Uluslararası toplumun ırkçılık ve hoşgörüsüzlükle imtihanı

Batı'nın sığınmacı Ukraynalıları karşılama şekli, Suriyeli mültecilerin karşı  karşıya kaldığı çekişmeler ve reddedilmelerle ilgili birçok karşılaştırmanın yapılmasına sebebiyet verdi

Uluslararası sahnedeki dengesizliğin en basit tezahürü, Ukrayna sınırında sığınmacılar arasındaki Afrikalılara ve Avrupalı ​​olmayanlara karşı uygulanan ayrımcılıktı (AFP)
Uluslararası sahnedeki dengesizliğin en basit tezahürü, Ukrayna sınırında sığınmacılar arasındaki Afrikalılara ve Avrupalı ​​olmayanlara karşı uygulanan ayrımcılıktı (AFP)
TT

Uluslararası toplumun ırkçılık ve hoşgörüsüzlükle imtihanı

Uluslararası sahnedeki dengesizliğin en basit tezahürü, Ukrayna sınırında sığınmacılar arasındaki Afrikalılara ve Avrupalı ​​olmayanlara karşı uygulanan ayrımcılıktı (AFP)
Uluslararası sahnedeki dengesizliğin en basit tezahürü, Ukrayna sınırında sığınmacılar arasındaki Afrikalılara ve Avrupalı ​​olmayanlara karşı uygulanan ayrımcılıktı (AFP)

Muhammed Bedreddin Zayed*
Rusya’nın Ukrayna’yı işgal saldırılarının belki de en belirgin tezahürlerinden biri, insanlığın tarihi boyunca kronik hastalıklarından biri olan ırkçılıktan ne kadar mustarip olduğunun sürekli olarak ifşa edilmesiydi. Irkçılık farklı toplumların farklı derecelerde mustarip olduğu bir ikilem. Batı tarihsel olarak bundan en büyük payı almıştır. Bu hastalık, evlatları yurtdışında ırkçılığa maruz kalan çoğu toplumun dahi kendi içinde ötekine karşı ırkçılık yapmasının sebebi.
Bu hastalığın Amerikan toplumundaki derinliğini daha önce tartışmıştım. Kendisini bir demokrasi modeli olmaya adayan bu toplumun, insanlığın en kötü ırkçılık modellerinden birini sunan toplumla nasıl aynı olduğunu, kurtuluş ve bağımsızlık savaşının nedenlerinden birinin bu ırkçılığın devamını savunmak olduğunu, sonra bu ırkçılıktan görünürde kurtulmak için tarihin en uzun ve şiddetli iç savaşlarından birini verdiğini açıklamıştım. Ama pratikte ırkçılığı devam ettirdiğini ve bu nedenle söz konusu meselenin şimdiye kadar kesin olarak çözülmeden, bu toplumdaki siyasi ve sosyal mücadelenin odak noktası olmayı sürdürdüğünü belirtmiştim.
Ancak Ukrayna krizi etrafında bu ırkçı eğilimlerin ortaya çıkan derin boyutu ile sınırlarının olmadığı, göz ardı edilemeyecek, çağrışımları inkâr edilemeyecek büyük bir dengesizliği yansıttığı meydana çıktı.

