Batı’nın Rusya’ya yaptırımları Rus milliyetçiliğini yükseltiyor

Paylaşılan acılar Rusları kızdırırken, karşılık verme arzusu yaratıyor ve hükümetlerinin yanında yer alma olasılığını artırıyor

Rusya Devlet Başkanı Putin, Ukrayna’da en güçlü imha silahlarını kullandığı amansız bir savaşa öncülük ediyor (Reuters)
Rusya Devlet Başkanı Putin, Ukrayna’da en güçlü imha silahlarını kullandığı amansız bir savaşa öncülük ediyor (Reuters)
TT

Batı’nın Rusya’ya yaptırımları Rus milliyetçiliğini yükseltiyor

Rusya Devlet Başkanı Putin, Ukrayna’da en güçlü imha silahlarını kullandığı amansız bir savaşa öncülük ediyor (Reuters)
Rusya Devlet Başkanı Putin, Ukrayna’da en güçlü imha silahlarını kullandığı amansız bir savaşa öncülük ediyor (Reuters)

Tarık eş-Şami
McDonald’s restoranları, 1990’da Moskova’da ilk kez açıldığında yeni Batı yanlısı Rusya döneminin bir simgesiydi. Ancak bu dönem, Moskova’nın Ukrayna’yı işgal saldırılarından sonra uygulanan yaptırımların bir parçası olarak Batılı markaların Rusya’yı topluca terk edişiyle. Batı’nın ‘istenen etkiyi yaratacağına ve Rusların Devlet Başkanı Vladimir Putin’e karşı darbesine neden olacağına’ inandığı ekonomik darboğaz sonucunda ise Rus milliyetçiliği yayılıyor.
Peki tarih, Rusların 20. yüzyıl boyunca kargaşa, istikrarsızlık ve sert sosyal deneyimler ortasında yaşama yetenekleri hakkında ne diyor?

Markanın ayrılışı
Putin, ‘Hipersonik’ (sesten beş kat daha hızlı) ve uzun menzilli füzeler gibi güçlü imha silahlarını kullandığı Ukrayna’da amansız bir savaşa öncülük ederken, savaşın cehenneminden komşu ülkelere kaçan mültecilerin sayısı da artıyor. Ancak Rusya’dan kaçış ve toplu göç sürecinde başka bir şey daha var ki, bu da 1990’da ABD merkezli McDonald’s restoranlarının başkent Moskova’da ilk şubelerini açmasıyla Rusya’ya ilk kez giren Batılı markaların ülkeyi topluca terk edişi. McDonald’s’ın gelişi, Sovyetler Birliği’nin ve komünist rejiminin çöküşünden bir yıl önce Batı yanlısı yeni bir Rusya’nın ve 64 yıllık bir varlığın ardından Demir Perde’nin bir simgesiydi.
Ancak bu dönem ve otuz yılı aşkın bir süredir Batı’ya tanık olduğu geniş açıklık, Putin’in 24 Şubat’ta komşusu Ukrayna’yı işgal etmeye karar vermesinin ardından, birkaçı faaliyete devam etse de farklı alanlarda yaygınlaşan yüzlerce Batılı markanın geri çekilmesiyle aniden sona erdi. Araştırmacılara göre yatırımların neden olduğu ekonomik boğulma, Batı’nın ‘Rusya’nın genişlemesini ve Ukrayna’ya saldırısını’ reddetmesinin doğrudan bir sonucu olarak, Rus milliyetçiliğinin hızla yayılmasına yol açtı.

