ABD-Rusya-Körfez üçgeninde Esed rejimiyle normalleşme mümkün mü?

Şam’ın Tahran ile ilişkisinin doğası, onu Araplara muhtaç kılıyor aynı zamanda da onu Araplardan uzaklaştırıyor

Ukrayna krizi sonrası Körfez- Rusya yakınlaşmasından ilk yararlanan Şam olabilir (Reuters)
Ukrayna krizi sonrası Körfez- Rusya yakınlaşmasından ilk yararlanan Şam olabilir (Reuters)
TT

ABD-Rusya-Körfez üçgeninde Esed rejimiyle normalleşme mümkün mü?

Ukrayna krizi sonrası Körfez- Rusya yakınlaşmasından ilk yararlanan Şam olabilir (Reuters)
Ukrayna krizi sonrası Körfez- Rusya yakınlaşmasından ilk yararlanan Şam olabilir (Reuters)

Mustafa el-Ensari
Suriye, 2011’den bu yana ülkede yıllardır akan kandan kaçan milyonlarca Suriyeliye ev sahipliği yapan Arap ve Körfez bölgesini göz ardı etmedi. Ancak rejimin piramidinin en tepesinde temsil edilen ‘Körfez’e dönüş’, şaşırtıcı olmasa da bölgede önemli bir dönüm noktasını temsil ediyor. Öyle ki Ukrayna krizi, hızlı bir şekilde Körfez’e uzanan yolu açmadan önce birkaç resmi ve ilan edilmemiş toplantı bu yolu açmıştı.
Ancak Esed’in ‘Suudi Arabistan ve Mısır gibi büyük Arap ülkeleriyle koordineli bir şekilde gerçekleşmesi muhtemel olan’ Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ziyaretinin etkisine dair birçok analistin sorduğu soru şu; Suriye rejimi, son on yılda tüm ağırlığını (bölgenin istikrarına yönelik en büyük tehdit sayılan) İran’a veren Arap çevresine karşı ne ölçüde bir ‘dönüş hattına’ sahip
Suudi Arabistanlı analist Halid ed-Dahil, Şam’daki rejime yönelik yeni açılımın ‘Arapların kapılarını kapatmasının, Rusya ve İran’a olan bağımlılığını derinleştireceği’ gerçeğinden kaynaklandığını söyledi. Dahil, bunu ‘rasyonel bir hipotez’ olarak görüyor. Bununla birlikte rejimin ‘Lübnan Hizbullah’ına bağımlılığından, Hariri suikastından ve kendi halkı karşısında Rusya ve İran’a bağımlılığından’ bu yana’ İran ile bir güvenlik ve siyasi ittifak haline gelmesinin ardından, rejime bir ‘geri dönüş hattı’ bırakılıp bırakılmadığına ilişkin bir soru da hala askıda.

Tek maliyet
Ancak Körfez devletlerinin Rusya ile (özellikle ‘OPEC+’ anlaşmasının ardından) bir süredir gelişen ilişkisi ve ABD’nin Afganistan’dan ve bölgeden çekilmesinin yarattığı boşluk, Moskova’nın bir denge kurabileceğine dair bölge açısından güven verici bir atmosferin oluşmasına olanak sağladı. Bu atmosfer, İran rejiminin siyasi ve kültürel olarak Şam’ı dışlamasını önlemesini de içine alıyor. Ama Araplar, Şam boykotlarına son vermedikçe İran rejiminin nüfuz şansı artmaya devam edecek.
Bu çerçevede Carnegie Enstitüsü’nde analist Karim Sadjadpour, Suriye’ye müdahalenin yüklerinin, ekonomik olarak Tahran’ın ve kültürel olarak Sünni çoğunluğa sahip Şam’ın omuzlarına yük bindirdiğini söyledi. Analist, bu çerçevede herhangi bir Arap dönüşünün memnuniyetle karşılanabileceğini ve tüm tarafların arzularını gerçekleştirebileceğini belirtti.
İran’ın uzun zamandır Suriye’ye sübvansiyonlu petrol sağladığını belirten Sadjadpour, ancak İran’ın finansal cömertliğinin 2011’de savaşın başlamasından bu yana çarpıcı bir şekilde arttığını vurguladı. Her iki ülkedeki resmi medya organları ise İran’ın, ‘görünürde benzin ve ilgili ürünleri finanse etmek üzere’ Suriye’ye 4 milyar doları aşkın kredi sağladığını açıkladı. Doğrulanamayan tahminler ise İran’ın Suriye’ye ayda yaklaşık 700 milyon dolar sağladığını gösteriyor.

Araplar, İsrail kadar genişleyebilir mi?
Bu çatı altında İsrail, zaman zaman Suriye’de Hizbullah ve İran Devrim Muhafızları’na bağlı unsurları hedef alabildi. Bu durumsa oyunun iplerini elinde tutan Rusları endişelendirmedi. Yani Suriye ile ilişkisi, İran’ın Suriye üzerindeki hegemonyasıyla uzlaşmayı gerektirmiyordu. Aksine birçok analiste göre 14 yüzyıl önce Emevi döneminden bu yana en eski Arap başkentlerinden birindeki İran nüfuzunu kuşatmanın en iyi yolu buydu.
Reuters.jpg
2012'de göründüğü şekliyle Humus'un yıkılan sokaklarından biri (Reuters)
Bu nedenle Körfez’in İran’a karşı endişesini paylaşan Tel Aviv, Arapların Şam boykotuna son verecek ilk girişimlerini memnuniyetle karşıladı. İsrail, bu adımı ise ‘ülkedeki İran varlığını azaltmak için bir fırsat’ olarak görüyor. Ancak ona göre yerel arenadaki en büyük zorluk, ekonomik zorluktur, çünkü kriz, bu düzeyde herhangi bir ilerlemenin karşısında bir engel teşkil ediyor.
Washington’un insan hakları baskısı ve sivil baskı altında onayladığı Caesar (Sezar) Yasası’na rağmen ABD de İsrail’in konumundan çok da uzakta değil. Başkan Obama’nın Suriye krizine ve yaşanan ihlallere karşı kayıtsız duruşu meşhurdu. Aynı şekilde ABD’nin bölgedeki müttefiklerinin büyük memnuniyetsizliğinin ardından Suriye’nin kuzeyindeki ABD güçlerini geri çekmekten zar zor geri adım atan Trump’ın tavrı da biliniyordu. Müttefikler, çok geç olmadan, Rusya’nın Ukrayna’ya karşı savaşı sırasında Suriye’yi Moskova ve Tahran’a bırakmanın affedilmez bir stratejik hata olduğunu fark etti.