Çok seviyeli ırksal dengesizlik     
Dengesizliğin belki de en basit tezahürü, Ukrayna’da yerinden edilen ve savaş alanlarından kaçanlar arasında Afrikalılara ve genel olarak Avrupalı ​​olmayanlara karşı sınırda uygulanan ayrımcılıktır. Uluslararası ve Batı medyasında çıkan haberlerle birlikte insan hakları örgütleri hatta Afrika Birliği bu uygulamaları protesto eden ve öfkeli açıklamaları yapmak zorunda kaldı. Bunun üzerine Ukrayna sınırının her iki tarafında Avrupalı ​​yetkililer, bu tür uygulamaları hafifletmek zorunda kaldılar. Ama bilhassa Batı medyasında var olan körlük ve seçicilik, diğer yandan bu medyanın odaklanmak istedikleri ile uyumlu olmayan haber ve bilgilerin görmezden gelinmesinin gölgesinde, bu uygulamaları tamamen sona erdirmediler.
Batı'nın sığınmacı Ukraynalılara gösterdiği hoş karşılama ve cömertlik, Suriyeli mültecilerin Avrupa topraklarında karşılaştığı reddedilme ve çekişmelerle ilgili birçok meşru karşılaştırma yapılmasına neden oldu. Suriyelileri topraklarında görmeye dayanamayan Avrupa’nın bu tutumu, Türkiye'yi kendisine şantaj yapmak için bu kartı kullanmaya yöneltmişti. Ukraynalılar ile Suriyelileri karşılama şeklindeki bu karşıtlık bağlamında birçok kişi, kendi ülkesi ile diğer Avrupa ülkelerinde Suriyeli mülteciler konusundaki olumlu duruşu nedeniyle Merkel'in maruz kaldığı eleştiri ve saldırıları hatırlattı.
Gelgelelim, ırkçılığın en tehlikeli boyutları, bizzat Ukrayna krizinin derinliğinde kendisini gösterdi. Söz konusu derinlik, bu krizin terimleri arasında bulunan çatışmanın ana boyutlarından biri ile ilintili; Avrupa dokusundaki Slav Ortodoks bileşene karşı Avrupalı saflaşma. Bu saflaşma da birkaç boyutta ortaya çıktı; bilindiği gibi Ukrayna tek bir dokudan oluşmuyor. Doğuda, Slav-Rus ırkının kaynağı olarak görülen bir Rus Ortodoks Slav çoğunluk bulunuyor. Ukrayna’nın sınırları, Nazi işgalinden kurtarıldıktan sonra komşu ülkelerin bir kısmının dahil edilmesi ile genişletildi ve bunun soncunda da Slav Ortodoks sakinlerinin yanı sıra büyük bir Katolik blok oluştu. Ardından, iyi bilinen hikaye yaşandı. Ukrayna asıllı Kruşçev, Çarlık Rusyası ile eski Osmanlı İmparatorluğu arasında ihtilaf konusu olan ve sakinleri ağırlıklı olarak Rus Slav etnik kökenlilerden oluşan Kırım'ı Ukrayna topraklarına kattı. Yani Sovyetler Birliği'nin dağılmasından sonra bağımsız Ukrayna devletinin bir parçası olan, Rusya’nın 2014 yılında bilinen savaşla geri aldığı bu bölgeyi, Kruşçev, Ukrayna topraklarına katmıştı.
Ancak burada önemli olan, Rusya'dan uzaklaşma eğiliminin önemli bir bölümünü bu Slav kökenli ama Katolik bileşenin oluşturduğu gerçeğidir. Bu da, Rus vatandaşlarına yönelik göz ardı edilemeyecek bir ayrımcılık ve ırkçı muamelenin bulunduğu gerçeğini açığa çıkarıyor. Moskova yıllardır bundan şikayet ediyor, ama Batı medyası her zamanki gibi bunu görmezden geldi ve kendisine ışık tutmadı.
Batı’nın İngiliz ve Amerikan kanadının Rusya'ya yönelik düşmanlığının ve korkusunun boyutu, Rusya'nın kendisine katılmasına neden bu kadar karşı olduğu açık veya anlaşılır değil. Bunun için büyük fırsatlar vardı. Vladimir Putin dahi iktidara geldiğinde NATO'ya katılmaya, ülkesinin demokratik gelenekleri yerleştirme yönündeki yavaş ve dalgalı da olsa kademeli değişimini sürdürmeye hazırdı. Ancak iki Anglo-Sakson başkent (Washington ve Londra), bir yanda Moskova, diğer yanda Berlin ve Paris arasında gelişen ilişkileri ve ortaklıkları kabul etmemek konusunda ısrarcıydılar. Bu ısrar, son gelişmelerin arkasındaki pek çok boyuttan biridir. Bunun üzerine Putin, Rusya'yı gerçek demokrasiden uzaklaştıran bir siyasi modele yöneldi. Bunu daha sonra bu başkentleri, Washington ve Londra'yı endişelendiren askeri adımları izledi.
Ardından eski ABD başkanı Donald Trump'ın Moskova ile yakınlaşma ve Çin odaklı bir strateji ortaya koyma girişimlerini gördük. Ancak bu yaklaşım, Pentagon’dan, Dışişleri Bakanlığı ve istihbarat birimlerine kadar kendisini reddeden Amerikan devlet kurumlarıyla sert bir şekilde çatıştı. Trump’tan sonra göreve gelen Biden, hem Moskova hem de Pekin ile mücadeleye dayalı bir strateji geliştirdi. Biden yönetimi, Putin'in kişiliğinden ve Rusya'nın Ukrayna'nın NATO’ya katılmasından kaynaklanan haklı tehdit kaygısından faydalandı, Ukrayna müdahalesine itmek için Rusya ve başkanına baskı yapmaya ve kuşatmaya devam etti.
Bu noktada, bu sözlerimizle ne bağımsız bir ülkenin işgalini meşrulaştırmadığımızı ne de Rusya Devlet Başkanı Putin’e hakim olan emperyal eğilimi haklı göstermeye çalışmadığımızı söylemek isterim. Ancak Rusya'nın kontrol altına alınabileceği, Batı ile daha fazla ortak çıkarlara yönlendirilebileceği aşama ve duraklardan da geçildiğini, ama bunların değerlendirilmediğini belirtmek de doğru ve adil olur. Bunlar, Putin'in eğilimlerini önemli ölçüde azaltmasa bile en azından yumuşatmak için kullanılabilirdi.

