Arap dünyasındaki parlamento seçimlerinin bir faydası var mı?

Siyaset biliminde hükümetin var oluş nedeninin halk, toprak ve egemenlikten oluştuğu konusunda bir fikir birliği vardır

Irak'ın başkenti Bağdat'ta görevli bir sandık kurulu (Reuters)
Irak'ın başkenti Bağdat'ta görevli bir sandık kurulu (Reuters)
TT

Arap dünyasındaki parlamento seçimlerinin bir faydası var mı?

Irak'ın başkenti Bağdat'ta görevli bir sandık kurulu (Reuters)
Irak'ın başkenti Bağdat'ta görevli bir sandık kurulu (Reuters)

Fidel Sbeity
Arap ülkelerinde düzenlenen parlamento seçimleri, herhangi bir ülkedeki gibi genel seçimlerin demokrasinin doruk noktası olarak kabul edildiği ya da halkın parlamentodaki temsilcilerini seçtiği seçimler olmamıştır. Tüm güçlerin kaynağının ve siyasi otoritedeki temsilcilerini seçenin halk olduğu fikrinin binlerce yıllık geçmişi vardır. Halk, siyasi otoritedeki temsilcilerini seçer. Bu temsilciler de, halklarını ve ülkelerini, parlamentonun halkın çıkarına olan yasaları denetleme, yasama ve yürürlüğe koyma gibi görevleri yerine getirmesi koşuluyla yönetecek hükümeti ve ilgili yürütme organını seçerler.

Demokrasi ve uyum
Hükümet, halkının çıkarlarına hizmet etmek için çalışır. Bu yüzden hükümetin çoğunluk ya da belli bir kesim tarafından seçilmesi demokrasinin temsil edilmesi bakımından dünya genelinde büyük önem kazanmıştır. Hükümetin, daha doğrusu devletlerin varoluşlarının halk, toprak ve egemenlikten oluşan üç koşul bir arada bulunmadan gerçekleşemeyeceği tüm dünyada siyaset bilimi tarafından kabul görmüştür. Bu koşullardan birinin dahi sağlanamaması hükümetin varoluş nedenini kaybetmesine yol açar. Buradaki en önemli unsur halktır. Halksız bir hükümet yok sayılabilir. Egemenliği olmadığında başarısız bir hükümet olduğu ya da örneğin dışarıdan bir düşmanın müdahalesi nedeniyle tüm topraklarında egemenliğini dayatamadığı takdirde işgal edilmiş sayıldığı da söylenebilir. Ayrılmayı talep eden yahut devletten daha güçlü mali ve askeri imkanlara sahip olan bir grup insan nedeniyle hükümetin tüm bölgeyi kontrol edemediği veya yöneticilerinin gücü zorla ele geçirdiği ya da seçim yoluyla iktidara gelmelerine rağmen devletin mali ve siyasi imkanlarını zorla gasp ettiği zaman da bunlar başarısızlık olarak kabul edilebilir.
Arap dünyasında 2011 yılında başlayan ve Arapların ‘Arap Baharı’ mı yoksa ‘Arap Sonbaharı’ mı olarak adlandıracakları konusunda anlaşamadıkları ayaklanmalardan önce parlamento seçimlerinin, ya tek partinin ve onun lideri olan diktatörün egemenliğinden ya da ‘uzlaşı’ veya ‘uzlaşmaya dayalı demokrasiden’ dolayı pek etkili oldukları söylenemez.
Arap devrimlerinden önce çoğu Arap ülkesinde en üst makamdaki lider, parlamentonun tüm yetkilerini sınırlandırır, hatta seçimlerde kimin aday olacağını bile seçerdi. Böylece parlamento onun emri altında olurdu.
Arap ülkelerinde diktatör rejimlerini devirmek ve halkın insana yakışır bir hayat sürmesini ve ifade özgürlüğü kazanmasını sağlayan demokratik rejimler kurmak amacıyla patlak verdiği düşünülen halk ayaklanmalarının ardından yapılan ve herkesin şeffaf ve hilesiz olduğunu düşündüğü seçimlerin sonuçları çoğu kez iptal edildi.
Bu durum daha önce Mısır, Libya ve Cezayir için olduğu gibi şu an Irak, Lübnan, Tunus ve Sudan için de geçerli. Bu saydıklarımız, devrimlerden sonra bile halkın iktidarı eski rejimlerin tekellerinden kurtarmak için önceki devrimlerin üzerine başka devrimler yapmak zorunda kaldıkları ülkelerdir. Tüm bunlara rağmen, bahsi geçen ülkeler, halen parlamento seçimleri yapılması yahut yapıldıysa sonuçlarına uyulması konusunda büyük sıkıntılar yaşıyorlar.

