Uluslararası toplumun ırkçılık ve hoşgörüsüzlükle imtihanı

Batı'nın sığınmacı Ukraynalıları karşılama şekli, Suriyeli mültecilerin karşı  karşıya kaldığı çekişmeler ve reddedilmelerle ilgili birçok karşılaştırmanın yapılmasına sebebiyet verdi

Uluslararası sahnedeki dengesizliğin en basit tezahürü, Ukrayna sınırında sığınmacılar arasındaki Afrikalılara ve Avrupalı ​​olmayanlara karşı uygulanan ayrımcılıktı (AFP)
Uluslararası sahnedeki dengesizliğin en basit tezahürü, Ukrayna sınırında sığınmacılar arasındaki Afrikalılara ve Avrupalı ​​olmayanlara karşı uygulanan ayrımcılıktı (AFP)
TT

Uluslararası toplumun ırkçılık ve hoşgörüsüzlükle imtihanı

Uluslararası sahnedeki dengesizliğin en basit tezahürü, Ukrayna sınırında sığınmacılar arasındaki Afrikalılara ve Avrupalı ​​olmayanlara karşı uygulanan ayrımcılıktı (AFP)
Uluslararası sahnedeki dengesizliğin en basit tezahürü, Ukrayna sınırında sığınmacılar arasındaki Afrikalılara ve Avrupalı ​​olmayanlara karşı uygulanan ayrımcılıktı (AFP)

Muhammed Bedreddin Zayed*
Rusya’nın Ukrayna’yı işgal saldırılarının belki de en belirgin tezahürlerinden biri, insanlığın tarihi boyunca kronik hastalıklarından biri olan ırkçılıktan ne kadar mustarip olduğunun sürekli olarak ifşa edilmesiydi. Irkçılık farklı toplumların farklı derecelerde mustarip olduğu bir ikilem. Batı tarihsel olarak bundan en büyük payı almıştır. Bu hastalık, evlatları yurtdışında ırkçılığa maruz kalan çoğu toplumun dahi kendi içinde ötekine karşı ırkçılık yapmasının sebebi.
Bu hastalığın Amerikan toplumundaki derinliğini daha önce tartışmıştım. Kendisini bir demokrasi modeli olmaya adayan bu toplumun, insanlığın en kötü ırkçılık modellerinden birini sunan toplumla nasıl aynı olduğunu, kurtuluş ve bağımsızlık savaşının nedenlerinden birinin bu ırkçılığın devamını savunmak olduğunu, sonra bu ırkçılıktan görünürde kurtulmak için tarihin en uzun ve şiddetli iç savaşlarından birini verdiğini açıklamıştım. Ama pratikte ırkçılığı devam ettirdiğini ve bu nedenle söz konusu meselenin şimdiye kadar kesin olarak çözülmeden, bu toplumdaki siyasi ve sosyal mücadelenin odak noktası olmayı sürdürdüğünü belirtmiştim.
Ancak Ukrayna krizi etrafında bu ırkçı eğilimlerin ortaya çıkan derin boyutu ile sınırlarının olmadığı, göz ardı edilemeyecek, çağrışımları inkâr edilemeyecek büyük bir dengesizliği yansıttığı meydana çıktı.