Çifte standart
Tüm bunlardan sonra, sahneye ırkçılığın ve çifte standarttın zirvesini temsil eden uygulamalar çıktı. Batı'nın Rusya'dan aldığı intikamın ve Rus kültürü ile sporuna uzanan yaptırımların boyutu, bu sahnedeki en tehlikeli uygulamalardı. Bu tutumun nedeni aslında mantıklı, o da bağımsız bir ülkenin işgali, ancak kendisini takip eden benzeri görülmemiş tepkiler ve ikiyüzlülük zinciri de açık ve net. Güney ülkelerindeki birçok kişi buna atıfta bulunuyor. Irak'ta yaşananları ve öncesinde Filistin halkının maruz kaldığı ve kalmaya devam ettiği zulmü hatırlayan Arap dünyası da buna işaret ediyor. Batı’daki bazı adil sesler dahi bundan bahsetmeye başladılar. Burada, işgal hatasının her durumda affedilemez olduğunu, asıl sorunun, bizim ve diğerlerinin daha önce birçok vesile ile dile getirdiği bu çifte standartlarla ilgili olduğunu bir kez daha vurgulayalım.
Batı ırkçılığı Nazizm ile zirveye ulaştı. Nazilere göre Alman Aryan ırkı geri kalan Avrupa halklarından ve tüm dünya halklarından üstündü. Bu düşünce, emperyal ekonomik çıkarlar ile Birinci Dünya Savaşı'nda Almanya’nın maruz kaldığı tarihi aşağılamanın intikamını alma faktörünün iç içe geçtiği karmaşık sahnenin yalnızca bir boyutuydu. Sonunda da insanlığa, Batı'nın en azından şimdiye kadar ders almamış göründüğü bir felaket ve çok acımasız bir deneyim yaşattı.
Daha önce, Trump deneyiminin ortaya koyduğu gibi, Amerikan ırkçı geleneklerinin, siyah veya beyaz olmayan halklara ve çeşitli azınlık gruplarına yönelik küçümsemenin ötesine geçerek, kuruluş döneminde bu toplumu oluşturan ve onun bir parçası olan Anglo-Sakson olmayan beyazlara karşı da üstünlük taslama kertesine vardığını kaydetmiştik. Ekonominin yükselmesine katkıda bulunan, akademisyenlerinin, sanatçılarının ve çalışanlarının çoğunun, bugün görece düşüşte olsa bile Amerikan rüyasının devam etmesine katkıda bulunan milyonlarca insanının görmezden gelindiğini belirtmiştik.
Ne yazık ki, Ukrayna krizi Batı Avrupa zihnindeki ırksal sınıf hiyerarşisini gün yüzüne çıkardı. Buna göre, hiyerarşinin en tepesinde Anglo-Saksonlar yer alıyor, onları diğer Avrupalılar, ardından Slav Ruslar takip ediyor. Daha sonra diğer renkten olanlar ardışık katmanlar halinde sıralanıyor. Güney yarımküre  halklarının, en azından gayrı resmi halk sınıflarının karmaşık duyguları ile zihinsel tasavvurlarında ötekiyle ilgili sahnenin bileşenlerinden biri, bu arka plan olabilir.
*Bu analiz Şarku’l Avsat okurları için Independent Arabia’dan tercüme edilmiştir.