Lübnan ve pasif seçimler
Lübnan’daki uzlaşmacı demokrasiyi örnek olarak ele alalım. Adı, ülkedeki tüm kesimlerin ve grupların arasındaki uyumluluğa dayandırılsa da, çoğu zaman bu küçük ülkede normal siyasi hayatın bozulmasının nedeni uzlaşmacı demokrasidir.   
Irak'ta olduğu gibi bazı Arap ülkeleri, bazı durumları ‘Lübnanlaştırıyorlar’. Yani fiili seçim sonuçları yerine uzlaşmacı demokrasiye başvuruyorlar.  Taraflar, bir grup siyasi partinin temsil edilememesinin ulusal ‘uzlaşı’ terazisinde dengesizliğe yol açacağı gerekçesiyle seçim sonuçlarını ve hükümetin bu sonuçlara göre kurulmasına karşı çıkıyorlar. Sanki seçimler hiçbir değeri olmayan birer formaliteden ibaretmiş ya da demokratik bir folklormuş gibi yahut sonuçlar, kazanan ya da kaybeden taraflardan bağımsız olarak önceden biliniyormuş gibi davranıyorlar.
Eski Lübnan Başbakanı Refik el-Hariri'nin 2005 yılında uğradığı suikast sonucunda hayatını kaybetmesinin ardından yapılan parlamento seçimleri, Hariri’nin katillerinin uluslararası bir mahkeme karşısına çıkarılmasını isteyenler ile o dönem Lübnan'ın hamisi olan Suriye rejimine yakınlıklarıyla bilinen ve doğrudan Refik Hariri suikastıyla suçlananlar arasında, açık bir rekabet içinde gerçekleşti. Seçimler sonucunda Başbakan Hariri’nin katilleri ve Lübnan’daki Suriye askerleri ile müttefikleri karşısında ayaklanan Lübnanlıları temsil eden 14 Mart İttifakı mecliste çoğunluğu sağladı.
Ancak bu meclis çoğunluğu, Lübnan'ın tarihindeki o dönüm noktası olan, çoğunluğu elde edemeyenler partilerin dahi yer aldığı bir hükümetin kurulmasına engel olmadı. Dönemin Başbakanı Fuad Sinyora, Refik Hariri ve arkadaşlarının katillerinin yargılanması için hükümet aracılığıyla Uluslararası Mahkemeye başvurulmasına karar verdi. Seçimlerde kaybeden (Şii) Hizbullah ve (Maruni Hristiyan) Özgür Yurtsever Hareketi, bir buçuk yıl boyunca başkent Beyrut’un merkezini işgal ederek bu karara karşı çıktılar.
Sinyora’dan sonra göreve gelen Başbakan Saad Hariri’nin hükümetindeki Şii milletvekillerinin istifa etmesinin ardından bir hükümet krizi yaşandı. Bu esnada dönemin Başbakanı Hariri, Beyaz Saray'ı ziyaret ediyordu. Eski ABD Başkanı Barack Obama ile başbakan olarak girdiği görüşmeden Lübnanlı tarafların ‘uyumsuzluk’ olarak adlandırmayı tercih ettikleri durum çerçevesinde ‘tüzük dışı’ bir hükümetin istifa eden başkanı olarak çıktı.
Ancak Lübnan'daki uzlaşmacı demokraside mesele burada bitmedi. Ülkede, 17 Ekim 2019’da halk protestoları başladı. Tüm siyasi partiler, Hizbullah'ın Lübnan’ın egemenliği ve otoriteleri üzerindeki mutlak kontrolüne itiraz ettiler. Hizbullah Hareketi Genel Sekreter Yardımcısı Şeyh Naim Kasım’ın seçimlerin değişim için son demokratik araç olduğuna inanan tüm Lübnanlılara “Bundan sonra seçim sonuçlarını beklemesinler, çünkü sonuçlar ne olursa olsun, bu mevcut statükoyu bir zerre dahi olsa değiştirmeyecek” diyene kadar sistemin yeniden rayına oturması için 15 Mayıs 2022 tarihinde yapılması planlanan parlamento seçimleri bekleniyordu. Hatta Kasım, seçimleri bekleyenleri yabancı büyükelçiliklerin ajanları olmakla ve Hizbullah'ın devletin eklemleri üzerindeki mutlak kontrolünü kaldırmak için onlardan fon almakla suçladı.
Irak’taki durum da Lübnan'daki duruma oldukça benziyor. Çünkü seçim sonuçlarını reddeden taraf, Hizbullah'ın müttefiki olmakla ve İran'dan mali ve siyasi destek almakla açıkça övünen tarafla aynı.
Irak’taki parlamento seçimleri, yüzlerce kişinin hayatını kaybettiği öne sürülen büyük bir halk hareketinin ardından gerçekleşti. Bu halk hareketine katılan Iraklılar, değişimin yanı sıra Araplara yakın ve Lübnan gibi Arap-İran çatışmasında yer almayan bir Irak Arap devleti inşa edilmesini talep ettiler.
Irak halkı seçimlerde bu arzularını dile getirdiğinde ve Iraklıların beklentilerine uygun hareket edenleri seçtiğinde, kaybedenler sonuçları reddetti. Oylar yeniden sayıldıysa da sonuçlar değişmedi. Bu nedenle, yukarıda bahsi geçen taraf, siyaset sahnesinde yer alabilmek için başka bir yol izledi ve sonuçları kabul etti. Ancak Irak hükümetinin tıpkı Lübnan'da olduğu gibi tüm partileri içeren uzlaşmacı bir hükümet olması şartıyla hükümete katılmayı talep etti. Bu da parlamento seçimlerinin sonuçlarının pratikte bir değeri olmadığı anlamına geliyor.

