Irak Dışişleri Bakanı Şarku’l Avsat’a konuştu: Ukrayna ateşinin alevleri Ortadoğu bölgesine ulaşacak

Hüseyin küresel kutuplaşmanın artacağını belirterek, Irak içindeki anlaşmazlıkların komşu ülkeleriyle ilişkisini etkileyeceğini söyledi.

Irak Dışişleri Bakanı Fuad Hüseyin (EPA)
Irak Dışişleri Bakanı Fuad Hüseyin (EPA)
TT

Irak Dışişleri Bakanı Şarku’l Avsat’a konuştu: Ukrayna ateşinin alevleri Ortadoğu bölgesine ulaşacak

Irak Dışişleri Bakanı Fuad Hüseyin (EPA)
Irak Dışişleri Bakanı Fuad Hüseyin (EPA)

Irak Dışişleri Bakanı Fuad Hüseyin Arap bölgesinin Ukrayna-Rusya savaşından etkilenmesine karşı uyararak, süper güçler arasındaki küresel kutuplaşma sebebiyle dünya ülkelerinin ‘ya benim yanımdasın ya da karşımda’ şeklindeki boğucu denklemle yeniden karşı karşıya kalmasını beklediğini belirtti.
Hüseyin Şarku’l Avsat’a verdiği röportajda diyalog ve müzakere dilini şiddet ve çatışma diline hakim kılma çağrısında bulunarak, Irak’ın başka bir savaşı kaldırmayacağını ‘zira 50 yılı aşkın süredir birbiri ardına gelen savaşlar içinde yaşadığını, 3 neslin savaş döneminde büyüdüğünü ve savaş kültürüne sahip hale geldiklerini’ ifade etti.
Irak’ta ‘karmaşık bir elektrik krizi’ olduğunu kabul eden Hüseyin, ülkesinin elektrik ve gazın yüzde 45’ini İran’dan ithal ettiğini, Körfez ülkeleri ile Irak arasında elektrik bağlantı hattı projesi, Ürdün ve Mısır ile bağlantı hattı projesi ve aynı zamanda Türkiye tarafı ile olan girişimlerle Irak’ın kaynak çeşitliliğini sağlamakta kararlı olduklarını dile getirdi.
ABD Başkanı Joe Biden yönetiminin Viyana’daki müzakerelerde İran ile nükleer anlaşmaya varmasının giderek yakınlaşmasına değinen Iraklı Bakan, ülkesinin diyalog ve müzakerelere öncülük eden tüm adımları desteklediğini ancak Biden yönetimi ile olan ilişkiyi eleştirmek veya övmek yerine “Tüm ABD yönetimleri arasında farklar bulunuyor. Washington ile güçlü bir ilişkimiz var” ifadesini kullanmakla yetindi.

Kronik elektrik krizi
Irak’taki elektrik krizi ve çözüme yönelik adımlar hakkında konuşan Bakan Hüseyin şunları kaydetti:
“Bizde elektrik krizi var. Bu hem eski hem yeni bir kriz. Elektrik krizi 2003’te meydana gelen değişiklikten önce de vardı değişiklikten sonra da var. Elektrik krizini çözemediğimizi kendimize itiraf etmeliyiz. Kriz her aşamada farklılaşıyor. Yani kriz 2003’ten şu ana kadar bazen enerji üretimiyle veya dağıtım şebekesiyle ilgiliyken bazen elektrik üretimini tüketicilere ulaştırmakla ilgiliydi. Krizin diğer yüzü ise 2005’ten sonra Irak’ta inşa edilen 3 temel santral gaz ile çalışıyor. Biz gaz ülkesiyiz ancak gaz üretmiyoruz. Doğrusu İran tarafı ile olan anlaşma, bu ana santrallere gaz ithal etmeye dayanıyor. Bu 3 ana santralin ihtiyacını karşılamak için İran’dan 1200 megavat elektrik ithal ediyoruz. İran'dan yaptığımız gaz ve elektrik ithalatını da eklersek, İran'a bağımlı olduğumuz toplam tüketim yüzde 45'ine ulaşıyor. Ancak bazen İran’da da kriz oluyor. Çünkü elektrik enerjisine veya Irak’a ithal ettiği gazın bir bölümüne ihtiyacı olan büyük bir ülke. İran aynı zamanda içeriyi desteklemek için kendisi de diğer ülkelerden elektrik ithal ediyor.”
“Bu sebeple Irak’ta elektrik ithal etmek için Körfez kapısını açmayı düşünüyoruz. Körfez’deki kardeşlerimizle önceki müzakerelerimizde Körfez şebekesinden elbette Kuveyt koridoru üzerinden Irak’a ulaştırılacak 400 megavat hakkında konuştuk. Şu anki detayları bilmiyorum ancak Kuveyt ile Irak sınırları arasındaki mesafe ile Irak sınırlarından elektrik santrali arasındaki mesafeyle ilgili henüz çözülmeyen bazı detayların olduğunu sanıyorum. Ürdün’den elektrik satın almak için bir anlaşma daha var. Aynı zamanda Türkiye ile müzakereler mevcut.”