Yaptırımların hedefi
Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı habere göre Batı, Rusya’yı cezalandırarak, sadece Başkan Putin’in mali çevresine baskı yapmakla kalmayıp, yaptırımların yol açtığı korkunç ekonomik krize de son vermeyi amaçlıyor. Aynı zamanda Rus sokaklarında savaşa karşı baskıların artması umuduyla sıradan vatandaşa mümkün olan en büyük zararı vermeyi hedefliyor. Putin’i savaşın gidişatını değiştirmeye, artan gıda, temel ürünler, elektrikli ev aletleri, arabalar ve ilaçlarla vatandaşın hissetmeye başladığı yaptırımları hafifletebilecek bir ateşkes veya hızlı bir barış anlaşması kabul etmeye zorlamak da bu amaçların arasında yer alıyor. Öyle ki şubelerini kapatan ve piyasadan çıkan Batılı markaların ortadan kalkmasıyla birlikte iş kaybı riski de artmış durumda.
Rusya Merkez Bankası, ekonominin yüzde sekiz küçülmesini beklerken öyle görünüyor ki birçok Rus, sosyal medya iletişimlerinin etkisi, seyahat edememe ve artan izolasyon duygusu da dahil olmak üzere yaşam biçimlerinden vazgeçmek zorunda kaldı. ABD ve Batı Avrupa ülkeleri de istenen etkiyi yaratabileceğini düşündükleri ekonomik ve psikolojik acıyı artırmak için bahis oynuyorlar.

Rusların kalıcı acısı
Bununla birlikte Colorado Eyalet Üniversitesi’nde kültürel ve uluslararası ilişkiler uzmanı Prof. Dr. Julia Hörhager, yaptırımların Batı’nın istediği etkiyi yaratmayacağı, çünkü Rusların kargaşa ve istikrarsızlığa alışkın olduğunu belirtti. Hörhager, Rusların 20. ve 21. yüzyılın başlarında sert toplumsal tecrübelere katlandığını hatırlattı. Ayrıca Rusya, Birinci Dünya Savaşı’ndan yoksullaşarak çıktı. Bolşevikler 1917’de Çar yönetimini vahşice devirerek, altmış yıldan fazla süren uzun bir Sovyet komünist yönetimi dönemini başlattı ve devrimci dava adına, siyasi düşmanlarını bastırmak için sert yöntemler kullandı.
Birçok akademik çalışma, Bolşeviklerin ‘devletin çıkarları uğruna bireyin çıkarlarının feda edilmesi gerektiğine inandıklarını gösteriyor ve bu durumu, kutsal bir toplumsal misyon olarak tasvir ediyorlar. 1929 yılında özel mülkiyet kaldırıldı ve siyasi liderler Sovyet devletine mutlak itaati emrettiler. Josef Stalin (1917 - 1956), milyonlarca insanı Gulag zorunlu çalışma kamplarına sürgün ederek ve birçoğunu soğukkanlılıkla infaz ederek Stalinizm’i inşa etmeye çalıştı. Kadınlar ve çocuklar da dahil olmak üzere her Rus vatandaşının acı verici bir fedakârlık yapmasını gerektiren İkinci Dünya Savaşı’nın patlak vermesine kadar muazzam insan ıstırabına ve can kaybına yol açan tarımsal ve endüstriyel programlar ortaya koyuldu.
Savaşın sonlanmasının ardından Sovyetler Birliği, vatandaşlarının seyahat etmesini ve Batı ile iletişim kurmasını engelleyen Demir Perde olarak tanımlanan şeyi inşa etti. Sovyet devletinin ABD etkisi karşısında komünist etkisini genişletme girişimleri, Soğuk Savaş’a yol açtı, silahlanma ve ordu harcamalarını artırdı. Bu da Sovyet lideri Mihail Gorbaçov’un geç reform girişimlerinin başarısızlıkla sonuçlanmasıyla 1990 yılında Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin sancılı bir şekilde dağılmasına, ilgisizliğin ve idari yozlaşmanın yaygınlaşmasına neden oldu. Bu koşulları da yeni kurulan Rusya’daki yaygın ekonomik kargaşa, yaygın işsizlik ve yüksek intihar oranları takip etti.

Zorluklara alışmak
Güney Florida Üniversitesi’nde araştırmacı Evgeniya Pyatovskaya, Rusların yaşadığı tüm bu zorlukların, (son 20 yılda Rus yaşamının bir parçası haline gelen son moda markalar, IPhone’lar, lüks kahvelerden ve arabalardan sonra bile) son Batı ekonomik yaptırımlarının dayattığı malların yokluğundan korkmayacaklarını gösterdiğini ifade etti. Pyatovskaya, Rusların kısa bir süre içerisinde bunlara sahip olduklarını söylerken, bu durumun da onsuz bir hayat hayal edebilecekleri anlamına geldiğini vurguladı.
Pyatovskaya, Rusya’da lüks bir şirket olan McDonald’s restoranları da dahil olmak üzere Batı’nın yasakladığı lüks şirketlerin ve ürünlerin çoğunun ağırlıklı olarak Moskova ve komşu bölgelerde bulunduğunu ve Rusların büyük çoğunluğunun, bu şirket ve ürünleri şehirlerinde görmediğini söyledi. Araştırmacıya göre bu da Rus halkının çoğunluğunun lüks ve eğlence amaçlı mal ve ürünlere dair yaptırımlardan çok fazla etkilenmeyeceğini gösteriyor.