Tunus, Sudan ve Libya
Tunus'ta ise durum tamamen farklı. Doğrudan halk tarafından seçilen cumhurbaşkanı, halk tarafından seçilen parlamentonun çalışmalarını askıya aldı. Tunus demokrasisinin ve siyasi partilerinin tutumlarının bozulmasına katkıda bulundu. Halen tüm meseleler gelinen bu noktada tıkanmış durumda.
Cumhurbaşkanı tarafından alınan ‘olağanüstü kararlar’, Tunusluları bu kararları destekleyenler ve karşı çıkanlar olarak ikiye böldü. Peşinen destekleyenler, yani Nahda Hareketi’ne karşı çıkanlar olduğu gibi Nahda Hareketi’nin yanında yer aldıkları halde kararlara karşı çıkanlar da var. Tunus Cumhurbaşkanı Kays Said’in olağanüstü kararları nedeniyle ortaya çıkan bu durumun yakında bitmesi beklenmiyor.
Sudanlıların, bağımsızlığından önce Güney Sudan'da ve Darfur'da yaşanan iç savaşları desteklemekten geri durmayan Ömer el-Beşir'in askeri rejimini devirmeyi başardıkları Sudan'da da yeniden ortaya çıkan budur.
20 yılı aşkın bir süredir iktidarda olan ordu, meseleyi isyancı halkın seçimlerine bırakmadı.  Devrimden sonra bile sadece yönetime katılmayı değil, ülkeyi yönetmeyi istedi. Bu durum, askeri yönetime karşı yeni devrimlerin yaşanmasına yol açtı. Sanki Sudan halkı, halkların kendilerini yönetecek kişileri seçebilecek kapasitede olmadığına ve onlara doğru yolda rehberlik edecek birine ihtiyaç duyduklarına inananların liderliği altında yaşamaya mahkummuş gibi ülkede halen kaos durumu hakim.
Libya'nın ne halde olduğunu gündeme getirmeye bile gerek yok. Çünkü Libya'da mutlak yetkiye sahip eski Devlet Başkanı Muammer Kaddafi rejiminin devrilmesinden bu yana, Libya halkı ülkenin doğusu ve batısı arasında bölünmüş durumda. Uluslararası güçler arasında Libya'nın muazzam petrol zenginliğinin paylaşımı konusundaki anlaşmazlık da halen devam ediyor.
Öyle görünüyor ki Arap dünyasında ister seçimlerle olsun, ister olmasın bir hükümetin kurulmasının temel koşulları olan toprak, halk ve egemenlik şartları yerine getirilemiyor. Arap ülkelerinin halklarına, sanki gelişmiş ve refah içinde ülkeler inşa etmekte yetersizlermiş gibi davranılıyor. Bu genellemenin dışında tutulan Körfez Arap ülkeleri ise devletlerin kendilerini yönetmek için aşiret, kabile ve devlet öncesi sistemleri yeniden kurmasına ve halkların özlemlerini yok saymasına rağmen, ‘uzlaşı’ ve ‘yetki paylaşımı’ kaçınılmaz bir gerçekmiş gibi halklarını öncelikleri ve çıkarları haline getiren gelişmiş dünya ülkelerini yakalamaya çalışıyorlar.