Arap bloğu ve İran muhalefeti
Irak-Ürdün-Mısır ortaklığının bir Arap bloğu olması dolayısıyla İran’ın bu bloğa karşı olduğu ve engellemek için çalıştığı yönündeki söylentiler hakkında konuşan Hüseyin;
“Komşu ülkelerle ilişkiler kurmak dışında bir arzumuz yok. Bu, dış politikanın değişmez bir parçası. Ürdün ve Mısır ile olan ilişkilerimiz tarihidir ve Başbakan Adil Abdulmehdi zamanında mevcuttu. Üçlü ilişkinin (Irak-Ürdün-Mısır) tarihi Kahire’deki bir zirve ile başladı. O zaman bu meselenin, bu işbirliği için siyasi ve ekonomiye ihtiyaç olmasına rağmen, diğer ülkelerin baskısıyla bir ilişkisi yok. Çünkü Mısır elektrik üreten ve ihraç eden bir ülke.”

ABD yönetimleriyle ilişkiler
Bağdat ve Biden yönetimi arasındaki ilişkileri değerlendiren Hüseyin;
“Bu, müttefik bir ülkeyle olan bir ilişkidir. ABD tarafı eski rejimin düşürülmesi için uluslararası koalisyonda önemli bir rol oynadı. Amerikalılar Irak’ta güçlü bir şekilde varlık gösteriyor. Irak’ta yaklaşık 160 bin askerleri vardı. Bu esas üzerine aramızda bir anlaşma imzalandı ve Amerikalılar çekildi. Ancak 2011’de DEAŞ terörünün çeşitli bölgeleri kontrol altına almasıyla birlikte -doğrusu Irak topraklarının üçte biri onların kontrolü altındaydı- Irak makamları ABD tarafını DEAŞ’a karşı savaşta yardıma çağırdı. Uluslararası koalisyon ve bu koalisyonun dışındaki birçok ülke DEAŞ’a karşı savaşta bir rol oynadı. Ayrıca Irak’ın petrol sanayisi ve çeşitli alanlarda altyapı inşa etmesi için batılı ülkelerle ilişkiler kurmaya ihtiyacı var. Dış savaşlar ve ayrıca zaman zaman iç çatışma sebebiyle Irak’ın tüm altyapıları imha edildi. Dünyaya açılmaya ve iyi ilişkiler kurmaya ihtiyacımız var. Bu nedenle Bağdat’ın Washington’la ilişkisinin güçlü olduğunu görüyoruz.”
Hüseyin, “Biden ve selefi Donald Trump arasında bir kıyaslama yapabilir misiniz?” sorusuna, “Elbette iki yönetim arasında büyük bir fark var. Ben şu anda bunu değerlendirecek konumda değilim. Trump yönetimi dönemini ve bunun Irak-ABD ilişkilerine etkisi ile Biden döneminin incelenmesi tarihçilerin işi. Biden ve Trump’tan önce Obama dönemi politikası vardı. Irak-ABD ilişkisi çeşitli aşamalardan geçti” diye yanıt verdi.

