İsrail ordusu, Batı Şeria ve Gazze çevresindeki kuvvetlerini takviye ediyor

Bnei Brak operasyonunda dün akşam öldürülen Yaakov Şalom için cenaze töreni düzenlendi.  (AFP)
Bnei Brak operasyonunda dün akşam öldürülen Yaakov Şalom için cenaze töreni düzenlendi. (AFP)
TT

İsrail ordusu, Batı Şeria ve Gazze çevresindeki kuvvetlerini takviye ediyor

Bnei Brak operasyonunda dün akşam öldürülen Yaakov Şalom için cenaze töreni düzenlendi.  (AFP)
Bnei Brak operasyonunda dün akşam öldürülen Yaakov Şalom için cenaze töreni düzenlendi. (AFP)

Güvenlik İşleri için Küçültülmüş Bakanlar Kurulu (Kabinet), İsrail'de, ülkenin bazı bölgelerinde tanık olunan kanlı şiddet dalgasıyla yüzleşmek için sadece güvenlik çözümlerini değil, siyasi çözümler de aramanın gerekliliği konusunda seslerin yükselmeye başladığı bir dönemde Savunma Bakanı Benny Gantz tarafından hazırlanan bir planı onayladı.
İsrail ordusu komutanlarının katılımıyla dün gerçekleştirilen toplantıda son bir hafta içinde meydana gelen kurşunlama, araba ile çarpma ve bıçaklama olayları ele alındı. Söz konusu saldırı, üç eylemi gerçekleştiren dört Filistinlinin yanı sıra 11 sivil ve polisin ölümüne yol açtı.
Plan, Batı Şeria'daki İsrail ordusu güçlerine 12 tabur, Gazze Şeridi'ni çevreleyen güvenlik çitinde de keskin nişancılar ve özel birimler de dahil olmak üzere iki tabur takviye edilmesini içeriyor.
Polis teşkilatına ordudan, iç güvenlik operasyonlarına yardımcı olmak üzere eğitilmiş bin asker takviye edildi. Söz konusu askerler, ‘sınır Muhafız Birimi'ne bağlı tugayları görevlendirmek ve onlara ekipman sağlamak, özellikle sosyal ağlarda istihbarat bilgisi toplamak, İsrail'de izinsiz bulunan Filistinlilere ve silah tacirlerine karşı askeri güç ve araçları yönlendirmek, DEAŞ aktivisti olan Arap vatandaşlarına (48 Filistinlileri) karşı kampanyaya devam etmek ve yedek ordudaki asker ve subaylara ülke çapında hareket etme talimatı vermek’ gibi görevler icra edecekler.
İsrail Genelkurmay Başkanı Aviv Kohavi, yüksek alarm durumuna geçme ve farklı tırmanma senaryolarına hazırlanma talimatı verdi. İsrail Ordu Sözcüsü tarafından yapılan açıklamaya göre Kohavi, ‘savunma ve başarısızlığa uğratma çabalarını güçlendirmeyi amaçlayan adımların derhal uygulanması, istihbarat bilgisi toplanması ve İsrail ordusunun Filistin arenasında hazır olma durumunun artırılması’ talimatı verdi.
İsrail Başbakanı Naftali Bennett kabine oturumuna başkanlık etti. Bennet koronavirüse yakalandığı ve karantinaya girdiği için bundan önceki güvenlik istişareleri oturumuna evinden Zoom uygulaması aracılığıyla katılmıştı.
İsrail Başbakanı Naftali Bennett, “İsrail amansızca, kararlı bir şekilde ve demir yumrukla savaşmaya ant içen cani bir Arap terörü dalgasıyla karşı karşıya. Kesinlikle yeneceğiz” dedi.
Dün akşam düzenlenen ve 5 kişinin yaşamını yitirdiği Bnei Brak operasyonuna ilişkin ön soruşturmaların, istihbarat raporuna göre saldırgan Ziya Hamarsheh, İsrail ile Batı Şeria'yı ayıran duvardaki bir delikten İsrail'e sızdı ve çalıntı veya kendisine verilen bir araba ile Tel Aviv'in doğusundaki Bnei Brak şehrine geldi. Saldırganın bu şehri, sakinlerinin çoğunluğunun orduda hizmet etmeyen ve silah taşımayan dindar Yahudiler olduğu için seçtiğine inanılıyor.
Aracından inen saldırganın M-16 tüfeğiyle ateş etmeye başladığı kaydedildi. Söz konusu silahın İsrail ordusundan çalındığı düşünülüyor ancak bu konuda kesin bir bilgi yok. Silahın Ürdün, Mısır veya Lübnan'dan Batı Şeria veya İsrail'deki silah tüccarlarına kaçırılmış olma ihtimali var. Ayrıca Hamrasha'nın kullandığı arabanın çalınıp çalınmadığı da henüz bilinmiyor.