Mücadelelerinde birleştiler
Öte yandan tarih, herhangi bir siyasi ve ekonomik çatışmanın, özellikle ABD ve Batı ülkeleri tarafından geleneksel olarak temsil edilen ortak bir düşman karşısında Rusya’yı ve halkını birleştirdiğini söylüyor. İkinci Dünya Savaşı ve Soğuk Savaş, Rus ulusunu ‘ruhunu feda eden ahlaki açıdan üstün bir ulustan oluşmuş benzersiz Sovyet kimliğinin merkezi olarak’ özveri fikri etrafında birleştirmişti.
Sovyet kimliği, Rusya da dahil olmak üzere çok çeşitli etnik kökenleri içeriyordu. Ayrıca Moskova, SSCB’nin başkenti ve Rusça da SSCB’nin resmi dili olmasına rağmen birlik, Rus dili ve kültürünün yayılması ve zorla asimilasyon yoluyla benzerlikleri dayatılan 100’den fazla farklı ulusu birleştirmiş 14 ek cumhuriyetten oluşuyordu. Dolayısıyla Sovyet kelimesi, Ukraynalılar, Ruslar, Gürcüler, Belaruslar, Ermeniler, Azeriler ve diğerleri dahil olmak üzere Sovyetler Birliği’nde yaşayan herkesi ifade ediyor.
Sovyetler Birliği, vatanseverliğin ve anavatana sadakatin bir hareketi olarak Sovyetlerin benzerliğini ve halkın ahlaki fedakarlığını yücelten bir retorik kullandı. Bunu belirten sloganları arasında, ‘Anavatanını düşün, sonra kendini düşün’ ve Slav halklarının dili olan ‘Kiril’e atıfla ‘Ben alfabenin son harfiyim’ ifadeleri yer alıyor.
Nihayetinde Rusya ve Sovyetler Birliği, yurtiçinde ve yurtdışında ve özellikle Sovyetler Birliği’nde doğup büyüyen Rus milliyetçileri açısından aynı şekilde anlaşıldı. Son zamanlarda Batı’yı kucaklayan bir Ukrayna izlemek, onlar açısından Rusya’nın Ukrayna ile birlikte giden tarihinin bir kısmından vazgeçmek anlamına geliyor.

Ters sonuç
Rus kökenli bazı göçmen akademisyenler, birçok Rus’un Ukrayna’daki savaşı reddetmesine ve kendilerini bu durumun içine çeken hükümeti desteklememelerine rağmen Batı’nın yaptırım stratejisinin geri tepebileceğini söylüyor. Ancak tüm Rusların yaptırımlardan mustarip olduğunu ve krizden etkilendiğini belirten araştırmacılar, bu nedenle ortak acılarının çok tanıdık olmalarına rağmen sonucun çok tehlikeli olduğunu ve koşulların onları kızdırdığını vurguladı. Araştırmacılara göre bazı vatandaşlar, Sovyet döneminde ortaya çıkmış Rus milli zihniyetinden kaynaklanan bu ıstıraba karşılık verme arzusuna sahip.
Bazı taraflar, Batı özgürlüklerinin Rus gençler için çekici olduğunu söylese de bu, sadece kısmen doğru olabilir. Öyle ki Ruslar, tarihsel olarak ne ifade özgürlüğüne, ne kendi kaderini tayin etme özgürlüğüne, ne din özgürlüğüne, hatta ne de sınırsız seyahat özgürlüğüne sahipti. Ama bunun karşısında Rus halkı, savaşı başlatmaya karar veren onların otokratik lideri olsa bile sabırlıdır, acıya ve ıstıraba karşı dayanıklıdır ve çoğu zaman anavatanlarına aşırı sadıktır.

