Şarku'l Avsat, Suriye hükümet ile muhalefetinin heyetleri tarafından sunulan belgeleri ve Suriye Anayasa Komitesi toplantılarında yaptıkları değişiklikleri yayınlıyor: Rejime karşı tahrik vatana ihanettir

Cenevre'de Suriye hükümeti ve  muhalefetinin sunduğu belgeler
Cenevre'de Suriye hükümeti ve muhalefetinin sunduğu belgeler
TT

Şarku'l Avsat, Suriye hükümet ile muhalefetinin heyetleri tarafından sunulan belgeleri ve Suriye Anayasa Komitesi toplantılarında yaptıkları değişiklikleri yayınlıyor: Rejime karşı tahrik vatana ihanettir

Cenevre'de Suriye hükümeti ve  muhalefetinin sunduğu belgeler
Cenevre'de Suriye hükümeti ve muhalefetinin sunduğu belgeler

“Sen benim ne dostum ne de kardeşimsin, sadece bir meslektaşımsın…”
Bu sözler, Cenevre’de dün akşam sona eren Suriye Anayasa Komisyonu toplantısında Şam’dan gelen heyet üyelerinden biri tarafından ‘karşı taraf’ heyetine sarf edildi.
Şarku’l Avsat’ın ulaştığı ve okuyucularına aktardığı bu sözlü ve yazılı açıklamalar, toplantılarda katılımcılar arasındaki uçurumun derinliğinin ne denli büyük olduğunu ortaya koydu. Suriye Anayasa Komitesi’nin Suriye rejimini temsil eden Eş Başkanı Ahmed Kuzbari tarafından sunulan bir belgede, “Siyasi sistemin ihlal edilmesi, güç kullanılması, siyasi sistemin tehdit edilmesi, ona karşı kışkırtıcılık yapılması ya da devlet topraklarında saldırganlığın teşvik edilmesi, düşman taraflarla iletişim kurulması ve herhangi bir yabancı tarafla ülkenin ulusal çıkarlarına zarar verecek şekilde muhatap olunması vatana ihanettir ve cezalandırılır” ifadeleri yer aldı.
Başka bir belgede şu ifadeler yer aldı:
“Yasaya göre toplumun birliğini ve güvenliğini baltalayan ulussuz kimliklerin kurulmasını isteyenler suçludur. Anayasa, kültürel çeşitliliği ulusal birlik çerçevesinde korur.  Orduya zarar vermek, kanunla cezalandırılabilir bir suçtur.”

Birleşmiş Milletler (BM) Suriye Özel Temsilcisi Geir O. Pedersen
Suriye Anayasa Komitesi toplantılarının yedinci turu Cuma günü sona ererken Suriye Özel Temsilcisi Geir O. Pedersen’in Şam heyetinin Mayıs ayı sonlarında gerçekleşmesini istediğini açıladığı sekizinci turun yapılacağı tarih ile ilgili bir duyuru yapılmadı.
Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin'in Suriye Özel Temsilcisi Aleksandr Lavrentyev, ABD Dışişleri Bakanlığının Suriye, Ürdün ve Lübnan ile ilişkilerden sorumlu Yakın Doğu İşleri Müsteşar Yardımcılığına Ethan Goldrich, Türkiye Dışişleri Bakan Yardımcısı Sedat Önal ve diğer Batılı yetkililer, BM Güvenlik Konseyi’nin, toplantıların ‘Suriye'nin liderliğinde’ yapılmasını şart koşan 2254 sayılı kararı çerçevesinde gerçekleştirilen Anayasa Komitesi’nin çalışmalarına eşlik ettiler.
Her zaman olduğu gibi basın toplantı yapmaktan kaçınan Pedersen, yaptığı açıklamada, Anayasa Komitesi üyeleri, toplantıların ilk dört günü ‘devlet yönetiminin esasları’, ‘devletin kimliği’, ‘ülkenin sembolleri’ ve ‘devlet makamlarının yapısı ve işlevi’ ile ilgili anayasal ilkeleri tartıştığını aktardı.
Toplantıların beşinci günü, yedinci tur öncesi yapılan bir anlaşma çerçevesinde heyetlerin son dört gün içinde yaptıkları tartışmaların içeriğine ilişkin incelemelerini sunması bekleniyordu. Pedersen'in açıklamasında, “Tüm heyetler, sunulan metinlerin bazılarında en azından bir takım değişiklikler yaptılar. Bu somut değişikliklerin bir kısmı, tartışmaların içeriğini tersine çevirme ve taraflar arasındaki anlaşmazlıkları azaltmaya yönelik bir gelişme sağlarken, bazıları herhangi bir değişim sağlamadı” dedi.

Anlaşma ile ilgili
Esed rejiminin temsil eden heyetin önceki turlarda, Hadi el-Bahra başkanlığındaki Suriye Anayasa Komitesi’nin muhalefet heyeti ile ortak formülasyonlar oluşturmayı reddettiğinden turun beşinci günü ile ilgili ortaya çıkan düğüm, Pedersen’in Moskova, Şam ve diğer başkentler arasında belgelerin beşinci günde taraflar arasında değiş tokuş edilmesine ilişkin bir anlaşmaya varılana kadar mekik diplomasi gerçekleştirmesini gerektirdi. Bazıları bunu ortak metinlere ulaşılması olarak değerlendirirken Şam, Pedersen'in yedinci tur için taraflara davet mektubunu kendi anlayışına göre gönderdiği gibi sadece yazılı yorum olduğu şeklinde değerlendirdi.
Ne var ki yedinci turun ilk dört günü boyunca sunulan 4 belgeye cevaben 15 belge sunuldu. Şarku'l Avsat'ın ulaştığı bu belgeler, taraflar arasındaki uçurumun ne denli derin olduğunu ve sorunlu bir bakış açısı olan ‘karşı taraf’ perspektifini ortaya koydu.
Beşinci günden sonra ara verilen toplantıların sabah oturumları Kuzbari başkanlığındaki ikinci oturumda devam etti. Son dört günde ortaya koyulanlar ve önerilen değişiklik belgelerinin ele alındığı oturumlar 30 dakika sürdü.