İstihbarat, Hamarsha'nın İsrail'e gitmek ve silahlarını teslim almak için yardım aldığını varsayıyordu ancak ilk tahminlerin aksine, saldırganın operasyon alanında tek başına çalıştığı düşünülüyor.
İsrail, operasyonda saldırganla iş birliği yapmış olabilecekleri gerekçesiyle operasyon alanının yakınındaki 5 Filistinli işçiyi ve saldırganın kardeşi, amcası ve kuzenleri de dahil olmak üzere Ya'bad kasabasından on Filistinliyi tutukladı.
Kendisi Fetih Hareketi’nden olmasına rağmen amcası Hamas’tan olan saldırganın, İstihbarat raporunda eski bir mahkum olduğu belirtildi. Son on yılda, bir operasyonun planlanmasına karıştığı şüphesiyle iki yılını bir İsrail hapishanesinde geçirdi. Ancak aleyhine delil bulunamadığı için daha sonra serbest bırakıldı.
İsrail arenasında farklı seslerin yükselmeye başlaması dikkat çekici. İsrail-Filistin çatışmasında güvenlik ve askeri çözümlerin yeterli olmadığı bunların yanı sıra siyasi çözüm aranması gerektiği şeklinde sesler yükseldi.
Haaretz gazetesi siyasi işleri editörü Yossi Verter dün olaya ilişkin şunları yazdı:
“Üç operasyonda 11 İsraillinin öldürülmesi stratejik bir olaydır. Bu, güvenlik olayı, aynı zamanda siyasi de bir meseledir. Bir hafta önce başka bir gerçeklikteydik; Türkiye'de, ardından Mısır'da ve ardından Negev Zirvesi’nde ardı ardına gerçekleştirilen toplantılar... Görünüşe göre İsrail yeni bir dönemin, yeni bir Ortadoğu'nun başlangıcındaydı. Tüm bunlar İsrail’in artık gerçeklikten kopmuş olduğunu gösteriyor.”
İsrail'deki Araplar sivillere yönelik operasyonları yeniden kınıyorlar. Ortak Arap Listesi Bloku lideri Eymen Avde şu açıklamada bulundu:
"İşgal, nefret ve düşmanlığın kaynağıdır ve aşırılık yanlılarının içinde büyüdüğü bir bataktır. Bu nedenle önce buna bir son vermeli ve iki halka güvenlik ve normal bir yaşam getiren barışı tesis etmeliyiz.”
Birleşik Arap Listesi Başkanı Mansur Abbas da Bney Brak operasyonunu kınadı. Abbas Twitter'da yaptığı paylaşımında şunları söyledi: “Bney Brak'ta savunmasız sivillere karşı iğrenç ve kınanması gereken bir terör suçu işlendi. Yakınlarını kaybeden ailelerin acısını paylaşıyor, yaralılara acil şifalar diliyorum.”
Bney Brak operasyonunda öldürülen altı kişi; Araplar, Yahudiler ve yabancı işçileri içerdi. Saldırı sonrası öldürülenler; İki Arap, bir Filistinli saldırgan ve onu öldürmeye çalışan Nasıralı bir polis, İsrail'de birkaç yıldır çalışan iki Ukraynalı işçi, biri Yahudi bir din adamı olmak üzere İsrail vatandaşı iki Yahudi.
Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas, Bnei Brak operasyonunu kınarken, Batı Şeria ve Gazze Şeridi’nde yaşayan Filistinliler operasyonu kutlamak için şeker dağıttılar.
Abbas yaptığı açıklamada şunları söyledi:
“Filistinli ve İsrailli sivillerin öldürülmesi sadece durumun daha da kötüleşmesine yol açar. Özellikle mübarek Ramazan Ayı’na ve Hristiyan ve Musevi bayramlarına yaklaşırken hepimiz istikrarı sağlamak için çabalıyoruz. Bu kınanmış olay, yerleşimciler ve diğerleri tarafından Filistin halkına yönelik saldırı ve tepkiler gerçekleştirmek için istismar malzemesi yapılmamalı.”
Bu kınama mesajlarının aksine Filistinli gruplar operasyondan büyük sevinç duyduklarını ifade ettiler. Hamas, İslami Cihat, Fetih'in El-Aksa Tugayları, Halk Cephesi ve diğer gruplar, bunun ‘işgalin suçlarına doğal tepki çerçevesinde kahramanca bir operasyon ve Filistinlilerin İsrail'e karşı savaşa bağlılığının yeni bir kanıtı’ olduğunu söyledi.
Batı Şeria ve Gazze şehirlerindeki Filistinliler operasyonu kutlamak için sokağa çıktılar, dans ettiler, şarkılar söylediler ve yoldan geçenlere şeker dağıttılar.



