ABD Ukrayna krizinden nasıl bir fayda sağladı?

Moskova’nın Kiev’e yönelik tehdidi, Avrupa’nın zayıflığını ortaya çıkardı ve karar alma gücünü Washington’a geri verdi

Avrupa, Ukrayna krizi tehlikesiyle mücadele edemiyor gibi görünürken, dikkatler güçlü bir ulus olarak ABD üzerine yoğunlaştı (AFP)
Avrupa, Ukrayna krizi tehlikesiyle mücadele edemiyor gibi görünürken, dikkatler güçlü bir ulus olarak ABD üzerine yoğunlaştı (AFP)
TT

ABD Ukrayna krizinden nasıl bir fayda sağladı?

Avrupa, Ukrayna krizi tehlikesiyle mücadele edemiyor gibi görünürken, dikkatler güçlü bir ulus olarak ABD üzerine yoğunlaştı (AFP)
Avrupa, Ukrayna krizi tehlikesiyle mücadele edemiyor gibi görünürken, dikkatler güçlü bir ulus olarak ABD üzerine yoğunlaştı (AFP)

Tarık eş-Şami
90’lardaki Balkan savaşlarından bu yana Avrupa’daki ilk işgal tehdidini bir kenara bıraktığımızda Ukrayna krizi, ABD’nin dünya sahnesinde Avrupa ve müttefikleri karşısında ‘ağabey’ rolünü ‘terk edemeyeceğini’ ortaya koydu. Şu anda devam eden kriz ortasında ABD, temkinli ve uzlaştırıcı diplomasi yoluyla Batı’yı Ukrayna konusunda birleşik bir pozisyona başarıyla yönlendirdi.
Rusya’nın Batı’ya meydan okumasına rağmen Avrupalı liderlerin ABD’nin gücünün azaldığına dair inançlarına dayanarak verdiği tepki, ABD’nin gücünün ve Avrupa’nın zayıflığının boyutunu ortaya çıkardı. Ama kısa vadede etkileyici bir Batı birliği, uzun vadede ne ölçüde tutarlı ve sürdürülebilir kalabilir? Ukrayna krizinden kaynaklanması beklenen askeri yükler ortasında ABD, bundan ne gibi faydalar sağlayabilir? Ayrıca Avrupa, güvenlik yükünü paylaşmaya hazır mı?

Güçlü ABD’nin geri dönüşü
Dört yıl önce eski ABD Başkanı Donald Trump, ABD’nin Avrupa ve Doğu Asya’daki müttefiklerinin güvenini yok ettiğinde ve Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü’nü (NATO) modası geçmiş olarak tanımladığında dünyayı değiştirmek üzereydi. İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana dünyada, özellikle de Avrupa içerisinde ABD’yi farklı kılan güç, bir daha tekrar gündeme gelmeyecek ve yaşlı Avrupa kıtası ABD bağımlılığından çıkabilecek gibi görünüyordu.
Ancak Rusya’dan ‘Ukrayna’yı işgale’ ilişkin gelen ilk ciddi tehditle birlikte sanki hiçbir şey değişmemiş gibiydi. Ukrayna kriziyle ilgili şantaj, yatıştırma ve reel politik girişimlerinin ortasında Avrupa, zayıf ve tehlikeyle tek başına yüzleşmekten aciz görünürken, dikkatler bir kez daha harekete geçebilecek güçlü bir ulus olarak ABD’nin üzerine yöneldi.
ABD’nin kendisi ‘gerileme’ duygusuyla mücadele etmeye devam etse de Batı, Avrupa’daki büyük ABD askeri varlığına karşı onlarca yıldır süren Avrupa’nın kükreyişinde sonra durum, Moskova’nın ‘eski düzenin geri dönmesi için’ Avrupa’ya yönelik tehdidinin bir kokusunu taşıyordu. Asıl karar yerme yetkisi, Washington’un elinde. Ama bu yalnızca ABD’nin hala dünyanın en güçlü ordusuna sahip olmasından kaynaklanmıyor. ABD ayrıca, en büyük nükleer silah stokuna sahip olan Rusya’yı caydırabilecek tek taraf. Ancak aynı zamanda ABD ve müttefikleri, hala dünyanın gayri safi yurt içi hasılasının en az yarısını temsil ediyor ve rakiplerine karşı etkili ekonomik araçlara sahip.

