Suriye’de çıkmazı kırmak için petrolü bir ‘giriş kapısı’ yapma önerileri

Suriye’de vatandaşlara dağıtılmak üzere 20 milyar dolar sağlanması, erken toparlanma ve insani yardımların desteklenmesi çıkmazını kırmak için petrolün giriş kapısı yapılması önerileri öne sürüldü

Suriye'nin kuzeydoğusunda ABD’ye ait devriye görevindeki bir askeri araç
Suriye'nin kuzeydoğusunda ABD’ye ait devriye görevindeki bir askeri araç
TT

Suriye’de çıkmazı kırmak için petrolü bir ‘giriş kapısı’ yapma önerileri

Suriye'nin kuzeydoğusunda ABD’ye ait devriye görevindeki bir askeri araç
Suriye'nin kuzeydoğusunda ABD’ye ait devriye görevindeki bir askeri araç

Suriye’deki üç nüfuz alanı arasında, iki yıldır süregelen istikrar, ülkede siyasi çıkmazın devam etmesi ve küresel bir enerji krizinin ortaya çıkması sonucunda zorlu şartlarla karşı karşıya kaldı. Suriye’de çıkarılan petrolün, sahadaki aktörler arasında bir uzlaşı noktası olması, petrol üretimini üç yıl içinde günlük yaklaşık 500 bin varile çıkaracak ve yılda yaklaşık olarak 20 milyar dolar tasarruf sağlayacak anlaşmalar yapılması, gelirlerin tüm Suriyelilere dağıtılması, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin (BMGK) Suriye'ye sınır ötesi insani yardımların ulaştırılması mekanizmasıyla ilgili kararı çerçevesinde insani yardımların ve ‘erken toparlanma’ projelerinin desteklenmesi ve siyasi çıkmazın kırılması için bir ‘giriş kapısı’ haline getirmeye yönelik bir takım öneriler ortaya atıldı.

Savaş ağaları
Suriye’de 2011 yılında iç savaşın patlak vermesinden sonra Batılı ülkelerin, ülkenin petrol sektörüne yaptırımlar uygulamaya başlamasıyla yabancı şirketler günlük yaklaşık 400 bin varil petrol üretilen ülkeyi terk etti. Suriye Demokratik Güçleri (SDG), ABD liderliğindeki uluslararası koalisyonun desteğiyle Suriye’nin dörtte birini, petrolün yüzde 90'ını ve doğal gazın yarısından fazlasını kontrol etmesi dikkat çekiyor.
Petrol ve Maden Kaynakları Bakanı Bessam Taame, birkaç gün önce yaptığı bir açıklamada, petrol sektörünün, ülkedeki krizin başlangıcından bu yana 91,5 milyar dolarlık zarara uğradığını söyledi. 3 milyar doları ABD liderliğindeki uluslararası koalisyona ait savaş uçakları tarafından gerçekleştirilen bombardımanların yol açtığı petrol sektöründeki doğrudan kayıpların, 19,3 milyar doları bulduğunu ve dolaylı kayıpların ise 72 milyar dolar olduğunu açıklayan Bakan Taame, geçtiğimiz yıl günlük petrol üretiminin, çoğunluğu SDG’nin kontrolü altındaki bölgelerde olmak üzere 89 bin varil olduğunu söyledi. Suriyeli Bakan, SDG bölgelerinde çıkarılan petrolü ‘yağmalanmış’ olarak nitelendirdi. SDG, 2017 yılının başlarından bu yana Fırat'ın doğusundaki petrol sahalarını ve hükümetle imzalanan sözleşmelere göre Gulf Sands, Total ve Shell dahil olmak üzere yabancı şirketlere ait olan altyapıların kontrolünü ele geçirdi. Petrol kuyularını ve tesislerini de kontrol altına aldı
Kuzey ve Doğu Suriye Özerk Yönetimi, petrol üretiminin bir kısmını yerel hizmetler için kullanıyor. Bir kısmını aracılar ve ‘savaş ağaları’ aracılığıyla ülkenin üçte ikisini oluşturan hükümetin kontrolü altındaki bölgelere aktarıyor. Bir kısmını rafine edip diğer kısmını elinde tutuyor. Bir kısmı da yerel tüketim veya Türkiye’ye kaçakçılık için Irak Kürt Bölgesel Yönetimi’ne (IKBY) kaçırılıyor. Bu yüzden Suriye petrolü çok düşük fiyatlarla satılıyor ve kuyular zarar görüyor.