Moskova ve Washington çatışması
Ukrayna krizine karşı duruşu ABD’yi öfkelendiren Körfez ülkelerine gelince Rusya, bu ülkelere en iyi selamını verdi. Öyle ki Dışişleri Bakanlığı, Moskova’da açıkça Yemen, Libya, Suriye ve hatta neredeyse umutsuz bir konu olan Filistin davaları da dahil, zorlu olan Arap sorunlarına Körfez ile çözüm aramaya hazır olduğunu söyledi. Aynı şekilde Rus ve Körfez tarafları bir anda kendilerini alışılmadık bir şekilde görüşlerinin yakınlaştığı bir alanda buldular. Bu durumdan ilk yararlanan taraf ise, ‘Arap Birliği’ne dönüşü, bölge ülkeleri arasında sürekli tartışılan bir konu olan’ Şam olabilir. Öyle ki Şam, Körfez ülkeleri dışında hiçbir taraftan güvence alamayacak olan devasa yeniden yapılanma bütçelerine ihtiyaç duyuyor.
Ukrayna sahnesi ve orada yaşanan çatışmaların arka planı, Washington’un Beşşar Esed’in BAE’ye ziyaretine ilişkin tonuna en yakın yorum olabilir. Öyle ki ABD Dışişleri Bakanlığı’ndan bir sözcü, Esed’i meşrulaştırmaya yönelik bu açık girişim karşısında derin bir hayal kırıklığı ve endişe duyduklarını ifade etmişti.
Sözcü, “Esed, sayısız Suriyelinin ölümünden, çektikleri acılardan ve savaştan önce de var olan Suriye halkının yarısından fazlasının yerinden edilmesinden sorumlu ve suçlu olmaya devam ediyor. 150 binden fazla erkek, kadın ve çocuğun keyfi olarak tutuklanması ve kaybolmasından dolayı da suçludur” dedi.
Sözcü ayrıca, Esed rejimiyle diyalog kurma niyetinde olan ülkeleri, rejimin gerçekleştirdiği vahşetlere ciddi bir şekilde bakmaya çağırdı. Diğer yandan Emirates Haber Ajansı’nın (WAM) aktardığına göre BAE, Esed’i kabul etmesinin ‘iki ülke arasındaki kardeşlik ilişkilerini ve Arap bölgesinde ve Ortadoğu’da güvenlik, istikrar ve barışı güçlendirme’ çabalarını görüşme amacı taşıdığını söyledi.
WAM, iki tarafın ‘Suriye’yi ve kardeş halkını siyasi ve insani olarak desteklemenin yanı sıra, Suriye'nin toprak bütünlüğü ve yabancı güçlerin ülkeden çekilmesi’ meselelerini ele aldığını belirtti.

Ukrayna bu yola hizmet mi ediyor?
Ancak ziyaret, Suriye’nin Arap Birliği’ne giden yolunun dikensiz olduğu anlamına gelmiyor. Mısır, Cezayir ve BAE, Arap dünyasında Suriye rejimini rehabilite etme çabalarına öncülük ederken, diğer Körfez ve Arap ülkeleri ise aşırılık ve geçmişe takılma arasında değişen bir duruş sergiliyor. Ama bugün birçok kişi, Ukrayna krizinin bu dikenleri ortadan kaldırdığına, adımları Körfez’e doğru hızla ilerlerken Şam’ın Arap Birliği’ne doğru uzanan yoluna hizmet ettiğine inanıyor.
Tüm bunlara rağmen, Suriye’ye komşu bir Körfez ülkesi bulunmuyor ve Suudi Arabistan ile önemli kabile bağları dışında Körfez ve Suriye toplumları arasındaki toplumsal etkileşim, diğer doğu bağlarına kıyasla donuk. Uluslararası Stratejik Araştırmalar Enstitüsü’nde araştırmacı olan Emile Hakim, Suriye’nin kültürel çöküşüne, ihraç edilebilir profesyonel yeteneklerin eksikliğine ve elit çevrelerde Suriye ile ilişkileri sınırlandıran bir mesele olarak Körfez ülkelerinin giriş vizeleriyle ilgili politikalarına dikkati çekti.
Araştırmacıya göre Suriye’yi Körfez ülkeleri açısından önemli kılan şey, ‘bölgesel denge’. Hakim, bu çerçevede “Bölgesel güç dengesi, Irak’ın siyasi dönüşümü, ardından İran’ın Körfez'de yükselişi ve doğuda Suriye ve Hizbullah üzerinde artan nüfuzuyla temelden bozuldu” dedi.
Bu nedenle daha önce ise Emile Hakim, “Çökmekte olan Arap düzeni korunurken İran’ın gücünün nasıl ortadan kaldırılması gerektiği, Suriye’yi Körfez’deki stratejik kaygıların merkezine koyuyor. Son yıllarda bu seçenekler, ‘Suriye’yi izole etmek ve onunla savaşmak’ konularından başlayarak, ‘onu birliğe dahil etmek, onunla diyalog kurmak, onu yanlarına çekmek ve İran’dan uzaklaştırmaya çalışmak’ konularına kadar sıralandı. Irak’ın kaybını Suriye’de iktidar geçişiyle telafi etme olasılığı kavramı, Körfez’de çekici bir güç kazanıyor” ifadelerini kullandı.