Amerikan Avrupası
Washington’daki gözlemciler, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in Ukrayna’ya uyguladığı baskının, ABD’yi tüketme ve onu daha fazla kaynak harcamaya zorlama girişimi olduğunu söylüyor. Gözlemcilere göre ABD, Çin’in yükselen gücüyle başa çıkmak için cömert harcamalar yapıyor ve bu nedenle Avrupa’yı da kalıcı olarak savunamayabilir.
Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia kaynaklı analiz haberine göre The Atlantic Dergisi Yazarı Tom McTague Çin ile kurduğu ittifakla donanan Putin’in, daha sonra yararlanabileceği çatlaklar yaratma umuduyla, gelecek yıllarda Batı’nın gücünü test edebileceğine inanıyor. Ancak mevcut krizin ‘ABD’nin Avrupa’dan çekildiğini’ değil, Avrupa’nın nasıl Amerikan olarak kaldığını ortaya koymuş olması, en dikkat çekici nokta.

Hesaplama hatası
Batı, geniş anlamıyla, artık eskisi gibi var olmayan eski bir dünya arasında kapana kısılmış görünüyor. Bazı rakip güçler, hesaplarında ve güç dengesi değerlendirmelerinde hata yapmış olabilir. On altıncı yüzyılda Floransalı tarihçi ve siyasi düşünür Francesco Guicciardini, bu tür anların tehlikeli olduğuna dikkati çekmişti. Öyle ki, yeni bir imparatorluk yükselirken baskın bir emperyal güç çökmeye başladığında, eski iktidarın değiştirilebileceği noktayı yargılamak zordur. Çünkü bu bozulma, birçok kişinin hayal ettiğinden çok daha yavaş olabilir.
Siyasi analistlerin çoğunluğu, Çin’in dünya sahnesindeki yükselişiyle birlikte ABD açısından bu eğilime odaklanırken, son iki başkan Donald Trump ve Joe Biden döneminde ABD’nin en azından şimdilik gezegendeki en güçlü ülke olduğu da açık. ABD’nin ne istediği konusunda ABD’deki iç siyasi tartışma, güç merkezinin bu dünyadaki yeri hakkındaki temel gerçeği değiştirmeye yetmiyor.

Üç Büyük
Çoğu Avrupa ülkesi için Ukrayna krizi, Guicciardini’nin ‘Amerikan gücünü oldukça erken vakitte devre dışı bırakmanın bir tür aptallık olduğu’ teorisini doğruladı. Doğu Avrupa ülkelerinin ve üç Baltık devletinin ABD güvenliğini sağlamaya hevesli olduğu açıktı. Çünkü Avrupa’nın en önemli iki askeri gücü İngiltere ve Fransa’dan gelen destek teklifleri, Rus ordusu karşısında önemsiz kalıyor.
Avrupa’daki üç büyük ülke, yani Almanya, Fransa ve İngiltere açısından bile bu güçlerin her biri Washington tarafından koordine edilen bir rol oynuyor. Öyle ki Almanya, ekonomik bir koz olarak rolünü oynarken Fransa, diplomatik çabalara öncülük ediyor. İngiltere ise kıtadaki istihbarat ve askeri şahin rolünü sürdürüyor. Örneğin Almanya’nın yeni başbakanı Olaf Scholz, Washington’u ziyaret ettiğinde ‘büyük olasılıkla Almanya’ya vereceği zarara rağmen’ Kuzey Akım 2 boru hattının tamamlanmayacağını alenen duyurdu.
Aynı şekilde Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, bu krizde Charles de Gaulle gibi bir Avrupa görüşü talebinde bulundu. Ayrıca Macron, yine de eski İngiltere Başbakanı Tony Blair gibi Washington ile Avrupa arasında diplomatik bir köprü görevi görüyor.