Petrolün korunması
ABD'li Cumhuriyetçi Senatör Lindsey Graham, 6 Ekim 2019 tarihinde dönemin ABD Başkanı Donald Trump'ın Suriye’nin Türkiye sınırı yakınlarındaki bölgelerinden çekilme kararının ardından ABD ordusunun 900 askerini Suriye'nin doğusunda tutmaya ikna edilmesinde rol oynadı. Trump, o sıra yaptığı bir açıklamada, petrolün güvenliği ve korunması gerektiğini vurgulayarak petrol sahalarının olduğu bölgelerde az sayıda askerin kalacağını söyledi.
Trump'a yakın isimlerden biri olan Graham, Temmuz 2020'de ABD Senatosu önünde, SDG lideri Mazlum Abdi'nin, Hazine Bakanlığı'ndan Suriye’ye uygulanan yaptırımlardan kendisine muafiyet sağlanarak ABD’li Delta Crescent Energy şirketi ile bir anlaşma imzaladığını duyurdu. Ancak ABD Başkanı Joe Biden yönetimi anlaşma süresini uzatmadı. Graham, ABD Senatosu’ndaki konuşmasında, “Delta Crescent Energy, petrol sahalarını daha üretken hale getirmek için çalışacak. Sadece çek yazmak yerine, insanların kendilerine yardım etmelerine yardımcı olmamız daha mantıklı” ifadelerini kullandı. Dönemin ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo, ‘Suriye’deki petrol sektörünü modernize etmeyi amaçlayan anlaşmanın imzalanmasının beklenenden uzun sürdüğünü’ söyledi. Fakat bu durum, “Suriye petrolü Suriye halkınındır. Suriye'nin birliğine ve toprak bütünlüğüne bağlı kalmaya devam edeceğiz” açıklamasında bulunan ABD yönetiminin, Suriye’deki petrol kaynaklarının sahibi olmadığını, kontrol etmediğini ve yönetmediğini, DEAŞ’tan geri alınan bölgelerdeki insanların yerel yönetim konusunda kendi kararlarına sahip olmaları gerektiğini söyleyen Savunma Bakanlığı'nı (Pentagon) utandırdı.
Delta Crescent Energy ile Abdi arasında anlaşmanın imzalanmasından sonra dönemin ABD Savunma Bakanı Mark Esper yaptığı açıklamada, “DEAŞ’ın petrol sahalarına erişimini engellemek için Deyrizor'daki varlığımızı güçlendirecek tedbirler alıyoruz” dedi. Pentagon, petrol sahalarını korumak için bölgeye takviye güçler ve mekanizmalar gönderdiğini duyurdu.

Öfkeli dörtlü
ABD’nin arabuluculuğunda yapılan petrol anlaşması, Şam, Moskova, Tahran ve Ankara tarafından ‘SDG yönetiminin siyasi olarak tanınması’ anlamına geldiği gerekçesiyle eleştirildi. Astana Süreci’nin garantörleri olan Rusya, İran ve Türkiye, ‘her türlü ayrılıkçı oluşuma karşı olduklarını’ vurguladılar. Moskova, söz konusu anlaşmayı ‘Suriye’nin zenginliklerinin çalınması’ olarak değerlendirdi.
Anlaşma, petrol sahalarını yönetme haklarına sahip yabancı şirketleri de kızdırdı. Bu şirketler arasında, 2003 yılında Suriye hükümetiyle Fırat'ın doğusundaki Blok 26 petrol sahasını geliştirmek için bir anlaşma imzalayan Gulf Sands Şirketi de yer alıyor. Gulf Sands tarafından 2019 yılında yayınlanan yıllık rapora göre 2017 yılının başlarından bu yana izinsiz üretim günlük yaklaşık 20 bin varile ulaştı. Bu da şimdiye kadar toplamda yaklaşık 35 milyon varilin üretildiği anlamına geliyor. Gulf Sands, özellikle Delta Crescent Energy'nin dahil olduğu bu yasadışı faaliyetle ilgili ‘endişelerini’ dile getirdi.

Kârlar ve öneriler
Uzmanların tahminlerine göre Kuzey ve Doğu Suriye Özerk Yönetimi varil başına kendisi için 16 dolar,  Suriye hükümeti için ise 15 dolar alıyor. Varil başına 50 dolara kadar çıkabilen petrol gelirinin geri kalanı ise ‘boşa gidiyor’ ve savaş zenginlerinin eline geçiyor. Gulf Sands raporunda Blok 26'nın doğru yatırımla üretimi günlük 20 bin varilden 100 bin varile çıkarabileceği bir kez daha vurgulanıyor. Bu da günlük yarım milyon varil üreten bir endüstri anlamına gelebilir ve yıllık toplam geliri bugünün yüksek petrol fiyatlarıyla 18 milyar dolar artırabilir.

