Biden Ukrayna’ya ihanet mi etti?

ABD Başkanı Biden ve müttefiklerinin Rusya’yı cezalandırma yeteneği, birkaç nedenden dolayı sınırlı görünüyor

Fotoğraf (Reuters/Valentyn Ogirenko)
Fotoğraf (Reuters/Valentyn Ogirenko)
TT

Biden Ukrayna’ya ihanet mi etti?

Fotoğraf (Reuters/Valentyn Ogirenko)
Fotoğraf (Reuters/Valentyn Ogirenko)

İsa Nehari
Geçen hafta düzenlenen Münih Güvenlik Konferansı’nda gündem  ‘Pekin’in vurucu ekonomik güç olarak yükselişi’ ve ‘Moskova’nın bir baş belası olarak küresel arenaya geri dönüşü’ idi. Bu çerçevede taraflar küresel değişimlerle bağlantılı olarak Batı demokrasilerinin gerilemelerini ve büyük krizler karşısında yetersiz kalmalarını tartıştı. ABD Başkan Yardımcısı Kamala Harris’in de katıldığı oturumdaki ilk temel sorun buydu.
Harris, Batı dayanışmasını vurgulamakla ve ABD Başkanı Joe Biden yönetiminin Rusya’nın Ukrayna’yı işgal etmesini önlemek için müttefikleriyle iş birliği yapma konusundaki sertliğini vurgulamakla yetinmedi. Aksine Moskova’ya ‘ağır ve acil’ ekonomik yaptırımlar sözü verdi. Ayrıca Harris, Doğu Avrupa’da NATO’yu güçlendirmekle tehdit etti.
Ancak 23 Şubat Çarşamba gecesi, Batı’nın gerçekleşmesinden korktuğu şeye tanık oldu. Öyle ki Vladimir Putin şaşırtıcı bir konuşma yaptı. ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken ve yardımcısının ‘Rusya’nın Ukrayna’ya saldırma ihtimalinin arttığı’ konusundaki açıklamasından birkaç saat sonra Ukrayna’ya karşı bir askeri operasyon başlattığını duyurdu.
Bazı taraflar ABD Başkanı’nın da aynı gün çıkıp kriz hakkında konuşmasını beklerken Biden, perşembe günü G7 liderleriyle görüşmesinin ardından Rusya’ya karşı yaptırımlar uygulamakla ilgili bir açıklama yaptı. Beyaz Saray’ın efendisi, VEB Bank ve Rus Askeri Bankası üzerindeki tam yaptırımların yanı sıra, Moskova’ya karşı Rus elitlerini, ailelerini, devlet borcunu ve Rusya’dan gelen ‘Kuzey Akım 2’ gaz boru hattını içeren bir yaptırım paketi açıkladı.

Yetersiz cezalar
Rusya gerginliği üçüncü gününe girerken eski ABD’li gözlemciler ve yetkililer, Biden’ın açıkladığı yaptırım paketinin caydırıcı olmadığına inanıyor. Bunun yanı sıra Rus kuvvetleri, Ukrayna’daki iki ayrılıkçı bölgeye doğru ilerledikten sonra Biden’ın Putin’e verdiği yanıtta zayıf göründüğünü belirtti.
ABD’nin eski Birleşmiş Milletler (BM) Büyükelçisi Nikki Haley, mevcut yönetimin hızlı ve sert yaptırımlar uygulama sözünü yerine getirmekte başarısız olduğunu ve Ukrayna krizini Batı’nın kararlılığının bir sınavı olarak gördüğünü söyledi. Haley, Biden’ın şu ana kadar bu durumla başa çıkmakta başarısız olduğuna da dikkati çekti.
ABD’li yetkili, “Bu, sadece Putin’le ilgili değil. Komünistler, Çinliler ve İranlı cihatçılar da bu durumu takip ediyor” dedi.
Öte yandan ABD’nin eski ulusal güvenlik danışmanı John Bolton, Biden’ın NATO’yu birleştirmedeki başarısızlığını kınadı. Bolton, Rus kuvvetlerinin Ukrayna’nın başkentindeki ilerleyişinin, Vladimir Putin’in ‘doğuyu ilhak etme ve ülkeyi denizden izole etme’ olan gerçek planını gizleyebileceğine dikkati çekti.
“Putin, Ukrayna’nın doğu ve güney kısımlarını, yani Rus kısımlarını istiyor” diyen Bolton, Kiev’e asker göndermenin, dikkati asıl planından başka yöne çevirmek için bir manevra olmasının muhtemel olduğunu vurguladı. John Bolton ayrıca, Çin Devlet Başkanı Şi Cinping’in, dünyanın eski Sovyetler Birliği bölgesindeki Rus saldırganlığına karşı tepkisini yakından takip edeceği konusunda uyarıda bulundu.

