Sudan insan kaçakçılarına karşı koyabilir mi?

Sudan İstihbaratı, Kızıldeniz kıyılarında geleneksel teknelerle kaçakçılık yapan mafyaya bir haftada iki operasyon gerçekleştirdi ve 25 yabancı kadını kurtardı. Çevredeki sığınma dalgaları karmaşık zorluklar doğuruyor

Sudan insan kaçakçılarına karşı koyabilir mi?
TT

Sudan insan kaçakçılarına karşı koyabilir mi?

Sudan insan kaçakçılarına karşı koyabilir mi?

Hasan Hamid
Sudan doğusu üzerinden Hartum’a, ardından sınırlar aracılığıyla Libya’ya, Akdeniz’e veya Mısır’a, Sina Yarımadası üzerinden İsrail ve Avrupa’ya doğru, kaçakçılık ve insan ticareti için geçiş kapısı haline getirildi.
Sudan ve Libya arasındaki sınır noktalarında insan ticareti aktif bir durumda. Ancak en aktif durum, Eritre ile sınır şeridinde ve Sudan’ın doğusundaki Eritre ve Etiyopya mülteci kamplarında.
Bir hafta içerisinde Sudan Genel İstihbarat Teşkilatı, 22 Mart’ta insan ticareti ağlarına yönelik iki operasyonun düzenlendiğini açıkladı. Teşkilat, başkent Hartum’un banliyölerinde 25 yabancı kadını bir insan satıcısının elinden kurtardı. Kadınlar, bazı komşu ülkelerden Sudan’a ulaşmıştı. Bir hafta sonra doğuda Kassala vilayeti ve Sudan- Etiyopya sınırı ile sınırlanan el-Kadarif vilayetinde Hartum’un 400 km uzağında İstihbarat Teşkilatı, 31 Mart’ta bir başka ağı durdurabildi ve 18 Etiyopyalıyı kurtardı.
Sudan’ı çevreleyen sayısız mülteci dalgası, benzeri görülmemiş ve karmaşık zorluklar doğuruyor. Afrika Boynuzu, Orta ve Batı Afrika’daki silahlı çatışmalar ortasında bu faktör baş gösterdi. Bu mültecilerin ihtiyaçları, sayılarının fazlalığı, sınırlı kapasiteleri ve onlara yardım ulaştırma zorluğu göz önüne alındığında bu sorun, toplumların bunları kabul edememesi, onlara destek ve koruma sağlayamaması nedeniyle daha da kötüleşiyor.
Sığınma tablosunun iki anlamı var. Bu duruma ilişkin trajedi, ahlaki sorunun, unsurlarının birbirleriyle olan ilişkisi hakkında olayların yüzeyine sıçramasına izin veriyor. Peki bu iki anlam, ister kaçakçılıkla nitelendirilmiş olsun, isterse de doğrudan ticaret muamelesi görmüş olsun, operasyonun kendisi göz önüne alındığında insan ticareti ağlarının suçlarının kurbanı mı yoksa katılımcısı mı?
En meşhuru olmasına rağmen insan ticaretinin kalıpları bu türle sınırlı değil. Ancak geleneksel olarak altın arayışı gibi madenciliğin yaygınlaşmasıyla birlikte başka kalıplar da ortaya çıktı. Bu durum, kuyu kazmak da dahil olmak üzere bu zorlu görevde gençleri sömüren tüccarların ortaya çıkmasına neden oldu. Aynı şekilde Batı Afrika ülkelerine mensup, insan tacirleri tarafından dilenmek için kullanılan çocukların yaygınlaşması olgusu da mevcut.