Yaralı ayı
ABD’deki Colorado Üniversitesi’nden Julia Hörhager, Rusların şu an büyük bir çıkmazda olduğunu, şu anda Ukrayna’yı bombalayan ve yok eden ülkenin aynı zamanda sevgili vatanları olduğunu vurguladı. Araştırmacıya göre uluslararası toplum tarafından reddedilme duygusundan dolayı Rusların, hükümetlerinden yana olma şansları büyük ve bu durum, Batı reddi ile mücadelede ülke sanayisini ve ekonomisini yeniden canlandırma kisvesi altında Putin rejiminin güçlendirilmesine yol açabilir.
Bu çerçevede Rusya’nın yeniden ortak bir düşmanı olacak. Genellikle korkunç sonuçları olan isyan ve ayaklanma sesi azalırken, Rusların Anna Politkovskaya, Alexander Litvinenko, Boris Nemtsov ve Aleksey Navalni gibi en ünlü, öldürülen veya hapsedilen liderlerinin hikayelerini öğrettiği muhalefet duyulmayacak.
Bu nedenle Batılı ülkeler, Rusları hükümetlerini protesto etmeye teşvik etti. Batı onlarla iyi ilişkileri kestikçe durum, Ruslar için ideolojik bir çelişki haline geliyor. Çünkü Batı, bu hükümetin yaptıkları dolayısıyla insanları cezalandırıyor ve yaptırımlar vatandaşların ekonomik olarak boğulmasına neden oluyor.
Rusların dediği gibi güvenlik kuralları, Rus ayısının yuvası olan Sibirya’da bir ölüm kalım meselesi haline geldi. En önemli kurallardan biri ise ayıya her zaman bir kaçış yolu bırakmaktır. Çünkü üç durumda saldırganlaşacaktır; yaralandığında, etrafı sarıldığında ve tehdit altında yavrularını korumak zorunda kaldığında. Bu çerçevede Rus milletini temsil eden ayı da zaten yaralı ve tuzağa düşmüş durumda.



Hamaney'in danışmanı: Trump diplomasiye üçüncü kez ihanet etti

 ABD Başkanı Donald Trump Beyaz Saray'da (Reuters)
ABD Başkanı Donald Trump Beyaz Saray'da (Reuters)
TT

Hamaney'in danışmanı: Trump diplomasiye üçüncü kez ihanet etti

 ABD Başkanı Donald Trump Beyaz Saray'da (Reuters)
ABD Başkanı Donald Trump Beyaz Saray'da (Reuters)

Şarku’l Avsat’ın Reuters’ten aktardığına göre İran lideri Ayetullah Ali Hamaney’in danışmanlarından Muhsin Rızai, bugün yaptığı açıklamada, ABD Başkanı Donald Trump’ın İran’a yönelik deniz ablukasını sürdürerek ve müzakerelerde aşırı taleplerde bulunarak “diplomasiyi üçüncü kez sabote ettiğini” söyledi.

Öte yandan ABD bugün yaptığı açıklamada, İran’a karşı savaşın yeniden başlatılması için gerekli imkânlara sahip olduğunu vurguladı. Beyaz Saray, Başkan Trump’ın bütün şartları yerine getirilmedikçe Tahran ile herhangi bir anlaşma imzalamayacağını duyurdu.

Bu açıklamalar, üç ay önce Ortadoğu’ya yayılan ve küresel ekonomide sarsıntılara yol açan çatışmaların ardından geldi.

Beyaz Saray daha önce Trump’ın İran’la olası bir anlaşma konusunda karar aşamasına yaklaştığını bildirmişti. Pakistan’ın arabuluculuğunda yürütülen görüşmelere son dönemde Katar’ın da dahil olmasıyla birlikte, müzakerelere ilişkin haftalardır çelişkili açıklamalar ve haberler gündemdeydi.

Ancak Trump, dün Beyaz Saray’daki Durum Odası’nda yardımcılarıyla yaklaşık iki saat süren toplantının ardından henüz nihai bir karar vermedi.