Irak, Ortadoğu savaşı nedeniyle 60 milyar dolarlık zarara uğradı

Bağdat’taki Şorca Pazarı, 13 Ekim 2026 (AFP)
Bağdat’taki Şorca Pazarı, 13 Ekim 2026 (AFP)
TT

Irak, Ortadoğu savaşı nedeniyle 60 milyar dolarlık zarara uğradı

Bağdat’taki Şorca Pazarı, 13 Ekim 2026 (AFP)
Bağdat’taki Şorca Pazarı, 13 Ekim 2026 (AFP)

Irak, Ortadoğu savaşının başlaması ve Hürmüz Boğazı’ndaki deniz trafiğinin aksaması nedeniyle petrol gelirlerinde yaşanan sert düşüşün ardından yaklaşık 60 milyar dolar kayba uğradı. Şarku’l Avsat’ın AFP’den aktardığına göre, bu açıklamayı Irak Dışişleri Bakanı Fuad Hüseyin yaptı.

Şubat ayında savaşın başlamasından bu yana ekonomik kriz yaşayan Irak’ın, gelirlerinin yüzde 90’ını karşılayan petrol ihracatı birkaç ay boyunca ciddi ölçüde geriledi. Bu durum hükümeti iç borçlanmaya yönelmek zorunda bıraktı. Tüketim mallarının fiyatları yükselirken ülkenin döviz rezervleri yaklaşık 20 milyar dolar azaldı.

Hüseyin, perşembe akşamı Roma’da İtalyan mevkidaşıyla yaptığı görüşmede, “Irak, ABD ile İran arasında yaşanan son savaş sırasında yaklaşık 60 milyar dolar zarara uğradı” dedi. Açıklama, Hüseyin'in ofisinden yapılan duyuruda yer aldı.