Körfez’in Suriye amacı farklı
Öte yandan araştırmacı, Körfez ülkelerinin önceki tırmanışının arkasındaki itici gücün ‘jeopolitik gereklilik’ olduğunu söylerken, “Zayıf bir Suriye kaçınılmaz olarak dış müdahaleyi gerektirecek. İran’ın değerli bir müttefiki destekleme çabalarını ikiye katlayan şey, (o dönemdeki) Maliki hükümetinin Sünni radikalizm yanlısı bir hükümetin, iktidarı devralacağı korkusuyla Esed rejimini destekleme kararıydı. Bir diğer endişe ise Suriye’nin kuzeydeki güçlü komşusu Türkiye’nin Şam’da yaşanan dönüşüme sponsor olan ve geleceğini şekillendiren önemli bir ülke olarak ortaya çıkmasıydı” dedi.
Körfez’in endişeleri, Suriye’deki ayaklanmayı takip eden yıllarda ortaya çıktı.
Körfez halkı, Suriye’yi birliğe geri alma amacı taşıdığı sürece daha önce ortaya koyulanlar ve bugün ortaya koyulanlar arasında bir çelişki olmadığına inanıyor.
Öte yandan Carnegie Center’de bir başka araştırmacı olan Marc Pierini, Ukrayna’daki savaşın kaçınılmaz olarak Rusya’nın Ortadoğu, Akdeniz ve Afrika’daki nüfuzunun şeklini tanımlayacağını belirtti.
Pierini, Rus modelinin, Ortadoğu ülkelerindeki, özellikle de Orta Afrika Cumhuriyeti ve Mali (ayrıca bir dereceye kadar Türkiye) dahil Suriye ve Sahra altı Afrika ülkelerindeki birçok lider açısından büyük olasılıkla çekici olacağına inanıyor. Araştırmacı, elbette Çin, büyük Körfez ülkeleri ve Hindistan gibi önde gelen aktörlerin Rus pozisyonlarını desteklemeyi değil, anlamalarını gerektiren jeostratejik çıkarlarına dikkati çekti.
Ukrayna savaşı öncesinde bile Rusya hükümeti, Sergey Lavrov’un Riyad ziyaretinde, Suudi Arabistan ile ‘Suriye’nin Arap kucağına dönüş gerekliliği’ konusunda uzlaşı sağladığını açıklamıştı. Lavrov ayrıca, bu uzlaşının ‘Suriye halkının güvenliğini sağlamayı ve halka hizmet eden gerçek çözümlere erişimi engelleyen terör örgütleri ve mezhepçi milislerden halkı korumayı’ kapsadığını da dile getirmişti. Ancak bu durum, Suriye’ye uzun süredir yatırım yapan İran’ı göz ardı etmek anlamına gelmiyor. Ancak Arapların umudu bu yöndeyse Şam’ı İran ve Türk egemenliğinden kurtarmak için Ruslarla iş birliği yapacaklar.

Şam hala Körfez’in elinde bir seçenek mi?
Öte yandan Şam rejiminin, ‘İranlıları ve vekillerini sınır dışı etmek için’ artık onların ellerinde bir seçenek olmadığı konusunda endişeler tekrarlanıyor. Kaldı ki sınır dışı etme konusu, Şam’ın birliğe dönüşü için Arapların sessiz bir şartı olarak görülüyor.
Bu durum, Suriye kaynaklarını, Beşşar Esed Körfez’e gitmeden önce İran ve milislerinin hegemonyasını azaltmak için ortaya koyulan uygulamaları kamuoyuna sızdırmaya teşvik etti. Kuveyt ‘Al-Jarida’ gazetesine göre bu durum, rejimin kendi topraklarındaki İran varlığına karşı aldığı kararların bir sonucu. Bu da İran’ın Esed’in Arap ülkeleriyle yakınlaşma olasılığı konusundaki endişesine neden oluyor.
Ali Memluk.jpg
Ali Memluk (sağda) Tahran'da Ali Şemhani ile buluştu (AFP)​
Kuveyt Emiri ile Mısır ve Cezayir cumhurbaşkanlarını büyük olasılıkla Suriye meselesini görüşmek üzere bir araya getiren üçlü bir zirveye ev sahipliği yapmıştı. Ancak 27 Şubat’ta İran Ulusal Güvenlik Yüksek Konseyi Genel Sekreteri Ali Şemhani ile Suriye Ulusal Güvenlik Ofisi Başkanı Ali Memluk arasında bir toplantıya tanık olan Tahran’dan tarafından bilinmeyen bir durum değildi.
Şemhani, Memluk ile görüşmesi sırasında Tahran’ın bu desteği sağlamaya devam edeceğini belirtti. Resmi IRNA haber ajansına göre İranlı yetkili, “Suriye hükümetine ve halkına en zor koşullarda ve terör gruplarının hareketlerinin arttığı bir zamanda destek veren İran, Suriye hükümetine ve halkına verdiği desteği sürdürmeye kararlıdır” dedi.
Suriye resmi haber ajansı da toplantıda, ‘uluslararası arenadaki son gelişmeler ve bunların bölgedeki yansımalarının’ ele alındığını belirtirken, ayrıntıya ise yer vermedi. Ancak “Şam ve Tahran’ın terörle mücadele alanındaki işbirliği, bölgedeki bölgesel güvenliği desteklemeye hizmet ediyor” denildi. SANA haber ajansı ayrıca, iki tarafın ‘ABD’nin Suriye’deki terör örgütlerini yeniden barındırmayı ve canlandırmayı amaçlayan çabalarıyla’ mücadelesini de görüştüğünü vurguladı.

Arap rolünü kutsama
Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı analiz habere göre BAE Dışişlerinden Sorumlu Devlet Bakanı Enver Karkaş da Esed’in ülkesine yönelik ziyareti hakkında yorum yaparken, adımın ‘Suriye hususundaki Arap rolünü kutsamayı’ amaçlayan bir eğilim çerçevesinde geliştiğini söyledi. Karkaş, bu çabanın ‘bölgenin krizlerine çözüm bulmaya çalışılan gerçekçi bir yaklaşım’ çerçevesinde geldiğini vurguladı. Bakan ayrıca, “Karmaşık bölgesel koşullar, zorluklarla mücadele etmek ve krizlerin ve çekişmelerin kötülüklerinden kaçınmak üzere ortaya koyulmuş Arap çabalarının marjinalleştirilmesini kabul etmeyen pratik ve mantıklı bir yaklaşımın benimsenmesini gerektiriyor” dedi.
O halde eğer Körfez, Suriye’deki Arap rolünü kutsamak istiyorsa gözlemcilerin gözünde bu durum, ‘önce Şam’daki rejimin bağımsızlığını elde etmesi için elinden geleni yapmasını’ gerekli kılıyor. Peki bunu istiyor mu ve istiyorsa da bir ‘dönüş hattı’ var mı?
Bu mesele kapsamında Arapların hafızası, onlarca yıl öncesine, İran- Irak savaşına geri döndü. Öyle ki Suriye rejimi, İran’ın Irak’la olan savaşını kazanan tek Arap idi.
Bu noktadan yola çıkarak, milliyetçiliğe ve partizan kimliğe dahiliyetin, rejimin İran’ın zaferine engel olmadığı sonucu ortaya çıkıyor. Bu çerçevede analist Halid ed-Dahil’e göre Şam rejiminin tarihi, önceliğin, ‘hanedanın ve ulusal bağlılığın üzerinden mezhepçiliğin zaferi’ olduğunu kanıtladı.