ABD: Gerekirse operasyonlara yeniden başlarız

ABD Savunma Bakanı Pete Hegseth ise bugün erken saatlerde yaptığı açıklamada, Washington’un İran’a karşı askerî operasyonları yeniden başlatabilecek kapasiteye sahip olduğunu belirtti.

Savunma alanındaki Shangri-La Dialogue kapsamında bulunduğu Singapur’da konuşan Hegseth, “Gerekmesi halinde operasyonlara yeniden başlamak için tamamen hazırız” dedi.

ABD’li Bakan, ülkesinin mühimmat stoklarının bu tür bir senaryo için yeterli olduğunu belirterek, “Yüksek teknoloji ürünü mühimmatlarla daha büyük miktarlarda üretilen diğer mühimmatlar arasında kurduğumuz denge sayesinde hem ülke içinde hem de dünyanın diğer bölgelerinde yeterli kapasiteye sahibiz” ifadelerini kullandı.

Aynı çerçevede, ABD Merkez Komutanlığı (CENTCOM) da X platformu üzerinden yaptığı açıklamada, ABD güçlerinin “bölge genelinde varlığını sürdürdüğünü ve yüksek teyakkuz halinde olduğunu” duyurdu.


Başkanlık doktoru: Trump'ın sağlık durumu "mükemmel"

ABD Başkanı Donald Trump, 27 Mayıs'ta Beyaz Saray'da düzenlenen kabine toplantısında, (AP)
ABD Başkanı Donald Trump, 27 Mayıs'ta Beyaz Saray'da düzenlenen kabine toplantısında, (AP)
TT

Başkanlık doktoru: Trump'ın sağlık durumu "mükemmel"

ABD Başkanı Donald Trump, 27 Mayıs'ta Beyaz Saray'da düzenlenen kabine toplantısında, (AP)
ABD Başkanı Donald Trump, 27 Mayıs'ta Beyaz Saray'da düzenlenen kabine toplantısında, (AP)

ABD Başkanı Donald Trump'ın doktoru, dün akşam yayımlanan sağlık raporunda, 79 yaşındaki başkanın "mükemmel sağlık durumuna" sahip olduğunu açıkladı. Trump, hafta başında rutin sağlık kontrolünden geçmişti.

ABD Donanması'nda görevli Doktor Kaptan Sean Barbabella tarafından hazırlanan raporda, "Başkan Trump, mükemmel sağlık durumunu korumaktadır. Kalp, akciğer, sinir sistemi ve genel fiziksel fonksiyonlarında güçlü bir performans sergilemektedir" ifadelerine yer verildi.

Barbabella ayrıca, Trump'ın "başkomutan ve devlet başkanı olarak tüm görevlerini yerine getirmeye tamamen uygun" olduğunu belirtti.

Raporda, Trump'a beslenme düzenine ilişkin tavsiyeler verildiği, düşük doz aspirin kullanmasının önerildiği, fiziksel aktivitesini artırmasının ve kilo vermeye devam etmesinin tavsiye edildiği kaydedildi.

Üç sayfalık rapor, Trump'ın salı günü Washington yakınlarındaki Walter Reed Ulusal Askerî Tıp Merkezi'nde geçirdiği fiziksel muayene ve tanısal testlerin sonuçlarını özetliyor.

Gelecek ay 80 yaşına girecek olan Trump'ın, kolesterol kontrolü için iki ilaç ve kalp hastalıklarına karşı koruyucu amaçla aspirin kullandığı belirtildi.

Boyu 191 santimetre olan Trump'ın kilosunun, geçen yıl nisan ayında yapılan son yıllık sağlık kontrolünde101,6 kilogram iken 108 kilograma ulaştığı bildirildi.

Bu sağlık kontrolü, Trump'ın geçen yıl yeniden göreve dönmesinden beri geçirdiği üçüncü muayene oldu. Kontrol, özellikle ellerinde görülen morlukların ardından sağlık durumuna ilişkin artan spekülasyonların gölgesinde gerçekleştirildi.

Raporda, söz konusu morlukların "kalp ve damar hastalıklarına karşı koruyucu amaçla aspirin kullanımı sırasında sık el sıkışmaya bağlı gelişen hafif yumuşak doku hassasiyetiyle uyumlu olduğu" ifade edildi.