‘Kuzey Akım 2’ tartışması
Amerikalı araştırmacı Paul Sullivan, Independent Arabia’ya yaptığı açıklamada, “Putin gibi biriyle uğraşmak kararlılık, güç, azim ve dayanıklılık gerektirir. Bunlar, dünyada hiçbir liderin yeterince görmediği niteliklerdir” diyerek, Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen’in istisna olduğunu dile getirdi.
Sullivan, Biden’ın Rus askeri operasyonunun ardından yaptırımlarla hedef aldığı ‘Kuzey Akım 2’ hattını da eleştirirken, hatla ilgili sorunun bir kısmının, ‘yolsuzluk ve eski liderlerin Rus mallarından yararlanmaları’ olduğunu ifade etti. Paul Sullivan, “Hattın inşasına en başta izin verilmemeliydi. Rusya’nın buradaki amacı açıktı ki bu amaç, gaz ihraç ederek ve AB’de bölünmeleri ateşleyerek para kazanmaktı” değerlendirmesinde bulundu.
Rus davranışı değişene kadar hattın kapatılması gerektiğini vurgulayan Sullivan, Rus enerjisine aşırı bağımlılığı azaltma çabalarını hızlandırılmasının yanı sıra, ABD’de sıvılaştırılmış doğalgaz ihracatçılarının ve diğerlerinin AB’de enerji güvenliğine daha fazla odaklanması gerektiğini kaydetti. Sullivan ayrıca, Doğu Avrupa’nın onu Rus elektrik sisteminden ayrılma planlarına dikkati çekti.
Paul Sullivan, başka alternatifler olduğu için Rusya’dan tüm uranyum ithalatını ve hizmetlerini durdurma çağrısında bulunurken, “AB, uzun zamandır kendisini Rusya’ya sıkı sıkıya bağımlı hale getirdi. Ruslar bunu memnuniyetle karşıladı. ABD ise yeterince güçlü değildi ve AB’nin enerji güvenliğini sağlamasına yardımcı olmak için yeterince harekete geçemedi” dedi. Sullivan, Körfez İşbirliği Konseyi ülkelerinin bu konuda yardımcı olabileceğine de dikkat çekti.
İngiltere merkezli ‘Financial Times’ gazetesi, yüksek petrol fiyatlarının ABD’nin Rusya’yı cezalandırma yeteneğini kısıtlayacağını belirtirken, bu da açıklanan yaptırımların henüz Rusya’nın petrol ve gaz satışlarını kapsamamasını gerekçelendiriyor.

