Ukrayna meselesinde herkesin yaptığı hatalar ve alınan dersler

Olaylar, uluslararası ya da bölgesel olarak tek taraflı gücün kimsenin çıkarına olmadığını, siyasi ve askeri bir dengenin varlığının ise herkesin çıkarına olduğunu ortaya koyuyor

Putin, Donetsk ve Luhansk’ın bağımsızlığını tanımasını, 2014 yılında imzalanan Minsk Anlaşması’nın zaten ihlal edildiği olduğu gerekçesiyle savundu (AFP)
Putin, Donetsk ve Luhansk’ın bağımsızlığını tanımasını, 2014 yılında imzalanan Minsk Anlaşması’nın zaten ihlal edildiği olduğu gerekçesiyle savundu (AFP)
TT

Ukrayna meselesinde herkesin yaptığı hatalar ve alınan dersler

Putin, Donetsk ve Luhansk’ın bağımsızlığını tanımasını, 2014 yılında imzalanan Minsk Anlaşması’nın zaten ihlal edildiği olduğu gerekçesiyle savundu (AFP)
Putin, Donetsk ve Luhansk’ın bağımsızlığını tanımasını, 2014 yılında imzalanan Minsk Anlaşması’nın zaten ihlal edildiği olduğu gerekçesiyle savundu (AFP)