İsrail seçimleri: Oy sayımı sürerken neler bekleniyor?

Yaşar Partisi lideri Gadi Eisenkot ile Binyamin Netanyahu’yu bir arada gösteren fotoğraf (AFP)
Yaşar Partisi lideri Gadi Eisenkot ile Binyamin Netanyahu’yu bir arada gösteren fotoğraf (AFP)
TT

İsrail seçimleri: Oy sayımı sürerken neler bekleniyor?

Yaşar Partisi lideri Gadi Eisenkot ile Binyamin Netanyahu’yu bir arada gösteren fotoğraf (AFP)
Yaşar Partisi lideri Gadi Eisenkot ile Binyamin Netanyahu’yu bir arada gösteren fotoğraf (AFP)

Başbakan Binyamin Netanyahu ve müttefiklerinin, dün (Salı) yapılan seçimlerin ardından İsrail parlamentosunda en fazla sandalyeyi kazanması bekleniyor. Ancak ne Netanyahu’nun ne de başlıca rakibi Gadi Eisenkot’un parlamentoda çoğunluğu sağlaması için net bir yol bulunuyor.

Oy sayım işlemi devam ederken, partilerin hükümet kurmak amacıyla muhtemelen uzun sürecek müzakerelere başlaması bekleniyor. Görüşmelerin başarısız olması halinde İsrail yeniden seçime gitmek zorunda kalabilir.

Kazanan partileri ne zaman öğreneceğiz?

İsrail Merkez Seçim Komitesi, oy sayımına bugün de devam ediyor. Şarku’l Avsat’ın Reuters’tan aktardığı habere göre seçimlerin kesin sonuçlarının yarından (Perşembe) önce açıklanması beklenmiyor.

Komite ayrıca İsrail askerlerinin kullandığı yüz binlerce oyun yanı sıra yurt dışında oy kullanan diplomatların oylarını da sayacak.

Komitenin yürüttüğü sayım süreci, İsrail’in önde gelen televizyon kanallarının sandık çıkışlarında gerçekleştirdiği anketlerin ardından geliyor. Bu anketler partilerin göreceli gücüne ilişkin genel bir fikir verebilse de özellikle çok sayıda partinin faaliyet gösterdiği İsrail gibi siyasi sistemlerde gerçek sonuçların kesin bir göstergesi olarak kabul edilmiyor.

Oy sayımının 30 Ekim’e kadar tamamlanması, seçimlerin resmî sonuçlarının ise sandık gününden bir hafta sonra, 4 Kasım’da açıklanması bekleniyor.

Süreç neden bu kadar karmaşık?

Knesset’teki sandalyeler, nispi temsil sistemi kapsamında parti listelerine göre dağıtılıyor. Partilerin parlamentoda sandalye kazanabilmesi için ülke genelinde kullanılan oyların en az yüzde 3,25’ini alması gerekiyor.

Yaklaşık 12 partinin seçim barajını aşma ihtimali bulunduğu düşünülüyor. Bu nedenle toplam oy sayısının kesinleşmesi ve sandalyelerin dağılımının belirlenmesi zaman alacak.

Sonuçlar açıklandıktan sonra ne olacak?

Oyların kesin sayısı belirlenip sonuçlar açıklandıktan sonra Cumhurbaşkanı Isaac Herzog, hükümetin başına geçmesini istedikleri adayı belirlemek amacıyla parti liderleriyle istişarelerde bulunacak. Ardından hükümeti kurma ihtimalinin en yüksek olduğunu düşündüğü adaya görevlendirme verecek.