Organize suç
Sudan, esnek ve değişken bir olgu olması dolayısıyla organize suçun çeşitli nedenleriyle çevrili. Sudan ayrıca, Küresel Organize Suç Endeksi 2021 tarafından sınıflandırılan bir kemerle çevrilmiş durumda. Öyle ki organize suçla ilgili olarak Afrika kıtası, 5,17 puan alarak, Asya kıtası sonrasında ikinci sıraya yerleşti. Yayınlanan bir raporda, “Bu durum, Afrika’da en büyük etkiye sahip bir suç piyasası olan insan kaçakçılığı da dahil olmak üzere, kıtada kök salmış yaygın ve çeşitlendirilmiş yasadışı ekonomilerin bir yansımasıdır. Bu yasadışı ekonominin faaliyetin bir kanıtı olarak, 54 Afrika ülkesinden 30’unun, insan ticareti için önemli bir etki pazarına sahip olduğu değerlendirildi” ifadelerine yer verildi.
Rapor, kıtadaki çatışmalara dikkati çekerken, “2019’da yaklaşık 25 devam eden çatışma kaydedildi. Kıtanın çoğu yerindeki ülkeler, 2020’yi takip eden yılda silahlı saldırılara ve sürekli isyanlara maruz kaldı” ifadelerini içerdi. Raporda ayrıca, organize suç ve çatışma arasındaki ilişki, karşılıklı olarak birbirlerini güçlendirici olarak nitelendirildi. Endeksin sonuçları, organize suçların başında insan ticaretinin geldiğini, ardından silah kaçakçılığının, yenilenemez kaynak kaçakçılığının ve ardından uyuşturucu kaçakçılığının geldiğini gösterdi.
2020 - 2021 yıllarına dair bir rapora göre Uluslararası Af Örgütü (Amnesty) “Doğu ve Batı Afrika’daki silahlı çatışmalar, insan hakları ihlalleri kalıplarını geliştirdi ve uluslararası ve insan hakları hukukuna meydan okudu. İnsan ticareti bu çatışmaların en belirgin ortak özelliklerinden biri haline gelmiştir” dedi. Amnesty, “Milisler, silahlı gruplar ve yaygın çeteler, sistematik olarak insan kaçakçılığı yapmaktadır. Kurbanlarının çoğu, insanlık dışı gözaltı koşullarına ve toplanma noktalarında aşırı izdihama maruz kalan mülteci ve göçmenlerdir. Farklı şekillerde zorla çalıştırma, işkence, tecavüz ve diğer cinsel şiddet biçimlerine maruz kalıyorlar. Kadınlar ve kız çocukları daha da büyük risk altındadır” ifadelerini kullandı.

Güvenlik akışı
Hartum’daki Ulusal Araştırmalar Merkezi’nde kriz yönetimi ve müzakere uzmanı olan Tümgeneral Emin İsmail Meczub, “Ülkede, siyasi istikrarsızlık nedeniyle güvenlik birimlerinin temel görevlerinden ayrılmasından kaynaklanan bir güvenlik akışı var” dedi. İsmail Meczub, “Devletlerin kökeninde, stratejik güvenlik planlarına sahip olma, siyasi, ekonomik veya toplumsal güvenlik olsun, kapsamlı güvenlik sorumluluğunu taşıma, iç veya bölgesel olaylardan kaynaklanan krizleri öngörme ve krizi bu temelde yönetme’ eylemleri yatmaktadır. Ancak Sudan’ın güvenlik likiditesinden mustarip olmasının, şehirlerde ve çevre bölgelerde suç unsurlarının ortaya çıkmasının yanı sıra güvenlik güçlerinin önemli bir bölümünün yokluğuna neden olduğu açıktır” dedi.
Kriz yönetimi uzmanı, “İnsan ticareti, Sudan’ı bir geçiş ülkesi olarak gördüğü için hükümete rahatsızlık veriyor. Doğudaki komşu ülkelerden Batı Sahra’ya, oradan da Libya’ya ve Avrupa’ya doğru Libya kıyılarına geçerek, son on yılda aktif olmuştur” dedi.
İsmail Meczub, “Sudan, yıllardır bu tür faaliyetlerin durdurulması için Avrupa Birliği (AB) ile ortak şekilde, Genel İstihbarat Teşkilatı, polis ve Hızlı Destek Güçleri’nden oluşan büyük kampanyalar yürütüyor. Ancak bu çeteler, komşu ülkelerden vatandaşları Sudan toprakları aracılığıyla kaçırmak için mevcut durumdan yararlanıyor. El-Kadarif’teki Genel İstihbarat ekibinin bu ağı yakalayarak başardıkları; özellikle bu çetelerle savaşmak için son zamanlarda gündeme getirilen yeni teknik birimlerden yararlanarak, izleme ve takip açısından bir gelişmeyi yansıtıyor” şeklinde konuştu.
Tümgeneral Emin İsmail Meczub, AB ile durumun daha da kötüye gitmemesi amacıyla ‘bu çetelerin takibi için eğitim ve teknik donanım sağlanması ve tüm Sudan yollarının onlara kapatılması’ alanında işbirliğinin sürdürülmesi gerektiğini vurguladı.
İsmail Meczub, “İnsan ticaretiyle mücadele, başta toplumsal olmak üzere güvenliği yaygınlaştırarak önleme araçlarını harekete geçirmekten geçmektedir. Çünkü bu suça başvurmak, tacirlerin güvenlik ve yasal boşlukları istismar etmesi ve mağdurların işsizlik nedeniyle bu gerçekliklerinden kaçma girişimleri tarafından motive edilmektedir. Bunlar, toplumu reddetme ve hayallerini gerçekleştirme umuduyla bu çetelerin örgütlerine yönelmektedir” dedi.

