ABD'nin ilk kadın Dışişleri Bakanı Albright’ın savaşları: Gali’nin azli, Irak bombardımanı ve NATO genişlemesi

Kaçak bir mülteciden şöhret, para ve güç dünyasına giren milyoner bir bakana doğru Madeleine Albright

Eski ABD Başkanı Barack Obama, 29 Mayıs 2012'de Beyaz Saray'da kendisine Özgürlük Madalyası takdim etti (Reuters)
Eski ABD Başkanı Barack Obama, 29 Mayıs 2012'de Beyaz Saray'da kendisine Özgürlük Madalyası takdim etti (Reuters)
TT

ABD'nin ilk kadın Dışişleri Bakanı Albright’ın savaşları: Gali’nin azli, Irak bombardımanı ve NATO genişlemesi

Eski ABD Başkanı Barack Obama, 29 Mayıs 2012'de Beyaz Saray'da kendisine Özgürlük Madalyası takdim etti (Reuters)
Eski ABD Başkanı Barack Obama, 29 Mayıs 2012'de Beyaz Saray'da kendisine Özgürlük Madalyası takdim etti (Reuters)

Tarık eş-Şami
İkinci Dünya Savaşı sırasında ve sonrasında Nazilerden ve Komünistlerden kaçan bir Çek mülteci olarak ailesiyle birlikte Amerika'ya göç eden Madeleine Albright, burada güç, şöhret ve para buldu. Amerika Birleşik Devletleri tarihindeki ilk kadın Dışişleri Bakanı oldu. Ama 23 Mart Çarşamba günü ölümüyle sona eren uzun ve etkili yolculuğu, kendisi hakkında övgülerle birlikte eleştirilerin yapılmasına yol açtı. Bu övgü ve eleştiriler, özellikle eski Birleşmiş Milletler (BM) Genel Sekreteri Butros Gali ile çatışması, Irak’ın bombalanmasındaki rolü ve Ukrayna’daki savaşın nedenlerinden biri olan NATO’nun doğuya doğru genişlemesine verdiği destek konusunda ortaya koyuldu. Peki, bu rollerin doğası nedir? Madeleine Albright’ın adı, başarılarına ve başarısızlıklarına bakılmaksızın neden tarihte kayıtlı kalacak?
ABD tarihinin ilk Dışişleri Bakanı olan Madeleine Albright, 84 yıllık etkili kamusal yaşamından sonra kızının baçıklamasına göre, 23 Mart Çarşamba günü ABD’nin başkenti Washington’da kanserden hayatını kaybetti.
Albright, Dışişleri Bakanı ve Birleşmiş Milletler (BM) temsilcisi olarak eski Başkan Bill Clinton’ın politikalarının ateşli bir savunucusu olarak çalışmadan önce, uluslararası ilişkiler konusunda parlak bir analist olarak ortaya çıktı. Çocukluğunda korku ve umuttan, yetişkinlikte meydan okuma ve diplomasiye kadar değişken bir hayat yaşadı. ABD dış politikasına damgasını vuran şiddetli siyasi çatışmalara girdi.

Yahudi mi Katolik mi?
Gerçek adı Marie Jana Korpilova olup 15 Mayıs 1937 tarihinde Çekoslovakya’nın başkenti Prag’da Yahudi bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Ancak Yahudilerin, Avrupa’nın her yerinde zulüm görmesi ve ölmesiyle birlikte, İkinci Dünya Savaşı’nın patlak vermesi ve Hitler’in tanklarının Çekoslovakya’ya girmesinin ardından ailesi Nazilerin korkusu ile geçici olarak Londra’ya taşındı. Katolikliğe geçti ve daha sonra annesi tarafından çocukluk takma adı ‘Madelinka’dan gelen Madeleine adı altında yeniden vaftiz edildi. Ama Washington Post, 1997’de onun Yahudi geçmişiyle ilgili bir haber yayınladığında Albright, ailesinin kendisine ailenin Yahudiliğinden hiç bahsetmediğini söyledi. Ancak eleştirmenler, Çek tarihine susamış seçkin bir üniversite profesörü ve araştırmacısının, ailesinin mirasından bu kadar uzun süre nasıl bu kadar habersiz olabildiğini sorguladılar.
Savaş sonrasında Albright’ın Çek diplomat olan babası, ülkesinin Yugoslavya büyükelçisi olmak için ülkesine geri döndü. Ancak komünizm konusunda endişeliydi ve 1968’de Prag’da katı Stalinistler tarafından bir darbe yapıldığında aile tekrar kaçtı. Ancak bu kez ABD’ye gittiler.