Suriye Hükümeti Heyeti üyeleri, heyetin sunduğu belgeye yöneltilen eleştirilerin gerçekte devletin önde gelen isimlerin yargı karşısına çıkarılması için yapılan kabul edilemez eleştiriler olduğuna inandıklarını açık yüreklilikle dile getirdiler. Suriye Muhalefeti Heyeti üyeleri ise sunulan belgedeki değişikliklerin şekil çerçevesinde kaldığını, kavram ve terminoloji noktasında bir değişiklik olmadığı değerlendirmesinde bulundu. Suriye Hükümeti Heyeti’nin başkanı Kuzbari, sundukları belgelerde herhangi bir değişiklik yapmayacaklarını belirtti, ancak ‘belgelerin geri kalanını geliştirebilecekleri’ önerisinde bulundu.

Ülkenin sembolleri 
Hükümet Heyeti Başkanı Kuzbari belgelerden birinde şu ifadeleri kullandı:
“Heyetimiz, toplantının üçüncü gününde ülkenin sembolleri ilkesi konusunda yapılan tüm tartışmaları ve diğer tarafların bu konudaki önerilerini takip etti ve herhangi bir tartışma veya değişiklik önerisine ikna olmadı. Heyetimiz, kendisi tarafından sunulan yukarıda geçen ilkeye bağlılığını aşağıdaki şekilde teyit eder. Suriye Arap Cumhuriyeti'nin sembolleri, üstün ulusal ve köklü kültürel değerleri temsil eder ve tarihini, mirasını ve birliğini ifade eder. Tamamı değişmezdir. Bunlar şu şekilde sıralanır:
1 - Suriye Arap Cumhuriyeti bayrağı üç renkten oluşur. Bunlar Kırmızı, beyaz ve siyah olup, üzerinde her biri beş köşeli yeşil iki yıldızı vardır. Bayrak dikdörtgen şeklindedir. Genişliği uzunluğunun üçte ikisi kadardır. Bayrağın uzunluğu boyunca eşit boyutlarda, üstü kırmızı, ortası beyaz ve altı siyah olan üç dikdörtgenden oluşur. İki yıldız, beyaz dikdörtgenin ortasında yer alır.
2 - Suriye Arap Cumhuriyeti'nin ulusal marşı Humat ed-Diyar’dır.
3- Suriye Arap Cumhuriyeti'nin resmi dili Arapçadır.
4 - Suriye Arap Cumhuriyeti'nin para birimi Suriye lirasıdır.
5 - Suriye Arap Cumhuriyeti'nin simgesi, pençelerinde Kufi yazısıyla (Suriye Arap Cumhuriyeti) yazılı kurdele tutan bir kartal tarafından kucaklanmış, üzerine Suriye Arap Cumhuriyeti'nin ulusal bayrağı bulunan bir Arap kalkanıdır. Alt kısımda iki başak bulunur. Kartal, kurdele ve iki başak altın renginde, kartalın kanatları, yazı ve çizgiler ise açık kahverengi renktedir.”
Suriye Anayasa Komitesi’nin muhalefet heyeti, ‘ülkenin sembolleri’ ile ilgili sunduğu belgede şu ifadelere yer verdi:
“Suriye bayrağı, tarihinde birkaç kez, ülkedeki olaylar veya değişimler nedeniyle bazı değişiklilerle ve tadilatlarla güncellendi. İlgililerin bakış açısında, bayrağın değiştirilmesini ya da tadil edilmesini yahut tarihi olayların bağlamıyla ilgili bir nedenle yerine başka bir bayrağın kullanılması gerekti. Anayasa, ruhu olan bir metin olduğundan doğduğu ve yaşadığı gerçeklikten türer. Çünkü anayasa ile gerçeklik arasında karşılıklı bir etki ilişkisi vardır. Bu, siyasi gerçekliğin yazılı metinler üzerindeki etkisinde temsil edilen diyalektik bir ilişkidir. Anayasa metinleri, siyasi gelişmelere ve gerçekliğin gereklerine uyarlanmalıdır.  Suriye'de artık milyonlarca Suriyeli tarafından benimsenen iki bayrağımız var.  Suriyelilerin bir bölümü, 22 Şubat 1932 tarihli bağımsızlık bayrağının kendisini temsil ettiğine, diğer bölümü ise eski Mısır Cumhurbaşkanı Cemal Abdunnasır tarafından kabul edilen 1 Ocak 1958 tarihli birlik bayrağının kendilerini temsil edildiğine inanıyor. Mart 2011 tarihinde barışçıl gösterilerle başlayan devrimin nasıl geliştiğini hepimiz biliyoruz. Bu olaylar ve koşullar, Suriye halkının yarısından fazlasının bayrak değiştirme konusunu yeniden gündeme getirmesi için bir neden olmayı hak ediyor. Şöyle bir geriye dönüp Suriye’de kabul edilen anayasaların bağlamlarına baktığımızda, bayrağın, ulusal simgenin ve marşın özel bir yasayla açıklandığını ve bu yasaya dayandığını görüyoruz.