Operasyon silsilesi
Öte yandan Port Sudan’daki Genel Mahkemede yargıç olan Belediye Başkanı Ahmed Hebnai, “İnsan kaçakçılığı, Kızıldeniz üzerinden Suudi Arabistan’a doğru geleneksel teknelerle aktif şekilde ve belli bir Sudan kabilesi tarafından uygulanıyordu. Ancak Suudi Arabistan ve Sudan deniz kuvvetlerinin ortak tatbikatlarına ek olarak, bazı tarafların işbirliği ve krallığın desteğiyle Sudan gümrüğüne bir dizi gemi sağlayarak bu durum, Sudan kıyıları üzerinden Krallığa insan kaçakçılığını sınırladı ve kaçakçılık, bir süre durdu. Ama zaman zaman tekrarlanıyor” ifadelerini kullandı.
Hebnai, “Bu kaçakçılığa yönelik uyarılara rağmen kaçakçılık operasyonlarını tam anlamıyla tamamlamak üzere olan çok sayıda kişi tutuklanarak Sevakin Mahkemesi’nde yargılandı. Sudanlılar, Yemenliler, Eritreliler ve Somalililer de dahil olmak üzere farklı milletlerden insan tacirlerinin tutuklandığı birkaç olay dışında, bu işbirliği bu yöntemin solmasına katkıda bulundu” ifadelerini kullandı.
Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı habere göre Belediye Başkanı, “Kızıldeniz’de insan kaçakçılığıyla mücadelenin ardından, mülteci kamplarından El-Kadarif şehrine sızma faaliyeti başladı. Kurbanlar, tüccarlar için ev hizmetçisi olarak çalışıyordu. Bazıları tırlarla başka şehirlere kaçırılıyor ve bir kişinin fiyatı arz ve talebe göre belirleniyordu. Göçmenlik ve vatandaşlık yasaları, bu durumu kovuşturuyor. Cezası ise hapis, para ve sınır dışı etme cezalarıdır” dedi.
Yargıç Hebnai, “Mülteci kamplarından insan ticareti amacıyla kaçakçılık; tanınmış milletlerden oluşan özel suç şebekeleri ve bu ticarette aktif olan bir aşiret aracılığıyla iki türlüdür. Birincisiyle çerçevesinde mülteci, anlaşmaya göre dolar cinsinden bir miktar para ödeyip üç aşamadan geçmektedir. Bu çerçevede ilk aşamada sızma yoluyla kamptan çıkış, ikinci aşama ise mülteci kartı veya ulusal numara gibi belgeler çıkarılması için başkalarına teslim edilmesidir. Ama üçüncü aşamada, kendisi için bir tekne ayarlanıyor. Eğer bu grup tutuklanırsa da mülteciler dahil herkes yargılanıyor. İkinci şekle gelince, aynı aşamalardan geçiliyor, ancak mültecinin bilgisi dışında. Çünkü organlarını satmaya özendirilip kurban oluyorlar. Tutuklanırlarsa mülteciler değil tüccarlar yargılanıyor” açıklamasında bulundu.