Yükselen yol
Wellesley Koleji’nde siyaset bilimi okuduktan sonra zengin bir gazete mirasçısı ile evlendi ve bir aile kurdu. Başkentteki elitlerle olan temasının bir sonucu olarak Albright, Washington’ın Georgetown banliyösünde etkili bir salon lideri oldu. 1976’da Columbia Üniversitesi’nden hukuk doktorasını alırken, Doğu Avrupa’dan bir mülteci olan Zbigniew Brzezinski’nin yanında çalıştı. Bu durum, Brzezinski’nin 1976’da Jimmy Carter’ın başkan seçilmesinden sonra ulusal güvenlik danışmanı olmasıyla siyaset dünyasına adım atmasının bir kapısıydı. Brzezinski, Albright’ı iktidara yakınlığından keyif aldığı kongre irtibat görevlisi olarak Beyaz Saray’a getirdi.
Belki de Albright’ın en büyük sıçrayışı 1982’de meydana geldi. Eşi, onu başka bir kadın için terk ettiğinde, ilk başta kırılmış olmasına rağmen boşanma anlaşması, onu bir milyoner ve geleceğin savaşlarında çarpışmaya daha hazır hale getirdi. Dış politika kuruluşundaki yükselişi, 1950’lerde ve 1960’larda kadınların geleneksel rollerini yansıtıyordu ve hırsı, kadınları profesyonel bir kariyer yapmaya teşvik eden doğmakta olan bir feminist hareketten etkilendi.
Bu nedenle halkla ilişkiler üzerine birçok kitap ve makale yazdı. Demokrat Parti’de, Başkan Jimmy Carter’ın danışmanı ve üç başkan adayının (1984’te eski Senatör Walter Mondale, 1988’de Vali Michael Dukakis ve 1992’de eski Başkan Bill Clinton) dış politika danışmanı olarak başarının zirvesine yükseldi. Aynı zamanda Başkan Yardımcılığına aday olan ilk kadın olan Geraldine Ferraro’nun kampanya dış politika danışmanıydı.

Butros Gali’nin azli
Başkan Bill Clinton döneminde eşi Hillary, dostu Albright’ın ABD yönetiminin BM temsilcisi (1993- 1997) ve ardından Dışişleri Bakanı (1997-2001) olmasına katkıda bulundu. O dönemde ABD tarihinde bir kadının sahip olduğu en yüksek pozisyon buydu. Ancak Albright ve Clinton, Somali, Ruanda ve Bosna iç savaşlarındaki barışı koruma operasyonları konusunda BM Genel Sekreteri Butros Butros- Gali ile defalarca çatışma yaşadı. ABD kuvvetleri, 1992’de iç savaştan dolayı açlıktan ölmek üzere olan kurbanlara gıda ve malzeme yardımı sağlamak için Somali’ye girdiğinde Albright ve Clinton, insani çabaları ve barışı koruma operasyonlarını sıcak bir şekilde desteklediler. Ancak 1993’te Somalili bir savaş ağasına bağlı güçler, 18 ABD askerini öldürdüğünde ve Amerikalılar, televizyonda ölen bir Black Hawk pilotunun ve iki Somalilinin cesetlerinin Mogadişu sokaklarında sürüklendiğini gösteren fotoğrafa tanık olduğunda Clinton, BM’nin siyasi olarak tehlikeli misyonlarından çekildi. Bu nedenle ABD, Ruanda'da 1994’te bir milyona yakın insanın öldürüldüğü, soykırıma ve gaspa sürüklendiğinde  BM barış gücüne yardım sağlamaktan kaçındı. Albright daha sonra Butros Gali’yi suçlayarak, üzerine düşeni yapmadığını belirtti. Ancak Butros Gali, destek için Başkan Clinton ile görüşme girişiminin reddedildiğini söyledi.
Birkaç sene sonra Clinton, ABD’nin Ruanda’daki eylemsizliği için özür diledi. Bu çerçevede Albright, 2003 yılında anılarında, ‘eski Başkanın kendisine bir mektup aracılığıyla, ABD ve uluslararası toplumun Ruanda’daki suçları durdurmak için acilen harekete geçmemesinden duyduğu derin üzüntüyü dile getirdiğinden’ bahsetti.
Ancak Albright’ın Butros Gali ile olan anlaşmazlığı Ruanda ile sınırlı değildi. Gali, Clinton yönetiminin bir temsilcisi olarak Albright’ın ‘Güvenlik Konseyi (BMGK) kararları ve 1992- 1995 yılları arasında Bosna- Hersek’te yaşanan iç savaş sırasında sahadaki uygulamaları desteklemeyi reddetme’ hususlarında oy verme modelinden dolayı hayal kırıklığına uğradı. Bosna savaşı, etnik ve dini anlaşmazlıkları ateşlediği, Müslümanlara ve diğer azınlıklara karşı yüzlerce ve binlerce katliam, tecavüz ve etnik temizlik kampanyasının yanı sıra, yüz binlerce kişinin yerinden edilmesine yol açan kanlı bir çatışma olarak biliniyor.
BMGK, işlenen ihlalleri ve vahşeti kınarken, barışı koruma güçleri ise savaşı durduramadı. Clinton yönetimi sonunda çatışmaya bir son vermesine rağmen, bazı sınırlı hava saldırıları dışında ABD kayda değer bir müdahalede bulunmadı.
ABD’nin Gali’nin tavrı konusundaki tedirginliği karşısında Albright, Butros Gali’nin ikinci dönemde seçilmesini engellemek üzere, 1996’da veto hakkını kullandı. BMGK’nın ezici çoğunluğu, Gali’nin görev süresinin yenilenmesi yönünde oy kullanmıştı. Durum, eski Genel Sekreter’in dürüstlüğüne bir saldırı olarak nitelendirildi. Butros Gali, bir seçim yılında Clinton’a siyasi kazanç sağlamak amacıyla azledildiğini savundu.