Uzun vadeli bir meydan okuma
Bununla birlikte devam eden gerileme ve gelecekle ilgili zayıf Batı koordinasyonu ortasında uzun vadeli bir zorluk mevcut. Art arda gelen ABD yönetimleri, Avrupa’nın kendisini savunmak için daha fazla harcama yapması gerektiği konusunda haklı olabilir. Macron, kendisini savunmak için daha fazlasını yapmazsa, Avrupa’nın jeopolitik önemsizliğe sürüklenme riskiyle karşı karşıya kalabileceğini söylemişti. Zira özellikle de Avrupa ülkeleri, ‘bağlantısını yok etmek isteyen ABD’ ile ‘kendilerini hiç savunmaya muktedir görünmeyen diğer ülkeler’ arasında sıkışıp kalmış durumda.
Belki de bu nedenle kısa vadede etkileyici ama uzun vadede tutarsız olan bir Batı birliğine dair tuhaf bir tablo ortaya çıkıyor. Ukrayna krizi, herkesin sürdürülemez olduğunu düşündüğü ABD hegemonyasını, takdire şayan muhafazakâr kriz yönetimiyle güçlendirdi. Ama Rusya’nın büyük bir askeri güç olduğu düşünüldüğünde bu hegemonya, aynı zamanda sınırlı ve Putin’i caydırmakta belki de etkisizdir. Ayrıca Rusya’nın Ukrayna ve NATO’nun geleceği hakkında Washington ile doğrudan görüşme talebi de Avrupa’nın ne kadar zayıf göründüğünü ortaya koyuyor.

Kasvetli tablo
Ancak büyük tablo, Avrupa açısından şu an kasvetli görünüyor. Libya’da ABD’nin desteklediği başarısız Fransız-İngiliz müdahalesinin ardından halk kargaşası devam ediyor. Mali’de Fransa, radikalizm yanlılarını ülkeden kovmakta başarısız olduğu dokuz yılın ardından geri çekildi. Bu durumlar, özellikle de Mali’nin Rusya’nın desteğine başvurması sonrasında Fransa ve Avrupa’nın Afrika’daki jeopolitik çöküşünü ortaya çıkardı. Bu nedenle Avrupa’nın ABD katkısı olmadan herhangi bir yere müdahale edebileceği fikri gerçekçi olamadı.
Avrupa’yı reforme etme sorunları bile büyük ölçüde başarısız oldu. Fransa, Almanya’yı Avrupa Birliği’nde (AB) reform yapmaya ikna etmede yalnızca az bir ilerleme kaydetti. Euro hala yapısal olarak o kadar kusurlu ki, çok az insan onun dolar ile ciddi şekilde rekabet edebileceğini düşünüyor. AB dış politikada kendisine bir koz oluşturamadı, çok az sayıda askeri-endüstriyel yeteneklere sahipken, koordineli savunma kabiliyeti bulunmuyor.
Tom McTague’ye göre sorun, Almanya’nın mevcut durumdan memnun olmasından kaynaklanıyor. Ekonomisi ise, kararlı bir küresel güç oluşturmanın sorumlulukları veya sonuçları olmadan ilerlemeye ve başarılı olmaya devam ediyor. Bu nedenle eski Avrupalı yetkililer, ABD çekilip kıtayı kendi kaderine terk edene kadar Avrupa'da hiçbir şeyin değişmeyeceğine inanıyor.

Yük paylaşımı
Washington, on yıldır Avrupalı müttefiklerini kendilerini savunmak için NATO’daki paylarını ödememeleri konusunda sabrını yitirdiğine dair uyarıyordu. Bu durum, Barack Obama döneminde başladı ve Donald Trump tarafından ise daha yüksek sesle dile getirildi. Ancak ABD, ‘Avrupa’yı yükü paylaşmaya zorlamak için’ gerekli olanı yapmaya gerçekten hazır mı?
Avrupa’nın arzuları eylemleriyle çeliştiği gibi ABD de tüm bunlarla birlikte Avrupa özerkliğini isteyip istemediğinden emin değil. Öyle ki ABD, olası bir ekonomik rakip üzerindeki mevcut nüfuzundan vazgeçmek istemeyebilir. Avrupa savunma sanayisinin büyümesini teşvik etmek istemeyebilir. Ayrıca Avrupa’nın dolara meydan okumak için para biriminde reform yapmasını istemeyebilir.
ABD tavrının belirsizliği, mevcut yönetime de yansıyor. Zira yönetim, ‘müttefiklere danışmadan ebedi savaşları sona erdirme konusunda dış politikasında daha sert görünme arzusu’ ile ‘kurallara dayalı dünya düzenini savunmak için birincil güç olmaktan vazgeçmenin mutlak huzursuzluğu’ arasında sıkışmış görünüyor.
Bazı eski Avrupa büyükelçileri, Avrupa’nın ABD’ye bağımlılığının, Biden yönetimine ‘gümrük tarifeleri, küresel vergi reformu ve büyük teknoloji şirketlerinin düzenlenmesi konusundaki olağanüstü anlaşmazlıkların giderilmesi de dahil’ çeşitli alanlarda AB liderlerine baskı yapmak için altın bir fırsat verdiğine dikkati çekti.
Ama bu yönetim henüz bu fırsatı değerlendirmemiş olsa da Cumhuriyetçilerin Beyaz Saray’a gelmesiyle işlerin değişmesi mümkün.