Nebil Fehmi
Siyaset ve dış ilişkilerin uygulanışı noktasında, mevcut olanı tanımlamak, ilkeli pozisyonlar almak ve dış ilişkilerin yönetiminde toplumsal ve insani ilkelere bağlı kalmak karşılığında çıkarlara öncelik vermek anlamına gelen siyasi gerçekçilik temelinde süregelen bir tartışma söz konusu.
Modern çağda siyasi gerçekçilik felsefesini benimseyen en önemli isimlerden biri olan ABD’nin eski başkanlarından Richard Nixon yönetimi sırasında ABD’nin Çin'e açılması ve Rusya ile ateşkes yapması için çalışan eski Dışişleri Bakanı Dr. Henry Kissinger, Batı'nın, aralarında tarihi, etnik ve siyasi bağlar olan Rusya ve Ukrayna'yı birbirinden ayırma çabalarının sonuçlarına ve beyhudeliğine karşı uyardığı bir makale kaleme aldı. Bu makale, çıkar ve gerçekçilik kavramlarının sadece Orta ve Doğu Avrupa ülkelerinden düşünürler tarafından dile getirilmediği anlamına geliyordu.
Buna karşın Batılı ülkeler, dış ilişkilerinin birçok yönünü toplumlarının ilke ve kurallarına, özellikle de 21. yüzyılın gerektirdiği üslupla en iyi, en yararlı ve en tutarlı olanı olmasından ötürü demokrasi ve insan haklarına saygı göstermeye dayalı olduğunu iddia ettiler.
Geçmişte bir diplomat olarak geçirdiğim yıllar boyunca, dış ilişkiler konusunda eylem için bir temel veya çerçeve oluşturan ulusal kurallar ve Birleşmiş Milletler (BM) Anlaşması gibi uluslararası kuralların biri olmadan diğerinin de olmayacağına inandım. Büyük ülkeler, Kuveyt'in Irak işgalinden kurtuluşundan önce BM Güvenlik Konseyi'nden (BMGK) kararlar çıkarmaya ve Libya'ya bir hava ambargosu uygulamaya çalıştılar. Ancak her ikisi arasındaki temel itici güç bir biriyle bağlantılı olsa da her biri diğerinden farklı meselelerdi.
Batılı ülkelerin yalnızca ilkelere ve hukuka bağlı oldukları iddiasında da herhangi bir inandırıcılık bulamadım. Çünkü gerektiğinde ilke yerine çıkara öncelik verebiliyorlar. Ayrıca onlar da işgalci ülkelerdi. ABD’nin önderliğinde, sınırlarının dışında halen en çok sömürgecilik yapanlar onlar. Maalesef ne kadar önemli olsa da demokrasi ve insan hakları ilkelerine bağlı kalmak, jeo-stratejik amaç ve çıkarlara ulaşmak için sadece bir araç ve bahaneden ibarettir.
Ukrayna’nın mevcut durumu ve Rusya ile Batı'nın eylemleri, yukarıdakilerin hepsini doğruluyor. Elbette Rusya'nın Ukrayna topraklarının çeşitli bölgelerinde askeri güç kullanması ve silah zoruyla hükümeti değiştirmeyi istemesi, uluslararası hukukla çelişen ve istenmeyen bir eylemdir. Fakat bu, ABD ve Batı'nın Ukrayna konusundaki tutumlarının doğru olduğu anlamına gelmiyor.
Başkan Putin, Donetsk ve Luhansk'ın bağımsızlığını tanımasını 2014 yılında imzalanan Minsk Anlaşması’nın zaten ihlal edildiği gerekçesiyle savundu. Donetsk ve Luhansk ile iş birliği anlaşmaları imzaladı ve güvenliklerini sağlamak amacıyla askeri kuvvetler gönderen Putin, Ukrayna hükümetinin Minsk Anlaşması’nı ihlal ettiğini öne sürerek Batı'nın bu konuda Ukrayna’yı desteklemekte ve cesaretlendirmekte çok ileri gittiğini söyledi ve bunda da haklıydı.
Rusya’nın askeri seçeneğe yönelmesini savunmuyorum ve de savunmayacağım. Çünkü bu bir oldu-bittiyi getirmek için güç gösterisi ve özellikle Batılı rakiplerini buna başvurdukları için eleştiren ülkelerin 21. yüzyılda aşmaları gereken bir eylemdir. Sorunun kaynağının ve daha fazla ağırlaşmasının asıl sorumlusunun ABD ve Batılı ülkeler olduğunu düşünüyorum. Batı, Soğuk Savaş'ın sona ermesinden sonra NATO'nun doğuya genişlemeyeceğine dair Sovyetler Birliği'ne verdiği sözü çiğnedi ve önce 1999 yılında ve ardından 2004 yılında Doğu Avrupa ülkelerinden üyelerle doğuya doğru genişledi. NATO, 2008 yılında Bükreş'te yapılan zirvede Ukrayna ve Gürcistan'ın üyeliğinin tartışılabileceğini duyurdu.