Zorluklar
Ancak Suriye’nin petrol endüstrisinin bugün bu şekilde yeniden inşa edilmesi meselesi birçok engelle karşı karşıya. Çünkü Kuzey ve Doğu Suriye Özerk Yönetimi ile Şam arasında bir anlaşmaya varılması ve uluslararası camianın da bunu desteklemesi gerekiyor. Bu proje, özellikle petrol sektörüne yaptırımlar uygulayan ABD ile Washington’ı ‘petrol hırsızlığı’ ile suçlayan Rusya arasında siyasi bir anlaşma yapılmasına ihtiyaç duyuyor.
Bazı uzmanlar, Birleşmiş Milletler (BM) Suriye Özel Temsilcisi Geir Pedersen’in ‘adım adım’ yaklaşımı önerisi bağlamında, Washington ve Moskova tarafından hazırlanan, sınır ötesi insani yardım mekanizmasıyla ilgili yeni bir BMGK kararı kapsamında erken toparlanma projelerine fon sağlanmasını içerecek bir yapı oluşturulmasını öneriyorlar. Son 11 yıldır Suriyelilere AB’nin 25 milyar euro, ABD’nin 14 milyar dolar ve İngiltere'nin 3,7 milyar sterlin bütçe ayırdıkları biliniyor. Yeniden canlandırılan ve tam kapasite çalışan bir petrol sektörü, ayrılan bu bütçelerden daha fazla yararlı olabilir.
İngiltere'nin Suriye Özel Temsilcisi Jonathan Hargreaves, birkaç gün önce Londra'nın Suriyelilerin barışçıl bir siyasi süreçle ilerlemelerine yardımcı olma konusunda mevcut çıkmazı kırmaya yönelik tüm güvenilir girişimleri memnuniyetle karşıladığını açıkladı. Hargreaves, Pedersen’in kısa bir süre önce yaptığı istişarelerin, ‘ilerleme sağlanabilecek ortak zemin arayışı çerçevesinde memnuniyetle karşılandığına’ dikkati çekti.
Yapılan öneriler arasında, tercih edilen yabancı petrol şirketlerine, petrol ticareti yapanlarına ve finansörlere yaptırımlardan muafiyetler verilmesi ve mevcut uluslararası kanallar aracılığıyla petrol ve doğalgaz araması, geliştirilmesi, üretimi, pazarlaması ve satışı için tam şeffaflık ve hesap verebilirlik sağlanması karşılığında yeniden Suriye’deki çalışmalarına dönüşü gibi özel olarak seçilmiş ve denetlenmiş hizmet sağlayıcılar için resmi bir yapının oluşturulması yer alıyor.
Bunun iddialı bir girişim olduğunu düşünen gözlemcilere göre şeffaflığın sağlanması, çıkar elde edilmesi, tüm katılımcıların buna güvenmesi ve ardından destek vermesi için girişime uluslararası yaptırımlardan muafiyetler tanınması gerekeceğine, ancak ödülünün, özellikle Suriye halkı için çok büyük olacağı ve kesinlikle her yönden ilgiyi ve düşünceyi hak ettiğine şüphe yok.



Suriye’deki yabancı askeri üslere ne olacak?

Suriye'deki Türk askeri varlığı, Şam'ın stratejik bir müttefiki sayılan Ankara'nın nüfuzunun boyutuna ve bu varlığın niteliğine dair soru işaretlerini beraberinde getiriyor (AFP)
Suriye'deki Türk askeri varlığı, Şam'ın stratejik bir müttefiki sayılan Ankara'nın nüfuzunun boyutuna ve bu varlığın niteliğine dair soru işaretlerini beraberinde getiriyor (AFP)
TT

Suriye’deki yabancı askeri üslere ne olacak?