Önlem alma
Port Sudan limanından emekli Tuğgeneral Ahmed Derrac Surur, “Kızıldeniz’in kendine özgü konumu, üç kıta arasındaki bağlantısı ve sınır komşusu ülkeler ile diğer ülkeler arasındaki gemi trafiği ve ticaret faaliyeti, kara ve deniz sınırlarının ötesine sızma da dahil olmak üzere birçok olgunun ortaya çıkmasını teşvik etti. Ayrıca birçok idari soruna cezai sorumluluğa ve yasal sonuçlara yol açtı” dedi. Surur, “Modern haliyle insan ticareti, sınır kapılarından sızma olgusunun gelişmesi ve bölgesel ve iç çatışmalar sonucunda birçok şekil almasından sonra ortaya çıkmıştır. İnsan ticareti kalıpları, komşu ülkelerden çok sayıda mültecinin hayatına mal olan organ ticareti şeklini alacak şekilde gelişti. Ancak sıkı denetimin artması ve Sudan içindeki ve dışındaki ilgili makamlardan izleme ve takip organlarının geliştirilmesi, bu fenomeni azalttı” açıklamasında bulundu.
Tuğgeneral Ahmed Derrac Surur, “İnsan ticaretiyle uluslararası, bölgesel ve yerel düzeyde mücadele etmek için düzenlenen kampanyaya rağmen bu durum, tamamen ortadan kalkmadı. Kara ve deniz sınırlarının ötesine öncekilerden yeni ve farklı bir şekilde uzanmaya başladı. Başta Eritre ve Etiyopya olmak üzere komşu ülkelerden insan kaçakçılığı baş gösterdi. Kadınların oranı erkeklerden fazla olup, yaşları ise 13- 16 civarında. Faaliyetlerin çoğu ilgili makamlar tarafından engellendi. Çabalar, bu olguyu tam olarak kapsamazken, az görünüyor. Ülkenin içinde bulunduğu ekonomik koşullar ve ağır siyasi kriz göz önüne alındığında, bu durumla mücadele etmek için her türlü önlemin alınması gerekiyor” ifadelerini kullandı.

Yasaları değiştirmek
Göçmen kaçakçılığı ile insan ticaretinin çeşitli biçimleri arasındaki çizginin bulanıklaşması nedeniyle Sudan’da insan ticareti mağdurlarına ilişkin kesin istatistikler bulunmuyor. Darfur’dan ülke içinde yerinden edilme vakalarının etkinliğine ve Eritre, Etiyopya ve Somali’den gelen mülteci ve yasadışı göçmenlerin sayısındaki artışa gelince, tutarlı bir istatistik de yok.
2014 yılında Sudan hükümeti, İnsan Ticaretiyle Mücadele Hükümet Komitesi’ni kurdu. Öncesinde ise Sudan parlamentosu, özellikle kadın ve çocuklarla ilgili olanlar olmak üzere, insan ticaretiyle mücadele hususunda ilgili birçok uluslararası sözleşme ve protokole dayalı olarak, idam ve 5 ila 20 yıl arasında hapis cezası olarak değişen cezaların uygulanması için bir mücadele yasasını onayladı. Şubat 2021’de geçici Egemenlik Konseyi, insan ticaretiyle mücadele yasa tasarısında değişiklikler yaptı.
Bu çerçevede Yargıç Hebnai, “Kaçakçılar, göçmenlik yasasına göre yargılanırken, göçmen kaçakçılığıyla mücadele için yasa çıkarmak, insan ticareti ve göçmen kaçakçılığı suçlarından hesap sorulmasını sağlamak için Adalet Bakanlığı bünyesinde bir komisyon kuruldu. Bu komisyon, cezai değil idaridir. Yeni yasanın onaylanması yasadışı göç ve insan kaçakçılığıyla mücadeleye yardımcı oldu, ancak onu sona erdirmedi” dedi.



Seyfülislam Kaddafi... ‘Potansiyel varisten’ suikast kurbanına

Seyfülislam Kaddafi (Reuters – Arşiv)
Seyfülislam Kaddafi (Reuters – Arşiv)
TT

Seyfülislam Kaddafi... ‘Potansiyel varisten’ suikast kurbanına

Seyfülislam Kaddafi (Reuters – Arşiv)
Seyfülislam Kaddafi (Reuters – Arşiv)

Geçtiğimiz salı akşamı, Libya’nın eski lideri Muammer Kaddafi’nin oğlu Seyfülislam Kaddafi’nin öldürüldüğünün açıklanmasıyla birlikte, uzun soluklu bir siyasi sürecin de sonuna gelindi. Yıllar boyunca uluslararası alanda ‘rejimin kabul edilebilir yüzü’ ve babasının iktidarının muhtemel varisi olarak görülen Seyfülislam Kaddafi, 2011 sonrası dönemde ise uluslararası düzeyde aranan bir sanığa dönüştü. Daha sonra başkanlığa aday olarak ortaya çıkan Kaddafi, gölgelerden çıkarak yeniden Libya’daki siyasi kutuplaşmanın merkezine yerleşti.

