi geçmeyen füzelerle sınırlandırılmasını istediği İran'ın balistik füze cephaneliği yer alıyor. İsrail, özellikle füze programlarının uluslararası alanda ele alınması konusunda, taleplerini savunurken 1991'deki Irak ve 2003'teki Libya örneklerini gösteriyor. Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre buna ek olarak, İsrail'in Tahran’ın onlara desteğinin kısıtlanmasını talep ettiği İran yanlısı milis gruplar sorunu da var. Buna karşılık, Tahran müzakereleri füze ve milis gruplar sorunlarını içerecek şekilde genişletmeyi, keza nükleer programını tamamen bitirmeyi reddediyor.

fvgb
İsviçre Dışişleri Bakanı ve Federal Konsey Üyesi Ignazio Cassis ve İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, Cenevre'de İsviçre ve İran arasında yapılan ikili görüşme sırasında, 17 Şubat 2026 (Reuters)

Bütün bunlar Donald Trump'ı zor bir ikilemle karşı karşıya bırakıyor. Bir yandan, bölgesel müttefiklerinin çekinceleri ve potansiyel maliyetler ve riskler göz önüne alındığında, İran'a karşı askeri harekatı önleyecek bir anlaşma istiyor. Diğer yandan, Tahran ile iki yıldan uzun süren en uzun bölgesel savaşını yürüten İsrail'in bölgedeki stratejik üstünlüğünü zayıflatacak bir anlaşmaya varamaz. Aynı zamanda İsrailli güvenlik yetkilileri, Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın “Sünni dünyayı birleştirerek ve Mısır gibi eski Arap düşmanlarını da içeren yeni bir bölgesel sistem kurarak” İsrail'i diplomatik olarak kuşatmaya çalıştığı değerlendirmesinde bulunuyor. Onlara göre Ankara'nın amacı, İran’ın ateş duvarını İsrail'i çevreleyen birleşik bir Sünni diplomatik duvarla değiştirmek, böylece İsrail'in manevra özgürlüğünü azaltmak ve onu siyasi olarak izole etmektir. Bu nedenle, İsrail, son üç yılda rakiplerine indirdiği tüm darbelere rağmen, şu anda rahat bir stratejik konumda olduğunu iddia edemez. Bu durum, ana müttefiki olan ABD'nin çıkarlarını ve stratejik konumunu da etkiliyor. Yahut en azından, bu durum Washington'u İsrail ve bölgedeki diğer müttefiklerinin çıkarlarını dengelemek gibi zorlu, hatta çok meşakkatli bir görev ile karşı karşıya bırakıyor. Ancak, tasavvur edilmesi ve anlaşılması daha zor olan, Trump'ın, zamanlaması ve içeriğiyle, Netanyahu'nun son iki yıldır ABD’nin büyük finansmanıyla desteklenen “Ortadoğu'yu değiştirmek” ile ilgili tüm açıklamalarını kesin ve nihai olarak geçersiz kılacak bir anlaşma yoluyla İran'ı kurtarma hamlesinde bulunmasıdır.


Lara Trump açıkladı: Başkan, dünya dışı yaşamın keşfini duyurmak için bir konuşma hazırladı

ABD Başkanı Donald Trump’ın gelini Lara Trump (Reuters)
ABD Başkanı Donald Trump’ın gelini Lara Trump (Reuters)
TT

Lara Trump açıkladı: Başkan, dünya dışı yaşamın keşfini duyurmak için bir konuşma hazırladı

ABD Başkanı Donald Trump’ın gelini Lara Trump (Reuters)
ABD Başkanı Donald Trump’ın gelini Lara Trump (Reuters)

Lara Trump, ABD Başkanı Donald Trump’ın, uzaylıların keşfi ilan edilirse okumak üzere önceden hazırlanmış bir konuşması olduğunu açıkladı.

43 yaşındaki Lara Trump, bu açıklamayı dün yayımlanan Pod Force One adlı podcast bölümünde yaptı. Söz konusu açıklama, eski Başkan Barack Obama’nın geçen hafta sonu yapılan röportajında uzaylıların varlığına dair yaptığı açıklamalara atıfla geldi.

Podcast sırasında sunucu Miranda Devine, Lara’ya “Eski Başkan Obama yakın zamanda bir podcastte uzaylılara inandığını ve başkanlığı sırasında bir şeyler gördüğünü ima etti. Başkanla UFO konusunu konuştunuz mu? Sizce bu konuda bir açıklama yapacak mı?” diye sordu.

Lara Trump yanıtında, “Komik olan şu ki, eşim Eric ile birlikte babasına bunu sorduk ve ‘Sen ne biliyorsun?’ dedik” ifadesini kullandı. Başkan’ın, kendisine ve Eric’e dünya dışı yaşam olasılığı sorulduğunda ‘bir şeyler saklıyormuş gibi davrandığını’ belirtti.

Lara sözlerini şöyle sürdürdü: “Ben ve Eric dedik ki, Tanrım, her şeyi bize anlatmak bile istemiyor, belki bunun ötesinde bir şey var. Farklı kaynaklardan duydum ki, babam bunu bizzat söylemiş: Bir konuşması var ve doğru zamanda bunu açıklayacak… Ne zaman olacağını bilmiyorum… Belki de bu, dünya dışı yaşamla ilgili bir konudur.”

Bu açıklamalar, eski Başkan Barack Obama’nın hafta sonu katıldığı bir podcastte yaptığı yorumların ardından geldi. Obama, uzaylılarla ilgili soruya, “Varlar, ama ben görmedim ve bir yerde tutulduklarını sanmıyorum. Herhangi bir yer altı tesisi yok, tabii ki ABD Başkanı’ndan saklanan devasa bir kompleks yoksa” yanıtını vermişti.

Obama’nın sözleri internet ortamında geniş yankı uyandırdı ve bunun üzerine Instagram hesabından bir açıklama yaptı. Açıklamasında, “Hızlı tur formatına uymaya çalışıyordum, ama konu büyük ilgi görünce açıklama yapayım. İstatistiksel olarak ev çok geniş, bu da yaşam olasılığını artırıyor” dedi.

Eski başkan ayrıca, “Yıldız sistemleri arasındaki mesafeler çok büyük, bu nedenle uzaylıların bizi ziyaret etme olasılığı düşük. Başkanlığım sırasında uzaylılarla iletişim olduğuna dair herhangi bir kanıt görmedim” ifadelerini kullandı.

Yıllardır, özellikle Nevada eyaletinin güneyinde gizemli Area 51 üssüyle ilgili olarak, uzaylılar ve UFO varlığı üzerine spekülasyonlar devam ediyor. Geçen yıl yayımlanan bir belgesel, Trump’ın yakın zamanda başka yaşam formlarını tanıyabileceğine işaret etmişti.

Tüm bu iddia ve spekülasyonlara rağmen Donald Trump, görevine geri dönmesinin ardından uzaylıların varlığı konusunda henüz kesin bir açıklama yapmış değil.