Suriye'deki Türk askeri varlığı, Şam'ın stratejik bir müttefiki sayılan Ankara'nın nüfuzunun boyutuna ve bu varlığın niteliğine dair soru işaretlerini beraberinde getiriyor (AFP)
Suriye'deki Türk askeri varlığı, Şam'ın stratejik bir müttefiki sayılan Ankara'nın nüfuzunun boyutuna ve bu varlığın niteliğine dair soru işaretlerini beraberinde getiriyor (AFP)

İsmail Derviş

Suriye toprakları, Beşşar Esed rejiminin devrilmesinden önceki yıllarda bölgedeki muhtelif orduların cirit attığı bir alana dönüşmüştü. Bu süreçte sahada dört ana güç konuşlanmıştı. Bunlar, Uluslararası Koalisyon Güçleri çatısı altında ABD, düşen rejime destek vermek için gelen Rusya, yine rejimi desteklemek amacıyla on binlerce unsurunu gönderen İran ve muhalefeti desteklemek, rejimin sınır bölgelerini istila etmesini engellemek ile milli güvenliğini korumak üzere Suriye'nin kuzeyine yerleşen Türkiye’ydi.

Ancak 8 Aralık 2024 tarihi Suriye tarihinin seyrini değiştirdi. Esed rejiminin düşmesinin hemen ardından İranlı milisler Suriye topraklarından kayboldu. Binlercesi kaçarken geride kalanlar ise ülkeden ayrılmak için fırsat kollayarak gözlerden uzaklaştı. Bundan aylar sonra, Şam ile Washington arasındaki ilişkilerin güçlenmesine paralel olarak Amerikan askerlerinin kademeli çekilme süreci başladı. Nitekim Suriye, ABD'ye düşman ülkeler arasında sınıflandırılırken, Ortadoğu'daki müttefiklerinden biri haline geldi.

Rusya'ya gelince; Şam ile siyasi ilişkilerini güçlendirmesiyle eş zamanlı olarak Suriye sahilindeki iki askeri üssünü muhafaza etti. Türkiye'nin nüfuzu ise çok daha büyük bir oranda arttı. Öyle ki ABD Başkanı Donald Trump, bunu birçok kez farklı mecralarda “Cumhurbaşkanı Erdoğan, Suriye'de kazandı” diyerek ilan etti.

Rusya’nın Suriye’deki askeri üsleri ve akıbetlerinin netleşmesi

Bugün, eski rejimin devrilmesinin üzerinden bir buçuk yılı aşkın bir süre geçmişken, Suriye'de İran'ın veya ABD'nin herhangi bir askeri varlığı kalmamış bulunuyor.Şarku’l Avsat’ın  Şam, Suriye'nin resmi haber ajansı SANA'dan aktardığı habere göre Moskova ile Rusya’nın ülkenin kıyı kesimlerindeki varlığının yeniden düzenlenmesi sürecini başlatacak bir mutabakat zaptına ulaştı. Suriye Dışişleri Bakanlığı'ndan aktarılan bilgilere göre başta Hmeymim Hava Üssü ve Tartus Limanı'ndaki dördüncü ticari rıhtım olmak üzere sivil nitelikteki tesislerin yönetimi Suriye devleti tarafından üstlenilecek ve böylece bu tesisler kademeli olarak sivil yönetim sistemine dahil edilecek.

Dışişleri Bakanlığı, “Askeri nitelikteki üsler ve tesislere gelince, Suriye ve Rus tarafları mutabakat uyarınca bunların işlevinin yeniden tanımlanması hususunda anlaştı. Buna göre söz konusu noktalar, karşılıklı çıkarları koruyan yeni düzenlemeler çerçevesinde askeri üs olmaktan çıkarak ortak eğitim ve rehabilitasyon merkezlerine dönüştürülüyor” ifadelerini kullandı. Mutabakat zaptı, dönüşüm sürecinin tamamlanması için üç ayı geçmeyen bir zaman sınırı belirliyor. Ardından bu yeni düzenlemeler yürürlüğe giriyor. Yaklaşık 18 ay önce başlayan müzakerelerden bu yana en göze çarpan adım sayılan bu hamle, Suriye-Rusya ilişkilerinde farklı bir dönemin kapısını aralıyor. Bu mutabakat, söz konusu ilişkileri dönemin şartlarına uygun şekilde Rusya’nın Suriye’deki varlığının niteliğini yeniden düzenleyen ve iki ülke arasındaki münasebetleri karşılıklı çıkarlar temelinde sürdüren yeni bir aşamaya taşıyor. Bu anlaşmayla birlikte Rusya’nın Suriye'deki varlığı resmi olarak düzen altına alınırken Şam’ın stratejik bir müttefiki sayılan Ankara’nın nüfuzunun boyutuna ve bu varlığın niteliğine dair soru işaretlerini beraberinde getiren Türk askeri varlığı ise varlığını sürdürüyor.