Irak’ta test
Clinton, ikinci döneminde kendisini 1997 yılında Dışişleri Bakanı olarak seçtiğinde Albright, ABD tarihinde bu üst düzey pozisyonu üstlenen ilk kadın olarak, dokuz ülkeyi kapsayan bir dünya turuna çıktı. Tur çerçevesinde küresel meseleleri anladığını göstermeyi, dil becerilerini ve Başkan Clinton'ın dış politika yapıcısı ve sözcüsü olarak merkezi konumunu sergilemeyi amaçlamıştı.
Ancak 1997’nin sonlarında ve 1998’in başlarında büyük bir kriz baş gösterdi. Eski Kriz, 1991 Körfez Savaşı’nın sonunda yayınlanan bir BMGK kararını ihlal ederek, Irak Devlet Başkanı Saddam Hüseyin’in BM müfettişlerinin Irak’ın kimyasal ve biyolojik kitle imha silahlarını sakladığına inanılan bölgelere girmesini engellemesinin ardından yaşandı. Bölgede aylarca süren uyarılar ve ABD askeri takviyelerinin ardından Albright ve Başkan Clinton, alanlar teftiş için yeniden açılmadıkça Irak’a yıkıcı hava saldırıları tehdidinde bulundular. Albright, Saddam Hüseyin’e yönelik açık uyarısında, Irak’ın ‘gidişatı tersine çevirmek veya sonuçlarla yüzleşmek’ olmak üzere basit bir seçenekle karşı karşıya olduğunu söyledi.
Daha sonra BM Genel Sekreteri Kofi Annan, Albright tarafından belirlenmiş son şartları taşıyarak Bağdat’a uçtu ve Irak liderinin, BM silah denetçileri ve diplomatik refakatçileri tarafından bölgelere sınırsız erişimine izin verme anlaşması sağladı. Bununla birlikte Aralık 1998’de ABD ve İngiltere, Irak’ın kitle imha silahları üretme kabiliyetini yok etmek için onlarca Irak askeri hedefini ve araştırma tesisini bombaladı.

Madeleine’in savaşı
ABD’nin en yüksek rütbeli kadın diplomatı olarak kısa sürede Kosova krizinde yönetimin şahin lideri oldu. Yugoslav lideri Slobodan Miloseviç, çoğunluğu Arnavut olan eyalete karşı kanlı bir kampanya emri verdi. Albright, babası Çek Cumhuriyeti büyükelçisiyken Belgrad’da yaşıyordu. Yıllarca Miloseviç’i insan hakları ihlalleri nedeniyle eleştirdi ve bu, kendisini Miloseviç ile yüz yüze bir görüşmeye sevk etti. Ülkesini yeterince tanımadığı suçlamasına bu ülkede yaşadığını söyleyerek yanıt verdi.
‘Time’ dergisi bu duruma ‘Madeleine’in Savaşı’ adını verdi. 1999’daki NATO hava saldırıları, Yugoslav kuvvetlerinin geri çekilmesine ve binlerce Arnavut mültecinin geri dönmesine yol açtı.

NATO genişlemesi
Soğuk Savaş’ın bitişini izleyen ideolojik kargaşa ortasında bazı eleştirmenler, Albright’ı stratejik  planlayıcıdan çok bir ‘kaleci’ olarak nitelendirdi. Ancak Albright, istikrarlı bir Avrupa’nın ABD’nin çıkarları için temel olduğu düşüncesi dolayısıyla, bu iddianın kendisini rahatsız etmediğini söyledi. Eski ‘Varşova Paktı’ ülkelerinin, ittifakın dağılmasından sonra Berlin Duvarı’nın yıkılmasından bu yana elde edilen demokratik kazanımları güçlendirmek için Batı ile hizaya girmesi gerektiğine inanıyordu. Altı yıllık transatlantik diplomasiden sonra Albright, Rusya'yı ve şüpheci ABD Senatosunu ‘Polonya, Macaristan ve Çek Cumhuriyeti’nin NATO’ya katılmasına izin vermeye’ ikna etmeye çalıştı. Bu durum, belki de onun en büyük diplomatik başarısı oldu.