Rusya, 2008 yılında Gürcistan ile arasında bir savaşın patlak verdiği Bükreş zirvesi sonrasındaki kadar hızlı ve net bir tepki vermemişti. Ukrayna krizi ise 2014 yılında patlak verdi. Rusya, o yıl, Karadeniz’deki limanlarını korumak da dahil olmak üzere stratejik amaçlarla Kırım'ı ilhak etti. ABD'nin Ukrayna’daki yönetimin Batı yanlısı bir yönetimle değiştirildiği darbeyi desteklemesinin ardından Ukrayna bir iç savaşa itildi. Nispeten sakin geçen bir dönemin ardından, Ukrayna'yı dolaylı olarak NATO’ya daha yakın hale getirmek için (eski ABD Başkanı Donald) Trump ve (mevcut ABD Başkanı Joe) Biden dönemlerinde ABD tarafından Ukranya’ya silah ve askeri eğitim alanlarında verilen desteğin yanı sıra Türkiye'nin Ukrayna hükümetine insansız hava araçları (İHA) temin etmesi gibi Batılı adımların sıklaşmasıyla 2021 sonbaharı ve 2022 yılı başlarında bölgede tansiyon yeniden yükseldi.
Rusya, Batı'nın, NATO üyeliği, Avrupa Birliği (AB) üyeliği ve demokratik ve liberal temellerin yaygınlaştırılması olmak üzere üç taraftan çıkarlarına zarar vermeye çalıştığı değerlendirmesinde bulundu. Bu da Rusya’nın, bölgesindeki siyasi varlığı ve güvenliği için daha sert tutumlar sergilemesine neden oldu.
Başkan Putin'in 2014 yılındaki bir toplantıda, Batı ile doğrudan bir askeri çatışmaya girmek istemediğini belirterek, Batı'yı bir kez daha ülkesine saygı duymaya zorlayacağını söylediğini hatırlıyorum.
Rusya’nın Ukrayna’ya yönelik askeri operasyonlarının başlamasından birkaç gün önce, BMGK’nın daimi üyesi olan Batılı bir ülkenin büyükelçisi ile bir görüşmem oldu. Bu görüşmede, Batılı büyükelçi, Batılı ülkelerin ya da NATO'nun Ukrayna’yı askeri olarak koruyamayacaklarını ve Batı'nın tepkisinin Rusya'ya ekonomik yaptırımlar uygulamaktan öteye geçemeyeceğini vurguladı. Bu sözler benim için şaşırtıcı değildi. Batı'nın askeri bir çatışmaya girmesinden kaçınmasını destekliyorum, ancak önce cesaret verilen ve ardından büyük bir ülkenin gücü önünde yalnız bırakılan ülkelerin olmasına halen şaşırdığımı gizleyemem.
Ukrayna’da yaşananlar, uluslararası yahut bölgesel olarak tek taraflı gücün kimsenin çıkarına olmadığını, siyasi ve askeri bir dengenin varlığının herkesin çıkarına olduğunu ortaya koyuyor.
Rusya ile siyasi varlık ve güvenlik konularında yaşanan anlaşmazlıklarla, bu anlaşmazlıklar artmadan, sancılı bir süreçten sonra sonuçları alınabilecek askeri operasyonlara başvurmadan ve meseleler üstesinden gelinmesi zor hale gelmeden önce yüzleşmeliydi.
Bununla birlikte Rusya'nın Ukrayna'ya yönelik tutumunda fazla bir değişiklik olması beklenmiyor.
ABD ve Batı ülkelerin, özellikle güvenlik ve müttefikini koruma konularında güvenilirliklerini büyük ölçüde kaybetmelerinin ardından baskı yapma ve siyasi söylemde bulunma noktalarında kendilerini kontrol etme çabası olduğunu düşünüyorum. Ukraynalılar, tüm bunlardan ders çıkarıp, başkalarına bağımlılığın güvenliklerini sağlamayacağını ve ulusal uzlaşının akıllıca ve tercih edilen bir tutum olduğu sonucuna varmalılar.
Avrupa, özellikle Almanya, Doğu Avrupa ile siyasi uzlaşı çağrısında bulunan geleneksel ‘kıtanın bilgesi’ rolünü yeniden üstlenmeli.
Dünya ülkelerinin güç değil, çıkarlar dengesine dayalı yeni bir uluslararası düzenin temellerini atmalarının zamanı geldi. İkinci Dünya Savaşı dönemindeki gerilimler şu an olmasa bile, dünyayı Soğuk Savaş rekabetlerinin bir uzantısı olarak Soğuk Savaş teorilerine göre yönetmek artık kabul edilebilir değil. Eğer ABD ya da Rusya'nın Avrupa’ya güç dayatmalarını kabul edersek, aynı şeyin bölgesel bir güç tarafından diğer bölgelerde de uygulanması kimseyi şaşırtmamalı.