Türkiye’nin Suriye'deki askeri varlığının sebebi

Askeri analist Nevvar Şaban, yaptığı değerlendirmede “Suriye'deki Türk üslerinin geleceğiyle ilgili olarak öncelikle bu üslerin kurulduğu bağlama bakmak gerekir. Söz konusu üsler, o dönemde Fırat Kalkanı Harekat Operasyon Odası ile iş birliği ve koordinasyon halinde, Türk milli güvenliğine yönelik tehditlerle mücadele etmeyi hedefleyen bir güvenlik harekatı kapsamında kuruldu. Daha sonra bu üslerin konuşlanması genişleyerek bölgenin istikrarı, ister hücre yapılanmaları ister başka şekillerde olsun bölgeden kaynaklanabilecek her türlü güvenlik tehdidinin önlenmesi ve kurtarma süreciyle eş zamanlı olarak Suriye tarafından Türkiye tarafına doğru sınırın denetim altına alınmasıyla bağdaşır hale geldi” ifadelerini kullandı.

Şaban sözlerine şöyle devam etti:

“Şu an sorulması gereken soru şu: Bu bölgeler üzerindeki tehdit ortadan kalktı mı? Bölge halen kırılganlığını koruyor. Suriye'deki güvenlik tehditleri ise çok boyutlu ve karmaşık. Nitekim sınır ötesi terör hücreleri var. Suriye Demokratik Güçleri (SDG) içerisinde anlaşmayı halen reddeden ve tehlike oluşturabilecek bir kesim bulunuyor, ayrıca uyuşturucu ticareti de mevcut. Dolayısıyla bölge halen güvenlik odaklı bir nitelik taşıyor. Bu bakımdan, Ankara'nın perspektifinden bakıldığında bölgede askeri üsler şeklinde varlık göstermek halen bir dereceye kadar gereklilik arz ediyor ve Suriye'nin bu bölgelerindeki istikrarın korunmasında fayda sağlıyor."

Güvenlik ortamı Türk çekilmesine izin veriyor mu?

Şaban açıklamalarını şöyle sürdürdü:

“Güvenlik ortamının henüz bir çekilme için elverişli hale gelmediğini düşünüyorum. Ancak güvenlik ortamı istikrara kavuşur, Türkiye'nin perspektifindeki koşullar ve kaygılar ortadan kalkar ve Suriye'nin güvenlik kapasitesi güçlenirse; işte o zaman bu askeri varlığa gerek kalmayacaktır. Zira bu varlık maliyetlidir ve dolayısıyla bir çekilme gerçekleşebilir. Şu an için, güvenlik durumunun çoğu unsurunda belirgin bir iyileşme olmasına rağmen, Türk tarafını bu askeri varlığı çekmeye sevk edecek ideal bir güvenlik ortamının oluştuğunu görmüyorum. Türk tarafının önümüzdeki aşamalarda bu varlığı azaltılabilir, ancak bu durum, Türk tarafının Suriye hükümetiyle koordinasyon sağladıktan sonra tamamen çekilmesine imkan tanıyacak eksiksiz bir güvenlik durumuna ve istikrarlı bir güvenlik ortamına ulaşılmasına bağlı kalmayı sürdürmektedir."

Adana Anlaşması ve Türkiye’nin Suriye’deki askeri varlığının hukuki zemini

Siyaset araştırmacısı Yaser el-İyade ise konuya ilişkin değerlendirmesinde, “Suriye hükümeti mevcut durumda; Suriye'de henüz tam bir istikrarın sağlanamamış olması nedeniyle ülkede yaşanan istikrarsızlıktan ötürü bu tür üslerin kaldırılmasını Türk tarafıyla konuşmak veya müzakere etmek için henüz erken olduğu görüşünü taşıyor. Zira her iki ülke de kendilerini halen gizlice faaliyet gösteren ve Suriye ya da Türk topraklarında her an terör eylemleriyle ortaya çıkabilecek terör örgütlerinin hedefinde görüyor. Aynı şekilde, projeleri Suriye, Türkiye ve diğer bazı ülkelerin topraklarını kapsayan ayrılıkçı örgütler şeklindeki ortak bir düşmanla karşı karşıya bulunuyorlar. Dolayısıyla iki tarafın da bu tür üslerin -en azından orta vadede- varlığını sürdürmesi gerektiği hususunda hemfikir olduğu söylenebilir. Bu noktada, Türk güvenlik varlığının Suriye topraklarındaki hukuki zeminini, iki taraf arasında 1998 yılında -yani 2011 Suriye Devrimi'nden ve ardından gelen güvenlik boşluğu ile Türkiye'ye komşu Suriye topraklarında muhtelif akımlardan askeri güçlerin belirmesinden önce- imzalanan Adana Anlaşması’nın oluşturduğunu belirtmek gerekir. Yaşanan bu süreç, Esad rejiminin çöküşünün ardından Türkiye'yi kendi milli güvenliğini ve gelecekteki çıkarlarını korumak adına üsler kurmaya mecbur bırakmıştır. Ankara da Suriye topraklarını kendi topraklarındaki güvenliğin anahtarı olan bir arka bahçe olarak değerlendiriyor.”