Beyaz Saray daha önce de bu morlukların kan sulandırıcı ilaç kullanımından kaynaklandığını açıklamıştı.


Netanyahu'ya yakın bir düşünür: "Hizbullah, İsrail'i yıpratma savaşına sürükledi"

İsrailli iki asker, perşembe günü Lübnan'ın güneyinde öldürülen meslektaşları için gözyaşı döküyor (Arşiv-AFP)
İsrailli iki asker, perşembe günü Lübnan'ın güneyinde öldürülen meslektaşları için gözyaşı döküyor (Arşiv-AFP)
TT

Netanyahu'ya yakın bir düşünür: "Hizbullah, İsrail'i yıpratma savaşına sürükledi"

İsrailli iki asker, perşembe günü Lübnan'ın güneyinde öldürülen meslektaşları için gözyaşı döküyor (Arşiv-AFP)
İsrailli iki asker, perşembe günü Lübnan'ın güneyinde öldürülen meslektaşları için gözyaşı döküyor (Arşiv-AFP)

İsrail ordusunun Lübnan’da daha kapsamlı askerî gerilim için hareket serbestisi talep ettiği bir dönemde, bugün sağ kanadın önde gelen isimlerinden biri olarak görülen Prof. Eyal Zisser, bu yaklaşımın karşısında duran dikkat çekici bir siyasi çıkış yaptı. Zisser, Lübnan’daki askerî operasyonların artık İsrail’in çıkarlarına ciddi zarar veren stratejik hata hâline geldiğini ve savaş yönetiminde ciddi bir başarısızlığı ortaya koyduğunu söyledi.

Bir İsrail radyosuna verdiği röportajda Zisser, ağırlıklı olarak Lübnan’daki Şii çevreleri hedef alan bu operasyonların İsrail’e herhangi bir olumlu sonuç getirmeyeceğini belirtti. Ona göre, Gazze Şeridi’ndeki sivillere yönelik baskılar nasıl Hamas liderliğini etkilemediyse, Lübnan’daki saldırılar da Hizbullah yönetimi üzerinde benzer bir etki yaratmıyor. Aksine, her iki durumda da ilgili örgütlerin “mağduriyet” algısını güçlendirdiğini ifade eden Zisser, bunun Hizbullah etrafında toplumsal kenetlenmeye yol açtığını ve ağır darbeler alan örgütün yeniden toparlanmasına katkı sunduğunu belirtti.

Zisser ayrıca Hizbullah’ın, İsrail’i askerlerini hedef alabileceği yıpratıcı savaşın içine çekerek, önemli bir başarı elde ettiğini savundu. Lübnan topraklarının işgalinin İsrail’e ağır bir bedel yüklediğini dile getiren Zisser, bunun asker kayıplarına neden olduğunu ve ülkeyi kendi çıkarlarının dışında kalan alanlara sürüklediğini kaydetti.

İran cephesine yönelik eleştiriler

Zisser, İran cephesindeki Amerikan ve İsrail politikalarını da eleştirdi. Her iki tarafın da İran rejiminin ideolojik ve siyasal dinamiklerini yeterince dikkate almadığını söyleyen Zisser, savaşın temel hedeflerinden birinin rejimi devirmek olarak belirlendiğini hatırlattı. Ancak çatışmaların rejimin yıkılmadan sona ermesi hâlinde, Tahran yönetiminin halkına karşı “direndiği” mesajını verebileceği değerlendirmesinde bulundu.

Zisser’e göre bu durum başlı başına tehlikeli; çünkü rejim, uğradığı suikastlar ve maruz kaldığı yıkıma rağmen özgüvenini yeniden kazanabilir.

Bu açıklamalar, İsrail ordusunun tutumuyla açık bir çelişki oluşturması bakımından ayrıca önem taşıyor. Ordu, hükümeti operasyonlarını kısıtlamakla suçlarken, görevlerini tamamlayabilmek için daha geniş hareket alanı talep ediyor. Şarku’l Avsat’ın edindiği bilgiye göre askerî yetkililer, operasyonların yalnızca hedefli suikastlarla sınırlı kalmaması ve Beyrut’a yönelik yoğun bombardıman seçeneğinin de değerlendirilmesi gerektiğini savunuyor.