Mazlum Abdi Yeni Suriye'de savaşta ustalaştığı gibi siyaset dilinde de ustalaşabilecek mi?

Fotoğraf: Majalla
Fotoğraf: Majalla
TT

Mazlum Abdi Yeni Suriye'de savaşta ustalaştığı gibi siyaset dilinde de ustalaşabilecek mi?

Fotoğraf: Majalla
Fotoğraf: Majalla

Subhi Franjieh

26 Ağustos 2026 Salı günü, Suriye’nin başkenti Şam'dan onlarca yıllık askeri kariyerinin sonunu ilan ederek, hep arzu ettiği gibi siyasetin kapılarından içeri adım atan Mazlum Abdi’nin hayatındaki en büyük dönüm noktasıydı. Artık çatışmaya, askeri üniformaya, kod adlarına ve saklanmaya gerek yoktu. Beşşar Esed'in Suriye'sinden ölümden kaçarak ayrılmıştı. Şimdi ise Yeni Suriye'de, Cumhurbaşkanlığı Sarayı'nda Cumhurbaşkanlığı Danışmanı unvanını taşıyarak güven içinde duruyordu. 10 Ekim 2015'teki kuruluşundan bu yana Suriye Demokratik Güçleri’ni (SDG) komuta eden general, ‘Mustafa Halil Abdi’ veya ‘Ferhad Abdi Şahin’ adlarının yanı sıra diğer pek çok adıyla ve en bilineniyle ‘Mazlum Abdi’ idi.

Abdi, 1967 yılında küçük yaşta ayrılıp yetişkin biri olarak döneceği Ayn el-Arap (Kobani) kentinin Gassaniye köyünde doğdu. İlköğrenimini burada tamamladı. ABD tarafından 2014 yılında ilk kez burada test edildi. Ayn el-Arap'tan (Kobani), üniversiteye kadar olan eğitimini tamamlayacağı Halep’e gitti. Ancak mühendislik bölümündeki üniversite yılları yarıda kaldı. Kürt meselesindeki siyasi faaliyetleri ve PKK kurucusu Abdullah Öcalan ile kurduğu güçlü ilişki nedeniyle kendisini defalarca kez tutuklayan Baba Esed rejiminden kaçarak Halep'i terk etti.

Abdi, üniversite çağında Suriye'den kaçarak PKK saflarında aktif ve etkin bir isim haline geldi. Avrupa'da parti saflarında çeşitli aşamalardan geçtikten sonra, yeni 2000 başlarında partinin askeri kalesi olan Kandil Dağları'na ulaştı.

Suriye'ye dönüş ve Kürt gücünün inşası

Kandil Dağları, Abdi için yalnızca bir eğitim ve askeri kademelerde yükselme alanı değil, aynı zamanda ölümün kalbinde ölümden kaçılacak güvenli bir sığınaktı. Zira PKK, siyaset koridorlarında terör listelerinde yer alan, devletlerin peşine düştüğü ve orduların savaştığı bir yapılanmaydı.

Abdi, uzun yıllar boyunca PKK ile birlikte savaştı. Dağlar ve cepheler arasında mekik dokuyarak askeri deneyim kazandı. 2011 yılında Suriye Devrimi'nin başlamasının ardından, ‘Suriye Kürdistanı’nın çekirdeğini oluşturması umuduyla kendisini Suriye'ye gönderen parti liderlerinin takdirini kazandı.

Suriye'ye dönerek memleketi Kobani'ye yerleşen Abdi için burada yeni bir askeri süreç başladı. İleride DEAŞ’la Mücadele Uluslararası Koalisyonu (DMUK) şemsiyesi altında 89 ülke tarafından desteklenecek olan bir Kürt-Arap askeri gücünün çekirdeğini oluşturacak Halk Koruma Birlikleri (YPG) adıyla bilinen Kürt askeri grubunun yapılanması da burada doğdu.

cfgrthyj
Mazlum Abdi, Suriye'nin kuzeydoğusundaki Haseke yakınlarında bir basın toplantısı düzenlerken, 24 Ekim 2019 (AFP)

Abdi, 2012-2014 yılları arasında Kobani'deki YPG’yi güçlendirmeyi başardı. Kürt bir heyetle birlikte Beşşar Esed ile bir görüşme gerçekleştirdi ve geçen yılların ile Suriye Devrimi'nin, Esed yönetiminin otoriter zihniyetini değiştirmediğini idrak etmiş bir şekilde bu görüşmeden ayrıldı.

Abdi, Suriye'deki Kürt gençlerini saflarına katmaya odaklandı ve 2014 yılında ‘İslam Devleti’ bahanesiyle Suriyelilerin kanını döken DEAŞ terör örgütünün ortaya çıkmasıyla bu çabaları daha da büyük bir başarıya ulaştı. Suriye'de yarattığı dehşet ortamıyla DEAŞ terör örgütü, birçok gücün hedeflerini ve ittifaklarını yeniden şekillendirdi. Öyle ki, Esed rejimiyle savaşmak (muhalif gruplar) ve ‘Suriye Kürdistanı’ hayalini gerçekleştirmek (YPG) için silahlananların birçoğu, yayılmasını engellemek amacıyla namlularını DEAŞ’a da çevirdi. Sanki herkes, özünde Esed tiranlığına benzeyen ve Suriye topraklarını bir harabeye dönmüş olsa bile yönetmek uğruna herkesi öldürmeye hazır olan ikinci bir tiranla savaşıyordu.