Rusya’nın Ukrayna’ya savaş açması
Bakan Hüseyin, Rusya’nın Ukrayna’ya savaş açması ve bunun Ortadoğu bölgesine etkisiyle ilgili soruya verdiği cevapta şunları kaydetti:
“Bu durumdan çok endişeliyiz. Allah göstermesin büyük bir savaşa dönüşürse, dünyanın birçok yerinde geride yıkım bırakacak bir dünya savaşına yol açar. Bu çatışma Arap bölgesini etkileyebilir. Rusya büyük bir ülke. Bölgede büyük çıkarları ve büyük bir etkisi var. ABD bir süper güç ve Avrupa Birliği’nin yanı sıra bölgede mevcut.”
“Bu nedenle barışçıl yolların takip edilmesi, durumun müzakere ve diyalog yoluyla iyileştirilmesi için birçok kişiyle konuşuyoruz. Ancak patlama durumuna ulaştık. Patlamanın sınırları genişleyecek. Irak, İran ve Körfez ülkeleri bu meseleye coğrafi olarak uzak değil. Ekonomiyi etkileyecek. Rusya’nın şu an Batı ile olan çatışması deyim yerindeyse enerji ve ardından petrol fiyatlarını etkileyecek bir çatışmadır. Fakat kriz patlak verirse bu, Körfez bölgesine ulaşmayacağı anlamına gelmez. O zaman bu taraflar arasında diyalog kurmak ve sorunun diyalog ve müzakere yoluyla çözülmesi Irak da dahil olmak üzere bölgenin menfaatine olur.”
“Savaşların olması bölgenin menfaatine olmaz. Çünkü bölge ve özellikle biz Iraklılar savaştan mustaribiz. Doğrusu biz sürekli savaşın kurbanlarıyız. Irak’ın üç veya dört nesil savaşın içinde doğdu, büyüdü, onların savaş kültürü var ve Irak’ta yaklaşık 50 yıldır süren hem iç hem dış savaşların kurbanı oldular. Ancak şiddet meselesini düşünmek istemiyoruz. Diyalog ve müzakere yolu seçilmelidir. Süper güçler ile diğer diğer devletler veya NATO arasında büyük bir çatışmadan söz ettiğimiz zaman, bu çatışma sebebiyle bir yangın çıkması ve bu yangının alevlerinin bölgemize ulaşması konusunda bölgede bir endişe var. Çünkü süper güçlerin de ifade ettiği gibi diğerlerine ihtiyaçları olacak. Çünkü onlar ‘ya benim yanımdasın ya da karşımda’ diyerek destek toplayacaklar. Bölge ülkelerinin bu çatışmaya girmesi zor olacak. Biz bunu olumlu bir tarafsızlıkla söylüyoruz. Yani çözüm müzakerelerde. Çözüm diyalogda. Çözüm diplomatik yollardan faydalanmakta. Çözüm şiddet değil.”

Viyana’daki müzakereler
Irak’ın, Viyana’da İran ve ABD arasında bir anlaşma imzalanmasından endişe edip etmediği sorusunu yanıtlayan Hüseyin;
“Hayır. Diyalog ve müzakere yoluyla bir anlaşmaya varırlarsa bu iyi bir şey. Başkan Trump dönemindeki ABD-İran çatışması Irak’ın gerçekliğine, güvenlik durumuna ve siyasetine yansıdı. Bu nedenle biz İran ve ABD arasındaki sorunun iki taraf arasındaki bir anlaşmayla çözülmesine çağırıyoruz. Bence İran ve ABD arasında bir anlaşma olursa aynı zamanda iki ülkenin ve bölgenin menfaatine olur.”
Hüseyin, Irak’taki büyük siyasi sıkıntılar ve bunun dış politikaya yansımalarıyla ilgili soruya şu yanıtı verdi;
“Irak açık bir topluma ve demokratik bir topluma sahip. Demokrasimizin gelişmekte olduğunu, inişleri çıkışları olduğunu ve birçok sorunu olduğunu itiraf ediyorum. Evet, dış politika içerdeki durumu yansıtır. İçerde ekonomik gelişme ve istikrar olduğu sürece bir dışişleri bakanının ve dışişleri bakanlığının net bir politika inşa etmesi kolaylaşır. İçerde sorunlar olduğu sürece net bir dış politikanın olması zorlaşır.”
“Irak’ın bir gerçekliği var ve ben bunu itiraf ediyorum. 2003'ten önce Irak toplumunda uzun bir diktatörlük yolculuğu yaşadık. Oldukça totaliter ve merkezi olan Baas rejiminin çöküşünün ardından toplumda bir açılma yaşandı ve partilerin sayısı arttı. Aynı zamanda içerde komşu ülkelerle ilişki kurma eğilimleri ortaya çıktı. Komşu ülkelerle ilişki kurma konusunda farklı siyasi eğilimler vardı. Bu nedenle bölgedeki gerilimlerin Irak’ın iç durumunu olumsuz etkilediğini ve Irak’ın içindeki çatışmaların da Irak’ın komşu ülkeleriyle ilişkilerini etkilediğini görüyoruz. Bu sebeple Irak'taki durum ne kadar istikrarlı olursa, dış çevre ile iletişim kurmak o kadar kolay olacaktır. Dışardaki pozisyonun güçlü olması için Irak hükümetinin içerdeki güvenlik ve askeri durum başta olmak üzere mevcut sorunların çözümü için herkesle diyalog kapısını açması gerektiğini düşünüyorum. Bu sorunlar çözüldüğünde bu aynı zamanda komşu ülkelere Irak’ın durumuyla ilgili güven verecektir. Çünkü Irak’ta silah taşıyan güçler arasındaki özel sorunlar ve istikrarsızlık, bölgesel çevreyi de etkileyecektir.”