Trump’ın tavrı
Eski ABD Başkanı Donald Trump, Cumhuriyetçi yönetimi altında bu krizin asla yaşanmayacağını söylerken, Joe Biden’in krizi yönetme şeklini de eleştirdi.
Eski danışmanı John Bolton, tartışmalı ‘Olayın Olduğu Oda (The Room Where İt Happened)’ kitabında son açıklamasının aksine Trump’ın ‘Ukrayna’nın Rusya’ya meyilli isimler tarafından yönetilmesi gerektiğine’ inandığını iddia etti.
Trump, Putin ile olan güçlü ilişkisine övgüde bulunurken, Kremlin’in efendisinin kendi yönetimi altında asla bu şekilde hareket etmeyeceğini vurguladı. Donald Trump, “Kriz doğru yönetilseydi, Ukrayna’da şu anda olanların yaşanması için hiçbir sebep olmazdı” dedi.
Trump- Putin yakınlaşması, eski Cumhuriyetçi yönetim altındaki Demokrat muhalefet tarafından uzun süredir sert bir şekilde eleştirildi.
Gözlemciler, Trump yönetiminin ‘Kuzey Akım 2’ye karşı çıkışını överken, Başkan Biden’ı da kısa süre önce Rus doğalgaz boru hattı konusundaki tavrı nedeniyle eleştirdi.
Kongre’ye gönderilen bir Dışişleri Bakanlığı raporunda, boru hattından sorumlu Alman şirketi ‘Nord Stream 2 AG’ ve Rusya Devlet Başkanı Putin’in müttefiki olan genel müdürü Matthias Arthur Warnig’in yaptırıma tabi faaliyetlerde bulunduğu belirtilmişti.
ABD Dışişleri Bakanı Atony Blinken, geçen Mayıs ayında bu yaptırımların uygulanmasını kabul etmemişti. Bakan, bu adımı böyle bir kararın ulusal çıkarlara uygun olduğu gerçeğiyle alındığını açıklamıştı. Adım, Kongre üyeleri tarafından geniş çaplı eleştirilere maruz kalmıştı.

NATO’nun birleşmesi
Trump’ın Biden’a yönelik sert ifadelerinden uzak bir şekilde Biden’ın yaptırımları, NATO’nun Rusya karşısında birleşik bir konuma sahip olup olmadığına dair farklı bir tartışmayı alevlendirdi. Öyle ki ABD merkezli CNN, Almanya’nın başını çektiği Avrupa ülkelerinin, Rusya’yı uluslararası ödeme sistemi SWIFT’den çıkarma olasılığı konusunda bölündüğünü bildirdi.
Biden, Moskova’nın ‘SWIFT’ sisteminden çıkarılmasına karşı çıkan ülkelerin isimlerini açıklamaktan kaçınırken, “Bu seçenek hala geçerlidir” dedi. Biden, ABD ve müttefikleri tarafından Rusya’ya uygulanan diğer yaptırım paketinin, Moskova’yı bankacılık finansal işlemler sisteminden çıkarma seçeneğinden daha büyük bir etkiye sahip olacağına da dikkat çekti.

Parti anlaşmazlıkları
Biden’a yöneltilen eleştiri, yaptırımların eksiklikleri meselesiyle sınırlı kalmazken, askeri harekatın ilanından önce Moskova’nın hareketlerini ele alış şeklini de içeriyordu. Öyle ki ABD yönetiminin Ukrayna’daki Rus askeri hareketlerinden salı sabahına kadar ‘işgal’ olarak bahsetmemesi nedeniyle tartışmalar baş gösterdi. Yetkililer, salı sabahı yaptıkları açıklamada ‘işgal’ kelimesini kullandı.
Londra Üniversitesi Akademisi’nde ABD Politikaları Merkezi’nin kurucu direktörü Thomas Gift, ‘Newsweek’ dergisine yaptığı açıklamada Biden’ın Rusya yaklaşımına karşı Cumhuriyetçilerin eleştirilerinin kaçınılmaz olduğunu vurguladı. Gift, “Cumhuriyetçilerin Rusya eleştirisinden kaçınmak için Biden’ın yapabileceği hiçbir şey yok” dedi.
Thomas Gift, parti anlaşmazlıklarının dış politika söz konusu olduğunda etkisiz olması gerektiği anlamına gelen eski ‘Politika, su kenarında durur’ atasözünün, bugünün aşırı partizan ikliminde artık geçerli olmadığını savundu.
Gift’e göre bunun bir nedeni de ‘Cumhuriyetçi Parti’nin politika konusundaki görüşlerinin çok farklı olması’. Bu nedenle Biden, ‘kendisinin savaş davullarını çalmakta acele ettiğine inanan tecrit politikası yandaşları’ ve ‘Putin’le mücadele edecek kadar sert olmadığını düşünen şahinler’ tarafından her açıdan saldırıya uğrayacak.
Thomas Gift, bu eleştirilerin çoğunun, yönetimin Moskova’yı ele alış şekliyle ilgili meşru felsefi anlaşmazlıklara dayandığını söylerken, “Neredeyse tüm Cumhuriyetçiler arasındaki ortak payda, Biden’ın özellikle Afganistan’daki fiyaskodan sonra başkomutan olarak sicilinin istismar edilebileceği duygusudur” dedi.