Çok seviyeli ırksal dengesizlik     
Dengesizliğin belki de en basit tezahürü, Ukrayna’da yerinden edilen ve savaş alanlarından kaçanlar arasında Afrikalılara ve genel olarak Avrupalı ​​olmayanlara karşı sınırda uygulanan ayrımcılıktır. Uluslararası ve Batı medyasında çıkan haberlerle birlikte insan hakları örgütleri hatta Afrika Birliği bu uygulamaları protesto eden ve öfkeli açıklamaları yapmak zorunda kaldı. Bunun üzerine Ukrayna sınırının her iki tarafında Avrupalı ​​yetkililer, bu tür uygulamaları hafifletmek zorunda kaldılar. Ama bilhassa Batı medyasında var olan körlük ve seçicilik, diğer yandan bu medyanın odaklanmak istedikleri ile uyumlu olmayan haber ve bilgilerin görmezden gelinmesinin gölgesinde, bu uygulamaları tamamen sona erdirmediler.
Batı'nın sığınmacı Ukraynalılara gösterdiği hoş karşılama ve cömertlik, Suriyeli mültecilerin Avrupa topraklarında karşılaştığı reddedilme ve çekişmelerle ilgili birçok meşru karşılaştırma yapılmasına neden oldu. Suriyelileri topraklarında görmeye dayanamayan Avrupa’nın bu tutumu, Türkiye'yi kendisine şantaj yapmak için bu kartı kullanmaya yöneltmişti. Ukraynalılar ile Suriyelileri karşılama şeklindeki bu karşıtlık bağlamında birçok kişi, kendi ülkesi ile diğer Avrupa ülkelerinde Suriyeli mülteciler konusundaki olumlu duruşu nedeniyle Merkel'in maruz kaldığı eleştiri ve saldırıları hatırlattı.
Gelgelelim, ırkçılığın en tehlikeli boyutları, bizzat Ukrayna krizinin derinliğinde kendisini gösterdi. Söz konusu derinlik, bu krizin terimleri arasında bulunan çatışmanın ana boyutlarından biri ile ilintili; Avrupa dokusundaki Slav Ortodoks bileşene karşı Avrupalı saflaşma. Bu saflaşma da birkaç boyutta ortaya çıktı; bilindiği gibi Ukrayna tek bir dokudan oluşmuyor. Doğuda, Slav-Rus ırkının kaynağı olarak görülen bir Rus Ortodoks Slav çoğunluk bulunuyor. Ukrayna’nın sınırları, Nazi işgalinden kurtarıldıktan sonra komşu ülkelerin bir kısmının dahil edilmesi ile genişletildi ve bunun soncunda da Slav Ortodoks sakinlerinin yanı sıra büyük bir Katolik blok oluştu. Ardından, iyi bilinen hikaye yaşandı. Ukrayna asıllı Kruşçev, Çarlık Rusyası ile eski Osmanlı İmparatorluğu arasında ihtilaf konusu olan ve sakinleri ağırlıklı olarak Rus Slav etnik kökenlilerden oluşan Kırım'ı Ukrayna topraklarına kattı. Yani Sovyetler Birliği'nin dağılmasından sonra bağımsız Ukrayna devletinin bir parçası olan, Rusya’nın 2014 yılında bilinen savaşla geri aldığı bu bölgeyi, Kruşçev, Ukrayna topraklarına katmıştı.
Ancak burada önemli olan, Rusya'dan uzaklaşma eğiliminin önemli bir bölümünü bu Slav kökenli ama Katolik bileşenin oluşturduğu gerçeğidir. Bu da, Rus vatandaşlarına yönelik göz ardı edilemeyecek bir ayrımcılık ve ırkçı muamelenin bulunduğu gerçeğini açığa çıkarıyor. Moskova yıllardır bundan şikayet ediyor, ama Batı medyası her zamanki gibi bunu görmezden geldi ve kendisine ışık tutmadı.
Batı’nın İngiliz ve Amerikan kanadının Rusya'ya yönelik düşmanlığının ve korkusunun boyutu, Rusya'nın kendisine katılmasına neden bu kadar karşı olduğu açık veya anlaşılır değil. Bunun için büyük fırsatlar vardı. Vladimir Putin dahi iktidara geldiğinde NATO'ya katılmaya, ülkesinin demokratik gelenekleri yerleştirme yönündeki yavaş ve dalgalı da olsa kademeli değişimini sürdürmeye hazırdı. Ancak iki Anglo-Sakson başkent (Washington ve Londra), bir yanda Moskova, diğer yanda Berlin ve Paris arasında gelişen ilişkileri ve ortaklıkları kabul etmemek konusunda ısrarcıydılar. Bu ısrar, son gelişmelerin arkasındaki pek çok boyuttan biridir. Bunun üzerine Putin, Rusya'yı gerçek demokrasiden uzaklaştıran bir siyasi modele yöneldi. Bunu daha sonra bu başkentleri, Washington ve Londra'yı endişelendiren askeri adımları izledi.
Ardından eski ABD başkanı Donald Trump'ın Moskova ile yakınlaşma ve Çin odaklı bir strateji ortaya koyma girişimlerini gördük. Ancak bu yaklaşım, Pentagon’dan, Dışişleri Bakanlığı ve istihbarat birimlerine kadar kendisini reddeden Amerikan devlet kurumlarıyla sert bir şekilde çatıştı. Trump’tan sonra göreve gelen Biden, hem Moskova hem de Pekin ile mücadeleye dayalı bir strateji geliştirdi. Biden yönetimi, Putin'in kişiliğinden ve Rusya'nın Ukrayna'nın NATO’ya katılmasından kaynaklanan haklı tehdit kaygısından faydalandı, Ukrayna müdahalesine itmek için Rusya ve başkanına baskı yapmaya ve kuşatmaya devam etti.
Bu noktada, bu sözlerimizle ne bağımsız bir ülkenin işgalini meşrulaştırmadığımızı ne de Rusya Devlet Başkanı Putin’e hakim olan emperyal eğilimi haklı göstermeye çalışmadığımızı söylemek isterim. Ancak Rusya'nın kontrol altına alınabileceği, Batı ile daha fazla ortak çıkarlara yönlendirilebileceği aşama ve duraklardan da geçildiğini, ama bunların değerlendirilmediğini belirtmek de doğru ve adil olur. Bunlar, Putin'in eğilimlerini önemli ölçüde azaltmasa bile en azından yumuşatmak için kullanılabilirdi.