Petrol İhraç Eden Ülkeler Örgütü (OPEC) üyesi Irak, savaş öncesinde günde yaklaşık 4 milyon varil petrol üretiyor, bunun yaklaşık 3,5 milyon varilini ihraç ediyordu. Petrol ihracatının büyük bölümü ülkenin güneyinden Hürmüz Boğazı üzerinden gerçekleştiriliyordu.

dfvgyju
Irak’tan gelen ve Suriye’deki Baniyas Petrol Terminali’ne doğru yol alan petrol tankerleri, 14 Mayıs 2026 (Reuters)

Ancak savaşın başlamasından bu yana İran, küresel enerji arzı açısından kritik öneme sahip bu boğazdaki deniz trafiğini kısıtladı. Bu durum, depolama tanklarının dolması üzerine Irak’ı petrol sahalarının büyük bölümünde üretimi durdurmak zorunda bıraktı. Irak ayrıca, Suriye üzerinden tankerlerle sınırlı miktarda petrol ihraç etmeye, Türkiye’ye ise boru hattı aracılığıyla petrol göndermeye yöneldi.

Irak’ın petrol ihracatında yaşanan sert düşüşün ardından ihracat son dönemde yeniden artış gösterdi. Petrol Bakanlığı’nın verilerine göre, 1-21 Eylül döneminde günlük 2,6 milyon varile ulaştı.

Uluslararası Para Fonu (IMF) bu hafta yaptığı açıklamada, Irak’ın savaş nedeniyle ulaşımda yaşanan aksamalardan en fazla etkilenen ülkeler arasında yer aldığını belirtti.

Ekonomik krizin derinleşmesi üzerine Irak Merkez Bankası geçen hafta, üç yılı aşkın sürenin ardından ilk kez doların resmî döviz kurunu yükseltti.

dvfh

Irak, ithalatı finanse etmek, dinarın istikrarını sağlamak ve kamu çalışanları ile emeklilerin maaşlarını ödemek için büyük ölçüde petrol satışlarından elde ettiği döviz gelirlerine bağımlı. Kamu çalışanları ve emekliler, nüfusu 46 milyonu aşan ülke halkının yaklaşık yüzde 20’sini oluşturuyor.

Irak yönetimi, ekonomik kaynaklarını çeşitlendirmeyi ve petrol dışı gelirlerin toplam gelirler içindeki payını 2037 yılına kadar yüzde 10’dan yüzde 45’e çıkarmayı hedefliyor.


Fas’ta Dünya Kupası öncesinde işitme engelli ve normal işiten öğrencileri buluşturan ilk kapsayıcı üniversite

Fas Prensesi ve Lalla Esma Vakfı Başkanı Lalla Esma, kapsayıcı üniversitenin açılış töreninde (Fas Haber Ajansı – MAP)
Fas Prensesi ve Lalla Esma Vakfı Başkanı Lalla Esma, kapsayıcı üniversitenin açılış töreninde (Fas Haber Ajansı – MAP)
TT

Fas’ta Dünya Kupası öncesinde işitme engelli ve normal işiten öğrencileri buluşturan ilk kapsayıcı üniversite

Fas Prensesi ve Lalla Esma Vakfı Başkanı Lalla Esma, kapsayıcı üniversitenin açılış töreninde (Fas Haber Ajansı – MAP)
Fas Prensesi ve Lalla Esma Vakfı Başkanı Lalla Esma, kapsayıcı üniversitenin açılış töreninde (Fas Haber Ajansı – MAP)

Fas, işitme engelli ve işitme güçlüğü yaşayan öğrencilerle normal işiten öğrencileri aynı sınıflarda buluşturan, mesleki ve sosyal entegrasyonu hedefleyen benzeri görülmemiş bir üniversiteyi hayata geçirerek eğitim alanında yeni bir model başlattı.