Ordunun bu yaklaşımı, İsrail kamuoyunda yükselen sert eleştirilerden de besleniyor. Güvenlik güçleri, kuzey bölgelerinde yaşayan vatandaşların güvenliğini sağlamada başarısız olmakla suçlanıyor.

 ABD Başkanı Donald Trump ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, 29 Aralık 2025'te Florida, Palm Beach'teki Mar-a-Lago'da (Reuters)ABD Başkanı Donald Trump ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, 29 Aralık 2025'te Florida, Palm Beach'teki Mar-a-Lago'da (Reuters)

Trump’ın yaklaşımına bağlılık

Bu tablo, Başbakan Binyamin Netanyahu’yu rahatsız ediyor. Çünkü Netanyahu, daha geniş çaplı bir askerî gerilime karşı çıkıyor; ancak bunu kendi tercihinden çok ABD Başkanı Donald Trump’ın tutumuna bağlı olarak yapıyor. Netanyahu, Trump’ı İsrail’in şimdiye kadar sahip olduğu en güçlü destekçilerden biri olarak görüyor ve özellikle yolsuzluk davası nedeniyle yürüttüğü siyasi varlık mücadelesinde Washington’un desteğine ihtiyaç duyuyor.

Prof. Zisser’in ordu planlarına yönelik sert çıkışı, Netanyahu’nun savaşın sona erdirilmesine yönelik bir zemin hazırlamaya başladığı şeklinde yorumlanıyor. Bu, Netanyahu’nun savaşı bitirmek istemesinden değil; aksine savaşın sürmesini en çok isteyen isimlerden biri olmasına rağmen, ABD yönetiminin en azından mevcut aşamada çatışmaları durdurma yönünde karar verdiğine inanmasından kaynaklanıyor.

Bu değerlendirmeye göre Netanyahu, Dünya Kupası’nın başlaması ve temmuz ayında ABD’nin kuruluşunun 250. yıl dönümü kutlamalarının yaklaşması nedeniyle Başkan Trump’ı zor durumda bırakmak istemiyor. Trump’ın Amerikan kamuoyunda, Netanyahu’nun etkisiyle savaşa sürüklendiği yönündeki eleştirilerle karşı karşıya kaldığını düşünen Netanyahu’nun, şimdilik Washington’un tercihleri doğrultusunda hareket etmeyi planladığı ifade ediliyor.

Netanyahu’nun çevresine göre İran yönetiminin “kibirli tutumu” olası bir anlaşmayı bozabilir ve böyle bir durumda savaş yeniden başlayabilir. Bu senaryoda çatışmaların yeniden patlak vermesinin sorumluluğu İsrail’e değil, İran’a yüklenmiş olacaktır.

Bu süreçte Netanyahu, “şüphe doktrini” olarak adlandırdığı yaklaşımına geri dönerek orduyu ve “derin devlet” olarak nitelendirdiği çevreleri kendisine karşı komplo kurmakla suçlamaya başladı. Yaklaşan ve ekim ayında yapılması planlanan seçimler öncesinde, bu çevrelerin kendisini iktidardan uzaklaştırmaya çalıştığını öne sürüyor.

Netanyahu, bu dönemde savaşın farklı cephelerinde elde edilen kazanımların öne çıkarılması gerektiğini savunuyor ve yeni askerî maceralara girişilmesine karşı çıkıyor. Netanyahu dikkat çekici biçimde, normalde daha çok sol çevrelerin kullandığı bazı ifadeleri de dile getirmeye başladı. Bunlar arasında “savaşın genişletilmesinin İsrail’i bir yıpratma savaşına sürüklediği” ve “savaş hedeflerine hizmet etmediği” yönündeki değerlendirmeler yer alıyor.

İsrail’in uzun soluklu bir mücadeleye hazırlıklı olması gerektiğini vurgulayan Netanyahu, savaşın tek bir darbeyle sonuçlanamayacağını savunuyor. Bu açıklamalar, onun alışılmış siyasi söyleminden farklı bir çizgiye işaret ediyor.