Yeni dünya
Dünyanın şu anda tanık olduğu değişiklikler ortasında ABD ve Avrupa, daha fazla bağımsızlık ve daha fazla rekabetin sonuçları da dahil olmak üzere yeni bir dünyanın geliştiğini görebilir. Biden yönetimi, kendisinden önceki Bush, Obama ve Trump yönetimleri gibi çabalarını Asya’ya odaklaması gerektiğini düşünüyor. Avrupa ise kendini savunmak için daha fazlasını yaparken, Avrupalılar da ABD gücünün gidişatındaki değişime tanık olabilir.
Ama bu açıkça gerçekleşene kadar ABD, Batı’nın lideri olarak güçlü bir şekilde varlığını sürdürüyor. Ayrıca Trump’ın aksine Rusya Devlet Başkanı Putin, Ukrayna ve Avrupa’ya tehditler yönelterek, ABD’yi yeniden ‘yücelik’ makamına yükseltmiş oldu.



Uydu görüntüsü olay yarattı: Malezyalılar yeni Venezuela olmaktan korkuyor

Fotoğraf: Reuters
Fotoğraf: Reuters
TT

Uydu görüntüsü olay yarattı: Malezyalılar yeni Venezuela olmaktan korkuyor

Fotoğraf: Reuters
Fotoğraf: Reuters

ABD Büyükelçiliği'nin ülkenin çarpıcı bir uydu görüntüsünü paylaşmasının ardından, Donald Trump yönetimini tiye  alan Malezyalılar petrollerinin olmadığını iddia ediyor.

Kuala Lumpur'daki elçilik, Uluslararası Uzay İstasyonu'ndan çekilen ve Malezya'nın göklerinde yükselen bulutların arasından şimşeklerin çaktığını gösteren 2016 tarihli çarpıcı bir uydu fotoğrafını paylaştı.

Büyükelçilik, sosyal medya platformlarında paylaşılan gönderiye şöyle yazdı:

Malezya, hiç bu kadar elektrikli görünmemiştin. Bu parlak beyaz noktalar şehir ışıkları değil, bir fırtına sisteminin içinde meydana gelen devasa şimşek çakmaları. Bu açıdan bakana kadar canlı, nefes alan bir gezegende yaşadığımızı unutmak kolay. İster fırtınanın altında olun ister üstünde, manzara muhteşem.

Görünüşte zararsız olan bu paylaşım, internette Malezyalıların kendileriyle dalga geçen bir mizah dalgasına yol açtı ve kullanıcılar, Trump yönetiminin Venezuela'ya saldırısından sonra Washington'ın dikkatini ülkelerine çevirmemesi için şaka yollu çağrıda bulundular.

Facebook'ta en çok beğenilen yorum şöyleydi:

Lütfen başkanınıza petrolümüz olmadığını söyleyin. Sadece Saji yemeklik yağımız var.

Bazılarıysa Malezya'nın insanların ağaçlarda yaşadığı az gelişmiş bir ülke olduğu klişesini kullandı.

Bir kullanıcı, "Gördüğünüz gibi, ormanda yaşıyoruz. Vücutlarımızı ısıtmak için ateş yakıyoruz" dedi.

Bir diğeriyse, "Şehirlerimiz yok. Hepimiz ağaçlarda yaşıyoruz. (Not: Petrolümüz yok)" diye şaka yaptı.