1950 Anayasası’nın 6. maddesinde, Suriye Arap Cumhuriyeti’nin ulusal simgesi ve marşının kanunla sabit olduğuna işaret edilirken 1973 Anayasası’nın 6. maddesinde, devletin bayrağı, simgesi, marşı ve her biri için özel hükümlerin kanunla belirtildiği ifade edilir. Bu çerçevede, halkımızı ilgilendiren bir konu rapordan çıkarılmıştır. Bu da ülkenin sembolleri kararının nispeten ileriki bir döneme ertelenmesini gerektiren bir durumdur. Bu durum, bayrak, marş, simge ve diğer tüm semboller için geçerlidir. Değişim gerektiren tarihi bir dönemden geçiyoruz. Tarihi ve gerçekçi olan hiçbir anayasa aynı kalmaz, aksine ilk olarak kabul edildiği toplumsal sözleşmenin koşulları değiştiğinde de o da değişir.”

Devletin kimliği
Suriye Hükümeti Heyeti’nin belgesinde devletin kimliği ilkesi ile ilgili olarak şunlar yazılıydı:
“Heyetimiz, anayasal anlamda devletin kimliği adında bağımsız bir ilkenin olduğuna değil, anayasada devletin kimliğini yansıtan ilke veya ilkeler olduğuna inanıyor. Ancak yapılan öneriler ve tartışmalar çerçevesinde değişen vizyonumuzu aşağıda sunuyoruz:
1 - Araplık, bölgedeki tüm halkların temeli, tarihi kökeni ve kolektif kimliğidir. Suriye Arap Cumhuriyeti'nin tüm vatandaşları için kültürel, sosyal, medeni ve insani açıdan birleştirici çerçevedir. Bir çıkar veya hedef tarafından yönetilen bir seçim değil, ırk, din, mezhep, dil veya çıkarla sınırlı olmaktan daha geniş bir mensubiyettir.
2 - Arapça, Suriye Arap Cumhuriyeti'nin resmi dilidir. Devlet, başta eğitim, öğretim, kültür ve medya kurumları olmak üzere tüm kurumlarıyla, ulusal kimliğinin temellerinden biri olarak Arapçanın güçlendirilmesini ve pekiştirilmesini garanti eder.
3 - Suriye halkı, çeşitli sosyal dokularıyla Arap ulusunun ayrılmaz bir parçasıdır. Devletleri parçalamayı amaçlayan tüm sömürgeci, ayrılıkçı ve terörist projelere karşı Araplığıyla, ulusuyla ve tarih boyu süregelen medeniyetiyle gurur duyuyor.
4 - Yasa, toplumun birliğini ve güvenliğini etkileyen ulussuz kimliklerin kalıcı olması çağrısında bulunan herkesi suçlu sayar. Anayasa, kültürel çeşitliliği ulusal birlik çerçevesinde korur.

Yönetimin temelleri ilkesi
Suriye Anayasa Komitesi muhalefet heyeti, Pazartesi günü ‘Yönetim Sisteminin Temelleri’ başlıklı bir belge sundu. Belgede, Suriye’nin ‘hukukun üstünlüğüne, insan onuruna ve halkın iradesine saygı duyan, özgür, adil ve dayanışmacı bir toplum inşa etmeye tam bağlı bir cumhuriyet’ olması önerisinde bulunuldu. Belgede, “İktidar, Anayasa’da yer alan oylama yoluyla halk tarafından belirlenir. Böylece halkın, siyasi çoğulculuk ve iktidarın barışçıl bir şekilde geçişi çerçevesinde, ulusal ve yerel düzeylerde, kendi adına iktidara kimin geleceğini seçme iradesini özgürce ve demokratik bir şekilde ifade etmesine olanak sağlanır. Siyasi partiler, siyasi çoğulculuğu ifade eder. Halk iradesinin oluşumuna ve ifadesine katkıda bulunur. Siyasi katılımın önemli bir aracıdır. Siyasi partiler, Anayasa hükümlerine aykırı olmayacak şekilde çalışmalarını düzenleyen kanunlar çerçevesinde kurulur ve özgürce faaliyet gösterirler” denildi.
Kuzbari, karşı belgede şunları kaydetti:
“Karşı tarafın, Yönetim Sisteminin Temelleri adıyla sunduğu belge, anayasal bir ilke oluşturmuyor. Heyetimiz bunu toplantılarda açıkça belirtti.  Bu madde için aşağıdaki değiştirilmiş vizyonu anayasal değil, kavramsal bir bakış açısıyla sunuyoruz:
Anayasa, ülkedeki siyasi yönetim sistemini, herhangi bir şekilde ihlal edilmekten korur. Siyasi sistemin ihlal edilmesi, güç kullanılması, siyasi sistemin tehdit edilmesi, ona karşı kışkırtıcılık yapılması ya da devlet topraklarında saldırganlığın teşvik edilmesi, düşman taraflarla iletişim kurulması ve herhangi bir yabancı tarafla ülkenin ulusal çıkarlara zarar verecek şekilde muhatap olunması vatana ihanettir ve cezalandırılır. Devlete, kurumlarına ve ordusuna sadakat her vatandaşın görevidir.  Dışarıdan devlete yönelik yapılan her türlü zorbalık, prestijini ya da rolünü zedelemek veya zayıflatmak amacıyla devlet kurumlarının yapısını değiştirmeye çalışmak suçtur. Siyasi partiler siyasi çoğulculuğu ifade eder ve halk iradesinin oluşumuna katkıda bulunur ve lisanslı partiler dışında herhangi bir siyasi faaliyet kanunen yasaklanmıştır. Siyasi partilerin ve kuruluşların kuruluşu ve finansmanı, ulusal yasa ve yönetmeliklere tabidir. Dinci, mezhepçi, bölgesel, etnik veya dışa bağlı hiçbir parti, kuruluş veya grup oluşturulamaz.”
Hükümet heyeti, ‘devlet makamlarının yapısı ve işlevi’ üzerine başka bir belgeye yanıt olarak şu belgeyi yayınladı:
“‘Devlet makamlarının yapısı ve işlevi’ ifadesi bir ilke değil, genel bir başlıktır. Yasama, yürütme ve yargı mercilerinin görev ve işleyişleri ile bunlardan kaynaklanan kurum ve kuruluşların net bir tanımı yapılmadan bundan söz edilemez.”