Görevlendirilen adaya hükümeti kurması için 42 güne kadar süre tanınacak. İsrail’de şimdiye kadar hiçbir parti tek başına mutlak çoğunluğu elde edemedi. Bu nedenle hükümetler, birden fazla partinin bir araya geldiği koalisyonlar aracılığıyla kuruluyor. Hükümet kurmaya yönelik müzakereler de çoğu zaman haftalar sürüyor.

Knesset’teki her sandalye büyük önem taşıyor. Küçük partiler, hükümetin kurulmasında bir tarafın lehine dengeyi değiştirecek ölçüde belirleyici bir rol oynayabiliyor.

Görevlendirilen adayın hükümeti kuramaması durumunda başka adaylara da bu fırsat tanınabilir. Hükümetin kurulamaması halinde ise yeniden seçim kararı alınır ve mevcut hükümet, yeni hükümet göreve başlayana kadar geçici hükümet olarak görevini sürdürür.


Halkların Baharı’ndan Avrupa Sonbaharı’na

Avrupa şehirlerinde günlerdir şiddet olaylarının yaşandığı protestolar devam ediyor. (AFP)
Avrupa şehirlerinde günlerdir şiddet olaylarının yaşandığı protestolar devam ediyor. (AFP)
TT

Halkların Baharı’ndan Avrupa Sonbaharı’na

Avrupa şehirlerinde günlerdir şiddet olaylarının yaşandığı protestolar devam ediyor. (AFP)
Avrupa şehirlerinde günlerdir şiddet olaylarının yaşandığı protestolar devam ediyor. (AFP)

Refik Huri

Sokaktaki her barışçıl veya şiddet içeren hareket bir devrim değildir. Lenin’in ‘net bir program uğruna mücadele eden bir devrimciler örgütü’ olarak adlandırdığı yapı olmaksızın devrim de olmaz. Baskın güçlerin ezdiği devrimler bir yana, zafer kazandıktan sonra ilan edilen amaçlarından saparak, kendilerine karşı ayaklanılan rejimlerden daha baskıcı ve yolsuz sistemlere dönüşen devrimlerden daha fazlası yoktur.

1948 yılında Marx ve Engels Komünist Manifesto’yu yayımladıklarında, Avrupa ‘Halkların Baharı’ başlığı verilen ayaklanma ve devrimlerle çalkalanıyordu. Ancak baskın güçler ‘Kutsal İttifak’ çatısı altında birleşerek sonunda bu devrimleri bastırmayı başardılar. Proletaryanın zayıf olduğu köylü Rusyası dışında hiçbir devrim başarıya ulaşamadı; ki orada da önce Aleksandr Kerenski liderliğindeki sosyalistler Çarlığın yönetimini sonlandırmış, ardından 1917’de Lenin liderliğindeki komünistler sosyalistlerin iktidarını devirmiş ve 1991’de Sovyetler Birliği’nin çöküşüne kadar hüküm sürmüşlerdi. Lenin’in dostu Amerikalı iş insanı Armand Hammer, ‘Tarihin Tanığı’ adlı kitabında, Lenin’in ‘1920 yılında komünizmin başarısız olacağını fark ettiğini’ aktarır.

21. yüzyılın ikinci on yılında ise birçok Arap ülkesinde, Halkların Baharı’ndan ilham alınarak ‘Arap Baharı’ devrimleri adı verilen bir ayaklanmalar dalgası patlak verdi. Tunus’ta başlayıp Libya, Mısır, Suriye ve Irak’a yayılan, 2019 sonbaharında Lübnan’da da bir eki bulunan bu ayaklanmalar ve devrimler, başlangıçta başarılı oldukları yerlerde bile felaketlerle sonuçlandı.