Alif Sazali adlı bir kullanıcıysa, "Sevgili Trump... Ormanda yaşıyoruz... Petrol yok, sadece kaplan ve timsah var" diye espri yaptı.

Facebook'ta Mohd Raffi Merusin, Malezya'nın ham petrolü olmadığını, "sadece bol miktarda palm yağı ve fırtınaları" olduğunu iddia etti.

Instagram'da ise aynı fotoğraf yüzlerce yorum aldı ve bazıları "Biz bir sonraki Venezuela mıyız?" diye sordu.

Bir başkasıysa ABD'ye, "Brunei veya Singapur'u tercih edebilirsiniz" diye öneride bulundu.

Bazı yorumcular, gözetim ve müdahaleye yönelik eleştirilerde bulundu. Ina Abd Rahman adlı kullanıcı, "Hiçbir uyarı yapılmadan, ABD Büyükelçiliği'nin Malezya'nın uydu görüntüsünü yayımlaması epey garip" dedi.

Petrol şakaları, ABD'nin bu ay Devlet Başkanı Nicolas Maduro'nun yakalanmasının ardından Venezuela'nın petrolünü "süresiz" kontrol etme sözü vermesinin ardından geldi.

Başkan Trump, ABD'nin Venezuela'yı ele geçireceğini ve petrol rezervlerinden yararlanacağını iddia etti. Ayrıca Venezuela'nın ABD'ye 30-50 milyon varil "yaptırımlı petrol" sağlayacağını duyurdu.

Trump, daha sonra Grönland'ı ele geçirme arzusunu yineleyerek, ABD'nin "isteseler de istemeseler de Grönland'la ilgili bir şeyler yapacağını" söyledi.

Trump yönetimi, Danimarka topraklarını ele geçirmek için askeri güç kullanma ihtimalini masadan kaldırmayı defalarca reddetti.

Independent Türkçe


Kim Jong-un'un kız kardeşinden sert mesaj: Çılgın hayallere kapılmayın

Kim Yo-jong (AFP)
Kim Yo-jong (AFP)
TT

Kim Jong-un'un kız kardeşinden sert mesaj: Çılgın hayallere kapılmayın

Kim Yo-jong (AFP)
Kim Yo-jong (AFP)

Kuzey Kore devlet medyasına göre diktatör Kim Jong-un'un kız kardeşi, Güney Kore'nin iki rakip ülke arasındaki ilişkilerin iyileştirilmesine ilişkin "umut dolu çılgın hayallerinin asla gerçekleşemeyeceğini" söyledi.

Kuzey Kore'nin iktidar partisinde yönetici olan Kim Yo-jong, bir Güney Kore hükümeti yetkilisine atfedilen, Pyongyang'la görüşmelerin yeniden başlaması için Seul'ün bir fırsat gördüğü yönündeki yorumu eleştirdi. Bu yorum, iddiaya göre drone'ların Kuzey Kore hava sahasını ihlal etmesine Kim Yo-jong'un daha az sert bir tepki vermesi üzerine yapılmıştı.

Kuzey Kore'yle ilişkileri denetleyen Güney Kore Birleşme Bakanlığı yetkilisi gazetecilere yaptığı açıklamada, Kuzey'e uçtuğu iddia edilen drone'ları soruşturması için hafta sonu Seul'e çağrı yapan Kim'in tonunu yumuşatmış gibi göründüğünü söylemişti.

Ancak söylemini sertleştirmekte gecikmeyen Kim, salı günü yaptığı açıklamada Seul'ün Kuzey'le ilişkileri düzeltme yönündeki her türlü çabasını geri çevirdi.

Salı günü geç saatlerde yayımlanan açıklamasında Güney Kore'nin, "Kuzey Kore'nin egemenliğini ihlal ederek ciddi bir provokasyon gerçekleştirdiğini" söyleyip drone'larla ilgili önceki eleştirilerini yineledi.

"Düşman devletin holiganlarına bir kez daha açıkça söylüyorum" diyen Kim, Güney Kore hükümetinden özür dilemesini talep etti.

Kuzey Kore ordusu geçen hafta Seul'ü, drone'ları iki ülke arasındaki sınırı aşarak uçurmakla suçlamıştı.