ABD hesaplarındaki değişimden sonra Suriye: Kürt bileşen için yeni sürece dair bir okuma

Suriye'nin kuzeyindeki Meskene'den çekilmesinin ardından SDG mevzilerini ele geçiren Suriyeli askerler bir tankın üzerinde, 17 Ocak 2026 (AFP)
Suriye'nin kuzeyindeki Meskene'den çekilmesinin ardından SDG mevzilerini ele geçiren Suriyeli askerler bir tankın üzerinde, 17 Ocak 2026 (AFP)
TT

ABD hesaplarındaki değişimden sonra Suriye: Kürt bileşen için yeni sürece dair bir okuma

Suriye'nin kuzeyindeki Meskene'den çekilmesinin ardından SDG mevzilerini ele geçiren Suriyeli askerler bir tankın üzerinde, 17 Ocak 2026 (AFP)
Suriye'nin kuzeyindeki Meskene'den çekilmesinin ardından SDG mevzilerini ele geçiren Suriyeli askerler bir tankın üzerinde, 17 Ocak 2026 (AFP)

Ömer Önhon (Türkiye'nin Suriye eski büyükelçisi)

2026 Münih Güvenlik Konferansı, “Trump dönemi” olarak adlandırılan dönemde kurallara dayalı uluslararası düzenin yeniden çizildiği, tarihi açıdan çok önemli bir anda toplandı. Münih salonlarında, Almanya Şansölyesi Friedrich Merz ve ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio'nun yanı sıra diğer üst düzey yetkililer tarafından, hızlı dönüşümlere ilişkin analizlerini ve bir sonraki aşamanın gidişatına dair öngörülerini sunan son derece önemli konuşmalar yapıldı.

Bu bağlamda, Suriye Kürt sorunu özel bir ilgi gördü. Konferansa Suriye'den katılanlar arasında Suriye Demokratik Güçleri (SDG) Lideri Mazlum Abdi ve Dış İlişkiler Dairesi Eşbaşkanı İlham Ahmed yer aldı. Toplantıya Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi Başkanı Neçirvan Barzani de katıldı.

Suriye iç savaşı yıllarında Kürtler, Amerikan desteğinden yararlanarak ve DEAŞ'a karşı savaşta Washington ve müttefikleriyle iş birliği yaparak askeri ve siyasi olarak yeniden örgütlendiler. Birkaç yıl içinde SDG, Deyrizor ve Rakka gibi Arap nüfusun ağırlıklı olduğu bölgeler de dahil olmak üzere Suriye topraklarının neredeyse üçte birini kontrol altına aldı. Buna stratejik petrol sahaları, sınır kapıları, barajlar ve su yolları ile geniş tarım arazileri de dahildi.

Fakat bu durum, Suriye ordusunun geçen ocak ayında SDG'yi geri çekilmeye zorlayan ve ülkedeki siyasi ve askeri dengeyi yeniden kuran büyük ölçekli saldırı başlatmasıyla dramatik bir şekilde değişti. Bunun sonucunda SDG kontrol ettiği toprakların en az yüzde 80'ini, petrol sahalarından oluşan ana gelir kaynağını ve saflarındaki Arap aşiret unsurlarının desteğini kaybetti, ayrıca uzun süredir sahip olduğu koşulsuz Amerikan desteğinde de bir gerileme yaşandı.