*Şarku’l Avsat okurları için Independent Arabia’dan tercüme edilmiştir.



Trump bugün Barış Konseyi’nin ilk toplantısına başkanlık edecek

ABD Başkanı Donald Trump (AFP)
ABD Başkanı Donald Trump (AFP)
TT

Trump bugün Barış Konseyi’nin ilk toplantısına başkanlık edecek

ABD Başkanı Donald Trump (AFP)
ABD Başkanı Donald Trump (AFP)

ABD Başkanı Donald Trump bugün (Perşembe) kendi çağrısıyla oluşturulan Barış Konseyi’nin ilk toplantısına başkanlık edecek. Toplantıya 45’ten fazla ülkeden temsilcinin katılması beklenirken, Gazze’nin geleceğine ilişkin çözümsüz başlıkların gündeme damga vurması bekleniyor.

Hamas mensuplarının silahsızlandırılması, yeniden imar fonunun büyüklüğü ve savaş nedeniyle ağır yıkıma uğrayan Gazze halkına insani yardım akışının sağlanması gibi konuların, Konsey’in önümüzdeki haftalar ve aylardaki etkinliğinin sınanacağı temel dosyalar olması bekleniyor.

Trump’ın Washington’da kısa süre önce adını verdiği “Donald J. Trump Barış Enstitüsü” binasında katılımcılara hitap etmesi ve katılımcı ülkelerin yeniden imar fonu için 5 milyar dolar topladığını açıklaması planlanıyor. Söz konusu tutarın, ilerleyen dönemde milyarlarca dolarlık ek kaynağa ihtiyaç duyulması beklenen fon için ilk katkı niteliğinde olacağı belirtiliyor.

Trump’ın çağrısıyla kurulan Barış Konseyi geniş tartışmalara yol açtı. Konsey’de İsrail yer alırken Filistinli temsilcilerin bulunmaması dikkat çekiyor. Trump’ın Konsey’in ilerleyen aşamada Gazze’nin ötesindeki küresel meydan okumaları da ele alabileceğini önermesi, bunun Birleşmiş Milletler’in küresel diplomasi ve ihtilaf çözümündeki merkezi rolünü zayıflatabileceği yönündeki kaygıları artırdı.

Üst düzey ABD’li yetkililer, Trump’ın ayrıca bazı ülkelerin Gazze’de barışın korunmasına yardımcı olmak amacıyla kurulacak uluslararası bir istikrar gücüne binlerce asker göndermeyi planladığını açıklayacağını bildirdi.

Hamas mensuplarının silahsızlandırılması ve böylece barış gücü birliklerinin göreve başlayabilmesi konusu ise temel anlaşmazlık başlıklarından biri olmaya devam ediyor. Hamas, İsrail’in olası misilleme adımlarına ilişkin endişeler nedeniyle silah bırakmaya yanaşmıyor. Silahsızlandırma, Trump’ın iki yıl süren Gazze savaşının ardından Ekim ayında başlayan kırılgan ateşkese zemin hazırlayan planının maddeleri arasında yer alıyor.

Üst düzey bir yönetim yetkilisi, “Silahsızlanmaya ilişkin zorlukların tamamen farkındayız, ancak arabuluculardan gelen mesajlar bizi cesaretlendiriyor” dedi.

Güvenlik Konseyi üyelerinin çoğu yok

ABD’li yetkililer, etkinliğe 47 ülkeden heyetlerin ve Avrupa Birliği’nin katılımının beklendiğini belirtti. Listede İsrail’in yanı sıra Arnavutluk’tan Vietnam’a kadar geniş bir ülke yelpazesi yer alıyor.

Ancak Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin daimi üyeleri olan Fransa, Birleşik Krallık, Rusya ve Çin listede bulunmuyor.

Etkinlikte Trump’ın yanı sıra ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, ABD’nin özel temsilcileri Steve Witkoff ve Jared Kushner ile eski Birleşik Krallık Başbakanı Tony Blair’in konuşma yapması bekleniyor. Konsey’de önemli bir rol üstlenmesi öngörülen Blair’in yanı sıra, ABD’nin Birleşmiş Milletler Daimi Temsilcisi Mike Waltz ve Gazze Yüksek Temsilcisi Nickolay Mladenov’un da etkinlikte yer alacağı ifade ediliyor.

İsmini açıklamak istemeyen bir Konsey üyesi, Gazze planının ciddi engellerle karşı karşıya olduğunu belirtti. Yetkili, diğer alanlarda ilerleme sağlanabilmesi için Gazze’de güvenliğin tesis edilmesinin temel şart olduğunu, ancak polis güçlerinin henüz yeterince hazır ve eğitimli olmadığını kaydetti.