Çifte standart
Tüm bunlardan sonra, sahneye ırkçılığın ve çifte standarttın zirvesini temsil eden uygulamalar çıktı. Batı'nın Rusya'dan aldığı intikamın ve Rus kültürü ile sporuna uzanan yaptırımların boyutu, bu sahnedeki en tehlikeli uygulamalardı. Bu tutumun nedeni aslında mantıklı, o da bağımsız bir ülkenin işgali, ancak kendisini takip eden benzeri görülmemiş tepkiler ve ikiyüzlülük zinciri de açık ve net. Güney ülkelerindeki birçok kişi buna atıfta bulunuyor. Irak'ta yaşananları ve öncesinde Filistin halkının maruz kaldığı ve kalmaya devam ettiği zulmü hatırlayan Arap dünyası da buna işaret ediyor. Batı’daki bazı adil sesler dahi bundan bahsetmeye başladılar. Burada, işgal hatasının her durumda affedilemez olduğunu, asıl sorunun, bizim ve diğerlerinin daha önce birçok vesile ile dile getirdiği bu çifte standartlarla ilgili olduğunu bir kez daha vurgulayalım.
Batı ırkçılığı Nazizm ile zirveye ulaştı. Nazilere göre Alman Aryan ırkı geri kalan Avrupa halklarından ve tüm dünya halklarından üstündü. Bu düşünce, emperyal ekonomik çıkarlar ile Birinci Dünya Savaşı'nda Almanya’nın maruz kaldığı tarihi aşağılamanın intikamını alma faktörünün iç içe geçtiği karmaşık sahnenin yalnızca bir boyutuydu. Sonunda da insanlığa, Batı'nın en azından şimdiye kadar ders almamış göründüğü bir felaket ve çok acımasız bir deneyim yaşattı.
Daha önce, Trump deneyiminin ortaya koyduğu gibi, Amerikan ırkçı geleneklerinin, siyah veya beyaz olmayan halklara ve çeşitli azınlık gruplarına yönelik küçümsemenin ötesine geçerek, kuruluş döneminde bu toplumu oluşturan ve onun bir parçası olan Anglo-Sakson olmayan beyazlara karşı da üstünlük taslama kertesine vardığını kaydetmiştik. Ekonominin yükselmesine katkıda bulunan, akademisyenlerinin, sanatçılarının ve çalışanlarının çoğunun, bugün görece düşüşte olsa bile Amerikan rüyasının devam etmesine katkıda bulunan milyonlarca insanının görmezden gelindiğini belirtmiştik.
Ne yazık ki, Ukrayna krizi Batı Avrupa zihnindeki ırksal sınıf hiyerarşisini gün yüzüne çıkardı. Buna göre, hiyerarşinin en tepesinde Anglo-Saksonlar yer alıyor, onları diğer Avrupalılar, ardından Slav Ruslar takip ediyor. Daha sonra diğer renkten olanlar ardışık katmanlar halinde sıralanıyor. Güney yarımküre  halklarının, en azından gayrı resmi halk sınıflarının karmaşık duyguları ile zihinsel tasavvurlarında ötekiyle ilgili sahnenin bileşenlerinden biri, bu arka plan olabilir.
*Bu analiz Şarku’l Avsat okurları için Independent Arabia’dan tercüme edilmiştir.