Washington'da, Kürt lobisi ile SDG yanlısı lobi, ABD savunma kurumlarında halen eski müttefiklerine güvenen önemli bir nüfuza sahip

 Bu atılım, esasında Başkan Donald Trump'ın Şam, SDG ve Türkiye'ye yönelik politikasındaki değişimin sonucuydu; birçok gözlemci bunu Washington'un yeni bir Kürtleri terk etme bölümü olarak görüyor. Diplomatik çevrelerde dolaşan anlatılara göre ABD'nin Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack, 30 Ocak anlaşmasıyla sonuçlanan Erbil görüşmeleri sırasında SDG Lideri Mazlum Abdi'ye, ABD'nin onlar adına askeri müdahalede bulunmayacağını ve SDG'nin yeni gerçekliğe uyum sağlaması gerektiğini bildirdi.

Bununla birlikte, Kürt lobisi ile SDG yanlısı lobi, Washington'da hâlâ önemli bir nüfuza sahip. ABD savunma kurumları içindeki eski müttefiklerine, Senatör Lindsey Graham da dahil olmak üzere kendilerine sempati duyan Kongre üyelerine ve İsrail yanlısı lobi gruplarına güveniyorlar. Bu taraflar, yönetimin yaklaşımını yeniden şekillendirmeye çalışarak, endişelerini önce Başkan Yardımcısı J.D. Vance'e, ardından da Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile yakın bir çalışma ilişkisi bulunan Başkan Trump'a iletmeyi başardılar.

10 Mart'ta Şam'da imzalanan anlaşma sırasında Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara ve Suriye Demokratik Güçleri Lideri Mazlum Abdi (SANA/AFP)10 Mart'ta Şam'da imzalanan anlaşma sırasında Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara ve Suriye Demokratik Güçleri Lideri Mazlum Abdi (SANA/AFP)

Bu adımlar, Suriye meselelerini takip edenlerin uzlaşma olarak nitelendirdiği bir çözümün formüle edilmesine katkıda bulundu. 30 Ocak tarihli anlaşma, SDG'ye 4 Ocak tarihli taslakta yer alanlardan daha az, ancak 18 Ocak tarihli teklifte sunulanlardan daha fazla taviz verdi.

Münih'te, SDG temsilcileri, ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Senatör Lindsey Graham ve Almanya Dışişleri Bakanı Johann Wadephul da dahil olmak üzere etkili isimlerle bir dizi üst düzey görüşme gerçekleştirdi. Cumhurbaşkanı Macron, Mazlum Abdi ve güçlerini “özgürlük savaşçıları” olarak nitelendirdi ve onlara sürekli destek çağrısında bulundu. Macron'un sözleri, Suriyeli Kürtlerin sivil ve eğitim haklarının korunması ve tam olarak tanınmasına yönelik desteğini yeniden teyit eden Avrupa Parlamentosu'nun 12 Şubat tarihli kararında da yankı buldu. Buna ek olarak Fransa, ABD ile birlikte, diplomatik sürecin önemli bir kolaylaştırıcısı olarak konumlanarak, Kürt haklarını garanti altına alırken, aynı zamanda devlet yapılarına entegrasyon ile sonuçlanacak düzenlemelerin formüle edilmesine katkıda bulundu.

Münih'teki ABD-Suriye görüşmesi, Dışişleri Bakanı Marco Rubio'nun heyetleri ile birlikte Suriyeli mevkidaşı Esad eş-Şeybani ve SDG Lideri Mazlum Abdi ile bir araya gelmesi nedeniyle önemli bir sembolik ağırlık taşıyordu

Münih'teki ABD-Suriye görüşmesi, Dışişleri Bakanı Marco Rubio'nun heyetleri ile birlikte Suriyeli mevkidaşı Esad eş-Şeybani ve SDG Lideri Mazlum Abdi ile bir araya gelmesi nedeniyle önemli bir sembolik ağırlık taşıyordu. Görüşmelerin içeriğine ilişkin gizliliğe rağmen, ABD Özel Temsilcisi Tom Barrack X platformundan yaptığı paylaşımda, toplantının önemini vurgulayarak, bunu “bir resim bin kelimeye bedeldir... yeni bir başlangıç” olarak nitelendirdi.

SDG yetkilisi İlham Ahmed ve Mazlum Abdi'nin, birleşik bir Suriye heyetinin parçası olarak değil de bağımsız olarak orada bulunmaları da dikkat çekti. Buna rağmen, Rubio, Senato üyeleri ve Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Faysal bin Ferhan ile ortak toplantılara katıldılar. Abdi, uluslararası topluma kendisini pragmatik ve sorumlu bir ortak olarak sunmaya çalışarak, mutedil ve uzlaşmacı bir tavır sergiledi.