DEAŞ denklemi değiştirdi ve Washington'ın kapılarını araladı

Hedeflerdeki değişimler, DEAŞ terör örgütünün ortaya çıkmasıyla birlikte sadece Suriyeli güçlerle sınırlı kalmadı. Tüm dünyadaki siyaset koridorlarını ve askeri kışlaları da kapsadı. Suriye ve Irak'ta hızla yayılmaya başlayan DEAŞ, dünyayı tehdit etti, dünyanın dört bir yanından aşırılık yanlılarını saflarına kattı ve pek çok ülkede askeri operasyonlar gerçekleştirdi. Böylece Ortadoğu, uluslararası müdahalelerin kıblesi haline geldi. Bunun sonucunda, tehdidi Ortadoğu sınırlarını aşan DEAŞ terör örgütüyle mücadele etmek amacıyla 2014 yılının eylül ayında DMUK kuruldu.

DMUK’a öncülük eden ABD, Suriye topraklarında ortaklar aramaya başladı. Gözler ve görüşmeler, birçok cephede Suriye rejim güçleriyle savaşan Özgür Suriye Ordusu’na (ÖSO) çevrilmişti. DMUK’un kurulduğu ilk aylarda ÖSO komutanları ile ABD arasında birçok görüşme gerçekleşti. Washington uluslararası koalisyonun silahlarını DEAŞ terör örgütüne yöneltmek isterken ÖSO, bu silahları iki düşmana, yani hem DEAŞ’a hem de Esed'e çevirmek istiyordu.

“Abdi ve arkadaşlarının beklentileri, Washington'ın hedefleriyle kesişti. Washington, Kürt gücünü desteklemeyi DEAŞ’a karşı askeri bir kazanım, Suriye sınırında bir Kürt gücünün yükselişini ulusal güvenliklerine doğrudan bir tehdit olarak gören Türklere baskı kurmak için ise siyasi bir kazanım olarak görüyordu.

Kobani'de, ABD’nin Suriyeli muhaliflerle yürüttüğü görüşmelerle eş zamanlı olarak, Abdi ve arkadaşları ABD’nin bir sınavından geçiyordu. YPG, DEAŞ’a karşı küçük çaplı çatışmalara girmesi için desteklendi ve testi başarıyla geçti. Zira Washington'ın taleplerine bağlı kaldı ve silahını DEAŞ dışında başka bir cepheye çevirmeyerek DMUK’un bir ortağı olmayı kabul etti. Abdi ve arkadaşlarının beklentileri, Kürt gücünü desteklemeyi DEAŞ’a karşı askeri bir kazanım, Suriye sınırında bir Kürt gücünün yükselişini ulusal güvenliklerine doğrudan bir tehdit olarak gören Türklere baskı kurmak için ise siyasi bir kazanım olarak gören Washington'ın hedefleriyle kesişti. Çünkü Türkiye, onlarca yıldır PKK’ya karşı açık bir savaş yürütüyordu.

Türklerin endişesini hafifletmek amacıyla Washington, Suriye'de DEAŞ’la mücadele için yeni bir güç dizayn etmeye başladı. Ana gövdesini Suriyeli Araplar, Kürtler ve Süryanilerin oluşturduğu, çekirdeğinde YPG’nin yer aldığı bu güce, PKK’nın Suriye topraklarındaki hedefini gerçekleştirmek üzere Kandil Dağları'ndan gelen Mazlum Abdi komuta ediyordu. Mazlum Abdi, uluslararası koalisyona yönelmesinin, hedeflerinin gidişatında büyük bir dönüm noktası olacağını bilmiyordu.

vfghyju
SDG’nin, Rakka ilinin DEAŞ’tan kurtarılmasının birinci yıldönümü kutlamalarından bir kare, Suriye, Rakka, 27 Ekim 2018 (Reuters)

10 Ekim 2015 tarihinde SDG’nin kurulduğu ilan edildi ve Mazlum Abdi, ABD tarafından 45 bin üyesi olduğunu tahmin ettiği bir güce komuta etmeye başladı. Bu güç, karar alma yetkisi YPG ve Kadın Koruma Birlikleri (YPJ) elinde olan ve daha önce ‘Fırat Kalkanı Operasyon Odası’ olarak bilinen yapıya bağlı grupların yanı sıra Süryani Askeri Konseyi, Şammar aşiretinden savaşçıları barındıran Sanadid Güçleri, Rakka Devrimcileri Tugayı ve benzeri Arap ve Süryani grupları da bünyesinde barındırıyordu.

“Washington, SDG’nin politikasından kaynaklanan Arap öfkesini hafifletmek ve Fırat'ın doğusundaki dengelerin çökmesini önlemek amacıyla defalarca müdahalede bulundu. Washington, General Abdi ve arkadaşlarına, verdikleri desteğin Suriye'de bir Kürt gücünü desteklemeye değil, DEAŞ ile mücadele etme şartına bağlı olduğunu da birçok kez hatırlattı.

Abdi ve arkadaşları, DMUK’un desteğiyle DEAŞ’a karşı yürüttükleri savaşla eş zamanlı olarak DEAŞ ile savaşın sona ermesinin ardından yeniden asıl hedeflerine yönelmek umuduyla SDG içindeki karar alma mekanizmasında Arap ağırlığını etkisiz hale getirmeye çalıştılar. Bu doğrultuda, kontrol altına aldıkları bölgelerde siyasi yapılar kurdular ve Fırat'ın doğusunda merkezi olmayan bir yönetimin çekirdeğini, yani Suriye Demokratik Konseyi’ni (SDK) oluşturdular. Büyük güçleri kontrol edilmesi daha kolay gruplara ayırma prensibini benimseyerek Deyrizor, Rakka, Münbiç ve Tabka konseyleri gibi çeşitli askeri meclisler kurdular ve Arap güçlerini bu konseylere dağıttılar. Daha sonra SDG, 2018 yılında Rakka Devrimcileri Tugayı’nı dağıttı ve bu politikayı yine 2018 yılında Kuzey ve Doğu Suriye Özerk Yönetimi’nin (KDSDÖY) kuruluşunu ilan ederek taçlandırdılar.