İyade, değerlendirmesinde şu ifadeleri kullandı:

“Ayrıca bu tür üslerin varlığının, bölgesel güvenlik ve istikrar durumuna bağlı olduğu gerçeğini de belirtmek gerekir. İsrail kaynaklı tehlikeler her iki ülkenin de ana gündem maddesini oluşturuyor. Özellikle Binyamin Netanyahu liderliğindeki mevcut İsrail hükümetinin uygulamaları, Suriye'nin güneyine yönelik günlük ve tekrarlanan saldırıları ve askeri birliklerinin 1974 tarihli Kuvvetlerin Ayrıştırılması Anlaşması uyarınca belirlenen ayrışma hatlarını ihlal etmesi, iki tarafın da bölgesel dengenin sütunu olarak görülen bu üslerin muhafaza edilmesi gerekliliği hususunda mutabık kalmasını sağlıyor. Netanyahu kampına yakın çevrelerden gelen ve 'İran'dan sonraki hedefin Türkiye olduğunu' iddia eden bazı açıklamalar ise durumu daha da karmaşıklaştırıyor. Bu durum, Türk tarafının olası bir çatışma anında İsrail ile mücadelesinin ön cephesi olarak değerlendirdiği bu üslere daha da sıkı sarılmasına yol açıyor.”


Hartum ve Sudan’ın kuzeyindeki iki şehre İHA saldırısı düzenlendi

Sudan ordusundan bir asker, Hartum’da savaş nedeniyle hasar görmüş evlerin arasından geçiyor. (Arşiv – Reuters)
Sudan ordusundan bir asker, Hartum’da savaş nedeniyle hasar görmüş evlerin arasından geçiyor. (Arşiv – Reuters)
TT

Hartum ve Sudan’ın kuzeyindeki iki şehre İHA saldırısı düzenlendi

Sudan ordusundan bir asker, Hartum’da savaş nedeniyle hasar görmüş evlerin arasından geçiyor. (Arşiv – Reuters)
Sudan ordusundan bir asker, Hartum’da savaş nedeniyle hasar görmüş evlerin arasından geçiyor. (Arşiv – Reuters)

Şarku’l Avsat’ın AFP muhabiri ve görgü tanıklarından aktardığına göre, Sudan’ın başkenti Hartum ve ülkenin kuzeyindeki iki kente bugün sabaha karşı insansız hava araçlarıyla (İHA) koordineli olduğu değerlendirilen bir saldırı düzenlendi. Saldırının, başkentte aylardır süren sakinliğin ardından gerçekleştiği bildirildi.

Hartum’u yerel saatle 05.00 sularında hedef alan İHA saldırısının ardından, Omdurman’ın kuzeyindeki bir askeri üsten uçaksavar atışlarının yapıldığı duyuldu. Görgü tanıkları, ordunun kontrolünde bulunan Atbara ve ed-Damir kentlerinde de İHA’ların görüldüğünü ve patlama seslerinin işitildiğini aktardı.


Hakan Fidan ile Abdulhamid ed-Dibeybe arasında Trablus’taki görüşmede Libya’daki resmi kurumların birleştirilmesi meselesi öne çıktı

UBH Başbakanı Abdulhamid ed-Dibeybe ve Dışişleri Bakanı Hakan Fidan dün, Libya'nın başkenti Tarablus'ta bir araya geldiler (Dubeybe'nin ofisi)
UBH Başbakanı Abdulhamid ed-Dibeybe ve Dışişleri Bakanı Hakan Fidan dün, Libya'nın başkenti Tarablus'ta bir araya geldiler (Dubeybe'nin ofisi)
TT

Hakan Fidan ile Abdulhamid ed-Dibeybe arasında Trablus’taki görüşmede Libya’daki resmi kurumların birleştirilmesi meselesi öne çıktı

UBH Başbakanı Abdulhamid ed-Dibeybe ve Dışişleri Bakanı Hakan Fidan dün, Libya'nın başkenti Tarablus'ta bir araya geldiler (Dubeybe'nin ofisi)
UBH Başbakanı Abdulhamid ed-Dibeybe ve Dışişleri Bakanı Hakan Fidan dün, Libya'nın başkenti Tarablus'ta bir araya geldiler (Dubeybe'nin ofisi)