Başarılar ve başarısızlıklar
Albright, iklim değişikliğine ilişkin ‘Kyoto Protokolü’nün onaylanmasını teşvik etmek gibi birçok başarıya imza attı. Afrika’daki ABD’li diplomatlar, Albright’ın 1998 yılında Nairobi ve Darüsselam’da kamyonlarla yapılan saldırılarla ilgili uyarıları dikkate almadığını söylediler. Saldırılar, Kenya’nın başkenti Nairobi ve Tanzanya’nın Darüsselam şehrinde ABD büyükelçiliklerinde 224 kişinin ölümüne neden olmuştu.
Albright, görev süresi boyunca nükleer silahların ‘haydut devletlere’ yayılmasına karşı çıktı. Ancak 2000 yılında eski Kuzey Kore lideri Kim Jong-İl’i ziyareti sırasında, Clinton görevden ayrılmadan önce balistik füze programını sınırlamak için bir anlaşma sağlayamadı.
Birçok gözlemci, Albright’ın Asya pahasına Avrupa’ya çok fazla odaklandığına dikkat çekiyor. ABD Hazine Bakanlığı, 1990’ların sonlarında ve Çin’in küresel bir ekonomik güç olarak ortaya çıkmasıyla birlikte bölgedeki ekonomik krizle mücadelede başı çekti.

‘Beyaz çocuklar’
Albright’a yakın isimlere göre kendisi, en yüksek pozisyonları isteyen erkek yardımcılarının çoğuna tam olarak güvenmiyordu. Zira sırtından gizlice vurdukları kanaatindeydi. Bu sebeple de onlara ‘beyaz çocuklar’ dedi. Bununla birlikte girişimleri genellikle riskten kaçınan Beyaz Saray tarafından engellendi. Clinton’ın ulusal güvenlik danışmanlarının Albright’tan daha fazla etkisi vardı.
Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia'dan aktardığı habere göre Albright, 2001 yılında Dışişleri Bakanı olarak görevinden istifa ettikten sonra, Çek Cumhuriyeti’nde siyasi bir kariyer yapabileceğine dair spekülasyonlar gündeme geldi. 1993’ten 2003’e kadar Çek Cumhuriyeti'nin ilk devlet başkanı olan yazar ve eski ayrılıkçı Vaclav Havel, Albright’ın kendi yerini alabileceğini öne sürdü. Albright ise, bu açıklamadan dolayı gurur duyduğunu, ancak bununla ilgilenmediğini dile getirdi. 2018’de yayınlanan son kitabında eski Başkan Donald Trump’ı eleştirirken, “Demokrasi sorunlarının üstesinden gelinebilir, ancak tarihten dersler çıkarırsak ve demokrasiyi hafife almazsak” değerlendirmesinde bulundu.



Fransa-Almanya ilişkilerinin geleceği ve Avrupa liderliği mücadelesi

Almanya Şansölyesi Friedrich Merz ve Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Belçika'daki Alden Biesen Kalesi'nde düzenlenen gayri resmi Avrupa zirvesinde, 12 Şubat (AFP)
Almanya Şansölyesi Friedrich Merz ve Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Belçika'daki Alden Biesen Kalesi'nde düzenlenen gayri resmi Avrupa zirvesinde, 12 Şubat (AFP)
TT

Fransa-Almanya ilişkilerinin geleceği ve Avrupa liderliği mücadelesi

Almanya Şansölyesi Friedrich Merz ve Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Belçika'daki Alden Biesen Kalesi'nde düzenlenen gayri resmi Avrupa zirvesinde, 12 Şubat (AFP)
Almanya Şansölyesi Friedrich Merz ve Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Belçika'daki Alden Biesen Kalesi'nde düzenlenen gayri resmi Avrupa zirvesinde, 12 Şubat (AFP)

Hattar Ebu Diyab

Avrupa güvenliği ile ilgili endişeler ve transatlantik ilişkilerdeki temkinlilik, “uluslararası düzenin sarsıldığı” bir dönemde 62. Münih Güvenlik Konferansı'na damgasını vurdu. Bu forumun önemli bir yönü, Fransa ve Almanya'nın Avrupa ile ilgili vizyonlarını sunmalarıydı; bu, Berlin ve Paris'in 1960'lardan beri ortak Avrupa eyleminin ve başarılarının başlıca itici güçleri olması nedeniyle önemli.

Ancak, Şansölye Angela Merkel'in görev süresinin sona ermesinden bu yana en büyük iki Avrupa gücü arasındaki birikmiş anlaşmazlıklar, Avrupa Birliği'nin (AB) performansına ve ortak politikaların geliştirilmesine gölge düşürdü. Şüphesiz ki Avrupa liderliği ve Avrupa karar alma süreçlerindeki örtük rekabet, Fransa-Almanya iş birliğini engelliyor. Dahası, Donald Trump ve Vladimir Putin döneminde iki taraf arasındaki çelişkiler daha da karmaşık hale geliyor. Öte yandan, yaşlı kıtanın karşı karşıya olduğu meydan okumalar, Fransa-Almanya ilişkilerinin yeniden düzenlenmesini, Avrupa'nın çağdaş tarihin bu kritik anında eksik kutup haline gelmesini önlemek için ortak bir Avrupa yaklaşımının geliştirilmesini gerektiriyor. Küresel düzen artık güç dengesini koruyamıyor ve ekonomik ve teknolojik savaş yoğunlaşarak küresel nüfuzun yeni bir dağılımına zemin hazırlıyor.