Yaşandığı iddia edilen bu ihlal, Güney Kore Devlet Başkanı Lee Jae Myung'un düşman komşusuyla ilişkileri düzeltme çabalarının önündeki son engel gibi görülüyor. Kuzey Kore, bu çabaları neredeyse her zaman geri çevirdi.

Ancak hafta sonu, bir sivilin Kuzey Kore hava sahasına drone'ları uçurmuş olma ihtimaliyle ilgili kapsamlı bir soruşturma yapılacağını duyuran Seul, provokasyon niyeti olmadığına dair tutumunu netleştirmişti.

Güney Kore'nin açıklamasının ardından, Seul'ün akıllıca bir karar vermesini takdir ettiği anlaşılan Kim, herhangi bir provokasyonun "korkunç sonuçlar" doğuracağı uyarısında bulunmuştu.

Devlet Başkanı Lee'nin yönetimi, Pyongyang'ın Güney Kore'yle savunma anlaşmasını 2023 sonunda askıya almasının ardından, askeri görüşmelerin yeniden başlatılmasını da öneriyor.

Güney Kore Devlet Başkanlığı Ofisi çarşamba günü yaptığı açıklamada Lee'nin, Kuzey Kore'yle 2018'de imzalanan askeri anlaşmanın yeniden yürürlüğe konması olasılığını incelemek üzere bir değerlendirme yapılmasını emrettiğini duyurdu.

Diğer yandan Seul'ün Birleşme Bakanlığı, Kuzey Kore diktatörünün güvenliğini sağlayan üç devlet kurumunun yeni yöneticileri olduğunu açıkladı. Kim Jong-un'un suikast planlarından giderek daha fazla korkması nedeniyle eski yöneticilerin görevden alındığı öne sürülüyor.

AFP'ye göre Seul, bu değişikliklerin ekimde düzenlenen bir askeri geçit töreninde fark edildiğini söylüyor.

Independent Türkçe


İran'da bir dönemin sonu mu, yoksa bir rejimin çöküşü mü?

İran'da bir dönemin sonu mu, yoksa bir rejimin çöküşü mü?
TT

İran'da bir dönemin sonu mu, yoksa bir rejimin çöküşü mü?

İran'da bir dönemin sonu mu, yoksa bir rejimin çöküşü mü?

Husam İytani

İran'daki hükümet yanlısı gösteriler, kısmen Batı'nın Tahran rejiminin çöküşünü öngörmekteki aceleciliğine bir tepki niteliğinde. Yüz binlerce kişi, ekonomik ve siyasi iflasına, 30 yılı aşkın süredir yatırım yaptığı eksenin çöküşüne rağmen mevcut rejimi desteklemek için yürüyüş düzenledi.

Başkan Donald Trump'ın İran ile ticaret yapan ülkelere uygulanan gümrük vergilerinde yüzde 25'lik bir artış açıklamasının ardından, Alman Şansölyesi Friedrich Merz bir adım daha ileri giderek Tahran rejiminin sona yaklaştığını ve “İran liderliğinin son günlerini yaşadığını” söyledi. Merz’in bu açıklaması, güvenlik güçlerinin göstericileri bastırmak için artan güç kullanımını protesto etmek amacıyla Batı başkentlerindeki İran büyükelçilerinin çağrılması dalgasının ortasında geldi. Bu arada, İsrail'de sadece tehdit dili, askeri planlama ve gelecekteki İsrail hava saldırıları operasyonları için hedef seçimi duyuluyor.

İki önemli gözlem var; birincisi, mevcut protestoların, önceki birçok gösteri ve huzursuzluğa kıyasla belirleyici özelliği, kronik ekonomik başarısızlığın ve bunun üstesinden gelememenin, “direniş ekseni” olarak bilinen emperyal projenin çöküşüyle ​​birleşmesidir. Bu eksenin temel işlevi, Irak, Lübnan, Suriye ve Yemen'de görüldüğü gibi, sınırları etrafında tampon bölgeler oluşturarak İran'ı dış tehditlerden korumaktı. Bu bölgeler, 1980-1988 yılları arasında Irak ile yaşanan çatışmada olduğu gibi, İran topraklarında herhangi bir savaşın yaşanmasını önlemek ve İran'ın düşmanlarını nispeten uzak bölgelerde oyalamak için bir kalkan görevi görüyordu.