Ankara resmi bir yanıt vermese de Türk medyası Abdi'nin Münih'e gitmesine ve konferansa katılmasına izin verilmesi kararını sert bir şekilde hedef aldı. Zira Türkiye, kendisi ile devam eden temaslara rağmen, SDG'yi terör örgütü ve Kürdistan İşçi Partisi'nin (PKK) bir uzantısı olarak sınıflandırmaya devam ediyor. MİT Başkanı İbrahim Kalın'ın Münih'te bulunması da Abdi ile olası bir özel görüşme hakkında spekülasyonlara neden oldu; ancak somut kanıtların yokluğunda bu haberleri doğrulamak zor.

Suriye'nin kuzeydoğusundaki Tabka'da, SDG’li bir kadın savaşçının parçalanmış heykelinin üzerine çekilen Suriye bayrağı, 18 Ocak 2026 (Reuters)Suriye'nin kuzeydoğusundaki Tabka'da, SDG’li bir kadın savaşçının parçalanmış heykelinin üzerine çekilen Suriye bayrağı, 18 Ocak 2026 (Reuters)

İlerleyen Suriye hükümet güçleri karşısında geri çekildikten ve etkisi Haseke ile Kobani (Ayn el-Arap) çevresindeki dar bölge ile sınırlı kaldıktan sonra, bir zamanlar Suriye çatışmasının en büyük kazananı olarak kabul edilen SDG, kesin bir yenilgi yaşamış gibi görünüyor. Ancak yakından bakıldığında daha karmaşık bir tablo ortaya çıkıyor. Kürtler, siyasi ve askeri bir güç olarak resmi olarak tanındı ve “Kürt bölgeleri” kavramı resmi çerçevelere dahil edildi. Haseke şu anda Kürt bir yetkili tarafından yönetiliyor ve bu da Kürt bölgesi statüsünü pekiştiriyor. Suriye Ordusu içinde, komuta yapılarını ve silahlarını koruyan eski SDG savaşçılarından dört tugay oluşturuldu ve Derik, Kamışlı, Haseke ve Kobani dahil olmak üzere ağırlıklı olarak Kürt bölgelerinde konuşlandırıldı.

Kurumsal düzeyde, Kürtçe ulusal dil olarak tanındı ve Kürt toplumu eğitim alanında ayrıcalıklar elde etti. Bu düzenleme, etnik bütünlük ve birleşik ve coğrafi olarak bitişik bir Kürt bölgesinin yokluğu açısından Suriye'nin koşullarındaki temel farklılıkla birlikte Irak'taki modele benziyor.

İlerleyen Suriye hükümet güçleri karşısında geri çekildikten ve etkisi Haseke ile Kobani (Ayn el-Arap) çevresindeki dar bir bölge ile sınırlı kaldıktan sonra, bir zamanlar Suriye çatışmasının en büyük kazananı olarak kabul edilen SDG, kesin bir yenilgi yaşamış gibi görünüyor

Suriye çatışmasında kilit bir oyuncu olan Türkiye, savaş sırasında Suriye'deki uzun süreli güç boşluğunun sonuçlarını deneyimledikten sonra, sınırlarını ve topraklarını terör örgütlerinden ve yetkisiz yabancı aktörlerden koruyabilecek merkezi bir hükümete dayalı istikrarlı ve güvenli bir Suriye devleti istiyor.

Gerçekten de Türkiye'nin Şam üzerindeki etkisi olmasaydı, SDG nihayetinde üzerinde anlaşılanlardan çok daha elverişli şartlar elde ederdi. Ankara, başından beri bu güçlerin tamamen dağıtılması ve silahsızlandırılması konusunda ısrar etti ve Türk yetkililer, saflarındaki Suriyeli olmayan savaşçıların ayrılmalarını talep etti. SDG üyelerinin Suriye ordusuna entegre edilmesi ilkesini, bunun birleşik askeri birlikler şeklinde değil, bireysel olması şartıyla kabul etti.