Fransa-Almanya ayrılığı

“Stratejik kaos” ve uluslararası düzenin yeniden şekillenmesi bağlamında, Avrupa'nın marjinalleşmesi yeni bir hipotez gibi görünüyor; özellikle de Avrupa'nın gelişimine ilişkin vizyon konusunda iki ana itici güç olan Fransa ve Almanya arasındaki anlaşmazlık nedeniyle henüz jeopolitik bir kutbun şekillenmediği göz önüne alındığında.

Son istatistikler, Avrupa Birliği'nin 2024 yılında uluslararası mal ve hizmet ticaretinin yaklaşık yüzde 16'sını oluşturarak, dünyanın önde gelen ticaret gücü olduğunu gösteriyor. Bu, 450 milyon insanı kapsayan Ortak Pazar'ın ağırlığı ve Fransa Cumhurbaşkanı François Mitterrand ile Almanya Şansölyesi Helmut Kohl'ün o dönemdeki çabaları sayesinde tek para birimine geçiş olmasaydı mümkün olmazdı. Yani o dönemde Fransız-Alman ortaklığı Avrupa için itici bir güç olmuştu; bu ortaklık, Angela Merkel ve Emmanuel Macron'un çabaları sayesinde Kovid-19 pandemisinin ardından verilen büyük kredinin onaylanması sırasında da tekrarlandı.

Élysee Sarayı, Avrupa yatırımlarını finanse etmek için borç dayanışmasını teşvik ediyor. Paris, Avrupa Merkez Bankası'nın eski başkanı Mario Draghi'nin önerdiği federal yaklaşımı savunuyor

Şu an ise tam aksi oluyor; Fransa ve Almanya arasındaki ilişkiler, özellikle ekonomi, AB reformu, savunma ve diğer ekonomik bloklarla yapılan anlaşmalar konusunda derin siyasi bölünmeler yaşıyor.

Fransa ve Almanya arasındaki uçurum, özellikle Güney Amerika (Mercosur) ülkeleriyle yapılan ticaret anlaşması ile en belirgin şekilde ekonomik cephede kendini gösterdi. Ekonomisi büyük ölçüde sanayi ihracatına dayanan Almanya için bu anlaşma, Moskova ve Washington ile yaşanan engeller ışığında yeni pazarlara açılmak için bir can simidi niteliğinde. Ancak Fransa, bunu tamamen farklı bir perspektiften değerlendiriyor; tarım sektörüne yönelik varoluşsal bir tehdit ve siyasi yansımalar olarak görüyor.

Almanya, AB'nin borç batağına saplanmış bir blok haline gelmesinden açıkça korkarken, Paris ise Berlin'in mali disiplin uygulamasının Fransa'da toplumsal huzursuzluğa yol açmasından endişe ediyor.

Avrupa borç havuzu oluşturulması konusunda anlaşmazlıklar

Avrupa ekonomisi dikkate değer bir direnç gösteriyor. 2025 yılında, euro bölgesindeki büyüme bir önceki yılki %0,9'a kıyasla %1,5'e ulaştı. Ancak, borç krizi hala önemli bir sorun olmaya devam ediyor (sadece Fransa'nın borcu yaklaşık 3,9 trilyon avro) ve Paris ile Berlin arasında bir uçurum yaratıyor. Bu nedenle, yeni bir borç havuzu (eurobond) oluşturulması konusu önemli bir anlaşmazlık noktası olmaya devam ediyor.

Elysee Sarayı, Avrupa yatırımlarını finanse etmek için borç dayanışmasını savunuyor. Paris, Avrupa Merkez Bankası eski başkanı Mario Draghi'nin önerdiği federalist yaklaşımı destekliyor. Emmanuel Macron, Avrupa'nın Çin ve ABD'ye yetişmek için güvenlik ve savunmaya, yeşil geçiş teknolojilerine ve yapay zekaya büyük yatırımlar yapması gerektiğini vurguladı.

tyhty
ABD Başkanı Donald Trump, sağında Fransız mevkidaşı Emmanuel Macron ile birlikte, Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenskiy'yi dinliyor. Beyaz Saray'da yapılan görüşmede fotoğrafın sağında Finlandiya Cumhurbaşkanı Alexander Stubb da görülüyor, 25 Ağustos (AFP)

Buna karşılık Berlin para politikasında geleneksel bir yaklaşım sergiliyor. Son olarak, Almanya Dışişleri Bakanı Johannes Wadephul, Fransa'nın sınırlı savunma harcamalarını eleştirerek, Paris'ten Avrupa'da güvenlik egemenliğini destekleme çağrılarını somut yeteneklere dönüştürmek için daha fazlasını yapma çağrısında bulundu. Bu yorumlar, iki Avrupa devi arasındaki ilişkilerde artan gerilimi yansıtıyor.