Dışişleri Bakanı Hakan Fidan'ın Bingazi'yi de kapsayan iki günlük ziyareti çerçevesinde, Libya'nın batısındaki geçici Ulusal Birlik Hükümeti (UBH) Başbakanı Abdulhamid ed-Dibeybe'nin dün Libya'nın başkenti Tarablus'ta Fidan ile gerçekleştirdiği görüşmede, ülkenin resmi kurumlarının birleştirilmesi dosyası öne çıktı. Bu görüşmeler, ülkenin yıllardır süregelen siyasi ve askeri bölünme durumunu sona erdirmeye yönelik hızlanan siyasi ve diplomatik hareketliliğe tanık olduğu bir dönemde gerçekleşti.

UBH, ziyareti ‘iki ülke arasında ortak ilgi alanına giren bir dizi dosya üzerinde sürekli istişare ve koordinasyon’ çerçevesinde değerlendirdi. Görüşmeler, Libya krizine ilişkin, başında krizi çözmek için ortaya atılan Amerikan girişiminin geldiği hızlanan uluslararası ve bölgesel hareketlilik gölgesinde gerçekleşti.

Dibeybe-Fidan görüşmesi, bölgedeki durumdaki gelişmeleri ve bunların bölgesel güvenlik ile istikrar üzerindeki yansımaları üzerinde yoğunlaştı. Bunun yanı sıra Libya siyasi sürecindeki son gelişmeler ile ulusal kurumları birleştirme ve istikrarı güçlendirme çabalarını destekleme yolları da ele alındı.

UBH’nin açıklamasına göre görüşmede ayrıca, Libya ile Türkiye arasındaki iş birliği dosyaları ve bunları her iki ülkenin çıkarlarına hizmet edecek şekilde birçok alanda geliştirme yolları da ele alındı; ancak bu dosyaların niteliği veya görüşmelerin sonuçlarına ilişkin ek ayrıntı paylaşılmadı.

Fidan'ın ziyareti hem Tarablus'u hem de Bingazi'yi kapsaması nedeniyle özel bir önem taşıyor. Bu durum, Ankara'nın Libya’daki taraflarla temaslarının kapsamının genişlediğini yansıtıyor. Bu ziyaret, Ankara'nın ülkedeki siyasi ve kurumsal tabloyu yeniden düzenlemeye yönelik ortaya atılan girişimleri yakından takip ettiği bir dönemde gerçekleşti.

DERBTBH
Dibeybe ile Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın Ankara'da daha önce gerçekleştirdiği bir görüşmeden (Türkiye Cumhurbaşkanlığı)

Fidan’ın Bingazi'de, Türkiye’nin Libya'nın doğusundaki farklı güç merkezleriyle iletişimi güçlendirmeye yönelik çabaları çerçevesinde, bazı yetkililer ve askeri liderle görüşmeler gerçekleştirmesi bekleniyor.

Türk Anadolu Ajansı'nın bir Türk diplomatik kaynağa dayandırdığı haberde, Fidan’ın gündeminin, Libya siyasi sürecindeki mevcut gelişmelere ve ülkedeki istikrarın önemine ilişkin görüş alışverişinde bulunmaya, bunun yanı sıra ABD’nin girişimlerini ve Birleşmiş Milletlerin (BM) siyasi sürecini takip etmeye odaklandığı belirtildi.

G
Massad Boulos (AFP)

Türkiye’nin hamleleri, Libya sahnesi açısından hassas bir dönemde gerçekleşiyor. ABD Başkanı Donald Trump’ın Afrika'dan Sorumlu Kıdemli Danışmanı Massad Boulos'un öncülük ettiği ve sızdırılan bilgilere göre ülkedeki yürütme organının yeniden düzenlenmesini, Libya Ulusal Ordusu (LUO) Genel Komutan Yardımcısı Orgeneral Saddam Hafter'in Başkanlık Konseyi başkanlığını üstlenmesini, Dibeybe’nin ise başbakan olarak kalmaya devam etmesini öngören ABD girişimine ilişkin temaslar sürüyor.

Ankara, yıllardır Libya'daki farklı güç merkezleriyle, özellikle ülkenin doğusuyla ilişkiler kurma konusunda giderek artan bir açılıma imza atıyor. Bu durum, Trablus Savaşı (2019-2020) sırasındaki desteğinin Libya'nın batısındaki eski Ulusal Mutabakat Hükümeti (UMH) ile yakın ilişkiler kurmasının ardından yaşanıyor.