 Almanya Şansölyesi Friedrich Merz, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ve İngiltere Başbakanı Keir Starmer, Münih Güvenlik Konferansı sırasında düzenlenen E-3 toplantısının başlangıcında bir arada, Münih, 13 Şubat 2026 (AFP) Almanya Şansölyesi Friedrich Merz, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ve İngiltere Başbakanı Keir Starmer, Münih Güvenlik Konferansı sırasında düzenlenen E-3 toplantısının başlangıcında bir arada, Münih, 13 Şubat 2026 (AFP)

Bu koşullar arasında, yaklaşık 1000 Suriyeli olmayan savaşçının Suriye topraklarından Kuzey Irak'a çekilmesi, şimdiye kadar uygulanan tek somut adım olarak öne çıkıyor. Buna rağmen Ankara, bu aşamada bu konu ile ilgili açıkça gerilimi artırmaktan veya önemli bir baskı uygulamaktan kaçındı. Zira Türk yönetimi, Türkiye içindeki Kürt taraflarla devam eden barış süreci ışığında, Suriye'deki politikalarını, özellikle SDG ve genel olarak Kürt meselesini ele alma şeklinin iç siyasi sonuçlarıyla dengelemeye çalışıyor.

Buna binaen, Suriye dosyası, Türkiye'nin ulusal güvenlik denkleminde temel bir unsur ve özellikle 2027 seçimlerinin yaklaşmasıyla birlikte iç politikada önemli bir faktör haline geldi. Zira iktidardaki Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP), barış sürecinde ilerleme kaydederek Kürt seçmen tabanını genişletmeyi hedefliyor.

Sonraki adımlar büyük ölçüde Şam ile SDG arasındaki anlaşmaların nasıl uygulanacağına bağlı olacak; ancak anlaşmaların şartlarına dair yorumlarda devam eden farklılıklar var ve SDG Lideri Mazlum Abdi bu farklılıkları, özde değil, terminolojide bir anlaşmazlık olarak nitelendirdi. Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre cevap bulmamış bir diğer soru ise bu düzenlemelerin beklenen Suriye anayasasına dahil edilip edilemeyeceği ve eğer edilecekse hangi biçimde olacağıdır. Mazlum Abdi ve İlham Ahmed, Kürtlerin eğitim ve kültür haklarıyla ilgili 13 sayılı kararnamenin anayasaya dahil edilmesi çağrısında bulundular. Abdi ayrıca özerk yönetimin Suriye devlet kurumlarına entegre edilmesi gerektiğini vurguladı.

Suriye sorunu, Türkiye'nin ulusal güvenlik denkleminde temel bir unsur ve iç politikasında önemli bir faktör haline geldi

 Ancak Abdi'nin son zamanlarda Suriye, Türkiye, Irak ve İran’daki “Kürdistan'ın dört parçası” ifadesine yaptığı atıflar ve Kürtlerin ortak bir siyasi otorite altında birleşmesi çağrısı, Ankara'da ve başka yerlerde mevcut endişeleri derinleştiriyor.

Suriye içinde, Sünni Arap çoğunluğun ve diğer grupların -Dürziler, Aleviler, Türkmenler ve Hristiyanlar- Kürtlere verilen ayrıcalıklara verdiği tepki, potansiyel gerilimlere işaret ediyor. Güneyde, geniş çaplı çatışmaların yerini kırılgan bir sakinliğin aldığı Dürziler arasında temkinli bir huzursuzluk hakimken, liderleri Şam'ın Kürt meselesini nasıl ele alacağını yakından takip ediyor. Kuzey ve güney Suriye arasında komşu ülkelerin pozisyonlarında temel bir farklılık bulunuyor. Kuzeyde Türkiye, Şam'ı SDG’ye karşı desteklerken, güneyde İsrail, Şam'a karşı olan Dürzi gruplara destek verdi.

Şam'ın karşı karşıya olduğu en büyük meydan okuma, savaşın harap ettiği bir ülkenin yeniden inşası ve zor durumdaki bir ekonominin canlandırılmasıdır; ne var ki azınlıkların şikayetleri ele alınmadan ve çözülmemiş siyasi anlaşmazlıklar giderilmeden bu yolda ilerlenemez. Bu hassas denklem, Suriye Devlet Başkanı Ahmed Şara için önemli bir sınav teşkil edecek; zira kendisi iç güçler, azınlıklarla ilişkiler ve dış güçlerin çatışan çıkarları arasında dengeyi aynı anda yönetme göreviyle karşı karşıyadır.