Ancak tüm bu çabalar fiiliyatta pek başarılı olamadı. Çünkü Abdi, DEAŞ’ın gücünün zayıflamasıyla Fırat'ın doğusunda genişlemeye başlayan SDG’nin, sayı ve halk desteği bakımından kendilerinden üstün olan Arapların rızasına ihtiyaç duyduğunu biliyordu. Bunun yanı sıra Washington, SDG’nin politikalarından kaynaklanan Arapların öfkesini hafifletmek ve Fırat'ın doğusundaki dengelerin çökmesini önlemek amacıyla defalarca müdahalede bulundu. Washington, General Abdi ve arkadaşlarına, verdikleri desteğin Suriye'de bir Kürt gücünü desteklemeye değil, DEAŞ ile mücadele etme şartına bağlı olduğunu da birçok kez hatırlattı.

fvhg
SDG Komutanı Mazlum Abdi, 19 Aralık'ta bir gazeteciyle yaptığı röportaj sırasında (Reuters)

2019 yılıyla birlikte DEAŞ, son demlerine gelmiş ve SDG, karmaşık bir yol ayrımıyla karşı karşıya kalmıştı. Çünkü DEAŞ’ın son bulması, bu güce yönelik uluslararası ilginin azalması anlamına geliyordu. Ayrıca Suriye'de SDG’ye karşı birden fazla askeri operasyon düzenleyen Türkiye, Kürtlerin bir özerk yönetim kurmaya yönelik hareketlilikleri karşısında sessiz kalmayacaktı. Bu yüzden Abdi, yıllarca elde ettiklerini yok etmeye yaklaşan tufana karşı kendisi ve arkadaşları için bir koruma bağı bırakmak amacıyla ilk celladı olan Esed rejimiyle el sıkışmaya karar verdi ve giderek artan Türk endişesini hafifletmek umuduyla Rusya’nın Fırat'ın doğusundaki bölgelere girmesini sağladı.

ABD Başkanı Donald Trump'ın 22 Mart 2019'da DEAŞ’ın ‘yüzde 100 oranında’ yenilgiye uğratıldığını duyurmasının ardından askerlerini Suriye'den çekme eğilimine girmesiyle Abdi'nin korkuları sınırsız bir hal aldı. Abdi, aynı yıl Başkan Trump'tan aldığı bir telefonda, Washington'ın Suriye'den çekileceğini ve Fırat'ın doğusunda meseleyi Rusya'ya bırakacağını söyleyen şok edici bir mesaj işitmişti. Abdi, Rusya ve Esed rejimi subaylarıyla görüşmelerini yoğunlaştırdı, ancak hiçbir sonuç alamadı. Çünkü Esed rejimi Suriye'deki Kürtlere ne dil ne statü ne özgürlük ne de vatandaşlık gibi hiçbir imtiyaz vermeyi kabul etmeyecekti.

Esed rejiminin düşmesi Şam ile yeni bir kanal açtı

2024 yılının kasım ayı, Suriye topraklarında büyük bir deprem etkisi yarattı. Aynı ayın sonlarında İdlib'den Suriye rejim güçlerine karşı Heyet Tahrir eş-Şam (HTŞ) öncülüğünde Saldırganlığı Caydırma Operasyonu başlatıldı. Rejim güçlerinin hızla çöküşü sürerken güçler, rekor bir sürede Halep'in kontrolünü sağlamayı başardı. Bu çöküş, Suriye'nin kuzeyinde, güneyinde ve doğusunda bulunan Suriyeli muhalif güçlere ilham verdi. Saldırganlığı Caydırma Operasyon Odası’na katılmaya başlayan güçler, Esed'in onlarca yıl süren yönetimini sayılı günler içinde sona erdirdi. Büyük operasyonlar, Beşşar Esed'in 8 Aralık 2024'te Rusya'ya kaçmasıyla son buldu.

Mazlum Abdi komutasındaki SDG çatışmalara katılmadı, ancak ilk günlerinden itibaren Saldırganlığı Caydırma Operasyon Odası Komutanlığı ile iletişim hatlarını açtı. Mazlum Abdi ile o dönem ‘Zeyd el-Attar’ adıyla bilinen ve daha sonra yeni Suriye'nin dışişleri bakanı olan Esad eş-Şeybani arasında doğrudan bir temas gerçekleşti. İki taraf çatışmamak ve SDG’nin rejimi korumak üzere müdahale etmemesi konusunda anlaştı.

“Esed rejiminin düşmesiyle birlikte Abdi, Suriye'deki değişim treninin tarihi bir dönemece girdiğini hissetti. Bir Amerikan uçağıyla Şam kırsalına giderek orada daha sonra Yeni Suriye'nin cumhurbaşkanı olacak olan Saldırganlığı Caydırma Operasyonu güçlerinin komutanı Ahmed eş-Şara ile görüştü. İki lider gayri resmi bir anlaşma taslağı hazırladı ve eşi benzeri görülmemiş bir müzakere sürecini başlattılar.

Esed rejiminin düşmesiyle birlikte Abdi, Suriye'deki değişim treninin tarihi bir dönemece girdiğini hissetti. Bir Amerikan uçağıyla Şam kırsalına giderek orada daha sonra Yeni Suriye'nin cumhurbaşkanı olacak olan Saldırganlığı Caydırma Operasyonu güçlerinin komutanı Ahmed eş-Şara ile görüştü. İki lider gayri resmi bir anlaşma taslağı hazırlayarak gündemi ve doğası itibarıyla eşi benzeri görülmemiş bir müzakere sürecini başlattılar. Abdi, yeni Şam'dan daha önce hiç işitmediği mesajlar işitti. Kürtlerin hakları korunacak, dilleri güvence altında olacaktı ve Suriye vatandaşlığı onların en tabii hakkıydı. Zira yeni Suriye, Esed'in Suriye'si değildi.

cvfghyj
Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara, Şam’daki Halk Sarayı’nda SDG Komutanı Mazlum Abdi ile bir araya geldi, 25 Ağustos 2026 (AFP)

Abdi, tarihi bir dönemeçte durduğunu ve kariyerinin tehlikede olduğunu anladı. Önünde iki seçenek vardı. Bunlardan biri Kürtlerin tam ve güvence altına alınmış haklara sahip vatandaşlar olacağı yeni Suriye'yi kabul etmek ya da diğer ‘Suriye Kürdistanı’ kurmayı arzulayan PKK anlatılarının enkazı üzerinde kalmaya devam etmek. İkinci seçenek ise Abdi için siyasi ve askeri bir intihar niteliğindeydi. Zira uluslararası atmosfer böyle bir yönelimi desteklemeyecekti. Yeni Şam, Türkiye ve Washington'ın müttefikiydi. Rusya zayıftı ve kendi güçlerinin içinde bulunduğu gerçeklik artık sarsıntılı ve endişe verici bir hal almıştı. Abdi'nin belki de en belirgin korkusu ise içeride yaşanabilecek bir patlamaydı. Çünkü kendi kontrolündeki bölgelerde bulunan Arap unsurlar ile siyasi ve sivil Kürt güçleri, Esed rejimine dair büyük korkularının dağılmasının ardından gözlerini yeni Şam'a çevirmişlerdi.