Peki Seyfülislam Kaddafi kimdi ve siyasi kariyeri boyunca hangi rolleri üstlendi?

‘Geçiş projesi’ olmaya çalışan rejimin oğlu

Seyfülislam Kaddafi, 25 Haziran 1972’de doğdu ve babasının onlarca yıl yönettiği Libya’da büyüdü. 1990’lı yıllarda Trablus’ta mimarlık eğitimi alan Kaddafi, daha sonra Batı ağırlıklı bir eğitim yolunu izleyerek Avusturya’da işletme eğitimi gördü. Akademik kariyerini ise 2008 yılında Londra Ekonomi Okulu’ndan (LSE) aldığı doktora derecesiyle tamamladı. Bu eğitim süreci, ona aynı anda hem ‘teknokrat’ hem de ‘elit’ bir imaj kazandırdı.

dferg
Libya lideri Muammer Kaddafi'nin oğlu Seyfülislam, 23 Ağustos 2011 tarihinde başkent Trablus'ta destekçilerini selamlıyor. (Reuters)

Ancak eğitim, siyasetten bağımsız bir unsur olmadı. Çeşitli anlatımlara göre Seyfülislam Kaddafi, bu süreçte Batılı çevreler ve etkili isimlerle geniş bir ilişki ağı kurdu; babasının rejimine temkinli yaklaşan başkentlerle Libya arasında bir köprü olarak kendini konumlandırmasında bu bağlantılar belirleyici rol oynadı.

‘Uluslararası bir figür’ olarak yükselişi ve uzlaşma dosyaları

2000’li yılların başından itibaren, herhangi bir resmî ve sürekli devlet görevi üstlenmemesine rağmen, Seyfülislam Kaddafi’nin adı hassas dosyalarda öne çıkmaya başladı. Dış uzlaşma süreçlerinde ve arabuluculuk girişimlerinde rol oynadı; adı, tartışmalı dönüm noktalarıyla birlikte anıldı. Bunlar arasında Lockerbie davası kapsamında yürütülen tazminat düzenlemeleri ile Batı’yla kademeli normalleşme sürecine ilişkin dosyalar yer aldı. Bu dönemde Seyfülislam, ekonomik ve siyasi modernleşmeden söz eden bir ‘reformcu’ figür olarak lanse edilirken, babasının kurduğu yönetim yapısıyla açık bir kopuş ilan etmedi.

Söz konusu yıllarda, uluslararası alandaki varlığını yönetmek üzere etrafında idari, mali ve medya alanlarında çalışan bir ekip oluşturuldu. Lüks bir yaşam tarzı ve geniş ilişki ağlarına işaret eden göstergeler dikkat çekti. Batılı bir gazetecilik anlatısı, Londra’daki ikameti süresince yürütülen yazışmalar, düzenlemeler ve halkla ilişkiler faaliyetlerini, 2011’de Muammer Kaddafi yönetimine karşı patlak veren ayaklanma öncesindeki ‘perde arkasına’ açılan nadir bir pencere olarak tanımladı.

Londra'da: Bağlantılar ve aracılar

İngiltere’de bulunduğu dönemde, özel hayat ile kamusal alan arasındaki sınırlar giderek iç içe geçti. Prestijli bir üniversitede eğitim, iş dünyasından çevrelerle ve siyasi figürlerle kurulan ilişkiler ile güvenlik ve gayriresmi temsil gereklilikleri çerçevesinde çeşitli kurum ve yapılarla temaslar bu sürecin parçaları oldu.

fevf
Libya'nın eski lideri Muammer Kaddafi'nin oğlu Seyfülislam Kaddafi, 25 Mayıs 2014 tarihinde Zintan şehrindeki bir hapishane içinden duruşmaya katılıyor. (Reuters)

Buna paralel olarak, belirli dosyalar etrafında halkla ilişkiler faaliyetleri yoğunlaştı. Bunların başında, İngiltere’de ve uluslararası alanda uzun süre tartışma konusu olan Lockerbie hükümlüsü Abdülbasit el-Megrahi’nin serbest bırakılmasına yönelik girişimler geldi. Batılı raporlara göre bu süreç, medya ve siyasi baskı faaliyetleriyle birlikte yürütüldü.