Bu adım, beşerî sermayenin yeniden şekillendirilmesi, bilimsel mükemmeliyetin geliştirilmesi ve sağlık alanında inovasyonun teşvik edilmesi çerçevesinde atıldı. Klinik tedavileri, teknolojik eğitimi ve mesleki formasyonu bir araya getiren yeni bir akademik modelin önünü açan girişim, Fas’ın İspanya ve Portekiz ile birlikte 2030 Dünya Kupası gibi büyük uluslararası organizasyonlara hazırlandığı bir dönemde gerçekleşiyor. Bu organizasyonlar, farklı ihtiyaçlara sahip ziyaretçilerin ağırlanması konusunda ülkeye önemli sorumluluklar yüklüyor.

Tıp, teknoloji ve mesleki eğitimi buluşturan akademik model

Lalla Esma Üniversitesi, yaklaşık 3 bin 500 öğrenciyi ağırlayacak şekilde tasarlanan dört ana okuldan oluşuyor. Üniversite bünyesinde, mesleki eğitim sertifikasından temel yeterliliklere ve yüksek lisans derecesine kadar uzanan, işitme bilimleri alanında tamamen ücretsiz bir eğitim programı sunulacak.

Eğitim kurumunun bünyesinde, konuşma ve dil terapisi, klinik psikoloji ve bilişsel davranışların uygulamalı analizi alanlarında eğitim veren İşitme Bilimleri, İletişim ve Klinik Sinir Bilimleri Okulu da bulunuyor. Ayrıca kulak burun boğaz cerrahlarına ileri düzey koklear implant cerrahisi alanında uzmanlık diplomaları verilecek.

İşaret Dili, Sözlü Çeviri ve Erişilebilirlik Okulu ise kapsayıcı medya ve özel eğitim alanlarında uzmanlar yetiştirecek. Sistemin diğer bileşenlerini, yapay zekâ ve dijital sanat tasarımına odaklanan Kapsayıcı Teknolojiler Okulu ile mutfak sanatları, pastacılık ve çikolata üretimi alanlarında eğitim veren Kapsayıcı Meslekler Okulu oluşturacak.

Paris, Chicago, Leuven ve Montpellier’deki kurumlarla uluslararası iş birlikleri

Üniversitenin bilimsel yönetimi ve araştırma faaliyetleri, geniş bir uluslararası akademik ve hastane iş birliği ağına dayanıyor.

Bu iş birliklerinin başında, Fransa’nın başkenti Paris’te bulunan ve Avrupa’nın işitme ile konuşma alanındaki ilk uzmanlaşmış merkezlerinden biri olarak tanımlanan Reconnect Üniversite Hastanesi Enstitüsü ile kurulan stratejik ortaklık geliyor. Institut Pasteur’ü ve Paris Kamu Hastaneleri Kurumuna bağlı üç hastaneyi —Necker Çocuk Hastanesi, Pitié-Salpêtrière Hastanesi ve Lariboisière Hastanesi— bir araya getiren bu ortaklık sayesinde sağırlığın gen tedavisi ile çocuk ve yetişkin işitme sağlığı alanlarındaki ileri araştırmaların aktarılması hedefleniyor.

İş birliği ağı, Batı dünyasında faaliyetlerini sürdüren en eski tıp fakültesinin mirasını taşıyan Fransa’daki Montpellier Üniversitesi’nin yanı sıra Audiocampus ve Cochlear Academy kurumlarını da kapsıyor. Şarku'l Avsat'ın edindiği bilgiye göre bu ortaklıklarla koklear implant alanındaki uzmanlık eğitiminin aktarılması amaçlanıyor.

Belçika ile imzalanan niyet mektubu da uluslararası iş birliklerinin önemli bir parçasını oluşturuyor. Leuven Katolik Üniversitesi, Léonard de Vinci Yüksekokulu ve Fransızca konuşulan Belçika’nın ilk koklear implant merkezi olan Saint-Luc Üniversite Klinikleri arasındaki iş birliği, koklear implant uygulamalarına ilişkin Fransızca klinik eğitimin güçlendirilmesini hedefliyor.