Bu yüzyılın üçüncü on yılında ise sıra, en büyüğü Fransa’da olmak üzere Arnavutluk, İtalya, Portekiz, İspanya, Belçika ve Yunanistan’a sıçrayan ayaklanmalarla yeniden Avrupa’ya geldi. Halkların Baharı’ndan bir parça, biraz kaos, vandalizm ve hırsızlık ile çokça ‘Avrupa Sonbaharı’ yaşandı; çünkü yaşlı kıta, İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana Amerikan nükleer şemsiyesi altında geçen onlarca yılın ardından gerçekten de yaşlandı. Kamu borçları artıyor, okul, sağlık ve konut altyapısı kötüleşiyor. Refah devletinin maliyeti; Avrupa'nın Rusya’ya karşı savaşında Ukrayna’ya yardım etmek için üstlendiği büyük mali ve askeri taahhütlerin, NATO’nun Avrupalı üyelerinin bütçelerindeki askeri harcamaları sosyal programların pahasına artırmak zorunda kalmasının ve yalnızca Avrupa'daki ırkçılıkla değil, aynı zamanda Afrika, Cezayir, Fas, Tunus, Suriye, Irak ve Pakistan’dan gelen birçok mültecinin radikalleşmesiyle de çatışan göç seviyelerinin artmasının ardı sıra katlanarak büyüdü.

Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı analize göre İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana ilk kez üçüncü bir dünya savaşı korkusu artık bir hayal olmaktan çıktı. Moskova’nın Kırım’ı ele geçirmesi, Gürcistan’a askeri müdahalesi, Ukrayna savaşı ve nükleer silah kullanımına dair gözdağı vermesi; Almanya’da Rusya karşıtı, Rusya’da ise Avrupa karşıtı duyguların yükselişi; Avrupa’nın dünyanın zirvesi için verilen Amerikan-Çin rekabetinde herhangi bir etki sahibi olmaktan aciz kalışı ve İran’ın savaşı ile Hürmüz Boğazı’nın kapanması sebebiyle artan fiyatlar bu durumun en açık göstergeleri.

Yönetimlerin, gösterilerdeki tek bir yönü -yani vandalizm, hırsızlık ve kaos boyutunu- öne çıkararak aşırı solu ve göçmenleri bu eylemlerle suçlaması, hatta Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un ‘Cumhuriyeti devirme komplosundan’ bahsetmesi kolay bir yoldur. Ancak ayaklanmalara yol açan yapısal faktörleri ve nedenleri göz ardı etmek hem zor hem de bir yanılgıdır. Avrupa toplumlarındaki değişimler, merkez sağ ve merkez sol partiler arasındaki klasik iktidar nöbeti sayfalarını neredeyse kapatmaktadır. Fransa, Almanya, İtalya ve benzeri ülkelerde merkez zayıflıyor; nitekim Almanya’da Almanya için Alternatif (AfD) partisi, Hristiyan Demokrat Birlik (CDU) ve Sosyal Demokrat Parti’nin (SPD) önüne geçmektedir. İtalya’da, on yıllar boyunca iktidarda kalmış sosyalist ve Hristiyan demokrat partiler ile güçlü Komünist Parti’nin ardından bugün aşırı sağ iktidarda. Fransa’da ise Komünist Parti, Sosyalist Parti, Gaullist parti ve Macron’un merkezci partisi, Marine Le Pen liderliğindeki aşırı sağcı Ulusal Birlik’in (RN) ve Jean-Luc Melenchon liderliğindeki aşırı solcu Boyun Eğmeyen Fransa’nın (LFI) kaydettiği ilerleme karşısında son derece zayıf bir konuma düşmüştür.

Ayaklanmalar sokaklardan çekilse dahi krizler bütün canlılığıyla ortada. Zira baskı sorunu çözmez; bütçelerde ve vergi adaletinde yapılması gereken reformların önünde ise iş insanları, devasa şirketler ve onların adına hükmeden muhafızları birer set gibi durmaktadır. Le Pen ve sağ kolu Jordan Bardella’nın programına göre göçü sınırlamak ya da aşırı sağın en uç isimlerinden Eric Zemmour’un talep ettiği şekliyle ‘yeniden sınır dışı/göç ettirme’ (re-migration) politikasını uygulamak gerçekleştirilmesi imkânsız bir görevdir. Zira Avrupa ülkelerindeki yaklaşık 90 milyon göçmeni yeniden nasıl sınır dışı edebilirsiniz?.. Aşırı sağın ve aşırı solun iktidara gelmeleri halinde varacakları son nokta, mevcut hükümetler gibi acil sosyal talepleri karşılamaktan aciz kalmak değil midir? Fransızların yüzde 15’inin yoksulluk sınırının altında olduğu gerçeği nasıl göz ardı edilebilir?