Uydu görüntüsü olay yarattı: Malezyalılar yeni Venezuela olmaktan korkuyor

Fotoğraf: Reuters
Fotoğraf: Reuters
TT

Uydu görüntüsü olay yarattı: Malezyalılar yeni Venezuela olmaktan korkuyor

Fotoğraf: Reuters
Fotoğraf: Reuters

ABD Büyükelçiliği'nin ülkenin çarpıcı bir uydu görüntüsünü paylaşmasının ardından, Donald Trump yönetimini tiye  alan Malezyalılar petrollerinin olmadığını iddia ediyor.

Kuala Lumpur'daki elçilik, Uluslararası Uzay İstasyonu'ndan çekilen ve Malezya'nın göklerinde yükselen bulutların arasından şimşeklerin çaktığını gösteren 2016 tarihli çarpıcı bir uydu fotoğrafını paylaştı.

Büyükelçilik, sosyal medya platformlarında paylaşılan gönderiye şöyle yazdı:

Malezya, hiç bu kadar elektrikli görünmemiştin. Bu parlak beyaz noktalar şehir ışıkları değil, bir fırtına sisteminin içinde meydana gelen devasa şimşek çakmaları. Bu açıdan bakana kadar canlı, nefes alan bir gezegende yaşadığımızı unutmak kolay. İster fırtınanın altında olun ister üstünde, manzara muhteşem.

Görünüşte zararsız olan bu paylaşım, internette Malezyalıların kendileriyle dalga geçen bir mizah dalgasına yol açtı ve kullanıcılar, Trump yönetiminin Venezuela'ya saldırısından sonra Washington'ın dikkatini ülkelerine çevirmemesi için şaka yollu çağrıda bulundular.

Facebook'ta en çok beğenilen yorum şöyleydi:

Lütfen başkanınıza petrolümüz olmadığını söyleyin. Sadece Saji yemeklik yağımız var.

Bazılarıysa Malezya'nın insanların ağaçlarda yaşadığı az gelişmiş bir ülke olduğu klişesini kullandı.

Bir kullanıcı, "Gördüğünüz gibi, ormanda yaşıyoruz. Vücutlarımızı ısıtmak için ateş yakıyoruz" dedi.

Bir diğeriyse, "Şehirlerimiz yok. Hepimiz ağaçlarda yaşıyoruz. (Not: Petrolümüz yok)" diye şaka yaptı.

Alif Sazali adlı bir kullanıcıysa, "Sevgili Trump... Ormanda yaşıyoruz... Petrol yok, sadece kaplan ve timsah var" diye espri yaptı.

Facebook'ta Mohd Raffi Merusin, Malezya'nın ham petrolü olmadığını, "sadece bol miktarda palm yağı ve fırtınaları" olduğunu iddia etti.

Instagram'da ise aynı fotoğraf yüzlerce yorum aldı ve bazıları "Biz bir sonraki Venezuela mıyız?" diye sordu.

Bir başkasıysa ABD'ye, "Brunei veya Singapur'u tercih edebilirsiniz" diye öneride bulundu.