Kiev ve Kabil arasında
Gözlemciler, Biden’in geçen yıl NATO müttefiklerine danışmadan veya onlarla yakın çalışmalar yürütmeden Afganistan’dan geri çekilmesinin, ABD’nin hasımlarını kırmızı çizgilerini aşmaya motive ettiğine inanıyor. Ohio Eyalet Üniversitesi’nde Tarih Profesörü Peter Han’a göre bu nedenle Ukrayna krizi, ittifakları yenilemek ve NATO’yu canlandırmak için bir fırsat sunuyor.
Han, “Başkan, ABD’nin ulusal güvenlik çıkarlarını ve iç siyasi baskıları göz önünde bulundurarak Afganistan’dan çekildi. Ancak çoğu NATO müttefiki tek taraflı hareket ettiği hissine kapıldı” dedi. Ancak Ukrayna krizi ortasında Biden’ın ekibi, Avrupalı ​​müttefikleriyle yakın istişarelerde bulunuyor gibi görünüyor.
Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı haber analize göre ABD’li akademisyen, ‘NATO’nun temellerini zayıflattığı’ gerekçesiyle, Trump’ın politikasını eleştirdi. “Biden’ın Afganistan’dan çekilmesi, hasarı onarmadı” diyen Peter Han, Avrupa güvenliği ciddi bir sınavdan geçerken Ukrayna’daki durumun, NATO’yu yeniden canlandırmak için başka bir fırsat sunduğunu vurguladı.



Maskat görüşmeleri sona erdi… Devamı diğer başkentlerde yapılacak istişarelere bağlı

ABD Ortadoğu Özel Temsilcisi Steve Wittkoff ve İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi
ABD Ortadoğu Özel Temsilcisi Steve Wittkoff ve İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi
TT

Maskat görüşmeleri sona erdi… Devamı diğer başkentlerde yapılacak istişarelere bağlı

ABD Ortadoğu Özel Temsilcisi Steve Wittkoff ve İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi
ABD Ortadoğu Özel Temsilcisi Steve Wittkoff ve İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi

Umman Sultanlığı'nda bugün gerçekleştirilen İran ve ABD arasındaki görüşmeler sona erdi. İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, iki tarafın bugünkü görüşmelerde dile getirilen mesajlar konusunda her iki ülkenin başkentleriyle istişarede bulunduktan sonra görüşmelere devam etme konusunda anlaştığını açıkladı.

İran ve Amerikan heyetleri, Umman arabulucusu Dışişleri Bakanı Bedr el-Busaidi aracılığıyla mesaj alışverişinde bulundular. El-Busaidi, bugünkü görüşmelerin "çok ciddi" olduğunu ve her iki tarafın pozisyonlarını netleştirmeye ve ilerleme kaydedilebilecek olası alanları belirlemeye yardımcı olduğunu söyledi.

Arakçi, görüşmelerin atmosferinin "iyi" olduğunu ve bir sonraki oturumun tarih ve yerinin birkaç gün içinde belirleneceğini ifade etti.

Washington, Tahran ile yapacağı görüşmelerde İran'ın nükleer programını, balistik füzelerini, bölgedeki silahlı gruplara verdiği desteği ve kendi halkına yönelik muamelesini de ele almak istiyor. Ancak İran, yalnızca nükleer konuları görüşmek istiyor.