Türkiye’nin temaslarının Trablus'tan Bingazi'ye kayması, Libya dosyasında hareket alanını genişletme ve ilişkileri tek bir tarafla sınırlamama yönünde bir eğilimi yansıtıyor. Özellikle siyasi ve askeri tablonun karmaşıklaşması ve ülkenin doğusu ile batısındaki etkin güçleri sürece dahil etmeden bir çözüme ulaşmanın zorlaşması bu eğilimi güçlendiriyor.

FD B
Saddam Hafter (AFP)

Anadolu Ajansı'nın (AA) haberine göre bir diplomatik kaynak, Ankara’nın Libyalı yetkililerle diyaloğu ‘ülkenin batısı, doğusu ve güneyi arasında ayrım gözetmeden’ güçlendirmeye çalıştığını söyledi. Kaynağa göre iki ülkenin Doğu Akdeniz'deki hak ve ortak çıkarlarının ‘kazan-kazan’ ilkesi temelinde korunmasının önemi vurgulanıyor.

Türkiye'nin tutumu ayrıca, BM’nin Libya'da ‘adil, güvenilir ve şeffaf’ seçimler yapılmasını amaçlayan çabalarına verilen desteği de kapsıyor. Libyalı çeşitli taraflarla ve uluslararası toplumla iş birliği yaparak siyasi süreci ileriye taşıma vurgusu yapılıyor.

Öte yandan ekonomi dosyası, Türkiye’nin hamlelerinin başlıca boyutlarından birini oluşturuyor. Ankara, Libya ile enerji sektöründe karşılıklı fayda temelinde sürdürdüğü iş birliğini geliştirmek, yeni projeler uygulamak, bunun yanı sıra Türk şirketlerinin Libya'daki faaliyetlerinin güvenli ve sürdürülebilir bir şekilde sürmesini garanti altına almak istiyor.

Müteahhitlik sektörü, özellikle Libya'da Türk şirketlerinin dikkat çekici bir varlığına sahne oluyor. Ankara, Doğu Akdeniz bölgesinde stratejik bir konuma sahip olan Libya’da siyasi ve güvenlik varlığını pekiştirmesiyle eş zamanlı olarak ekonomik çıkarlarını korumaya ve genişletmeye çalışıyor.

Son haftalarda Türkiye'nin, her iki kampa mensup Libyalı siyasi, güvenlik ve askeri liderlerle temaslarının temposu arttı. Bu durum, Ankara'nın Libya dosyasına yaklaşımında dikkat çekici bir dönüşümü yansıtıyor ve önümüzdeki dönemde bu açılımın sınırlarına ve hedeflerine ilişkin sorular gündeme getiriyor.

Diğer taraftan UBH Savunma Bakanlığı Müsteşarı Abdusselam ez-Zubi ve Ulusal Güvenlik Danışmanı İbrahim ed-Dibeybe, İstihbarat Teşkilatı Başkanı İbrahim Kalın ve Dışişleri Bakanı Hakan Fidan'ın temsil ettiği Türk tarafıyla görüşmeler gerçekleştirdi.

Bu temaslar, Saddam Hafter'in Türkiye'ye gerçekleştirdiği ziyaretin üzerinden iki haftadan kısa bir süre sonra gerçekleşti. Hafter bu ziyarette Fidan ile bir araya gelerek, Libya'daki son gelişmeler ile bölgesel ve uluslararası meseleleri görüştü, iki ülke arasındaki stratejik ortaklığı güçlendirecek koordinasyonun sürdürülmesinin önemini vurguladı.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, 18 Nisan'da Antalya Diplomasi Forumu kapsamında Dibeybe'yi kabul etmişti. Bu görüşme, iki taraf arasında gerçekleştirilen en son üst düzey görüşme niteliği taşıyordu.

Türkiye’nin Trablus ile Bingazi arasında eş zamanlı hareketliliği, ikili temasların ötesinde anlamlar taşıyor. Bu hareketlilik, uluslararası ve bölgesel güçlerin Libya'daki siyasi ve askeri düzenlemelerin geleceğine ilişkin hesaplarını yeniden yaptığı bir dönemde gerçekleşiyor. Bu sırada Ankara, nüfuzunu ve çıkarlarını korumaya, olası gelecekteki herhangi bir çözümde etkin farklı taraflarla iletişim kanalları açmaya çalışıyor.