Gerginlik ve sakinlik
Rusya, ABD, bölge ve Batı ülkelerinin temsilcilerinin katılımıyla yapılan toplantılar sırasında herhangi bir tartışma olmasa da atmosfere, sakinlik ile gerginlik arasında gidip gelen bir hava takimdi. Suriye hükümeti heyeti açıkça dostluk ve kardeşlik gibi bir yakınlaşmayı reddederken toplantılardaki ilerlemeyi nihai tekliflere dönüştürmek için henüz bir ivme olmasa da daha fazla konunun el alınması ve fikirlerin geliştirilmesi çağrıları yapıldı.
BM Suriye Özel Temsilcisi Pedersen, tartışma, diyalog ve fikirlerin dinlenmesi konusunda daha büyük bir iştah olduğunu fark ederek, ‘oturumların sonunda başlangıçtan daha iyimser bir hava olduğunu’ düşündüğünü belirtti. Ancak iki tarafın halen bir birine uzak konumlarda olduğunu ve Anayasa Komitesi’nin çalışmalarını düzenleyen standartlar belgesi ve usul kuralları çerçevesinde uzlaşıya varmak için gereken diyalog ruhunun tartışmalardaki ilerlemeye rağmen hala yakalanamadığının altını çizdi. Pedersen, Suriye Anayasa Komitesi’nin eş başkanları Kuzbari ve Bahra ile görüştükten sonra Mayıs ayında bir sonraki turun tarihini belirlemeye çalışacağını ve 7 turdan sonra sürecin gidişatını iyileştirmek ve daha pratik öneriler geliştirmek için yeniden bir değerlendirme yapmak üzere hükümet ve muhalefet heyetleri ile iletişime geçeceğini söyledi.
Pedersen'e göre Suriye Anayasa Komitesi’nin çalışmalarına başlatılmasının üzerinden iki buçuk yıl geçtikten sonra artık, çalışmalarında kararlılığı somutlaştırması ve komitenin halkın oylayacağı bir anayasa reformu hazırlama görevi konusunda önemli ölçüde ilerleme kaydetmeye başlaması gerekiyor.



Suriye’deki yabancı askeri üslere ne olacak?

Suriye'deki Türk askeri varlığı, Şam'ın stratejik bir müttefiki sayılan Ankara'nın nüfuzunun boyutuna ve bu varlığın niteliğine dair soru işaretlerini beraberinde getiriyor (AFP)
Suriye'deki Türk askeri varlığı, Şam'ın stratejik bir müttefiki sayılan Ankara'nın nüfuzunun boyutuna ve bu varlığın niteliğine dair soru işaretlerini beraberinde getiriyor (AFP)
TT

Suriye’deki yabancı askeri üslere ne olacak?

Suriye'deki Türk askeri varlığı, Şam'ın stratejik bir müttefiki sayılan Ankara'nın nüfuzunun boyutuna ve bu varlığın niteliğine dair soru işaretlerini beraberinde getiriyor (AFP)
Suriye'deki Türk askeri varlığı, Şam'ın stratejik bir müttefiki sayılan Ankara'nın nüfuzunun boyutuna ve bu varlığın niteliğine dair soru işaretlerini beraberinde getiriyor (AFP)

İsmail Derviş

Suriye toprakları, Beşşar Esed rejiminin devrilmesinden önceki yıllarda bölgedeki muhtelif orduların cirit attığı bir alana dönüşmüştü. Bu süreçte sahada dört ana güç konuşlanmıştı. Bunlar, Uluslararası Koalisyon Güçleri çatısı altında ABD, düşen rejime destek vermek için gelen Rusya, yine rejimi desteklemek amacıyla on binlerce unsurunu gönderen İran ve muhalefeti desteklemek, rejimin sınır bölgelerini istila etmesini engellemek ile milli güvenliğini korumak üzere Suriye'nin kuzeyine yerleşen Türkiye’ydi.