Haritalarla değil, anlaşmalarla şekillenen jeopolitik sınırlar

Sarah Gironi Carnaville/Dergi
Sarah Gironi Carnaville/Dergi
TT

Haritalarla değil, anlaşmalarla şekillenen jeopolitik sınırlar

Sarah Gironi Carnaville/Dergi
Sarah Gironi Carnaville/Dergi

Steve Hewitt

“Asla satılık olmayan yerler vardır.” Bu sözlerle Kanada Başbakanı Mark Carney, Mayıs 2025'te Oval Ofis'te ABD Başkanı Donald Trum’a karşı durdu; bu sahne sembolik bir anlam taşıyordu.

Bu sözler Davos'ta söylenmedi, Grönland ile ilgili olarak Danimarka Başbakanı'na yöneltilmedi. Aksine, Carney'nin Trump'ın Kanada'ya yönelik bölgesel emellerini dizginlemeye çalıştığı bir anda Washington'da söylendi; bu emeller, Başkan’ın ikinci dönem için Beyaz Saray'a dönüşünden bu yana iki ülke arasındaki ilişkileri yeniden etkilemeye başladı. Trump'ın bu söze karşılığı ise kısa ve net bir işaret taşıyordu: “Asla deme.”

Toprak satışları ile ilgili sözlü atışmanın ardında, büyük ölçüde fark edilmeyen tarihi bir ironi yatıyordu. Trump ve Carney, modern sınırları büyük ölçüde başkalarından ister satın alma yoluyla isterse zorla, elde edilen topraklarla şekillenen iki ülkeyi yönetiyorlar.

Kanada örneğinde, bu durum tek bir devasa anlaşmayla cisim buldu. 1670 yılında kürk ticareti şirketi olarak kurulan ve 2025 yılında tasfiye edilen Hudson Bay Şirketi, 1870 yılında 3,8 milyon kilometrekarelik bir alanı kapsayan Rupert's Land olarak bilinen bölgeyi Kanada hükümetine sattı. Bu anlaşma, Kuzey Amerika tarihindeki en büyük toprak satın alımı sayılıyor. Günümüz Kanada'sının üçte birini temsil ediyor ve değerinin bugünkü dolar karşılığı yaklaşık 35 milyon Kanada dolarıdır. Ancak, bu topraklarda yaşayan yerli halkın görüşleri dikkate alınmamıştı ve bu durum, yeni yönetim düzenlemelerine karşı 1870 ve 1885 yıllarında iki ayaklanmaya yol açtı.

Kanada bu büyük anlaşmayı yaptığında, Amerikan toprak genişleme modeli zaten yerleşmişti. Orijinal on üç koloni, günümüz Amerika Birleşik Devletleri'nin yalnızca yaklaşık yüzde 12'sini temsil ediyordu. Bunu takiben kademeli bir ilhak, savaş ve satın alma süreci yaşandı. İlhak, Hawaii ve Teksas da dahil olmak üzere birçok bölgeyi kapsıyordu. Savaş yoluyla genişleme, 1846-1848 yılları arasında gerçekleşen Meksika-Amerika Savaşı’yla yaşandı ve bu savaş, Washington'un yaklaşık 1,3 milyon kilometrekarelik bir alanı (bugün Kaliforniya, Nevada ve Utah da dahil olmak üzere birçok eyaleti kapsayan bölgeyi) ele geçirmesiyle sonuçlandı. Ardından, ABD'yi bugün bile kontrolü altında olan Pasifik ve Karayipler'deki topraklarıyla kıtalararası bir emperyal güç konumuna getiren 1898 İspanya-Amerika Savaşı yaşandı.

Fetih ve ilhakın yanı sıra, toprak satın alımları da Amerikan devletinin inşasında sağlam şekilde yerleşmiş bir araç olmayı sürdürdü. Bu tarihi miras, Donald Trump'ın toprak edinme yaklaşımıyla doğrudan bağlantılı ve Grönland hakkındaki açıklamalarını, haritaların antlaşmalar ve savaşlarla değiştirildiği ve toprakların, halkları için bir vatan haline gelmeden önce uluslar arasında müzakere konusu olduğu eski bir siyasi geleneğin bağlamına yerleştiriyor.