Paris’te öğrencilerin 1968 yılında okul ve müfredat talepleriyle başlattıkları ayaklanma, Fransa’da önemli bir değişime yol açmış ve General de Gaulle’ün, bir halk oylamasında istediği oranı alamayınca istifa etmesine neden olmuştu. Andre Malroux kendisine, “Böyle saçma bir şey yüzünden mi istifa ediyorsun?” diye sorduğunda, şu yanıtı vermişti: “Bu saçma şey yüzünden istifa edeceğim.” Mevcut ayaklanmanın, Macron’un görev süresinin son aylarında neleri değiştireceğini kimse bilmiyor. Ancak görünen o ki Beşinci Cumhuriyet sona ermiştir. Çünkü bu, anayasası tamamen General de Gaulle’ün ölçülerine göre dikilmiş bir cumhuriyettir. Pompidou, Giscard d’Estaing ve Mitterrand dönemlerinde işler kabul edilebilir düzeyde kalmıştı; fakat Sarkozy ve Macron dönemlerinde bu anayasa ‘üzerlerine bol gelen’ bir hal aldı.

Gelecekteki cumhurbaşkanlığı seçimlerinde, seçmenlerin aşırı sağ ve aşırı sol bir başkanlığı reddetmesi karşısında geriye tek bir seçenek kalmaktadır: Le Pen ve Melenchon gibi isimlerin iktidara gelmesini engellemek için ‘oldukça sıradan’ bir başkan seçmek. İşin şaşırtıcı ve garip yanı ise İtalya’nın Mussolini’siz faşizme, Almanya’nın ise Hitler’siz nasyonal sosyalizme (nazizme) geri dönmesidir.


Düşmanlıktan ittifaka: Afganistan İran için nasıl stratejik bir derinliğe dönüştü?

İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan ve Afganistan Dışişleri Bakanı Emir Han Muttaki, Tahran (AFP)
İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan ve Afganistan Dışişleri Bakanı Emir Han Muttaki, Tahran (AFP)
TT

Düşmanlıktan ittifaka: Afganistan İran için nasıl stratejik bir derinliğe dönüştü?

İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan ve Afganistan Dışişleri Bakanı Emir Han Muttaki, Tahran (AFP)
İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan ve Afganistan Dışişleri Bakanı Emir Han Muttaki, Tahran (AFP)

Kemal Allam

1998 yılında, Taliban'ın kuzeydeki Mezar-ı Şerif şehrinde 10 İranlı diplomatı ve bir gazeteciyi öldürmesinin ardından İran güçleri Afganistan'ı işgal etmenin eşiğine gelmişti. Kudüs Gücü komutanı Kasım Süleymani, 11 Eylül 2001 saldırılarına kadar 1990'ların büyük bir bölümünde Pakistan destekli Taliban'a karşı bir vekalet savaşı yürüttü. Amerikalı diplomatlar, Süleymani'nin bizzat ABD'ye sahada kritik istihbarat ve operasyonel destek sağlayarak Taliban'ı devirmesine yardım ettiğini doğruladı. İran ve Taliban arasındaki düşmanlık, Washington ve İran Devrim Muhafızları'nın ortak bir düşmana karşı iş birliği yaptığı bir noktaya ulaşmıştı.

Bugün, neredeyse otuz yıl sonra ise, denklem tersine döndü. İran, Taliban'ın en önde gelen askeri ve bölgesel müttefiki haline gelerek Pakistan'ı uzun süredir sahip olduğu etki konumundan uzaklaştırdı. Rusya ve Çin ise, Orta ve Güney Asya'daki Amerikan etkisine karşı koymak için Tahran-Kabil eksenine güveniyor. Amerika Birleşik Devletleri, ara dönem kongre seçimlerinin ardından İran'a karşı savaşını yeniden başlatmaya hazırlanırken, Tahran ve Taliban arasında gelişen ilişki, İran rejimine yeni bir stratejik derinlik sağlıyor.

Taliban gibi Şii karşıtı bir İslamcı hareket, İran ile bu kadar yakın bir ittifaka nasıl girdi? Cevap, ilk bakışta göründüğünden daha karmaşık ve aynı zamanda Tahran ile el-Kaide arasındaki uzun süreli bağları da ortaya koyuyor.

İran, Taliban'ın birincil müttefiki konumunu Pakistan'dan nasıl aldı?