Abdi, aynı anda hem Şam'la hem de kendi güçleriyle müzakere ediyordu. Belki de Abdi, PKK’nın silah bırakma ve Ankara ile müzakerelere başlama kararı alarak kendi sürecinde yaşadığı bu tarihi yönelimden faydalanmıştı.

Generalden danışmanlığa

Abdi ile Yeni Şam arasındaki müzakereler, ilki geçtiğimiz yılın mart ayında, ikincisi geçtiğimiz ocak ayında olmak üzere iki temel anlaşmayı barındırarak aylarca sürdü. Bu aylar, Şam'ın öncülük ettiği ve SDG’ye askeri ile coğrafi gücünü kaybettiren askeri operasyonlara tanık oldu. Abdi'nin Şam'a ziyaretleri arttı ve yeni Suriye ile birlikte korkunun ve savaşın olmadığı bir hayata dönme şansı daha da büyüdü. Abdi'nin Yeni Suriye'ye olan eğilimi netleşmişti, ama aynı zamanda kendi güçleri içinde özerk yönetimden başkasını kabul etmeyen katı görüşlü bir Kürt akımıyla da karşı karşıyaydı. Bu yüzden Abdi, aynı anda hem Şam'la hem de kendi güçleriyle müzakere ediyordu. Belki de Abdi, PKK’nın silah bırakma ve Ankara ile müzakerelere başlama kararı alarak kendi sürecinde yaşadığı bu tarihi yönelimden faydalanmıştı. Abdi, barışa yönelik bu yönelimde kendi eşsiz fırsatını gördü ve 26 Ağustos 2026 Salı günü askeri kariyerine son vererek yeni Suriye'ye katılmaya karar verdi. SDG’nin ve onun idari ile siyasi yapılanmalarının sona erdiğini; yeni Şam'ın Kürtlerin dostu, haklarının, dillerinin ve Suriye vatandaşlıklarının garantörü olduğunu ilan etti. Şam'daki Cumhurbaşkanlığı Sarayı'nın içinden, açıklamasının bir bölümünü Esad rejimi gölgesinde asla mümkün olmayan bir ilke imza atarak anadili olan Kürtçe okudu.

fgthyju
Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara ve Mazlum Abdi, Şam’da, Özerk Yönetim kurumlarının Suriye Devleti’ne entegrasyonuna ilişkin anlaşmanın imzalanmasının ardından tokalaşırken, 10 Mart 2025 (SANA/AFP)

General Abdi, 26 Ağustos 2026 Salı günü endişe dolu ve çalkantılı askeri kariyerine son vererek, Cumhurbaşkanlığı Danışmanı olarak siyasi bir yolculuğa başladı. Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre Mazlum Abdi bugün artık Mustafa Halil Abdi ve sivil, siyasetçi Suriyeli bir Kürt. Belki de Cumhurbaşkanı Danışmanı Abdi, saklanmaya veya korkmaya gerek kalmadan yakında Türkiye'yi ziyaret edecek. Çünkü Türkiye, artık Cumhurbaşkanı Danışmanı’nın ve politikalarının bir parçası haline geldiği yeni Suriye'nin müttefiki bir ülke. Görünüşe göre büyüsü herkesi onunla barışmaya iten, halkının üzerinden korkuyu ve savaşı çekip alan Yeni Suriye, onurlu bir yaşamın herkes için mümkün olduğunu, barış ve hakların korunması treninin yolcuları arasında ayrım yapmadığını ve bu trenin kapılarının tüm Suriyelilere açık olduğunu herkese hatırlattı.


Libya'da Başkanlık Konseyi ve Devlet Yüksek Konseyi, Temsilciler Meclisi sessizliğini korurken "4+4 küçük masa" anlaşmasının imza törenini boykot etti

Trablus’ta Menfi ile Tekala arasında daha önce yapılan bir toplantı (Libya Başkanlık Konseyi)
Trablus’ta Menfi ile Tekala arasında daha önce yapılan bir toplantı (Libya Başkanlık Konseyi)
TT

Libya'da Başkanlık Konseyi ve Devlet Yüksek Konseyi, Temsilciler Meclisi sessizliğini korurken "4+4 küçük masa" anlaşmasının imza törenini boykot etti

Trablus’ta Menfi ile Tekala arasında daha önce yapılan bir toplantı (Libya Başkanlık Konseyi)
Trablus’ta Menfi ile Tekala arasında daha önce yapılan bir toplantı (Libya Başkanlık Konseyi)

Birleşmiş Milletler Libya Destek Misyonu (UNSMIL), seçim komisyonunun oluşturulması ve seçim yasalarına ilişkin ‘4+4 küçük masa’ mutabakatlarının imza törenine katılma konusunda, beklenen tarihten saatler önce Başkanlık Konseyi ile Devlet Yüksek Konseyi'nin (DYK) çifte itirazıyla karşılaştı.

UNSMIL, Başkanlık Konseyi ve DYK’nın tutumuna ilişkin henüz bir açıklama yapmazken doğudaki Libya Ulusal Ordusu (LUO) ile batıdaki Ulusal Birlik Hükümeti (UBH) temsilcilerinin mutabakatları imzalamasının beklendiği törene katılım konusunda Temsilciler Meclisi'nden de henüz resmi bir açıklama gelmedi.