Chicago’daki bir Amerikan akademik kurumuyla yapılan ortaklık ise uygulamalı davranış analizi alanında bilimsel uzmanlık sağlanmasını öngörüyor.

Uluslararası ortaklıklar, Muhammed V Üniversitesi ve Fas Ulusal Radyo ve Televizyon Şirketi ile yürütülen yerel iş birlikleriyle tamamlanıyor. Bu çalışmalarla kapsayıcı mesleki ve medya alanlarında yeni kariyer yollarının oluşturulması amaçlanıyor.

İnovasyonu destekleyen 7 bilimsel ve uygulamalı laboratuvar

Uluslararası iş birliklerini, üniversite kampüsünde kurulacak yedi gelişmiş bilimsel ve uygulamalı laboratuvar tamamlıyor.

Bunlar arasında, işaret dilleriyle iletişim kurmayı öğrenen insansı robotların ve yapay zekâ uygulamalarının geliştirilmesine yönelik inovasyon laboratuvarı öne çıkıyor. Kamu yayıncılığı kurumunun desteğiyle donatılan hareket laboratuvarında ise dijital görüntüleme, sanal karakter üretimi ve eğitsel video içeriklerinin hazırlanması üzerinde çalışılacak.

Üniversite bünyesinde ayrıca girişimciliğe, beceri geliştirmeye ve iş kurma süreçlerine odaklanan bir iş geliştirme merkezi bulunacak. Anatomi laboratuvarları ile ileri işitme testlerinin gerçekleştirileceği birimler de karmaşık cerrahi işlemlerin simüle edilmesine ve yardımcı işitme cihazlarının gerçek uygulama öncesinde ayarlanmasına imkân sağlayacak.

Erişilebilirlik hedefi ve uluslararası organizasyonlara hazırlık

Kapsayıcı üniversitenin hedefleri yalnızca akademik eğitimle sınırlı kalmıyor. Kurum, Fas’ın İspanya ve Portekiz ile birlikte düzenleyeceği 2030 FIFA Dünya Kupası öncesinde ülkenin organizasyon kapasitesini geliştirmeyi amaçlayan stratejik bir rol de üstleniyor.

Üniversitenin 2027 yılına kadar Fas’ın farklı bölgelerinden ve yurt dışından öğrencilere kapılarını açması planlanıyor. Kurum, otelcilik, ulaşım, bankacılık ve spor tesisleri gibi sektörlerde çalışacak profesyonelleri ve karşılama personelini eğiterek işitme engelli ve işitme güçlüğü yaşayan ziyaretçilerle doğrudan iletişim kurabilecek uzmanlar yetiştirmeyi hedefliyor.

Bu yaklaşım, eğitim altyapısını kamu hizmetlerinin, stadyumların ve diğer tesislerin erişilebilirliğini artıracak önemli bir araca dönüştürüyor. Böylece Fas’ın, yaklaşan uluslararası organizasyonlarda beklenen küresel erişilebilirlik standartlarına uygun biçimde insan kaynağını geliştirmesi amaçlanıyor.


İsrail: Tüccarların koordinasyonu durdurmasının ardından Gazze’ye mal girişi kesildi

Mısır ile Gazze Şeridi arasındaki Refah Sınır Kapısı yakınlarında bekleyen yardım tırları… 19 Ocak 2025 (Reuters)
Mısır ile Gazze Şeridi arasındaki Refah Sınır Kapısı yakınlarında bekleyen yardım tırları… 19 Ocak 2025 (Reuters)
TT

İsrail: Tüccarların koordinasyonu durdurmasının ardından Gazze’ye mal girişi kesildi

Mısır ile Gazze Şeridi arasındaki Refah Sınır Kapısı yakınlarında bekleyen yardım tırları… 19 Ocak 2025 (Reuters)
Mısır ile Gazze Şeridi arasındaki Refah Sınır Kapısı yakınlarında bekleyen yardım tırları… 19 Ocak 2025 (Reuters)

İsrail, yerel tüccarlarla Hamas arasında vergiler konusunda yaşandığını belirttiği anlaşmazlık nedeniyle Gazze Şeridi’ne ticari ürün girişinin durduğunu açıkladı. Şarku’l Avsatın Reuters'ten aktardığına göre bu durum, halkın yardımlara bağımlı olduğu bölgede gıda ve diğer temel ihtiyaç maddelerinin önemli bir tedarik kanalını kesintiye uğrattı.