Bazı yorumcular, gözetim ve müdahaleye yönelik eleştirilerde bulundu. Ina Abd Rahman adlı kullanıcı, "Hiçbir uyarı yapılmadan, ABD Büyükelçiliği'nin Malezya'nın uydu görüntüsünü yayımlaması epey garip" dedi.

Petrol şakaları, ABD'nin bu ay Devlet Başkanı Nicolas Maduro'nun yakalanmasının ardından Venezuela'nın petrolünü "süresiz" kontrol etme sözü vermesinin ardından geldi.

Başkan Trump, ABD'nin Venezuela'yı ele geçireceğini ve petrol rezervlerinden yararlanacağını iddia etti. Ayrıca Venezuela'nın ABD'ye 30-50 milyon varil "yaptırımlı petrol" sağlayacağını duyurdu.

Trump, daha sonra Grönland'ı ele geçirme arzusunu yineleyerek, ABD'nin "isteseler de istemeseler de Grönland'la ilgili bir şeyler yapacağını" söyledi.

Trump yönetimi, Danimarka topraklarını ele geçirmek için askeri güç kullanma ihtimalini masadan kaldırmayı defalarca reddetti.

Independent Türkçe


Kim Jong-un'un kız kardeşinden sert mesaj: Çılgın hayallere kapılmayın

Kim Yo-jong (AFP)
Kim Yo-jong (AFP)
TT

Kim Jong-un'un kız kardeşinden sert mesaj: Çılgın hayallere kapılmayın

Kim Yo-jong (AFP)
Kim Yo-jong (AFP)

Kuzey Kore devlet medyasına göre diktatör Kim Jong-un'un kız kardeşi, Güney Kore'nin iki rakip ülke arasındaki ilişkilerin iyileştirilmesine ilişkin "umut dolu çılgın hayallerinin asla gerçekleşemeyeceğini" söyledi.

Kuzey Kore'nin iktidar partisinde yönetici olan Kim Yo-jong, bir Güney Kore hükümeti yetkilisine atfedilen, Pyongyang'la görüşmelerin yeniden başlaması için Seul'ün bir fırsat gördüğü yönündeki yorumu eleştirdi. Bu yorum, iddiaya göre drone'ların Kuzey Kore hava sahasını ihlal etmesine Kim Yo-jong'un daha az sert bir tepki vermesi üzerine yapılmıştı.

Kuzey Kore'yle ilişkileri denetleyen Güney Kore Birleşme Bakanlığı yetkilisi gazetecilere yaptığı açıklamada, Kuzey'e uçtuğu iddia edilen drone'ları soruşturması için hafta sonu Seul'e çağrı yapan Kim'in tonunu yumuşatmış gibi göründüğünü söylemişti.

Ancak söylemini sertleştirmekte gecikmeyen Kim, salı günü yaptığı açıklamada Seul'ün Kuzey'le ilişkileri düzeltme yönündeki her türlü çabasını geri çevirdi.

Salı günü geç saatlerde yayımlanan açıklamasında Güney Kore'nin, "Kuzey Kore'nin egemenliğini ihlal ederek ciddi bir provokasyon gerçekleştirdiğini" söyleyip drone'larla ilgili önceki eleştirilerini yineledi.

"Düşman devletin holiganlarına bir kez daha açıkça söylüyorum" diyen Kim, Güney Kore hükümetinden özür dilemesini talep etti.

Kuzey Kore ordusu geçen hafta Seul'ü, drone'ları iki ülke arasındaki sınırı aşarak uçurmakla suçlamıştı.

Yaşandığı iddia edilen bu ihlal, Güney Kore Devlet Başkanı Lee Jae Myung'un düşman komşusuyla ilişkileri düzeltme çabalarının önündeki son engel gibi görülüyor. Kuzey Kore, bu çabaları neredeyse her zaman geri çevirdi.