Açıklamaya göre henüz karara bağlanmamış temel soru, Hamas’la görüşmeleri kimin yürüteceği. Konsey temsilcilerinin, örgüt üzerinde nüfuz sahibi aktörler — özellikle Katar ve Türkiye — aracılığıyla süreci ilerletebileceği değerlendiriliyor. Ancak İsrail’in bu iki ülkeye mesafeli yaklaşımı sürecin önündeki başlıca engellerden biri olarak görülüyor.

İnsani yardımın ulaştırılması da çözüm bekleyen başlıklar arasında yer alıyor. Yetkili, mevcut durumu “katastrofik” olarak nitelendirirken, yardım akışının süratle genişletilmesi çağrısında bulundu. Buna karşın, dağıtımın sahada hangi yapı tarafından koordine edileceğinin netleşmediğini belirtti.


İsrail, ABD'nin yakında İran'a saldıracağı beklentisiyle hazırlık yapıyor

İsrail'in Demir Kubbe Savunma Sistemi Tel Aviv semalarında roketleri imha ederken (Arşiv - Reuters)
İsrail'in Demir Kubbe Savunma Sistemi Tel Aviv semalarında roketleri imha ederken (Arşiv - Reuters)
TT

İsrail, ABD'nin yakında İran'a saldıracağı beklentisiyle hazırlık yapıyor

İsrail'in Demir Kubbe Savunma Sistemi Tel Aviv semalarında roketleri imha ederken (Arşiv - Reuters)
İsrail'in Demir Kubbe Savunma Sistemi Tel Aviv semalarında roketleri imha ederken (Arşiv - Reuters)

İsrail gazetesi Yedioth Ahronoth, İsrailli yetkililerin, Tahran'ın Cenevre'de yapılan son müzakerelerde ABD'nin taleplerini karşılamaması üzerine, ABD Başkanı Donald Trump'ın ‘yakında’ İran'a karşı büyük çaplı bir askeri saldırı başlatabileceğini öngördüklerini aktardı. Gazeteye göre Trump yönetiminin yetkilileri, İranlıların zaman kazanmaya ve ABD'yi yanıltmaya çalıştığını düşünüyor.

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu başkanlığında kısa bir süre önce gerçekleşen istişarelerde, İran'ın İsrail ordusu olası bir ABD saldırısına katılmasa bile İsrail'e füze saldırısı düzenleyebileceği yönünde bir değerlendirme yapıldı. Buna göre acil durum hizmetleri ve sivil savunmadan sorumlu askeri kurum olan İç Cephe Komutanlığı'ndan savaşa hazırlık yapması istendi. Çeşitli güvenlik kurumları da en yüksek savunma hazırlık seviyesine geçtiklerini açıklarken, güvenlik kurumları da yüksek alarm durumuna geçti.

Ne zaman olacağı bilinmiyor

ABD, Trump'ın ‘güzel filo’ olarak nitelendirdiği, İran ile kısa süreli bir çatışma yerine uzun süreli bir savaş yürütebilecek güçleri bölgeye çoktan konuşlandırdı. Ancak İsrailli yetkililer, ABD'nin saldırısının kesin zamanlamasının bilinmediğini ve nihai olarak Trump'ın kararına bağlı olduğunu belirtiyor. Karar verildikten sonra bile planlar değişebilir. İsrail'de karar anının yaklaştığı ve zamanın daraldığı yönünde bir izlenim hakim. Yetkililer birkaç gün önce iki haftalık bir süreden, ondan önce de yaklaşık bir aydan bahsetmişlerdi, ancak şimdi birkaç gün içinde harekete geçilebileceğine dair işaretler var.

Öte yandan saldırıyı geciktirebilecek birkaç faktör de söz konusu. Gazze Barış Kurulu, perşembe günü Washington'da toplanacak ve İtalya'daki Kış Olimpiyatları 22 Şubat'ta sona erecek. Trump'ın bu faktörlere ne kadar ağırlık vereceği belirsiz.