Yeni olan husus, Almanya'nın ilk kez AB'ye liderlik etme arayışında Fransa'ya alternatif bulmaya çalışmasıdır. Bu bağlamda, Berlin ve Roma, “tek bir Avrupa borsası, tek bir Avrupa ikincil piyasası oluşturulmasını ve finansal istikrarı tehlikeye atmadan krediler için sermaye gereksinimlerinin gözden geçirilmesini” desteklediler. Ancak bu, Paris ve Berlin'deki bazı kişilerin İtalya Başbakanı Giorgia Meloni'nin, Donald Trump'ın Avrupa'nın gümrük tarifelerine karşı birleşik tutumunu bozmak için kullandığı bir “araç” olduğundan şüphelenmelerini engellemiyor. Zira bilindiği üzere Trump yönetiminin stratejisi Avrupa'daki sağ ve aşırı sağ kanattaki destekçilerine dayanıyor.

Avrupa'nın geleceği ve ABD ile ilişkisi

Birçok Fransız yetkilinin de belirttiği gibi, Avrupa'nın “yeni imparatorluklar” (Amerika Birleşik Devletleri, Çin ve Rusya) tarafından baskı altında olduğu bir dönemde, Macron ve Alman Şansölyesi Friedrich Merz, yaşlı kıtanın geleceği konusunda farklı görüşlere sahipler.

Fransa, 2017'de Fransa Cumhurbaşkanı tarafından ortaya atılan “stratejik özerklik” terimine bağlı kalarak, egemen bir Avrupa'yı sürekli olarak savunuyor. Alman Şansölyesi ise AB'nin bağımsızlığını güçlendirmeyi ABD ile tarihi bağları korumakla birleştiren bir uzlaşma çağrısında bulunuyor.

Şubat 2025 seçimlerinde Avrupa'nın kademeli olarak “ABD'den gerçek bağımsızlığını” elde etmesi çağrısında bulunan Merz, fikrini değiştirmiş gibi görünüyor. Bu, birçok Avrupa başkentinin görüşüne göre Avrupa kendi güvenliğini birkaç yıl boyunca garanti edemeyeceği için bir zayıflık itirafı anlamına geliyor. Yine bunlara göre sert jeopolitik gerçekler ve “büyük birader” veya “Amerikan koruyucu” olmadan “bağımsız bir Avrupa” inşa etmenin zorlukları nedeniyle, transatlantik ortaklığa hâlâ ihtiyaç var.

Peki, nasıl bir ortak Avrupa savunması?

Son haftalarda, Amerikan güvenlik şemsiyesinin kalıcı olmayacağı ve Ukrayna'daki savaş ve Grönland çevresindeki gerilimlerin dayattığı yeni gerçekler göz önüne alındığında, Avrupa'nın yakın gelecekte kendi savunmasından sorumlu olmasının acil bir ihtiyaç olduğu ortaya çıktı. Gerçekten de Ukrayna öngörülebilir gelecekte Avrupa güvenlik söyleminin merkezinde yer alan konu olmaya devam edecek.

Askeri sanayi konusunda, yeni nesil Avrupa savaş uçakları projesiyle ilgili olarak Fransa ve Almanya arasında bir dereceye kadar temkinlilik söz konusu. Nitekim Alman şirketleri ve konsorsiyumları, Fransız havacılık grubu Dassault'u kendi şartlarını dayatmaya çalışmakla suçluyor.

NATO'daki Amerikan rolünün gerilemesi ihtimali göz önüne alındığında, 1945 sonrası düzenin sona ermesiyle birlikte, Avrupalıların nükleer caydırıcılığa ilişkin karar konusunda ABD’yi yetkili kılamayacakları aşikar. Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre bu nedenle, iki nükleer Avrupa gücü olan Fransa ve İngiltere'nin nükleer kapasitelerine dayalı “entegre bir Avrupa nükleer caydırıcılığına” değinilmeye başlandı. Macron'un konuyla ilgili bu ayın 27'sinde bir konuşma yapması bekleniyor.

Finansman konusu, Fransa ve Almanya arasındaki en önemli anlaşmazlık noktalarından biri olarak kabul ediliyor. Bu bağlamda, Berlin'in yeniden silahlanmaya ayırdığı kaynaklar, Almanya'nın kendi sanayisini tercih ederek, tek taraflı hareket edeceğinden korkan Fransa'da endişe yaratıyor.

Finansman konusu, Fransa ve Almanya arasındaki en önemli anlaşmazlık noktalarından biri olarak kabul ediliyor. Bu bağlamda, Berlin'in yeniden silahlanmaya ayırdığı kaynaklar Fransa'da endişe yaratıyor

Paris, iki ülke arasındaki tarihin ağırlığı nedeniyle aşırı temkinli davranırken, Merz “Avrupa'da büyük güç politikası Almanya için bir seçenek değil” diye vurguluyor. Ancak en önemli husus, Birlik içinde veya “istekli devletler grubu” arasında ortak bir savunma vizyonunun geliştirilmesidir. İşte Fransa, Almanya ve Belçika tarafından ortaya atılan, ancak bazı İskandinav ülkeleri ve Macaristan tarafından çekincelerle karşılanan “sağlam bir çekirdek” oluşturma önerisi burada öne çıkıyor.