Baskı ve caydırıcılık arasında: Tahran, Washington ile açık çatışmasını nasıl değerlendiriyor?

Haberler, İran'ın olası bir çatışmaya hazırlık olarak saha planları hazırladığına, hedef listeleri oluşturduğuna ve güçlerini yeniden konuşlandırdığına işaret ediyor (AFP)
Haberler, İran'ın olası bir çatışmaya hazırlık olarak saha planları hazırladığına, hedef listeleri oluşturduğuna ve güçlerini yeniden konuşlandırdığına işaret ediyor (AFP)
TT

Baskı ve caydırıcılık arasında: Tahran, Washington ile açık çatışmasını nasıl değerlendiriyor?

Haberler, İran'ın olası bir çatışmaya hazırlık olarak saha planları hazırladığına, hedef listeleri oluşturduğuna ve güçlerini yeniden konuşlandırdığına işaret ediyor (AFP)
Haberler, İran'ın olası bir çatışmaya hazırlık olarak saha planları hazırladığına, hedef listeleri oluşturduğuna ve güçlerini yeniden konuşlandırdığına işaret ediyor (AFP)

Hüda Rauf

Son derece karmaşık bir bölgesel dönemde, İran ve Amerika Birleşik Devletleri arasındaki ilişki ne topyekun bir savaşa meyleden ne de kalıcı bir çözüme ulaşmayı başaran; gri bir alanda sıkışmış görünüyor. Siyasi, askeri ve ekonomik göstergeler, iki tarafın karşılıklı baskı, dolaylı müzakereler ve hesaplı gerilimi artırma kombinasyonuna dayalı uzun süreli bir çatışmayı yönettiğini gösteriyor.

Eski ABD’li yetkililer ve uzmanların değerlendirmeleri bu gerçeği açıkça yansıtıyor; ne ufukta kapsamlı bir anlaşma görünüyor ne de yeni bir çatışma yaşanması olasılığı tamamen dışlanıyor. Bu iki uç nokta arasında en olası senaryo şekilleniyor; patlamayı erteleyen ancak çözmeyen kısmi ve geçici uzlaşılar.

Öte yandan, İran, sınırlı bir güvenle de olsa diplomasiyi sürdürüyor. İran Dışişleri Bakanı'nın Pakistan, Umman ve Rusya'ya yaptığı ziyaretleri içeren son diplomatik hareketlilik, İran'ın gerilimi azaltmakla ilgilendiğini göstermek için çok kanallı bir müzakere süreci oluşturmayı amaçlıyor. İran'ın bölgesel arabulucular ile kanallar açma gayretinde olduğunu vurguluyor. Ancak bu diplomasi, özellikle Amerikan temsilcilerinin ziyaretlerinin aniden iptal edilmesi ve askeri ve ekonomik baskının devam etmesinin ardından, Washington'un niyetlerine dair derin bir şüphenin gölgesi altında yürütülüyor.

Tahran'ın bakış açısına göre, baskı altında müzakere bir seçenek değil; aksine, özellikle ideolojik olarak kendisine bağlı destekçileri karşısında rejimin meşruiyetini tehdit eden siyasi bir teslimiyet olarak görülüyor. Bu nedenle, herhangi bir diplomatik girişim, deniz ablukasının kaldırılmasına bağlı ve bu koşul şimdiye kadar yerine getirilmemiş görünüyor.

Dahası talepler arasında var olan uçurum, her iki tarafın pozisyonlarının öncelikleri arasında derin bir farklılığı ortaya koyması nedeniyle kapsamlı bir anlaşmanın imkansızlığını gösteriyor. Nitekim İran, yaptırımların kaldırılmasını, deniz ablukasının sona erdirilmesini ve uranyum zenginleştirme hakkının korunmasını talep ediyor. Buna karşılık Washington, nükleer programın kilit unsurlarının ortadan kaldırılmasını, füze geliştirme programının kısıtlanmasını ve İran'ın bölgesel etkisinin sınırlandırılmasını şart koşuyor.