Ancak hafta sonu, bir sivilin Kuzey Kore hava sahasına drone'ları uçurmuş olma ihtimaliyle ilgili kapsamlı bir soruşturma yapılacağını duyuran Seul, provokasyon niyeti olmadığına dair tutumunu netleştirmişti.

Güney Kore'nin açıklamasının ardından, Seul'ün akıllıca bir karar vermesini takdir ettiği anlaşılan Kim, herhangi bir provokasyonun "korkunç sonuçlar" doğuracağı uyarısında bulunmuştu.

Devlet Başkanı Lee'nin yönetimi, Pyongyang'ın Güney Kore'yle savunma anlaşmasını 2023 sonunda askıya almasının ardından, askeri görüşmelerin yeniden başlatılmasını da öneriyor.

Güney Kore Devlet Başkanlığı Ofisi çarşamba günü yaptığı açıklamada Lee'nin, Kuzey Kore'yle 2018'de imzalanan askeri anlaşmanın yeniden yürürlüğe konması olasılığını incelemek üzere bir değerlendirme yapılmasını emrettiğini duyurdu.

Diğer yandan Seul'ün Birleşme Bakanlığı, Kuzey Kore diktatörünün güvenliğini sağlayan üç devlet kurumunun yeni yöneticileri olduğunu açıkladı. Kim Jong-un'un suikast planlarından giderek daha fazla korkması nedeniyle eski yöneticilerin görevden alındığı öne sürülüyor.

AFP'ye göre Seul, bu değişikliklerin ekimde düzenlenen bir askeri geçit töreninde fark edildiğini söylüyor.

Independent Türkçe


İran'da bir dönemin sonu mu, yoksa bir rejimin çöküşü mü?

İran'da bir dönemin sonu mu, yoksa bir rejimin çöküşü mü?
TT

İran'da bir dönemin sonu mu, yoksa bir rejimin çöküşü mü?

İran'da bir dönemin sonu mu, yoksa bir rejimin çöküşü mü?

Husam İytani

İran'daki hükümet yanlısı gösteriler, kısmen Batı'nın Tahran rejiminin çöküşünü öngörmekteki aceleciliğine bir tepki niteliğinde. Yüz binlerce kişi, ekonomik ve siyasi iflasına, 30 yılı aşkın süredir yatırım yaptığı eksenin çöküşüne rağmen mevcut rejimi desteklemek için yürüyüş düzenledi.

Başkan Donald Trump'ın İran ile ticaret yapan ülkelere uygulanan gümrük vergilerinde yüzde 25'lik bir artış açıklamasının ardından, Alman Şansölyesi Friedrich Merz bir adım daha ileri giderek Tahran rejiminin sona yaklaştığını ve “İran liderliğinin son günlerini yaşadığını” söyledi. Merz’in bu açıklaması, güvenlik güçlerinin göstericileri bastırmak için artan güç kullanımını protesto etmek amacıyla Batı başkentlerindeki İran büyükelçilerinin çağrılması dalgasının ortasında geldi. Bu arada, İsrail'de sadece tehdit dili, askeri planlama ve gelecekteki İsrail hava saldırıları operasyonları için hedef seçimi duyuluyor.

İki önemli gözlem var; birincisi, mevcut protestoların, önceki birçok gösteri ve huzursuzluğa kıyasla belirleyici özelliği, kronik ekonomik başarısızlığın ve bunun üstesinden gelememenin, “direniş ekseni” olarak bilinen emperyal projenin çöküşüyle ​​birleşmesidir. Bu eksenin temel işlevi, Irak, Lübnan, Suriye ve Yemen'de görüldüğü gibi, sınırları etrafında tampon bölgeler oluşturarak İran'ı dış tehditlerden korumaktı. Bu bölgeler, 1980-1988 yılları arasında Irak ile yaşanan çatışmada olduğu gibi, İran topraklarında herhangi bir savaşın yaşanmasını önlemek ve İran'ın düşmanlarını nispeten uzak bölgelerde oyalamak için bir kalkan görevi görüyordu.