Bu bağlamda, İran para biriminin rekor seviyelerdeki düşünün ortaya çıkardığı ekonomik çöküşün, rejimin doğası, sosyo-ekonomik politikaları, üretim yöntemleri, kamu malının eşitsiz dağılımı ve yolsuzluk düzeyiyle ilgili yapısal sorunlardan mı kaynaklandığı, yoksa on yıllarca süren ve yabancı yatırımları engelleyen, ülkenin izolasyonunu daha da artıran ağır yaptırımlar ve ambargoların bir sonucu mu olduğu fark etmiyor. Şimdi ön plana çıkan şey, vatandaşların temel ihtiyaçlarını karşılayamamasıdır.

Tahran'daki yetkililer, İran'a karşı eski müttefikleri Beşşar Esed ve Lübnan'daki Hizbullah'a davrandıkları gibi davranacak olan Çin veya Rusya'dan herhangi bir destek beklemiyorlar

İkinci gözlem ise, ABD ve İsrail'in, mevcut protestoları 1979'da iktidara gelen rejimin sonu haline getirmek için ellerinden gelen her şeyi yaptıklarıdır. Batılı müttefikleriyle birlikte, nihai çöküş ister iç baskıdaki artıştan ister bir dış faktörden kaynaklansın, Tahran'daki rejimi devirmek için her türlü çabayı gösterecek ve mevcut tüm güvenlik, ekonomik ve askeri araçları kullanacaklardır. Geçen yıl haziran ayındaki İsrail saldırıları sırasında ortaya çıkan, İran ordusunun ve Devrim Muhafızlarının üst düzey komutanlarının çoğunun ölümüne ve hatta Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan'ın hayatının tehlikeye girmesine yol açan İran’ın korkunç istihbarat ve askeri açığı sonrasında, Venezuela modelinin İran'da da uygulanması oldukça cazip bir seçenek gibi görünüyor.

Şarku’l Avsat’ıın Al Majalla’dan aktardığı analize göre son Şah Muhammed Rıza'nın oğlu Rıza Pehlevi'ye alternatif bir otorite kurma konusunda aşırı güven duyulması, muhtemelen 2009'daki “Yeşil Hareket”in arkasındaki iç muhalif figürlerin, yaşanan olaylar hakkında net bir tavır almadıkları bir dönemde alternatif bir seçenek sunma ihtiyacından kaynaklanıyor. İç muhalefetin net bir tavır almamasının arkasında ise devirmeyi hedefledikleri rejimle olan bağlantıları yatıyor. Dolayısıyla bu noktada, İranlıların çoğunluğunun mevcut rejimi ne pahasına olursa olsun devirmeye mi meyilli olduğu, yoksa 2022'de başörtüsü ve bireysel özgürlüklere getirilen kısıtlamalar sebebiyle patlak veren “Kadın, Özgürlük, Yaşam” gösterilerinden sonra olduğu gibi, şartlı uzlaşmalara varmayı ve tavizler koparmayı mı desteklediği konusunda önemli sorular beliriyor.

Şüphesiz ki, Tahran'daki yetkililer, İran’a karşı eski müttefikleri Beşşar Esed'e ve Lübnan'daki Hizbullah'a davrandıkları gibi davranacak olan Çin veya Rusya'dan herhangi bir destek veya arka çıkma beklemiyorlar.

Trump'ın İran ile ticaret yapanlara gümrük tarifesi uygulama hamlesi ve protestocuların mevcut ivmede öldürülmeye devam edilmesi halinde Tahran'a saldırmak için “çok güçlü planlar” geliştirmeye yönelmesi, Amerika Birleşik Devletleri'nin Dini Lider Ali Hamaney ve rejimini devirmek için mevcut fırsatı kaçırmak istemediğini gösteriyor. Ancak bu, hem modern dünyada hem de antik dünyada muazzam öneme sahip jeostratejik bir kavşakta yer alan, 1,6 milyon kilometrekarelik bir yüzölçümüne sahip ve nüfusu 90 milyondan fazla olan İran için makul bir resim çizmek için yeterli değil.