İsrail’in Gazze Şeridi’ndeki insani yardım işlerini denetleyen askerî birimi olan COGAT (Bölgelerdeki Hükümet Faaliyetlerini Koordinasyon Birimi), çarşamba günü yayımladığı açıklamada, Gazze’deki tüccarların ticari ürünlerin girişine ilişkin koordinasyonu durdurma kararı aldığını bildirdi.

COGAT, Gazze’deki tüccarların bu kararı, Hamas’ın bölgeye giren her kamyon için 10 bin İsrail şekeli (3 bin 220 dolar) tutarında ücret talep etmesine ve Gazze’deki toplam satışlarının yüzde 30’unun nakit olarak yapılmasını istemesine tepki olarak aldıklarını kendilerine ilettiklerini belirtti.

Hamas ise daha sonra 10 bin şekellik ödemenin, Gazze’deki varlıklı kişilerin ihtiyaç sahiplerine, özellikle dul kadınlara ve yetimlere destek sağlamak amacıyla oluşturulan ulusal fona gönüllü katkılarından oluştuğunu açıkladı. Hareket ayrıca, savaşın harap ettiği bölgede ciddi nakit sıkıntısı yaşandığını öne sürerek, nakit ödemelerin teşvik edildiğini bildirdi.

Üç yıldır devam eden savaş, tekrarlanan zorunlu yerinden edilmeler ve İsrail’in insani yardım sevkiyatına yönelik sıkı kısıtlamaları nedeniyle Gazze halkının büyük bölümü yardımlara bağımlı durumda.

Küresel açlık izleme kuruluşlarından biri, temmuz ayında yaptığı uyarıda Gazze nüfusunun üçte ikisinden fazlasının yıl sonuna kadar akut açlıkla karşı karşıya kalabileceğini bildirmişti. Yaklaşık 2 milyon kişinin yaşadığı Gazze Şeridi’nde halkın çoğu geçici barınaklarda hayatını sürdürüyor.

Gazze Özel Taşımacılık Birliği Başkanı Nahid Şehber, dün İsrail’den ticari ürün taşıyan hiçbir kamyonun Gazze’ye girmediğini söyledi. Ancak İsrail’in kontrolündeki bir sınır kapısından insani yardım taşıyan kamyonların yanı sıra Mısır’dan ticari ürün getiren araçların da giriş yaptığını belirtti.

COGAT, Gazze’deki tüccarların koordinasyonu durdurma kararının, bölgeye giren insani yardım ve ticari ürün taşıyan kamyonların toplam sayısını günlük yaklaşık 300’e düşürebileceğini bildirdi. Bu sayı, mevcut toplamın yarısına karşılık geliyor.

Diplomatlar, Gazze’ye günlük giren kamyon sayısının normalde de 600’ün oldukça altında olduğunu belirtiyor. Şehber ise gerçek sayının yaklaşık 300 olduğunu ve bunların üçte ikisinin ticari ürün taşıdığını ifade etti.

ABD arabuluculuğunda varılan anlaşma uyarınca İsrail’in Gazze’ye günde en az 600 insani yardım kamyonunun girişine izin vermesi gerekiyor. Bununla birlikte İsrail, yükümlülüğünün yalnızca 600 kamyonun girişine izin vermek olduğunu savunuyor ve ticari ürünlerin insani yardımları tamamlayıcı nitelik taşıdığını belirtiyor.