Ancak 8 Aralık 2024 tarihi Suriye tarihinin seyrini değiştirdi. Esed rejiminin düşmesinin hemen ardından İranlı milisler Suriye topraklarından kayboldu. Binlercesi kaçarken geride kalanlar ise ülkeden ayrılmak için fırsat kollayarak gözlerden uzaklaştı. Bundan aylar sonra, Şam ile Washington arasındaki ilişkilerin güçlenmesine paralel olarak Amerikan askerlerinin kademeli çekilme süreci başladı. Nitekim Suriye, ABD'ye düşman ülkeler arasında sınıflandırılırken, Ortadoğu'daki müttefiklerinden biri haline geldi.

Rusya'ya gelince; Şam ile siyasi ilişkilerini güçlendirmesiyle eş zamanlı olarak Suriye sahilindeki iki askeri üssünü muhafaza etti. Türkiye'nin nüfuzu ise çok daha büyük bir oranda arttı. Öyle ki ABD Başkanı Donald Trump, bunu birçok kez farklı mecralarda “Cumhurbaşkanı Erdoğan, Suriye'de kazandı” diyerek ilan etti.

Rusya’nın Suriye’deki askeri üsleri ve akıbetlerinin netleşmesi

Bugün, eski rejimin devrilmesinin üzerinden bir buçuk yılı aşkın bir süre geçmişken, Suriye'de İran'ın veya ABD'nin herhangi bir askeri varlığı kalmamış bulunuyor.Şarku’l Avsat’ın  Şam, Suriye'nin resmi haber ajansı SANA'dan aktardığı habere göre Moskova ile Rusya’nın ülkenin kıyı kesimlerindeki varlığının yeniden düzenlenmesi sürecini başlatacak bir mutabakat zaptına ulaştı. Suriye Dışişleri Bakanlığı'ndan aktarılan bilgilere göre başta Hmeymim Hava Üssü ve Tartus Limanı'ndaki dördüncü ticari rıhtım olmak üzere sivil nitelikteki tesislerin yönetimi Suriye devleti tarafından üstlenilecek ve böylece bu tesisler kademeli olarak sivil yönetim sistemine dahil edilecek.

Dışişleri Bakanlığı, “Askeri nitelikteki üsler ve tesislere gelince, Suriye ve Rus tarafları mutabakat uyarınca bunların işlevinin yeniden tanımlanması hususunda anlaştı. Buna göre söz konusu noktalar, karşılıklı çıkarları koruyan yeni düzenlemeler çerçevesinde askeri üs olmaktan çıkarak ortak eğitim ve rehabilitasyon merkezlerine dönüştürülüyor” ifadelerini kullandı. Mutabakat zaptı, dönüşüm sürecinin tamamlanması için üç ayı geçmeyen bir zaman sınırı belirliyor. Ardından bu yeni düzenlemeler yürürlüğe giriyor. Yaklaşık 18 ay önce başlayan müzakerelerden bu yana en göze çarpan adım sayılan bu hamle, Suriye-Rusya ilişkilerinde farklı bir dönemin kapısını aralıyor. Bu mutabakat, söz konusu ilişkileri dönemin şartlarına uygun şekilde Rusya’nın Suriye’deki varlığının niteliğini yeniden düzenleyen ve iki ülke arasındaki münasebetleri karşılıklı çıkarlar temelinde sürdüren yeni bir aşamaya taşıyor. Bu anlaşmayla birlikte Rusya’nın Suriye'deki varlığı resmi olarak düzen altına alınırken Şam’ın stratejik bir müttefiki sayılan Ankara’nın nüfuzunun boyutuna ve bu varlığın niteliğine dair soru işaretlerini beraberinde getiren Türk askeri varlığı ise varlığını sürdürüyor.

Türkiye’nin Suriye'deki askeri varlığının sebebi

Askeri analist Nevvar Şaban, yaptığı değerlendirmede “Suriye'deki Türk üslerinin geleceğiyle ilgili olarak öncelikle bu üslerin kurulduğu bağlama bakmak gerekir. Söz konusu üsler, o dönemde Fırat Kalkanı Harekat Operasyon Odası ile iş birliği ve koordinasyon halinde, Türk milli güvenliğine yönelik tehditlerle mücadele etmeyi hedefleyen bir güvenlik harekatı kapsamında kuruldu. Daha sonra bu üslerin konuşlanması genişleyerek bölgenin istikrarı, ister hücre yapılanmaları ister başka şekillerde olsun bölgeden kaynaklanabilecek her türlü güvenlik tehdidinin önlenmesi ve kurtarma süreciyle eş zamanlı olarak Suriye tarafından Türkiye tarafına doğru sınırın denetim altına alınmasıyla bağdaşır hale geldi” ifadelerini kullandı.

Şaban sözlerine şöyle devam etti:

“Şu an sorulması gereken soru şu: Bu bölgeler üzerindeki tehdit ortadan kalktı mı? Bölge halen kırılganlığını koruyor. Suriye'deki güvenlik tehditleri ise çok boyutlu ve karmaşık. Nitekim sınır ötesi terör hücreleri var. Suriye Demokratik Güçleri (SDG) içerisinde anlaşmayı halen reddeden ve tehlike oluşturabilecek bir kesim bulunuyor, ayrıca uyuşturucu ticareti de mevcut. Dolayısıyla bölge halen güvenlik odaklı bir nitelik taşıyor. Bu bakımdan, Ankara'nın perspektifinden bakıldığında bölgede askeri üsler şeklinde varlık göstermek halen bir dereceye kadar gereklilik arz ediyor ve Suriye'nin bu bölgelerindeki istikrarın korunmasında fayda sağlıyor."