Her ne kadar kesin bir tarih belirlenmemiş olsa da ABD'nin İran ile uzun süreli bir çatışmaya hazırlandığına dair işaretler giderek artıyor. Geçtiğimiz yıl haziran ayında yaşanan 12 günlük savaştan bu yana yüksek seviyede olan gerginlik, İran rejiminin son zamanlarda protestoculara yönelik sert müdahalelerinin ardından daha da tırmandı. ABD'li yetkililer, büyük çaplı bir operasyonun hızlı bir saldırı olmayacağını, aksine haftalarca sürebilecek bir kampanya olacağını tahmin ediyorlar. Bu da Ortadoğu'daki askeri yığınağı açıklıyor.

Herhangi bir saldırının olası hedeflerinden biri İran'da rejim değişikliği olacak. Ancak ABD yetkilileri, bu hedefin tek bir saldırıyla değil, haftalarca sürecek bir dizi saldırıyla gerçekleştirilebileceğini kabul ediyor.

Bu da İran’ın Dini Lideri Ali Hamaney'in yanı sıra, bazıları toplu katliamlardan sorumlu tutulan İran Devrim Muhafızları Ordusu’nun (DMO) kurumlarını da hedef alabilir. Washington ayrıca İranlıların sokaklara dökülmesini istiyor, ancak bunun için rejim muhaliflerini ABD'nin onları desteklemeye hazır olduğuna ikna etmek gerekiyor.

CNN'in haberine göre iki İsrailli yetkili, önümüzdeki günlerde ABD ve İsrail'in İran'a ortak bir saldırı düzenleyeceğine dair ‘artan işaretler’ üzerine İsrail'in askeri alarm ve hazırlık seviyesini yükselttiğini söyledi.

Haberin kaynaklarından biri olan bir askeri yetkiliye göre İsrail operasyonel ve savunma planlamasını hızlandırdı. Bir kaynak, Trump tarafından onaylanması halinde beklenen saldırının önceki 12 gün süren savaşın ötesine geçeceğini ve ABD ile İsrail arasında koordineli saldırılar içereceğini ekledi.

Diğer taraftan bugün yapılması planlanan İsrail Savaş Kabinesi toplantısı pazar gününe ertelendi. Bu ertelemenin nedeni, ABD ve İsrail'in herhangi bir karar vermeden önce İran'ın yanlış bir hesap yapıp önleyici bir saldırı düzenlemesini önlemek olabilir.

Hizbullah ve Husiler hesapların merkezinde

Son iki gün içinde, Ortadoğu'ya doğru takviye savaş uçakları, yakıt ikmal uçakları, keşif ve istihbarat uçakları ile komuta ve kontrol uçaklarının yola çıktığı görüldü. Bu hareketlilik, bölgede uzun zamandır görülmemiş büyüklükte bir ABD askeri gücü oluşturuyor. Bu devasa bir savaş makinesi ve bölgede sadece ‘pozisyon almak’ için konuşlandırılmış olması pek olası değil. Amaç sadece müzakerelerde baskı uygulamaksa, bu olağanüstü bir baskı olur, çünkü ABD İran'a çok daha az güçle saldırabilir.

Bu büyük ölçekli tehdit ve caydırıcı etkisinin, İran'ı son dakikada ABD'nin taleplerini kabul etmeye zorlayabileceği ihtimali göz ardı edilemez. Trump daha önce tehditlerinin boş olmadığını göstermişti ve müzakereler sırasında Washington’ın Tahran'a ilettiği mesaj açıktı: “Sabrımı sınama!”

Ancak, en azından kamuoyu önünde İran bu tür sonuçlara varmış gibi görünmüyor. Hatta Hamaney, Amerikan uçak gemilerini vurmakla tehdit etti. İsrail'de bu durum, iktidar sahibine pahalıya mal olabilecek aşırı bir kibir olarak görülüyor.

Çoğu gösterge, İsrail'in bu tür bir saldırıya katılacağını ve kenara çekilmesinin istenmeyeceğini işaret ediyor. ABD’li yetkililerin İsrail'in yeteneklerine, özellikle de İsrail ordusunun uzmanlığına ihtiyaç duyduğu söyleniyor. İsrail'in başlıca hedefi, İran'ın balistik füze sistemini yok etmek ya da ona ciddi şekilde hasar vermek olacak. Aynı zamanda, İsrail ordusundan iki cephede daha mücadele etmesi istenebilir. Bunlar Lübnan'daki Hizbullah ve Yemen'deki Husiler.