2011... Devrimle yüzleşme

Şubat 2011’de Libya’da başlayan protestolar ve ardından patlak veren savaşla birlikte, Seyfülislam Kaddafi’nin söylemi de değişti. ‘Reform’ vurgulu çizgiden açık bir meydan okuma diline geçen Kaddafi, rejimi savunan ve muhaliflerini tehdit eden açıklamalarla kamuoyunun karşısına çıktı. Bu tablo, birçok gözlemciye göre, onu sistem içinde ‘yumuşak bir alternatif’ olarak konumlandıran imajın sona erdiği kırılma noktası oldu. Bu gelişmelerin ortasında, Uluslararası Ceza Mahkemesi (UCM) 27 Haziran 2011’de Seyfülislam Kaddafi hakkında insanlığa karşı suçlar kapsamında tutuklama kararı çıkardı.

sdf8o98
Seyfülislam Kaddafi, 19 Kasım 2011'de Libya'nın Zintan kentinde bir uçakta otururken (Reuters)

Trablus’un düşmesi ve Muammer Kaddafi’nin öldürülmesinin ardından, Kasım 2011’de Seyfülislam Kaddafi’nin yakalandığı açıklandı. Böylece, uzun süreli tutukluluk ve kamuoyundan uzak bir dönemle tanımlanan yeni bir sürece girildi.

Trablus’taki bir mahkeme, 2015 yılında, Seyfülislam Kaddafi’yi gıyabında kurşuna dizilerek idam cezasına çarptırdı. Yaklaşık 30 Kaddafi dönemi yetkilisiyle birlikte yargılandığı davada, babasının iktidarına karşı ayaklanma sırasında göstericilerin öldürülmesi de dahil olmak üzere savaş suçlarından hüküm giydi. Ancak söz konusu karar daha sonra iptal edildi.

Kayboluş ve ardından 'siyasi geri dönüş'

Seyfülislam Kaddafi’nin 2017 yılında bir af yasası kapsamında serbest bırakıldığı duyuruldu. Bu tarihten sonra kamuoyundaki görünürlüğü sınırlı kalan Kaddafi, 2021’de başkanlık seçimleri için adaylık başvurusunda bulunarak yeniden gündeme geldi. Gür sakalı ve geleneksel kıyafetleriyle verdiği görüntü, eski rejim yanlılarının toplumsal tabanının bir kesimiyle uzlaşma mesajı olarak yorumlanırken, yıllar süren bölünmenin ardından merkezi devlet fikrini yeniden canlandırma çabasına da işaret etti.

Ancak bu geri dönüş, hukuki ve siyasi engellere takıldı. Libya içindeki önceki yargılamalar ve verilen hükümler ile UCM’nin tutuklama kararının yürürlükte olması, Seyfülislam Kaddafi’nin adaylığını tartışmalı bir mesele haline getirdi.

Öldürülmesi

3 Şubat 2026’da Libya’nın resmi haber ajansı, Seyfülislam Kaddafi’nin öldürüldüğünü duyurdu. Seyfülislam’ın siyasi ekibinin başkanı Abdullah Osman, Libya el-Ahrar televizyon kanalına yaptığı açıklamada, 53 yaşındaki Seyfülislam Kaddafi’nin evinde dört kişilik bir grup tarafından öldürüldüğünü söyledi. Osman, “Dört silahlı kişi Seyfülislam’ın ikametgâhına girdi, güvenlik kameralarını devre dışı bıraktıktan sonra kendisini öldürdü” ifadesini kullandı.


Almanya, "güvenlik gerekçeleriyle" Kuzey Irak'taki asker sayısını azaltıyor

Alman askerleri (DPA)
Alman askerleri (DPA)
TT

Almanya, "güvenlik gerekçeleriyle" Kuzey Irak'taki asker sayısını azaltıyor

Alman askerleri (DPA)
Alman askerleri (DPA)

Alman Silahlı Kuvvetleri, Ortadoğu'daki gerginliğin tırmanmasıyla birlikte "güvenlik gerekçeleriyle" Kuzey Irak'ta konuşlandırılan asker sayısını azaltacağını duyurdu.