Bu uçurum, asgari taleplerle sınırlı olmayıp, karşılıklı koşulların daha geniş bir listesini de kapsıyor ve kapsamlı bir anlaşmaya varmayı imkansız kılıyor. Bunun yerine, en fazla, krizi çözmekten ziyade yönetmeye odaklanan sınırlı ve belirsiz bir anlaşmaya varılabilir görünüyor.

Buna rağmen İran, Hürmüz Boğazı'nda seyrüsefer özgürlüğüne karşılık, ablukanın kaldırılmasını ve savaşın sona erdirilmesini (ve belki de gelecekteki saldırılara karşı garantiler) talep eden revize edilmiş, aşamalı bir teklif sundu. Buna göre nükleer mesele daha sonraki bir aşamada ele alınacak. İran'ın revize edilmiş teklifine bakıldığında çelişkili ve mantıksız görünüyor. Zira Tahran, Boğaz'da seyrüsefer özgürlüğü karşılığında ateşkes ve ablukanın kaldırılması garantisi alarak üzerindeki güvenlik, askeri ve ekonomik baskıyı hafifletmek istiyor. Ama burada seyrüsefer özgürlüğünden ne kastedildiği belirsiz; Boğaz'ın savaş öncesi durumuna geri dönmesi mi, yoksa İran'ın ücret karşılığında geçiş izni verdiği mevcut düzenlemenin artık Amerikan gemilerinin de geçmesine izin vererek sürdürülmesi mi kastediliyor? Bu çelişki, Tahran'ın Boğaz'ın mevcut durumunu yasallaştırmayı ve meşrulaştırmayı amaçlayan mevcut iç icraatları ile daha da öne çıkıyor. Zira İran parlamentosu ve Yüksek Ulusal Güvenlik Konseyi, Boğaz'dan mevcut koşullar altında geçişi düzenleyen bir yasa taslağını görüşüyor. Ayrıca İran Merkez Bankası, Boğaz'dan geçiş ücretleri için dört özel hesap açtı. Dolayısıyla Tahran, karşılığında hiçbir şey sunmadan Washington'dan tavizler istiyor. Bu teklif, İranlı karar vericilerin aşırı özgüvenini yansıtıyor gibi görünüyor; ama bu özgüven, her iki taraf için de çıkmaza girmiş durumun yanlış değerlendirilmesiyle gölgeleniyor. İran, Hürmüz Boğazı'nı en önemli pazarlık kozu, Donald Trump ve dünya üzerinde baskı kurma aracı olarak görüyor.

İran, Hürmüz Boğazı'nı sadece bir enerji koridoru olarak değil, bu denklemin merkezinde yer alan ve en önemli stratejik varlığı olarak öne çıkan bir etki aracı olarak görüyor. Boğaz artık sadece petrol geçişi için bir su yolu değil; ekonomik, güvenlik ve siyasi boyutları kapsayan çok boyutlu bir baskı aracına dönüştü.

İran, boğazı kapatarak değil, etki edebilme ve geçiş trafiğini düzenleyebilme gücüyle rolünü yeniden tanımlamaya çalışıyor. Bu yaklaşımın, doğrudan çatışmaya girmeden küresel tedarik zincirlerini tehdit etmeye dayalı alışılmadık bir caydırıcı güç sağladığını düşünüyor.

Tahran ayrıca Hürmüz Boğazı'nı herhangi bir anlaşmada kendi şartlarını dayatmasını ve büyük enerji ithal eden güçlerle diyalog kanalları açabilmesini sağlayacak bir pazarlık kozu olarak kullanmaya çalışıyor.

Öte yandan Trump, İran'ın teklifini reddetti ve İran'a yönelik ablukayı uzatacağını açıkladı. Trump, ablukanın askeri güçten daha az maliyetli olduğuna ve rejimin uzlaşmaz tavrını sürdürme gücünü zayıflatacağına inanıyor.