Yaklaşık olarak 2010 yılında, üst düzey Amerikalı komutanlar, İran'ı Afganistan'daki NATO güçlerine karşı Taliban isyanını desteklemekle suçlamaya başladılar. Pakistan hareketi kucaklamış, ona güvenli bir sığınak sağlamış ve koalisyon güçlerine karşı zaferine katkıda bulunmuş olsa da, hareket üzerindeki kontrolü giderek azalırken, İran hem Pakistan hem de Amerikan istihbaratına karşı manevralarda üstünlük kazandı.

Amerikalılar, Afganistan'daki en önde gelen Şii gruplardan biri olan Hazara'lardan çok sayıda kişiyi yanlarında savaşmaları için saflarına kattılar; bu da İran'ın onları en azından Afganistan arenasında kendi tarafına çekmesini zorlaştırdı

Süleymani ve Devrim Muhafızları tarafından desteklenen ve Taliban rejiminin devrilmesine neden olan ABD liderliğindeki işgalden kısa bir süre sonra, Tahran ve Washington arasında Afganistan'ın gelecekteki yönetimi konusunda anlaşmazlıklar ortaya çıkmaya başladı ve Süleymani ile ABD ordusu arasındaki iş birliğini baltaladı. Ancak, bu ortaklığın çöküşünde en önemli faktör Irak oldu. Orada da Süleymani, Amerikalıların Saddam Hüseyin'i devirmesine yardım etmişti; ancak birkaç yıl sonra iki taraf, ülkenin nasıl yönetilmesi gerektiği konusunda farklı görüşlere sahipti.

 Irak'taki çatışmanın doğasını büyük ölçüde Sünni-Şii ayrımı açıklarken, Afganistan'daki durum çok daha karmaşıktı. 11 Eylül saldırılarından sonra iktidara gelen ve Farsça konuşan Tacikler, Sünni Müslümanlardır ve İranlılarla yakın kültürel bağlarına rağmen, dini olarak aynı mezhebi paylaşmıyorlar. Buna karşılık, Amerikalılar, Afganistan'daki en önde gelen Şii gruplardan biri olan Hazara'lardan çok sayıda kişiyi yanlarında savaşmaları için saflarına kattılar; bu da İran'ın, en azından Afganistan arenasında, onları kendi tarafına çekmesini zorlaştırdı.

ascdvg
Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov, Moskova'da Afganistan konusunda istişareler için düzenlenen “Moskova Formatı” toplantısında Afganistan Dışişleri Bakanı Emir Han Muttaki'yi kabul ediyor, 5 Ekim 2026 (Reuters)

Bu arada, Molla Abdusselam Zaif'in “Taliban'la Hayatım” adlı kitabında anlattığı gibi, Taliban'ın Pakistan'a olan güveni azalıyordu. Zira Pakistan ordusu, Zaif de dahil olmak üzere birçok Taliban liderini tutuklamış ve onları Guantanamo’ya gönderen Amerikalılara teslim etmişti. Taliban liderliği, kendisine yönelik baskı arttığında Pakistan'ın liderlerini Amerika Birleşik Devletleri'ne teslim etmekten çekinmeyeceğini anladı.

Böylece hareket, yeni müttefikler ve hamiler aramaya başladı ve en şiddetli düşmanlarından ikisi olan İran ve Rusya'da potansiyel ortaklar buldu. Buna paralel olarak, Taliban Şii karşıtı ideolojik duruşunu gözden geçirmeye ve Afganistan içindeki Şii Müslümanlara karşı daha fazla hoşgörü göstermeye başladı.

Afganistan'daki artan Rus ve Çin yatırımlarıyla birlikte, özellikle Pekin, Pakistan'ın şahit olduğu karışıklıkların aksine, bu ülkenin istikrar kazanması için gayret etmeye yöneldi; zira Pakistan'daki karışıklık, Pekin'in Belucistan'daki yatırımlarını sekteye uğratmıştı

 Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre Taliban'ın bakış açısına göre, Pakistan nihayetinde Batı destekli bir ordu tarafından yönetilen ve her zaman Amerikan politikalarıyla uyumlu hareket etmeye hazır bir ülkeydi. Tahran da burada bir fırsat yattığını gördü. Doksanlı yıllarda Pakistan'ın Afganistan’da baskın hale gelmesi  ve İran'ın Afganistan arenasından dışlanmasının ardından, İran ve Süleymani bu yenilginin intikamını almak istediler. Bu durum, Afganistan-Pakistan sınırını aşan dağlarda saklanan el-aKaide'yi desteklemeyi de gerektiriyordu.