Lübnan Cumhurbaşkanı, İsrail'in hava saldırılarını kınayarak, bu saldırıların ülkede istikrarın sağlanmasına yönelik çabaları baltalamayı amaçladığını söyledi

 Lübnan'ın doğusundaki Bekaa Vadisi bölgesinde bulunan Bednayel köyünde, İsrail hava saldırılarının ardından ağır hasar gören bina (AFP)
Lübnan'ın doğusundaki Bekaa Vadisi bölgesinde bulunan Bednayel köyünde, İsrail hava saldırılarının ardından ağır hasar gören bina (AFP)
TT

Lübnan Cumhurbaşkanı, İsrail'in hava saldırılarını kınayarak, bu saldırıların ülkede istikrarın sağlanmasına yönelik çabaları baltalamayı amaçladığını söyledi

 Lübnan'ın doğusundaki Bekaa Vadisi bölgesinde bulunan Bednayel köyünde, İsrail hava saldırılarının ardından ağır hasar gören bina (AFP)
Lübnan'ın doğusundaki Bekaa Vadisi bölgesinde bulunan Bednayel köyünde, İsrail hava saldırılarının ardından ağır hasar gören bina (AFP)

Lübnan Cumhurbaşkanı Joseph Avn, İsrail'in dün gece karadan ve denizden Sayda (Sidon) bölgesini ve Bekaa Vadisi'ndeki kasabaları hedef alan saldırılarını şiddetle kınayarak, "Bu saldırıların devam etmesi, Lübnan'ın başta Amerika Birleşik Devletleri olmak üzere dost ülkelerle istikrarı sağlamak ve İsrail'in Lübnan'a yönelik düşmanlıklarını durdurmak için yürüttüğü diplomatik çabaları ve girişimleri engellemeyi amaçlayan açık bir saldırganlık eylemidir" dedi.

Ulusal Haber Ajansı, Avn'un şu sözlerini aktardı: "Bu baskınlar, Lübnan'ın egemenliğinin yeni bir ihlalini ve uluslararası yükümlülüklerin açık bir şekilde çiğnenmesini temsil ediyor ve uluslararası toplumun iradesine, özellikle de Birleşmiş Milletler'in 1701 sayılı Kararına tam uyulmasını ve tüm hükümlerinin uygulanmasını öngören kararlarına karşı bir saygısızlığı yansıtıyor."

Bölgede istikrarı destekleyen ülkelere, "Lübnan'ın egemenliğini, güvenliğini ve toprak bütünlüğünü korumak ve bölgeyi daha fazla gerilim ve gerginlikten kurtarmak için saldırıları derhal durdurma ve uluslararası kararlara saygı gösterilmesi yönündeki sorumluluklarını üstlenmeleri" çağrısını yineledi.

Şarku’l Avsat’ın aldığı bilgiye göre İsrail ordusunun Lübnan'ın doğusundaki Hizbullah komuta merkezlerini hedef aldığını söylediği baskınlarda en az 6 kişi öldü ve 25 kişi de yaralandı.


"Barış Konseyi"... Trump'ın vaatlerinin yeni bir sınavı

 Barış Konseyi Konferansı Katılımcıları- 19 Şubat 2026 (AFP)
Barış Konseyi Konferansı Katılımcıları- 19 Şubat 2026 (AFP)
TT

"Barış Konseyi"... Trump'ın vaatlerinin yeni bir sınavı

 Barış Konseyi Konferansı Katılımcıları- 19 Şubat 2026 (AFP)
Barış Konseyi Konferansı Katılımcıları- 19 Şubat 2026 (AFP)

Washington, önceki gün Barış Konseyi'nin resmi açılışına tanık oldu. Bu hamleyi ABD Başkanı Donald Trump, kendisini bir barış başkanı olarak tanıtarak ve mesajını öncelikle Amerikan kamuoyuna yönelterek siyasi söyleminin merkezine yerleştirdi. Amerika Birleşik Devletleri artık dış politika dosyalarının iç mücadelenin bir parçası haline geldiği ve her diplomatik hamlenin seçmenler önünde Amerikan rolünün imajının yeni bir sınavı olduğu bir seçim yılına giriyor.

İran ile gerginliğin artmasıyla birlikte bölgedeki büyük askeri yığılma göz önüne alındığında şu soru gündeme geliyor: "İran'a önümüzdeki iki hafta içinde askeri bir saldırı düzenlenmesi durumunda Gazze ile ilgili müzakere edilen iyimser planlar nasıl gerçekçi olabilir?"

Öte yandan, "Gazze Şeridi Yönetimi Ulusal Komitesi"nin geçen akşam Geçici Polis Gücü'nde iş başvurularının alınmaya başlanacağını duyurmasının hemen ardından, Gazze'deki gençler başvurularını yapmak için yarışa girdiler.