dferft
Alman askerleri, 18 Ocak'ta Grönland'ın Nuuk kentinden kalkan bir uçağa biniyor (AFP)

İngiltere Başbakanı Keir Starmer'ın da Münih Güvenlik Konferansı sırasında “Avrupa NATO'su” fikrini ortaya attığını belirtmekte fayda var. Bu nedenle, İngiltere’nin AB'den ayrılmasına rağmen, ABD'den ayrışma daha belirgin hale gelirse, bazı Avrupa ülkeleri ile İngiltere arasında bir savunma ittifakı uzak ihtimal değil. Zira ABD’den ayrışma Avrupalıların bölünme lüksünden kaçınmasını gerektiriyor. Avrupa'nın ancak üye devletlerinin geçmişe göre daha yakın olarak bir arada durmasıyla hayatta kalabileceği açık ve net.

Yukarıda zikredilenlere ilave olarak, Amerikan nükleer caydırıcılığını Fransız gücüne dayalı bağımsız bir Avrupa nükleer caydırıcılığıyla değiştirmekte tereddüt eden Almanya, örtük olarak bu gücün ve Fransa'nın BM Güvenlik Konseyi'ndeki daimi koltuğunun paylaşımını talep ediyor gibi görünüyor. Dolayısıyla, Charles de Gaulle ve Konrad Adenauer arasındaki büyük uzlaşmadan bu yana ortak modern tarihlerine rağmen, bu iki Avrupa gücü arasında zorlu bir geçmişin hayaleti hâlâ varlığını koruyor.

Sonuç olarak, birikmiş anlaşmazlıklar, Fransız-Alman motorunu engelliyor ve AB içindeki karar alma süreçlerini tehdit ediyor. AB içinde karşıt blokların oluşması veya federalizmin aceleyle gündeme getirilmesi sihirli çözümler değildir. En iyi yol, tarihsel uygulamada olduğu gibi, kademeli ilerleme, aşamalı kazanımlar ve siyasi irade yoluyla uzlaşma arayışında olmaktır. Şüphesiz, 2027 cumhurbaşkanlığı seçimlerinden bir yıl önce Fransa'nın içinde bulunduğu “geçiş” durumu ve Almanya'nın Avrupa bağımsızlığı konusundaki tereddüdü, kısa vadede Avrupa'nın yeniden canlanması için elverişli faktörler değildir.

*Bu analiz Şarku'l Avsat tarafından Londra merkezli al Majalla dergisinden çevrilmiştir.


İran: ABD’nin herhangi bir saldırısı, hatta sınırlı saldırıları bile ‘saldırganlık’ olarak kabul edilecek

Tahran’da ABD karşıtı bir duvar resminin önünden geçen İran askeri (EPA)
Tahran’da ABD karşıtı bir duvar resminin önünden geçen İran askeri (EPA)
TT

İran: ABD’nin herhangi bir saldırısı, hatta sınırlı saldırıları bile ‘saldırganlık’ olarak kabul edilecek

Tahran’da ABD karşıtı bir duvar resminin önünden geçen İran askeri (EPA)
Tahran’da ABD karşıtı bir duvar resminin önünden geçen İran askeri (EPA)

İran bugün yaptığı açıklamada, ABD’den gelecek herhangi bir saldırının -sınırlı hava harekâtı dahil- ‘saldırganlık’ olarak değerlendirileceğini ve buna karşılık verileceğini duyurdu. Açıklama, ABD Başkanı Donald Trump’ın böyle bir ihtimali değerlendirdiğini söylemesinin ardından geldi.

İran Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü İsmail Bekayi, haftalık basın toplantısında yaptığı açıklamada, “Sınırlı bir saldırı ile ilgili soruya gelince; sınırlı saldırı diye bir şey yoktur. Her türlü saldırı, saldırganlık olarak kabul edilecektir” dedi.

Bekayi, “Her ülke, meşru müdafaa hakkına dayanarak saldırıya güçlü bir şekilde karşılık verir; biz de bunu yapacağız” ifadesini kullandı.

Bekayi’ye yöneltilen soru, Trump’ın cuma günü yaptığı ve Umman arabuluculuğunda süren müzakerelerde anlaşma sağlanamaması halinde Tahran’a sınırlı bir saldırı düzenlemeyi ‘değerlendirdiğini’ belirttiği açıklamasına atıfta bulunuyordu.

Taraflar, şubat ayı başında Umman arabuluculuğunda dolaylı görüşmelere yeniden başlamış; şimdiye kadar Maskat ve Cenevre’de iki tur müzakere gerçekleştirmişti. Umman Dışişleri Bakanı Bedr bin Hamed el-Busaidi, üçüncü turun perşembe günü Cenevre’de yapılacağını doğruladı.

İran heyetine başkanlık eden Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi ise dün yaptığı açıklamada, Tahran ile Washington arasında diplomatik bir uzlaşıya varılması için ‘iyi bir fırsat’ bulunduğunu söyledi.