Son zamanlarda, ablukanın İran petrol kuyuları ve rezervleri üzerindeki etkisine ilişkin birçok analiz yapıldı. İran'ın söylemine göre abluka petrol kuyularını etkiliyor, ancak kayıplar yönetilebilir durumda.

İranlı petrol uzmanları, petrol ambargosunun Amerikan ekonomik baskısının en önemli araçlarından biri olduğunu belirtiyor. Ancak Tahran, yüksek iç tüketim, sınırlı ulaşım alternatifleri ve petrol sahalarının işletilmesi için esnek politikalar yoluyla bu baskıyı kısa vadede yönetebileceğini söylüyor.

Bazı İran ekonomik raporları, mali kayıpların önemli olduğunu ve yıllık on milyarlarca dolara ulaşabileceğini, ancak petrol sektörünün teknik altyapısının, kısıtlamaların kaldırılmasının ardından üretimin kademeli olarak yeniden başlamasına olanak tanıyarak, tam bir çöküş olasılığını azalttığını belirtiyorlar.

Diplomatik süreç devam etmesine rağmen, askeri hazırlıklar da sürüyor. Haberler, İran'ın olası bir çatışmaya hazırlık olarak saha planları hazırladığına, hedef listeleri oluşturduğuna ve güçlerini yeniden konuşlandırdığına işaret ediyor.

Tahran, herhangi bir gerilimin karşılıksız bırakılmayacağını ve ABD güçleri ile bölge devletlerine ağır bir bedel ödetmeye hazır olduğunu iletmek istiyor. Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı analize göre ancak bu hazırlık, savaşmak arzusunda olduğunu değil, savaşı tamamen önlemeyi amaçlayan caydırıcı bir stratejiyi ifade ediyor.

Buna karşılık, ABD, müzakerelerdeki pozisyonunu güçlendirmek için bir askeri ve ekonomik baskı kombinasyonunu benimsiyor. Ancak bu yaklaşım, özellikle kamuoyundaki yeni bir savaşa karşı muhalefet ve yönetimin uzun süreli bir çatışmaya girmesini kısıtlayan yasal sınırlamalar gibi iç kısıtlamalarla karşı karşıya bulunuyor.

Dahası, baskının İran'ı taviz vermeye zorlayacağı varsayımı, rejimin doğasına dair yanlış bir okumaya dayanıyor olabilir; zira İran, kırılmaktan ziyade baskıya direnmeye meyillidir.

Çatışan tarafların birbirine tamamen zıt iki vizyonuyla karşı karşıyayız. Diplomatik düzeyde, her iki tarafın talepleri tamamen zıt olup, bir orta yol görünmüyor. Baskı düzeyine gelince, Trump deniz ablukasını uzatmayı savaştan daha az maliyetli görürken, İran altı ay içinde kendisine zarar verecek bir deniz ablukasından ziyade savaşı daha az maliyetli bulabilir.

En olası senaryo, statükonun yani yaptırımların, sınırlı askeri gerilimlerin, aralıklı müzakerelerin ve gerektiğinde kısmi anlaşmaların devam edeceğidir. Bu, “ne savaş ne de anlaşma yok” denklemi olup, dengeyi kırılgan, gerilimde tırmanmaları olası ve barışı ertelenmiş bir halde bırakmaktadır.

* Bu analiz Şarku’l Avsat tarafından Independent Arabia’dan çevrilmiştir.


Japonya, Ukrayna’ya silah satabilir mi?

Tokyo'nun silah ihracatı kısıtlamalarını gevşetmesiyle Japon firmalar, Ukraynalı şirketlerle işbirliğini hızlandırdı (AFP)
Tokyo'nun silah ihracatı kısıtlamalarını gevşetmesiyle Japon firmalar, Ukraynalı şirketlerle işbirliğini hızlandırdı (AFP)
TT

Japonya, Ukrayna’ya silah satabilir mi?

Tokyo'nun silah ihracatı kısıtlamalarını gevşetmesiyle Japon firmalar, Ukraynalı şirketlerle işbirliğini hızlandırdı (AFP)
Tokyo'nun silah ihracatı kısıtlamalarını gevşetmesiyle Japon firmalar, Ukraynalı şirketlerle işbirliğini hızlandırdı (AFP)

Ukrayna, silah ihracatı kısıtlamalarını gevşeten Japonya'yla anlaşma yapmak istiyor.