En etkili emsaller 19. yüzyıla kadar uzanıyor ve Trump'ın 21. yüzyılda Grönland hakkındaki açıklamalarında dayandığı tarihsel bir arka plan sunuyor

Trump'ın Grönland ile ilgili girişimleri, 19. yüzyılda ABD'de yaygın olan bir siyasi modele dönüşü yansıtıyor. O zamanlar ülke bugünkünden daha küçüktü, ancak kıtasal ağırlık kazandıran ve emperyal bir güç olarak konumunu sağlamlaştıran hızlı bir genişleme sürecine girmişti.

Ne var ki ABD bağımsız bir oluşum olarak var olmadan önce bile, efsanevi hayal gücünde bir toprak satın alma anlaşmasıyla bağlantılıydı. 1626'da bir Hollandalı yerleşimci, Manhattan Adası'nı neredeyse hiçbir değeri olmayan mallar karşılığında satın almıştı. Popüler anlatı bunu, topraklarının gaspını haklı çıkarmak için saf Yerli Amerikalıların kandırılması olarak tasvir etse de gerçek çok daha karmaşıktı ve toprak mülkiyetinin ne anlama geldiğine dair kökten farklı ve birbirinden uzak anlayışları içeriyordu.

En etkili emsaller 19. yüzyıla kadar uzanıyor ve Trump'ın 21. yüzyılda Grönland hakkındaki açıklamalarında dayandığı tarihsel bir arka plan sunuyor. Gerçek şu ki, Başkan da geçmişi günümüzle ilişkilendirmekten çekinmiyor. Venezuela Devlet Başkanı Nicolás Maduro'nun tutuklanmasıyla ilgili olarak, Avrupalı güçleri Batı Yarımküre'ye müdahale etmemeleri konusunda uyaran 1823 tarihli Monroe Doktrini'ne atıfta bulundu; Washington bu bölgeyi kendi etki alanı içinde görüyordu. Trump kendi versiyonuna “Donroe Doktrini” adını verdi. Ayrıca, en sevdiği Amerikan başkanının, ABD'nin İspanya ile savaşı sırasında kıta sınırlarının ötesine genişlediği bir dönem olan 1897-1901 yılları arasında görev yapan Başkan William McKinley olduğunu da açıkladı.

ABD Başkanı Donald Trump, Davos'taki Dünya Ekonomik Forumu'nun yıllık toplantısında konuşma yapıyor (AFP)ABD Başkanı Donald Trump, Davos'taki Dünya Ekonomik Forumu'nun yıllık toplantısında konuşma yapıyor (AFP)

19. yüzyıl, yeni kurulan Amerika Birleşik Devletleri'nin üçüncü başkanı Thomas Jefferson dönemindeki ilk büyük toprak satın alımına tanık oldu. 1803'te, Napolyon yönetimindeki Fransa, Kuzey Amerika'nın kalbinde, daha önce İspanya kontrolünde olan 2,14 milyon kilometrekarelik geniş bir bölgeyi kendisine sattı. Anlaşmanın değeri 15 milyon dolardı; bu da günümüzde yaklaşık 350 milyon dolara denk geliyor. Bu alan, orijinal on üç koloninin yüzölçümünü iki katından fazla artırdı ve daha sonra kurulan on beş Amerikan eyaletinin temeli oldu.

Ardından, İspanya'nın bölge sakinlerinin İspanyol hükümetine sunduğu mali talepleri Washington'un karşılaması karşılığında 1819 tarihli Adams-Onís Antlaşması ile devrettiği Florida bölgesi ABD topraklarına katıldı. Amerika Birleşik Devletleri, Madrid'e bu topraklardan vazgeçmesi için sürekli baskı uyguluyordu ve İspanya mali krizi sırasında nihayet bunu kabul etmeden önce Washington bölgenin batı kesimi üzerinde zaten kontrol kurmuştu.