Arakçi, ABD merkezli CBS televizyonuna verdiği röportajda, “Hâlâ herkes için fayda sağlayacak diplomatik bir çözüme ulaşma konusunda iyi bir fırsatımız olduğunu düşünüyorum” dedi. Müzakerecilerin bu ay gerçekleştirilen iki tur görüşmenin ardından ‘anlaşmanın unsurları ve taslak metni üzerinde çalıştıklarını’ belirten Arakçi, buna karşın ülkesinin uranyum zenginleştirme hakkından vazgeçmeyeceğini vurguladı.

Washington ile temel anlaşmazlık noktalarından biri olan bu konuda Arakçi, “Egemen bir ülke olarak bu alanda kendi kararımızı verme hakkına sahibiz” diye konuştu.

Tahran ile Washington arasındaki görüşmeler, ABD Başkanı Donald Trump’ın İran’a yönelik askeri seçenekleri gündeme getirdiği bir ortamda yeniden başlamıştı. Trump önce İran’daki protestolara yönelik kanlı müdahaleleri gerekçe göstermiş, daha sonra ise özellikle nükleer program konusunda anlaşmaya varılamaması halinde askeri adım atılabileceği uyarısında bulunmuştu.

Diplomatik sürece paralel olarak ABD, Ortadoğu’daki askeri varlığını da artırdı. Washington yönetimi bölgeye iki uçak gemisi gönderirken, savaş uçakları, askeri nakliye uçakları ve havada yakıt ikmali yapabilen tanker uçaklardan oluşan filoları da konuşlandırdı.

ffvbf
Arap Denizi’ndeki ABD uçak gemisi USS Abraham Lincoln (AFP)

ABD’nin müzakere heyetine başkanlık eden Özel Temsilci Steve Witkoff cumartesi günü yaptığı basın açıklamasında, Başkan Donald Trump’ın İran’ın ABD’nin askeri yığınağı karşısında neden ‘teslim olmadığını’ sorguladığını söyledi.

Bu açıklamaya yanıt veren Bekayi ise teslimiyetin İranlıların karakterinde olmadığını belirterek, ülkelerinin tarihi boyunca böyle bir tutum sergilemediğini ifade etti.


Kallas, İran sorununa ‘diplomatik çözüm’ çağrısında bulundu: Başka bir savaş istemiyoruz

Avrupa Birliği (AB) Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Kaja Kallas, AB dışişleri bakanları toplantısı öncesinde Brüksel’de basın mensuplarına açıklamalarda bulundu. (AP)
Avrupa Birliği (AB) Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Kaja Kallas, AB dışişleri bakanları toplantısı öncesinde Brüksel’de basın mensuplarına açıklamalarda bulundu. (AP)
TT

Kallas, İran sorununa ‘diplomatik çözüm’ çağrısında bulundu: Başka bir savaş istemiyoruz

Avrupa Birliği (AB) Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Kaja Kallas, AB dışişleri bakanları toplantısı öncesinde Brüksel’de basın mensuplarına açıklamalarda bulundu. (AP)
Avrupa Birliği (AB) Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Kaja Kallas, AB dışişleri bakanları toplantısı öncesinde Brüksel’de basın mensuplarına açıklamalarda bulundu. (AP)

Avrupa Birliği (AB) Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Kaja Kallas bugün, İran ile ABD arasında beklenen görüşmeler öncesinde, Tahran dosyası için ‘diplomatik bir çözüm’ çağrısında bulundu. Bu açıklama, ABD Başkanı Donald Trump’ın Tahran’ı askeri müdahalelerle tehdit ettiği bir döneme denk geldi.

Kallas, AB üyesi ülkelerin dışişleri bakanları toplantısı öncesinde yaptığı açıklamada, “Bu bölgede bir başka savaşa ihtiyacımız yok; zaten çok sayıda savaş var” dedi.

Şarku’l Avsat’ın AFP’den aktardığına göre Kallas, “İran şimdiye kadarki en zayıf dönemini yaşıyor. Bu zamanı diplomatik bir çözüm bulmak için değerlendirmeliyiz” ifadelerini kullandı.

Öte yandan Umman Dışişleri Bakanı Bedr el-Busaidi dün, ABD ile İran arasındaki yeni müzakere turunun önümüzdeki perşembe günü Cenevre’de yapılacağını duyurdu. Busaidi, müzakereler için ‘ekstra çaba göstermeye yönelik olumlu bir ivme’ olduğunu da belirtti.

ABD, İran’dan uranyum zenginleştirme stokundan vazgeçmesini, Washington’a göre nükleer bomba yapımında kullanılabilecek bu stokların imhasını, Ortadoğu’daki silahlı gruplara desteğini durdurmasını ve füze programına kısıtlamalar getirilmesini talep ediyor.

İran ise nükleer programının barışçıl olduğunu vurguluyor, ancak yaptırımların kaldırılması karşılığında bazı sınırlamaları kabul etmeye hazır olduğunu söylüyor. Tahran, nükleer konuyu füze programı veya silahlı gruplara destek gibi diğer meselelerle ilişkilendirmeyi ise reddediyor.