Husilerin hemen savaşa katılıp İsrail'e füze ve insansız hava araçları (İHA) ile saldıracağı tahmin ediliyor. Ayrıca, daha önce 12 gün süren savaşta olduğu gibi Hizbullah'ın bu kez tarafsız kalmayıp savaşa katılma ihtimali de var. Bu durumda İsrail, bunu hesaplaşmak için bir fırsat olarak görebilir.


İsrail muhalefet partileri kafa karışıklığı ve bölünmüşlük içinde… Netanyahu’yu devirme fırsatı kaçabilir

İsrail muhalefet lideri Yair Lapid ile Netanyahu’nun 2022’de gerçekleşen görüşmesinden (DPA)
İsrail muhalefet lideri Yair Lapid ile Netanyahu’nun 2022’de gerçekleşen görüşmesinden (DPA)
TT

İsrail muhalefet partileri kafa karışıklığı ve bölünmüşlük içinde… Netanyahu’yu devirme fırsatı kaçabilir

İsrail muhalefet lideri Yair Lapid ile Netanyahu’nun 2022’de gerçekleşen görüşmesinden (DPA)
İsrail muhalefet lideri Yair Lapid ile Netanyahu’nun 2022’de gerçekleşen görüşmesinden (DPA)

İsrail’de yaklaşan seçimler öncesinde kamuoyunda muhalefet partilerinin Binyamin Netanyahu hükümetini devirmeye yönelik mücadelede yeterince profesyonel davranmadığı ve seçim kazanma fırsatını heba edebileceği yönündeki görüşler güç kazanırken, sol eğilimli Demokratlar Partisi lideri Yair Golan, üç partinin birleşmesini önerdi. Golan, kendi liderliğini yaptığı Demokratlar Partisi’nin yanı sıra, Yair Lapid liderliğindeki Yesh Atid Partisi ve Gadi Eisenkot’un başında bulunduğu Yashar Partisi’nin tek çatı altında toplanmasını teklif etti. Golan, söz konusu ittifakın başına Eisenkot’un getirilmesi konusunda uzlaşmaya varılmasını önererek, “Çünkü anketler onun hem benden hem de Lapid’den daha fazla beğeni topladığını gösteriyor” ifadesini kullandı.

sdvfgt
İsrail muhalefet lideri Yair Lapid (Reuters)

Golan dün yaptığı basın açıklamasında, önerdiği üçlü ittifakın mevcut anketlere göre şimdiden 31-33 sandalye kazanabileceğini ve böylece en büyük parti konumuna yükselebileceğini söyledi. Golan, söz konusu bloğun kurulması ve Netanyahu’yu kendi seçmeni nezdinde de zorlayacak mücadeleci bir seçim kampanyası yürütmesi halinde, desteğini daha da artırabileceğini ve bir sonraki hükümeti kurabilecek güce ulaşabileceğini ifade etti.

Ancak Lapid teklifi kabul etmedi. Lapid, bu girişimin kendisini solcu bir parti lideri gibi göstermeyi amaçladığını savunurken, kendisini sağ liberal olarak tanımladığını belirtti. Golan’a saatler içinde yanıt veren Lapid, birlik önerisinin Golan’ın kendi popülaritesini artırma amacı taşıdığını öne sürdü. Lapid ayrıca Golan’ı ve ‘şu dönemde birlik adı altında safları dağıtmaya çalışan tüm muhalefet liderlerini’ sert sözlerle eleştirdi.

Lapid, “Kamuoyu blokların birleşmesini istemiyor; bizi olduğumuz gibi görmek istiyor. Her parti kendi ilkeleri temelinde mücadele etmeli. Seçimden sonra bloklar arasında bir birleşme yolu bulunabilir” dedi. Muhalefet liderlerini son dönemde ‘zırhlı aracın içinde ateş açmakla’ suçlayan Lapid, bunun ‘Netanyahu’nun iktidarını sonsuza dek sürdürmesine yol açabilecek bir intihar eylemi’ olduğunu söyledi.