Güvenlik ortamı Türk çekilmesine izin veriyor mu?

Şaban açıklamalarını şöyle sürdürdü:

“Güvenlik ortamının henüz bir çekilme için elverişli hale gelmediğini düşünüyorum. Ancak güvenlik ortamı istikrara kavuşur, Türkiye'nin perspektifindeki koşullar ve kaygılar ortadan kalkar ve Suriye'nin güvenlik kapasitesi güçlenirse; işte o zaman bu askeri varlığa gerek kalmayacaktır. Zira bu varlık maliyetlidir ve dolayısıyla bir çekilme gerçekleşebilir. Şu an için, güvenlik durumunun çoğu unsurunda belirgin bir iyileşme olmasına rağmen, Türk tarafını bu askeri varlığı çekmeye sevk edecek ideal bir güvenlik ortamının oluştuğunu görmüyorum. Türk tarafının önümüzdeki aşamalarda bu varlığı azaltılabilir, ancak bu durum, Türk tarafının Suriye hükümetiyle koordinasyon sağladıktan sonra tamamen çekilmesine imkan tanıyacak eksiksiz bir güvenlik durumuna ve istikrarlı bir güvenlik ortamına ulaşılmasına bağlı kalmayı sürdürmektedir."

Adana Anlaşması ve Türkiye’nin Suriye’deki askeri varlığının hukuki zemini

Siyaset araştırmacısı Yaser el-İyade ise konuya ilişkin değerlendirmesinde, “Suriye hükümeti mevcut durumda; Suriye'de henüz tam bir istikrarın sağlanamamış olması nedeniyle ülkede yaşanan istikrarsızlıktan ötürü bu tür üslerin kaldırılmasını Türk tarafıyla konuşmak veya müzakere etmek için henüz erken olduğu görüşünü taşıyor. Zira her iki ülke de kendilerini halen gizlice faaliyet gösteren ve Suriye ya da Türk topraklarında her an terör eylemleriyle ortaya çıkabilecek terör örgütlerinin hedefinde görüyor. Aynı şekilde, projeleri Suriye, Türkiye ve diğer bazı ülkelerin topraklarını kapsayan ayrılıkçı örgütler şeklindeki ortak bir düşmanla karşı karşıya bulunuyorlar. Dolayısıyla iki tarafın da bu tür üslerin -en azından orta vadede- varlığını sürdürmesi gerektiği hususunda hemfikir olduğu söylenebilir. Bu noktada, Türk güvenlik varlığının Suriye topraklarındaki hukuki zeminini, iki taraf arasında 1998 yılında -yani 2011 Suriye Devrimi'nden ve ardından gelen güvenlik boşluğu ile Türkiye'ye komşu Suriye topraklarında muhtelif akımlardan askeri güçlerin belirmesinden önce- imzalanan Adana Anlaşması’nın oluşturduğunu belirtmek gerekir. Yaşanan bu süreç, Esad rejiminin çöküşünün ardından Türkiye'yi kendi milli güvenliğini ve gelecekteki çıkarlarını korumak adına üsler kurmaya mecbur bırakmıştır. Ankara da Suriye topraklarını kendi topraklarındaki güvenliğin anahtarı olan bir arka bahçe olarak değerlendiriyor.”

İyade, değerlendirmesinde şu ifadeleri kullandı:

“Ayrıca bu tür üslerin varlığının, bölgesel güvenlik ve istikrar durumuna bağlı olduğu gerçeğini de belirtmek gerekir. İsrail kaynaklı tehlikeler her iki ülkenin de ana gündem maddesini oluşturuyor. Özellikle Binyamin Netanyahu liderliğindeki mevcut İsrail hükümetinin uygulamaları, Suriye'nin güneyine yönelik günlük ve tekrarlanan saldırıları ve askeri birliklerinin 1974 tarihli Kuvvetlerin Ayrıştırılması Anlaşması uyarınca belirlenen ayrışma hatlarını ihlal etmesi, iki tarafın da bölgesel dengenin sütunu olarak görülen bu üslerin muhafaza edilmesi gerekliliği hususunda mutabık kalmasını sağlıyor. Netanyahu kampına yakın çevrelerden gelen ve 'İran'dan sonraki hedefin Türkiye olduğunu' iddia eden bazı açıklamalar ise durumu daha da karmaşıklaştırıyor. Bu durum, Türk tarafının olası bir çatışma anında İsrail ile mücadelesinin ön cephesi olarak değerlendirdiği bu üslere daha da sıkı sarılmasına yol açıyor.”


Hartum ve Sudan’ın kuzeyindeki iki şehre İHA saldırısı düzenlendi

Sudan ordusundan bir asker, Hartum’da savaş nedeniyle hasar görmüş evlerin arasından geçiyor. (Arşiv – Reuters)
Sudan ordusundan bir asker, Hartum’da savaş nedeniyle hasar görmüş evlerin arasından geçiyor. (Arşiv – Reuters)
TT

Hartum ve Sudan’ın kuzeyindeki iki şehre İHA saldırısı düzenlendi

Sudan ordusundan bir asker, Hartum’da savaş nedeniyle hasar görmüş evlerin arasından geçiyor. (Arşiv – Reuters)
Sudan ordusundan bir asker, Hartum’da savaş nedeniyle hasar görmüş evlerin arasından geçiyor. (Arşiv – Reuters)

Şarku’l Avsat’ın AFP muhabiri ve görgü tanıklarından aktardığına göre, Sudan’ın başkenti Hartum ve ülkenin kuzeyindeki iki kente bugün sabaha karşı insansız hava araçlarıyla (İHA) koordineli olduğu değerlendirilen bir saldırı düzenlendi. Saldırının, başkentte aylardır süren sakinliğin ardından gerçekleştiği bildirildi.