Kiev'in Japonya Büyükelçisi Yuriy Lutovinov, Reuters'a açıklamasında Tokyo yönetiminin silah ihracatı kısıtlamalarını büyük ölçüde kaldırmasını memnuniyetle karşıladıklarını söylüyor. Rus işgaline karşı direnişte Japonya yönetimiyle işbirliği yapmak istediklerini yeni yayımlanan röportajda belirtiyor:

Bu gelişme ileride yapılabilecek görüşmelerin önünü açtı. Teorik olarak bu çok büyük bir adım.

Sanae Takaiçi hükümeti, ölümcül silah ve savunma ekipmanlarının yabancı ülkelere satışı üzerindeki kısıtlamaları 21 Nisan'da gevşetmişti.

Yeni düzenleme kapsamında savunma teçhizatı "silah" ve "silah dışı" şeklinde sınıflandırılmıştı. Radar sistemleri gibi "silah dışı" ekipmanın ihracatına yönelik sınırlama kaldırılırken, füze gibi "silah" kategorisindeki ekipmanın sadece Japonya'yla savunma anlaşması yapan ülkelere satışına izin verilmişti.

Öte yandan çatışma halindeki ülkelere silah ihracatı yasağının devam edeceği bildirilmişti. Fakat yönetimin ulusal güvenliğin tehlikede olduğunu düşündüğü "istisnai durumlarda" bu satışların gerçekleştirilmesinin de önü açılmıştı.

Rusya'nın 2022'deki saldırılarıyla başlayan Ukrayna savaşında dönemin Japonya Başbakanı Fumio Kişida, "Bugünün Ukrayna'sı, yarının Doğu Asya'sı olabilir" uyarısı yaparak Kiev'in işgalinin Tokyo'nun ulusal güvenliğini de riske attığını vurgulamıştı.

Lutovinov, bu riskin hâlâ geçerli olduğunu savunuyor:

Ukrayna düşerse bu, büyük bir domino etkisi yaratacaktır. Bu yüzden Hint-Pasifik ve Avrupa kıtası güvenlik açısından birbirinden ayrı düşünülemez.

Sanae Takaiçi, Ukrayna'ya silah satışını destekleyeceğine dair herhangi bir işaret vermedi. Ancak kasımda Ukrayna lideri Volodimir Zelenski'yle yaptığı telefon görüşmesinde Moskova'ya karşı Kiev'i desteklediklerini söylemiş, en kısa zamanda savaşın sonlandırılmasını istediklerini belirtmişti.

Japonya, ulusal güvenliğinin tehdit altında olduğunu söyleyerek "istisnai durum" kapsamında Ukrayna'ya silah gönderebilir. Ya da Kiev yönetimi, silah tedariki için Tokyo'yla savunma paktı imzalayabilir. Japon yönetimi, Almanya, Avustralya, Filipinler ve Vietnam dahil 18 ülkeyle böyle bir anlaşmaya sahip.

Ukrayna'nın ABD menşeli Patriot füzelerine bağımlılığını azaltmak için kendi hava savunma sistemini geliştirmeye çalıştığını belirten Lutovinov, Tokyo'nun bu programa finansal destek sağlayabileceğini de söylüyor.

Japon drone üreticisi Terra Drone'dan 28 Nisan'da yapılan açıklamada, Ukraynalı WinnyLab şirketiyle uzun menzilli insansız hava aracı üretimi için işbirliği yapılacağı duyurulmuştu. Terra Drone CEO'su Toru Tokuşige, Japonya'nın silah ihracatı düzenlemesinin süreci kolaylaştırdığını belirtmişti.

Diğer yandan Pekin yönetimi, Tokyo'nun hamlesine tepki göstermişti. Çin Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Guo Jiakun, Japonya'nın II. Dünya Savaşı sonrasında oluşturduğu barışçıl Anayasa'yı terk etmeye başlayarak "somut adımlarla yeniden silahlanma sürecini hızlandırdığını" söylemişti.