Bu bağlamda, İran para biriminin rekor seviyelerdeki düşünün ortaya çıkardığı ekonomik çöküşün, rejimin doğası, sosyo-ekonomik politikaları, üretim yöntemleri, kamu malının eşitsiz dağılımı ve yolsuzluk düzeyiyle ilgili yapısal sorunlardan mı kaynaklandığı, yoksa on yıllarca süren ve yabancı yatırımları engelleyen, ülkenin izolasyonunu daha da artıran ağır yaptırımlar ve ambargoların bir sonucu mu olduğu fark etmiyor. Şimdi ön plana çıkan şey, vatandaşların temel ihtiyaçlarını karşılayamamasıdır.

Tahran'daki yetkililer, İran'a karşı eski müttefikleri Beşşar Esed ve Lübnan'daki Hizbullah'a davrandıkları gibi davranacak olan Çin veya Rusya'dan herhangi bir destek beklemiyorlar

İkinci gözlem ise, ABD ve İsrail'in, mevcut protestoları 1979'da iktidara gelen rejimin sonu haline getirmek için ellerinden gelen her şeyi yaptıklarıdır. Batılı müttefikleriyle birlikte, nihai çöküş ister iç baskıdaki artıştan ister bir dış faktörden kaynaklansın, Tahran'daki rejimi devirmek için her türlü çabayı gösterecek ve mevcut tüm güvenlik, ekonomik ve askeri araçları kullanacaklardır. Geçen yıl haziran ayındaki İsrail saldırıları sırasında ortaya çıkan, İran ordusunun ve Devrim Muhafızlarının üst düzey komutanlarının çoğunun ölümüne ve hatta Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan'ın hayatının tehlikeye girmesine yol açan İran’ın korkunç istihbarat ve askeri açığı sonrasında, Venezuela modelinin İran'da da uygulanması oldukça cazip bir seçenek gibi görünüyor.

Şarku’l Avsat’ıın Al Majalla’dan aktardığı analize göre son Şah Muhammed Rıza'nın oğlu Rıza Pehlevi'ye alternatif bir otorite kurma konusunda aşırı güven duyulması, muhtemelen 2009'daki “Yeşil Hareket”in arkasındaki iç muhalif figürlerin, yaşanan olaylar hakkında net bir tavır almadıkları bir dönemde alternatif bir seçenek sunma ihtiyacından kaynaklanıyor. İç muhalefetin net bir tavır almamasının arkasında ise devirmeyi hedefledikleri rejimle olan bağlantıları yatıyor. Dolayısıyla bu noktada, İranlıların çoğunluğunun mevcut rejimi ne pahasına olursa olsun devirmeye mi meyilli olduğu, yoksa 2022'de başörtüsü ve bireysel özgürlüklere getirilen kısıtlamalar sebebiyle patlak veren “Kadın, Özgürlük, Yaşam” gösterilerinden sonra olduğu gibi, şartlı uzlaşmalara varmayı ve tavizler koparmayı mı desteklediği konusunda önemli sorular beliriyor.

Şüphesiz ki, Tahran'daki yetkililer, İran’a karşı eski müttefikleri Beşşar Esed'e ve Lübnan'daki Hizbullah'a davrandıkları gibi davranacak olan Çin veya Rusya'dan herhangi bir destek veya arka çıkma beklemiyorlar.

Trump'ın İran ile ticaret yapanlara gümrük tarifesi uygulama hamlesi ve protestocuların mevcut ivmede öldürülmeye devam edilmesi halinde Tahran'a saldırmak için “çok güçlü planlar” geliştirmeye yönelmesi, Amerika Birleşik Devletleri'nin Dini Lider Ali Hamaney ve rejimini devirmek için mevcut fırsatı kaçırmak istemediğini gösteriyor. Ancak bu, hem modern dünyada hem de antik dünyada muazzam öneme sahip jeostratejik bir kavşakta yer alan, 1,6 milyon kilometrekarelik bir yüzölçümüne sahip ve nüfusu 90 milyondan fazla olan İran için makul bir resim çizmek için yeterli değil.