Lapid, seçim hazırlıklarında kendisiyle çalışan uzmanların hükümetin düşmesinin ‘teorik olarak artık kesinleştiği’ görüşünde olduğunu belirterek, muhalefet partilerinin bu gerçeği pekiştirmeye odaklanması gerektiğini kaydetti. Lapid’e göre Netanyahu, yenilginin eşiğinde olduğunu biliyor ve iki hedefe yöneliyor: Araplar ile liberal kesim arasındaki katılım oranını düşürmek ve seçimlere hile karıştırmak. Bu çerçevede önceliğin, Yahudiler arasında yüzde 70, Araplar arasında ise yüzde 48 seviyesinde olan oy verme oranını artırmak ve özellikle kırsal bölgelerde seçim hilesini önlemek amacıyla sıkı denetim mekanizmaları oluşturmak olduğunu ifade etti.

juıo9
Tel Aviv’de düzenlenen Netanyahu karşıtı gösteriden (Arşiv – AFP)

Lapid iki gün önce yaptığı açıklamada, ‘liberal kamp içindeki tüm partilerin, Netanyahu’nun yer alacağı herhangi bir koalisyona katılmama taahhüdünde bulunmasını’ şart koştu. Lapid’in bu sözlerle, birlikte önceki hükümeti kurduğu müttefiki Naftali Bennett’e gönderme yaptığı değerlendirildi. Bennett, Netanyahu ile bir hükümet kurmayacağına dair açık bir taahhütte bulunmayı reddediyordu. Bennett’e yakın kaynaklar ise bu tutumun Likud’dan oy çekme amacı taşıdığını savundu. Nitekim Likudlu Bakan Idit Silman, Bennett’in açıklamalarını sert sözlerle eleştirerek sağ seçmene seslendi ve “Bennett sizi, geçmişte sağ seçmeni kandırdığı gibi kandırıyor; sol ve Araplarla hükümet kuruyor” ifadesini kullandı. Silman daha önce Lapid hükümetinde yer almış, ancak 2022 yılında koalisyondan çekilerek hükümetin düşmesine yol açmıştı.

Lapid’in bir yandan, sağ kanadın ise diğer yandan baskısı altında kalan Bennett, Netanyahu liderliğinde kurulacak bir hükümete katılmayacağını açıkladı. Ancak Likud ile Netanyahu’suz bir senaryoda iş birliğine açık olup olmadığı konusunda net bir ifade kullanmadı.

Öte yandan, Avigdor Lieberman liderliğindeki Yisrael Beiteinu Partisi de muhalefet cephesindeki yön arayışını yansıtan açıklamalarda bulundu. Lieberman, muhalefet partilerinin seçmenlere, Netanyahu ile ya da Arap partileriyle hükümet kurmayacaklarına dair açık ve samimi bir taahhüt vermeleri gerektiğini söyledi.

dfgthy
Netanyahu ve Bennett (İsrail medyası)

İsrail’de yayımlanan son Maariv gazetesi anketine göre, seçimlerin bugün yapılması halinde Arap partileri hesaba katılmaksızın muhalefet partileri 60 sandalye kazanıyor. Aynı ankette, Binyamin Netanyahu liderliğindeki koalisyonun sandalye sayısının 68’den 50’ye gerilediği belirtiliyor. Bu tablo karşısında Netanyahu’nun, özellikle Arap seçmenler arasında katılım oranını düşürmeye yönelik bir plan üzerinde çalıştığı öne sürülüyor. İddiaya göre bu plan, korku siyaseti yürütmeyi ve Arap listeleri ile adayları seçim sürecinden diskalifiye etmeyi içeriyor. Muhalefet ise Netanyahu’yu ve müttefiklerini ‘geniş çaplı bir seçim sahtekârlığı kampanyasına hazırlanmakla’ suçluyor.