Independent Türkçe, Reuters, Kyiv Independent, Global Times


İsrail ordusu, Hizbullah’ın drone saldırılarını durduramıyor

İsrail ordusu, ateşkese rağmen Lübnan'ın güneyindeki işgalini sürdürüyor (Reuters)
İsrail ordusu, ateşkese rağmen Lübnan'ın güneyindeki işgalini sürdürüyor (Reuters)
TT

İsrail ordusu, Hizbullah’ın drone saldırılarını durduramıyor

İsrail ordusu, ateşkese rağmen Lübnan'ın güneyindeki işgalini sürdürüyor (Reuters)
İsrail ordusu, ateşkese rağmen Lübnan'ın güneyindeki işgalini sürdürüyor (Reuters)

Lübnan'da Hizbullah, İsrail birliklerine karşı FVP (First person view/birinci şahıs görüşlü) drone'ları gittikçe daha yoğun şekilde kullanıyor.

Wall Street Journal'ın (WSJ) haberinde Hizbullah militanlarının, pilotun insansız hava aracı (İHA) üzerindeki kameradan gelen görüntüyü anlık olarak izleyebildiği bu drone'larla etkili saldırılar düzenlediği belirtiliyor.

Hizbullah, Haziran 2024'te FPV'leri denemeye başlamış ancak İsrail'in Şii örgüte ait çağrı cihazlarını patlatması üzerine bu operasyonlar askıya alınmıştı.

Örgütün son dönemde düzenlediği saldırılarla FPV drone'lar yeniden gündeme geldi.

Düşük maliyetli drone'larla düzenlenen bu saldırıların, "İsrail ordusu için Gazze ve Lübnan'daki önceki çatışmalarda karşılaşmadığı ciddi bir tehdit oluşturduğu" vurgulanıyor.

Rusya-Ukrayna savaşında sıkça kullanılan yüksek manevra kabiliyetine sahip FPV drone'lar, son dönemde Irak'taki İran destekli Şii milislerin ABD varlıklarına yönelik saldırılarında da görülmüştü.  

Hizbullah, İHA'larla İsrail birliklerine düzenlediği operasyonların propaganda videolarını da yayımlıyor. Uzmanlara göre görüntüler, drone'ların yetenekli pilotlar tarafından kullanıldığını ve örgütün İHA operatörlerinin özel eğitim aldığını ortaya koyuyor.

Analizde, Lübnanlı Şii örgütün fiber optik sisteme sahip FPV'leri kullandığına dikkat çekiliyor. Bunların elektronik saldırılara karşı dayanıklı olduğu ve İsrail ordusunun İHA'lara uzaktan müdahale etmesini zorlaştırdığı vurgulanıyor.

İsrail hükümeti ve ordusu, Ukrayna'daki emsale rağmen FPV drone saldırılarına karşı gerekli önlemleri almadığı için giderek artan eleştirilerle karşı karşıya.

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu da salı günkü açıklamasında bu tehlikeyle ilgili adım attıklarını duyurmuştu:

İHA tehdidini ortadan kaldırmaya yönelik özel bir proje için birkaç hafta önce talimat verdim. Zaman alacak ama bunları da havaya uçuracağız.

Lübnan'ın güneyinde görev yapan İsrailli bir asker, günde en az 10 drone uyarısı aldıklarını ve Hizbullah'ın bölgede sürekli İHA uçurduğunu söylüyor.

Analist Yigal Levin ise "İsrail, bu operatörleri ortadan kaldırmazsa daha da gelişecekler. Deneyim kazanıyorlar. İHA'ları arızalansa bile bu da bir deneyimdir" diyor.

ABD Başkanı Donald Trump, Lübnan'la İsrail arasında 17 Nisan'da yürürlüğe giren 10 günlük geçici ateşkesin 3 hafta daha uzatıldığını 23 Nisan'da duyurmuştu.

Ateşkese rağmen İsrail ordusu Lübnan'ın güneyindeki operasyonlarını sürdürürken, Hizbullah ise anlaşmayı ihlal ettiği gerekçesiyle İsrail birliklerine saldırılar düzenliyor.

Independent Türkçe, Wall Street Journal, Ynet