Colón'daki Panama Kanalı'nın havadan görünümü, 1 Şubat 2025 (Reuters)Colón'daki Panama Kanalı'nın havadan görünümü, 1 Şubat 2025 (Reuters)

1854'te ise Meksika'daki ABD elçisi James Gadsden'in adını taşıyan Gadsden Anlaşması imzalandı. Bu anlaşma kapsamında Meksika, günümüzde güney Arizona ve New Mexico'yu oluşturan yaklaşık 77 bin kilometrekarelik topraklarını sattı. Washington, Güneybatı'yı Pasifik Okyanusu'na bağlayan bir demiryolu inşaatını kolaylaştırmak için bu toprakları satın almaya çalışıyordu.

Bir diğer büyük toprak satın alımı yine 19. yüzyılda gerçekleşti. 1867'de Amerika Birleşik Devletleri Alaska'yı Rusya'dan satın aldı. Bölge 1,5 milyon kilometrekareden fazla bir alanı kapsıyordu ve bugünkü değeriyle 132 milyon dolara mal olmuştu. Şarku'l Avsat'ın al Majalla'dan aktardığı analize göre anlaşmayı ABD Dışişleri Bakanı William Seward müzakere etmişti ve o dönemde satın alınan toprakları işe yaramaz, donmuş bir bölge olarak gören muhaliflerden gelen eleştiri dalgasıyla karşı karşıya kalmıştı. Ancak Alaska daha sonra 49. eyalet ve yüzölçümü bakımından ülkenin en büyük eyaleti oldu.

1916'da Washington, Panama Kanalı'na yakınlığı ve Birinci Dünya Savaşı sırasında Almanya'nın burayı denizaltı üssü olarak kullanabileceği korkusuyla Danimarka’ya ait Batı Hint Adaları'na el koymaya çalıştı

1916'da Washington, Panama Kanalı'na yakınlığı ve Birinci Dünya Savaşı sırasında Almanya'nın burayı denizaltı üssü olarak kullanabileceği korkusu nedeniyle Danimarka’ya ait Batı Hint Adaları'na el koymaya çalıştı. Washington ve Kopenhag arasında bir anlaşma imzalandı ve ardından Danimarkalılar tarafından ulusal bir referandumla onaylandı. Anlaşmaya göre, adalar 25 milyon dolara (bugünkü değeriyle yaklaşık 633 milyon dolar) ABD egemenliğine devredildi ve Amerikan Virgin Adaları olarak yeniden adlandırıldı.

ABD Başkan Yardımcısı J.D. Vance, Grönland'daki ABD Ordusu’na ait Pituffik Uzay Üssü’nde, 28 Mart 2025 (AFP)ABD Başkan Yardımcısı J.D. Vance, Grönland'daki ABD Ordusu’na ait Pituffik Uzay Üssü’nde, 28 Mart 2025 (AFP)

O dönemdeki anlaşma, Danimarka'nın Grönland üzerindeki egemenliğini tanıyan bir madde içeriyordu. Ancak bu tanıma, Washington'un İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra adayı satın alma girişimini engellemedi ve bu fikir, Trump'ın ABD'nin nüfuzunu genişletme vizyonunun bir parçası olarak son yıllarda yeniden gündeme geldi.

Bu bağlamda, Trump tarafından sunulan ABD'nin toprak satın alımları yoluyla genişlemesi, ülkenin siyasi tarihinde uzun süredir devam eden bir geleneğin uzantısı gibi görünüyor. Aynı şekilde Washington'un, satmakta tereddüt eden taraflarla başa çıkarken siyasi ve ekonomik baskı taktiklerine başvurmasının, Kopenhag, Nuuk, Ottawa veya Panama City’de (sonuncusu, Trump'ın 1977 anlaşmasıyla Panama'ya devredildikten sonra yeniden Amerikan kontrolüne geri dönmesini istediğini söylediği Panama Kanalı ile bağlantılı) çok sayıda örneği bulunmaktadır. Başkanın, ülkesinin topraklarını genişletme çabalarında- ki bunu ABD’nin bağımsızlığının 250. yıldönümüyle ilişkilendirmiş de olabilir- kesin bir “hayır” cevabıyla karşılaşıp karşılaşmayacağı sorusu hâlâ ortada duruyor.