Alman ordusunun operasyon komuta merkezi, artan bölgesel gerginlikleri gerekçe göstererek dün, görev için varlığı gerekli olmayan personelin geçici olarak Kürdistan Bölgesi'nin başkenti Erbil'den çekileceğiniaçıkladı.

Askeri bir sözcü, yeniden konuşlandırılacak asker sayısını veya bölgede kalacak gücün büyüklüğünü belirtmekten kaçındı.

Şarku’l Avsat’ın Alman Der Spiegel dergisinden aktardığına göre bu adım, Amerika Birleşik Devletleri ve İran arasında potansiyel bir askeri gerilimin artması riskine yanıt olarak atıldı.

Dergi, Washington ve Tahran arasındaki devam eden ve artan gerilimler nedeniyle bu adımın gerekli olduğunu belirten bir parlamento brifingine atıfta bulunarak, Almanya'nın Kuzey Irak'taki askeri varlığını önemli ölçüde azaltmayı planladığını bildirdi.

Ortak Operasyonlar Komutanlığı ise bu adımı ihtiyati bir önlem olarak nitelendirerek, kalan personelle temel görevlerini yerine getirmeye devam edeceğini vurguladı.

Kararın, sahadaki çok uluslu ortaklarla yakın bir koordinasyon içinde alındığını belirten yetkili, Alman askerlerinin güvenliğinin en büyük öncelik olduğunu vurguladı.

Almanya, DEAŞ'ın yeniden ortaya çıkmasını önlemek amacıyla Irak güçlerine eğitim de dahil olmak üzere Irak'ı desteklemek için uluslararası bir misyona katılıyor.

Misyon Erbil'e odaklanmış durumda, ancak Der Spiegel'in haberine göre son zamanlarda yaklaşık 300 Alman askeri ülke genelinde, çoğunlukla Ürdün'de konuşlandırıldı.


CENTCOM, bir hafta içinde Suriye'deki DEAŞ hedeflerine karşı 5 hava saldırısı düzenlediğini duyurdu

ABD'ye ait bir Apache helikopteri, 14 Ağustos 2024'te gerçek mühimmatla yapılan eğitim tatbikatı sırasında (Reuters)
ABD'ye ait bir Apache helikopteri, 14 Ağustos 2024'te gerçek mühimmatla yapılan eğitim tatbikatı sırasında (Reuters)
TT

CENTCOM, bir hafta içinde Suriye'deki DEAŞ hedeflerine karşı 5 hava saldırısı düzenlediğini duyurdu

ABD'ye ait bir Apache helikopteri, 14 Ağustos 2024'te gerçek mühimmatla yapılan eğitim tatbikatı sırasında (Reuters)
ABD'ye ait bir Apache helikopteri, 14 Ağustos 2024'te gerçek mühimmatla yapılan eğitim tatbikatı sırasında (Reuters)

ABD Merkez Komutanlığı (CENTCOM) yaptığı açıklamada, güçlerinin 27 Ocak ile 2 Şubat tarihleri ​​arasında Suriye'deki DEAŞ hedeflerine karşı 5 hava saldırısı düzenlediğini duyurdu. X platformu üzerinden dün yayınlanan açıklamada CENTCOM, DEAŞ’ın iletişim merkezlerini ve silah depolarını tespit edip imha ettiğini belirtti.

CENTCOM Başkanı Brad Cooper, “Bu saldırılar, DEAŞ’ın Suriye'de yeniden güçlenmesini önleme kararlılığımızın altını çiziyor… ABD'nin, bölgenin ve tüm dünyanın güven içinde yaşayabilmesi için DEAŞ’ın kalıcı olarak yenilgiye uğratılmasını sağlamak üzere Küresel Koalisyon ile koordineli olarak çalışıyoruz” dedi.  

CENTCOM açıklamasında, askeri operasyonlarının son iki ayda 50'den fazla DEAŞ üyesinin öldürülmesi veya yakalanmasıyla sonuçlandığı vurgulandı.