İran'ın Taliban ve el-Kaide'ye verdiği destek, güç dengesini değiştiriyor

Irak ve Afganistan'daki ABD askeri istihbaratının başında bulunan Korgeneral Michael Flynn, İran'ın el-Kaide'ye verdiği desteğe ve örgütün kalıntılarını Afganistan'dan Irak'a taşıma rolüne dair kanıt sunan ilk Amerikalı generaldi.

Adrian Levy, “Sürgün: Usame bin Ladin'in Kaçışı” adlı kitabında, İran Devrim Muhafızları'nın bin Ladin'in ailesini ve aralarında şu anda örgütün lideri olan ve hâlâ İran'da ikamet eden Seyfül Adl'in de bulunduğu diğer el-Kaide liderlerini koruma ve barındırma rolünü ayrıntılarıyla anlatıyor.

sd
Afganistan'ın Herat eyaletinin Zinda Jan bölgesinde, Afganistan ve İran'ı birbirine bağlayan Herat-Khaf demiryolunun raylarının yakınındaki bir Taliban güvenlik görevlisi, 28 Eylül 2026 (AFP)

Kitap ayrıca, kaçan Taliban ve el-Kaide liderlerinin başlangıçta Pakistan'da nasıl kendilerine bir sığınak bulduklarını ve İran'ın onlar üzerindeki etkisini nasıl genişlettiğini de inceliyor.

2021'de Afganistan'daki Amerikan savaşı sona yaklaşırken, Tahran zaten Rusya ve Çin ile birlikte Afganistan'ın başlıca hamisi olarak ABD'nin yerini almaya çalışıyordu. Taliban liderliği, ordusunun hareketin liderlerinin aleyhine dönmesinden sonra Pakistan'dan intikam almak için yirmi yıl beklemişti. Taliban'a güvenli sığınaklar ve üsler sağlamasına rağmen, İslamabad, ABD'ye karşı ortak düşmanlık yoluyla hareketi başarıyla kendi safına çeken İran'a karşı zemin kaybetmeye başlıyordu.

Afganistan'daki artan Rus ve Çin yatırımlarıyla birlikte, özellikle Pekin, Pakistan'ın şahit olduğu karışıklıkların aksine, bu ülkenin istikrar kazanması için gayret etmeye yöneldi; zira Pakistan'daki karışıklık, Pekin'in Belucistan'daki yatırımlarını sekteye uğratmıştı. Çin, Çin-Afganistan sınırından Kabil'e ve oradan da İran'ın Bender Abbas Limanı’na uzanan yol ve demiryollarının inşasını finanse etti.

Rusya da, çatışmaların durduğu dönemlerde İran'a ikmal sağlamak için Afganistan üzerinden geçen kara koridorunu kullanıyor.

Tahran için ise Afganistan, Suriye üzerindeki kontrolünü kaybetmesinin ve Hizbullah'ın gücündeki keskin gerilemenin ardından İran'ın yeni bir stratejik derinliğe umutsuzca ihtiyaç duyduğu bir dönemde öne çıktı.

2022'de İran, Tacikistan'da Ebabil-2 insansız hava araçlarının üretildiği ve yaklaşık 6 bin Rus askerinin bulunduğu bir fabrika açtı. Bu düzenleme, İran'ı Kabil üzerinden Orta Asya'ya bağlamak için Afganistan topraklarına güveniyor.

İran'a karşı savaş yeniden başlarsa, Afganistan onun stratejik derinliği haline gelecektir. Tahran ve Kabil arasındaki ilişki, dini veya mezhepsel bağlardan ziyade güvenlik çıkarları ve karşılıklı bağımlılığa dayanıyor.

İronik bir şekilde, Taliban, Farsça konuşan gruplara ait olmayan Peştunların hakim olduğu bir hareket; yazarın Farsça konuşan Afgan gruplar olarak sınıflandırdığı Tacikler, Özbekler ve Hazarlar ise artık İran’ın destek hesaplarının dışında kaldılar.

İran'a karşı savaşın yeniden başlaması, Afganistan'ı bölgesel çatışmanın ön saflarına geri getirecektir.