Hartum’u yerel saatle 05.00 sularında hedef alan İHA saldırısının ardından, Omdurman’ın kuzeyindeki bir askeri üsten uçaksavar atışlarının yapıldığı duyuldu. Görgü tanıkları, ordunun kontrolünde bulunan Atbara ve ed-Damir kentlerinde de İHA’ların görüldüğünü ve patlama seslerinin işitildiğini aktardı.


Hakan Fidan ile Abdulhamid ed-Dibeybe arasında Trablus’taki görüşmede Libya’daki resmi kurumların birleştirilmesi meselesi öne çıktı

UBH Başbakanı Abdulhamid ed-Dibeybe ve Dışişleri Bakanı Hakan Fidan dün, Libya'nın başkenti Tarablus'ta bir araya geldiler (Dubeybe'nin ofisi)
UBH Başbakanı Abdulhamid ed-Dibeybe ve Dışişleri Bakanı Hakan Fidan dün, Libya'nın başkenti Tarablus'ta bir araya geldiler (Dubeybe'nin ofisi)
TT

Hakan Fidan ile Abdulhamid ed-Dibeybe arasında Trablus’taki görüşmede Libya’daki resmi kurumların birleştirilmesi meselesi öne çıktı

UBH Başbakanı Abdulhamid ed-Dibeybe ve Dışişleri Bakanı Hakan Fidan dün, Libya'nın başkenti Tarablus'ta bir araya geldiler (Dubeybe'nin ofisi)
UBH Başbakanı Abdulhamid ed-Dibeybe ve Dışişleri Bakanı Hakan Fidan dün, Libya'nın başkenti Tarablus'ta bir araya geldiler (Dubeybe'nin ofisi)

Dışişleri Bakanı Hakan Fidan'ın Bingazi'yi de kapsayan iki günlük ziyareti çerçevesinde, Libya'nın batısındaki geçici Ulusal Birlik Hükümeti (UBH) Başbakanı Abdulhamid ed-Dibeybe'nin dün Libya'nın başkenti Tarablus'ta Fidan ile gerçekleştirdiği görüşmede, ülkenin resmi kurumlarının birleştirilmesi dosyası öne çıktı. Bu görüşmeler, ülkenin yıllardır süregelen siyasi ve askeri bölünme durumunu sona erdirmeye yönelik hızlanan siyasi ve diplomatik hareketliliğe tanık olduğu bir dönemde gerçekleşti.

UBH, ziyareti ‘iki ülke arasında ortak ilgi alanına giren bir dizi dosya üzerinde sürekli istişare ve koordinasyon’ çerçevesinde değerlendirdi. Görüşmeler, Libya krizine ilişkin, başında krizi çözmek için ortaya atılan Amerikan girişiminin geldiği hızlanan uluslararası ve bölgesel hareketlilik gölgesinde gerçekleşti.

Dibeybe-Fidan görüşmesi, bölgedeki durumdaki gelişmeleri ve bunların bölgesel güvenlik ile istikrar üzerindeki yansımaları üzerinde yoğunlaştı. Bunun yanı sıra Libya siyasi sürecindeki son gelişmeler ile ulusal kurumları birleştirme ve istikrarı güçlendirme çabalarını destekleme yolları da ele alındı.

UBH’nin açıklamasına göre görüşmede ayrıca, Libya ile Türkiye arasındaki iş birliği dosyaları ve bunları her iki ülkenin çıkarlarına hizmet edecek şekilde birçok alanda geliştirme yolları da ele alındı; ancak bu dosyaların niteliği veya görüşmelerin sonuçlarına ilişkin ek ayrıntı paylaşılmadı.

Fidan'ın ziyareti hem Tarablus'u hem de Bingazi'yi kapsaması nedeniyle özel bir önem taşıyor. Bu durum, Ankara'nın Libya’daki taraflarla temaslarının kapsamının genişlediğini yansıtıyor. Bu ziyaret, Ankara'nın ülkedeki siyasi ve kurumsal tabloyu yeniden düzenlemeye yönelik ortaya atılan girişimleri yakından takip ettiği bir dönemde gerçekleşti.

DERBTBH
Dibeybe ile Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın Ankara'da daha önce gerçekleştirdiği bir görüşmeden (Türkiye Cumhurbaşkanlığı)

Fidan’ın Bingazi'de, Türkiye’nin Libya'nın doğusundaki farklı güç merkezleriyle iletişimi güçlendirmeye yönelik çabaları çerçevesinde, bazı yetkililer ve askeri liderle görüşmeler gerçekleştirmesi bekleniyor.

Türk Anadolu Ajansı'nın bir Türk diplomatik kaynağa dayandırdığı haberde, Fidan’ın gündeminin, Libya siyasi sürecindeki mevcut gelişmelere ve ülkedeki istikrarın önemine ilişkin görüş alışverişinde bulunmaya, bunun yanı sıra ABD’nin girişimlerini ve Birleşmiş Milletlerin (BM) siyasi sürecini takip etmeye odaklandığı belirtildi.