Woody Allen’ın kızı, üniversiteye Epstein’in torpiliyle girmiş

Amerikan yazar Philip Roth, Bard College'da bir dönem ders vermişti (Bard College)
Amerikan yazar Philip Roth, Bard College'da bir dönem ders vermişti (Bard College)
TT

Woody Allen’ın kızı, üniversiteye Epstein’in torpiliyle girmiş

Amerikan yazar Philip Roth, Bard College'da bir dönem ders vermişti (Bard College)
Amerikan yazar Philip Roth, Bard College'da bir dönem ders vermişti (Bard College)

Jeffrey Epstein, Woody Allen'ın kızının ABD'deki bir üniversiteye girmesini sağlamış.

ABD Adalet Bakanlığı'nın geçen hafta yayımladığı dava belgelerinde, Allen'ın eşi Soon-Yi Previn'in Epstein'le yazışmaları ortaya çıktı. 

2017 tarihli yazışmada Previn, evlatlık kızları Bechet Allen'ın New York'taki Bard College'a kabul sürecine katkısı nedeniyle Epstein'e teşekkür ediyor. 

E-postalara göre Epstein, üniversitenin rektörü Leon Botstein'la kişisel bağlantısı sayesinde Allen'ın kızının okula kabul edilmesini sağlamış.

Previn'in mesajında şu ifadeler yer alıyor: 

Bechet'ın biraz zorlanmasının ve önceden okula kabul aldığını bilmemesinin en iyisi olduğunu düşünüyorum. Böylece Bard'a girene dek biraz ter dökmüş ve bunu gerçekten istemiş olur. Bizim adımıza bu işi hallettiğin teşekkür ederim. Bunun benim için ne kadar önemli olduğunu anlatamam.

Botstein'ın sözcüsü David Wade, New York Times'a gönderdiği açıklamada, Mayıs 2021'de mezun olan Bechet'ın okula kendi başarısı sayesinde kabul edildiğini savunarak iddiaları yalanladı. 

Wade, Botstein'ın onlarca yıldır başvuru sürecindeki ailelerle görüştüğünü, kampüs ziyaretleri ve kabul görüşmeleri konusunda çok sayıda talebe yanıt verdiğini belirterek, "Buradaki tek fark, Epstein'in kendi etkisinin önemli olduğuna aileyi inandırmaya çalışması" dedi.

Sözcü, Epstein hakkında "Her gün güneşin doğuşunu bile kendine mal eden seri bir yalancıydı" ifadelerini kullandı. 

Haberde, Bard College'ın başvuruların yaklaşık yüzde 40'ını kabul ettiği de vurgulanıyor.

Timothée Chalamet'ye sert sözler

Previn'in 2018'de Epstein'e gönderdiği e-postada oyuncu Timothée Chalamet hakkında sarf ettiği ifadeler de dikkat çekti. 

Allen'ın eşi, mesajında "O şerefsiz Chalamet'nin filminin iyi eleştiri almamasına sevindim" diyor. 

Yazışmada bahsedilen filmin, Chalamet'nin başrolde oynadığı 2018 yapımı Sıcak Bir Yaz Gecesi (Hot Summer Night) olduğu düşünülüyor.

Diğer yandan Chalamet, Woody Allen'ın çekimlerini 2018'de tamamladığı New York'ta Yağmurlu Bir Gün'ün (A Rainy Day in New York) kadrosunda da yer alıyordu. 

Amazon, #MeToo hareketinin yükselişi ve Allen'a yönelik geçmiş cinsel istismar suçlamalarının yeniden gündeme gelmesi nedeniyle filmi rafa kaldırılmıştı. Yapım daha sonra farklı şirketler tarafından 2020'de ABD'de vizyona sokulmuştu. Chalamet de filmden kazandığı parayı hayır kurumlarına bağışlamıştı.

Independent Türkçe, New York Times, Variety, NME