Muhammed el-Menfi başkanlığındaki Başkanlık Konseyi cumartesi günü UNSMIL’den, imza törenine katılıp katılmama konusunda karar vermeden önce 4+4 küçük masa mutabakatlarının tam metnini kendilerine sunmasını talep etti. Öte yandan DYK, geçtiğimiz iki gün içinde BM Genel Sekreteri Özel Temsilcisi Hanna Tetteh'e gönderdiği iki ayrı mektupla törene katılamayacağını resmi olarak bildirdi.

Başkanlık Konseyi, törene ‘misafir veya tanık’ olarak katılmak üzere 28 Ağustos'ta aldığı davetin geç geldiğini belirterek, anlaşmanın hala ‘belirsiz’ olduğunu ve ilgili Libya kurumlarından önce yabancı büyükelçilerin ve ülkelerin içeriği hakkında bilgilendirildiğine dikkati çekti. Başkanlık Konseyi, ‘şeffaflık eksikliği’ olarak nitelendirdiği bu durum karşısında şaşkınlığını dile getirirken, aynı zamanda ulusal seçimlerin yapılmasına ve geçiş süreçlerinin sona ermesine yol açacak her türlü ciddi süreci desteklediğini vurguladı.

Başkanlık Konseyi, davetle ilgili kararını vermeden önce anlaşmanın ve eklerinin nihai tam metninin, dayandığı hukuki zeminin, ortaya çıkacak sonuçların onaylanma ve uygulanma mekanizmasının ve ayrıca beraberinde getireceği kurumsal etkilerin kendisine sunulmasını şart koştu.

Başkanlık Konseyi’nin mektubunda, ‘Devlet başkanlığının, içeriği hakkında önceden bilgilendirilmeden, temel ulusal süreçleri etkileyen düzenlemelerin imza törenine katılmaya davet edilmesinin kurumsal açıdan doğru olmadığı’ ifade edildi.

DYK Başkanı Muhammed Tekale ise anlaşmanın imza törenine katılma davetini incelediğini belirtti. DYK’nın seçimlerin yapılmasına verdiği desteği teyit eden Tekale, siyasi süreçteki temel meselelerin, ‘DYK’nın, sonuçlarının yazımında ortak olmadığı ve sınırlı bir temsiliyete sahip bir süreç aracılığıyla karara bağlanamayacağı veya ulusal bir uzlaşı olarak sunulamayacağı’ görüşünü savundu.

DYK, Yüksek Ulusal Seçim Komisyonu'nun yeniden oluşturulması hususunda başta 6+6 küçük masa ve Temsilciler Meclisi ile kurulan ortak komiteler aracılığıyla varılanlar olmak üzere, Libya kurumları arasındaki önceki mutabakatların göz ardı edilmesi olarak nitelendirdiği bu durum karşısındaki şaşkınlığını dile getirdi.

Tekale, DYK’nın imza törenine katılmamasının, yol haritasını veya seçimleri reddetmek anlamına gelmediğini aksine siyasi sürecin ulusal uzlaşı ve kurumsal meşruiyete dayanmasını ve tarafların, hazırlanmasında pay sahibi olmadıkları sonuçlara sonradan meşruiyet kazandırmak üzere davet edilmemelerini güvence altına almayı amaçladığını vurguladı.

UNSMIL’in kolaylaştırıcı bir rol üstlendiği dar kapsamlı 4+4 küçük masa, geçtiğimiz günlerde Tunus'ta mutabakat taslağını paraflamıştı. Düzenlemelerin tamamlanarak anlaşmanın bu ay sonundan önce Libya'da resmen ilan edilmesi öngörülüyordu.

4+4 küçük masanın görevi, Temsilciler Meclisi ile DYK’nın mevcut siyasi süreç kapsamında bu iki adımı tamamlamada yetersiz kalmasının ardından, Yüksek Ulusal Seçim Komisyonu yönetim kurulunun yeniden oluşturulmasına ve seçim sürecini düzenleyen yasal çerçevenin değiştirilmesine dayanıyor.


Berri, UNIFIL'e alternatif için BM şemsiyesini şart koştu

Lübnan Temsilciler Meclisi Başkanı Nebih Berri (Lübnan Meclis Başkanlığı)
Lübnan Temsilciler Meclisi Başkanı Nebih Berri (Lübnan Meclis Başkanlığı)
TT

Berri, UNIFIL'e alternatif için BM şemsiyesini şart koştu

Lübnan Temsilciler Meclisi Başkanı Nebih Berri (Lübnan Meclis Başkanlığı)
Lübnan Temsilciler Meclisi Başkanı Nebih Berri (Lübnan Meclis Başkanlığı)

Lübnan, Lübnan'ın güneyinde görev yapan Birleşmiş Milletler Lübnan Geçici Gücü (UNIFIL) güçlerinin yerini alacak herhangi bir yabancı askeri güç için Birleşmiş Milletler (BM) şemsiyesini şart koşuyor. Meclis Başkanı Nebih Berri, Şarku'l Avsat'a yaptığı açıklamada, ABD'nin UNIFIL’in görev süresinin uzatılmasını reddetme konusundaki ısrarının, güney Lübnan'da BM bayrağı altında bulunacak ve Avrupa-Amerika uzlaşısına sahip olacak alternatif bir BM gücü arama zorunluluğuna kapı araladığını söyledi.

Berri bunun, Lübnan ordusunun, devletin egemenliğini -İsrail'in uluslararası sınırlara kadar çekilmesi şartıyla- tüm topraklarına yaymasını destekleyecek yegane düzenleyici güç olan uluslararası mercinin rolüne bağlı kalmak ve onu muhafaza etmek için yasal dayanağımızı kaybetmemek adına olduğunu belirtti.

Berri, Tel Aviv yönetiminin ABD himayesinde varılan Çerçeve Anlaşma uyarınca iki ülkenin vardığı mutabakatı uygulamayı reddettiği sürece, Lübnan ile İsrail arasındaki ikili anlaşmaların güneydeki uluslararası varlığın alternatifi olmadığını vurguladı.

Öte yandan İran, Lübnan'daki Filistin mülteci kamplarında Hamas Hareketi’nin silahsızlandırılması dosyasını Hizbullah’ın silahlarıyla ilişkilendirdi. Resmi bir kaynak, İran ve Hizbullah’ın, ‘Hamas'ın silahının gelecekteki olası müzakerelerde oynanabilecek bir koz olduğuna inandıklarını’ ifade etti.