G
Massad Boulos (AFP)

Türkiye’nin hamleleri, Libya sahnesi açısından hassas bir dönemde gerçekleşiyor. ABD Başkanı Donald Trump’ın Afrika'dan Sorumlu Kıdemli Danışmanı Massad Boulos'un öncülük ettiği ve sızdırılan bilgilere göre ülkedeki yürütme organının yeniden düzenlenmesini, Libya Ulusal Ordusu (LUO) Genel Komutan Yardımcısı Orgeneral Saddam Hafter'in Başkanlık Konseyi başkanlığını üstlenmesini, Dibeybe’nin ise başbakan olarak kalmaya devam etmesini öngören ABD girişimine ilişkin temaslar sürüyor.

Ankara, yıllardır Libya'daki farklı güç merkezleriyle, özellikle ülkenin doğusuyla ilişkiler kurma konusunda giderek artan bir açılıma imza atıyor. Bu durum, Trablus Savaşı (2019-2020) sırasındaki desteğinin Libya'nın batısındaki eski Ulusal Mutabakat Hükümeti (UMH) ile yakın ilişkiler kurmasının ardından yaşanıyor.

Türkiye’nin temaslarının Trablus'tan Bingazi'ye kayması, Libya dosyasında hareket alanını genişletme ve ilişkileri tek bir tarafla sınırlamama yönünde bir eğilimi yansıtıyor. Özellikle siyasi ve askeri tablonun karmaşıklaşması ve ülkenin doğusu ile batısındaki etkin güçleri sürece dahil etmeden bir çözüme ulaşmanın zorlaşması bu eğilimi güçlendiriyor.

FD B
Saddam Hafter (AFP)

Anadolu Ajansı'nın (AA) haberine göre bir diplomatik kaynak, Ankara’nın Libyalı yetkililerle diyaloğu ‘ülkenin batısı, doğusu ve güneyi arasında ayrım gözetmeden’ güçlendirmeye çalıştığını söyledi. Kaynağa göre iki ülkenin Doğu Akdeniz'deki hak ve ortak çıkarlarının ‘kazan-kazan’ ilkesi temelinde korunmasının önemi vurgulanıyor.

Türkiye'nin tutumu ayrıca, BM’nin Libya'da ‘adil, güvenilir ve şeffaf’ seçimler yapılmasını amaçlayan çabalarına verilen desteği de kapsıyor. Libyalı çeşitli taraflarla ve uluslararası toplumla iş birliği yaparak siyasi süreci ileriye taşıma vurgusu yapılıyor.

Öte yandan ekonomi dosyası, Türkiye’nin hamlelerinin başlıca boyutlarından birini oluşturuyor. Ankara, Libya ile enerji sektöründe karşılıklı fayda temelinde sürdürdüğü iş birliğini geliştirmek, yeni projeler uygulamak, bunun yanı sıra Türk şirketlerinin Libya'daki faaliyetlerinin güvenli ve sürdürülebilir bir şekilde sürmesini garanti altına almak istiyor.

Müteahhitlik sektörü, özellikle Libya'da Türk şirketlerinin dikkat çekici bir varlığına sahne oluyor. Ankara, Doğu Akdeniz bölgesinde stratejik bir konuma sahip olan Libya’da siyasi ve güvenlik varlığını pekiştirmesiyle eş zamanlı olarak ekonomik çıkarlarını korumaya ve genişletmeye çalışıyor.

Son haftalarda Türkiye'nin, her iki kampa mensup Libyalı siyasi, güvenlik ve askeri liderlerle temaslarının temposu arttı. Bu durum, Ankara'nın Libya dosyasına yaklaşımında dikkat çekici bir dönüşümü yansıtıyor ve önümüzdeki dönemde bu açılımın sınırlarına ve hedeflerine ilişkin sorular gündeme getiriyor.

Diğer taraftan UBH Savunma Bakanlığı Müsteşarı Abdusselam ez-Zubi ve Ulusal Güvenlik Danışmanı İbrahim ed-Dibeybe, İstihbarat Teşkilatı Başkanı İbrahim Kalın ve Dışişleri Bakanı Hakan Fidan'ın temsil ettiği Türk tarafıyla görüşmeler gerçekleştirdi.

Bu temaslar, Saddam Hafter'in Türkiye'ye gerçekleştirdiği ziyaretin üzerinden iki haftadan kısa bir süre sonra gerçekleşti. Hafter bu ziyarette Fidan ile bir araya gelerek, Libya'daki son gelişmeler ile bölgesel ve uluslararası meseleleri görüştü, iki ülke arasındaki stratejik ortaklığı güçlendirecek koordinasyonun sürdürülmesinin önemini vurguladı.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, 18 Nisan'da Antalya Diplomasi Forumu kapsamında Dibeybe'yi kabul etmişti. Bu görüşme, iki taraf arasında gerçekleştirilen en son üst düzey görüşme niteliği taşıyordu.

Türkiye’nin Trablus ile Bingazi arasında eş zamanlı hareketliliği, ikili temasların ötesinde anlamlar taşıyor. Bu hareketlilik, uluslararası ve bölgesel güçlerin Libya'daki siyasi ve askeri düzenlemelerin geleceğine ilişkin hesaplarını yeniden yaptığı bir dönemde gerçekleşiyor. Bu sırada Ankara, nüfuzunu ve çıkarlarını korumaya, olası gelecekteki herhangi bir çözümde etkin farklı taraflarla iletişim kanalları açmaya çalışıyor.