Orta Asya'nın hesapları ve Ukrayna krizindeki egemenlik açmazının boyutları

Bu ülkelerin Moskova ile derin ilişkileri, Rus harekâtını kendileri için de geçerli olan gerekçelerle meşrulaştırmalarını gerektiriyor.

Rusya'nın müttefiki Orta Asya ülkeleri, müttefiklerini desteklemek ile benzer bir işgalden korkma ikilemi arasında kaldılar (AFP)
Rusya'nın müttefiki Orta Asya ülkeleri, müttefiklerini desteklemek ile benzer bir işgalden korkma ikilemi arasında kaldılar (AFP)
TT

Orta Asya'nın hesapları ve Ukrayna krizindeki egemenlik açmazının boyutları

Rusya'nın müttefiki Orta Asya ülkeleri, müttefiklerini desteklemek ile benzer bir işgalden korkma ikilemi arasında kaldılar (AFP)
Rusya'nın müttefiki Orta Asya ülkeleri, müttefiklerini desteklemek ile benzer bir işgalden korkma ikilemi arasında kaldılar (AFP)

Süleyman el-Vadai
Beş Orta Asya ülkesi "Kazakistan, Özbekistan, Türkmenistan, Tacikistan ve Kırgızistan" diğer sosyal ve siyasi bağlara ilaveten, bilhassa ekonomileri Rus ekonomisi ile yakından ilişkili olduğu için Rusya-Ukrayna savaşından doğrudan etkileniyorlar. Hem Batı hem de Doğu ülkeleri bölgeye ilgi ve ihtimam gösterse de Sovyetler Birliği'nin meşru varisi olduğu için bölgenin, Rus gücü için hayati bir bölge olduğu gerçeği gözden kaçırılmamalı. Bu nedenle Rus karşıtı güçlerin güvenlik alanındaki herhangi bir sızma girişimi, Rus zihninde Ukrayna, Belarus ve Gürcistan gibi ülkelerin NATO'ya katılması tehdidiyle eşdeğer derecede ulusal güvenliğine yönelik bir tehdittir.
Ukrayna krizinin ortasında Orta Asya ülkelerinin siyasi gerçekliğine ilişkin okumamızdan, bu ülkelerin kötü bir çıkmazda oldukları sonucuna varıyoruz. Bu açmaz üç maddede gruplandırılabilir; Birincisi, dış politika kararları alırken ihtiyatlı olmak. İkincisi, ekonomik sorunların iç toplumsal koşullarla çakışması. Üçüncüsü, krizden etkili çıkışlara yönelik beklentiler ve çabalar.

Dış politika kararlarını alırken ihtiyat ve dikkat
Orta Asya ülkelerinin her birinin siyasi özgünlüğü dikkate alınsa ve her birinin stratejik hedefleri diğer ülkelerin hedeflerinden ayrılsa da genel görüş, bölge ülkelerinin, ikisinin de kötünün iyisi olan iki seçenek arasında bir yol ayrımında olduklarına işaret ediyor. Birincisi, uluslararası yasalara saygı duyma, Rus işgalini kınama ve bağımsız devletlerin egemenliğinin korunması çağrısı yapma eğilimidir ki, bu da Rus ihlallerine karşı Batı ve Ukrayna ile ittifak, dolayısıyla Moskova'yı ve Devlet Başkanı Putin’i kızdırmak anlamına geliyor. Ama bu 5 ülkenin de arzu etmediği ve yapma gücüne sahip olmadıkları bir şey. Öte yandan, diğer seçenek, Rusya'nın harekâtını meşrulaştırmayı ve bunu, Rusya'nın ulusal güvenliğini tehdit edecek biçimde hayati bölgelerine yönelik Batı genişlemesine karşı meşru bir hak olarak görmesini gerektiriyor. Bu, Orta Asya ülkelerinin kendi bağımsızlıkları için çeşitli riskler içeren bir seçenektir. Zira bir zamanlar Sovyetler Birliği çatısı altında bulunan başka bir ülkenin egemenliğinin ihlal edilmesine verilecek destek, örtülü olarak Rus anlatısıyla özdeşleştiklerine işaret edecektir. Bu ise, Rusya'ya gelecekte Orta Asya ülkelerinin egemenliğini ihlal etme hakkı verecektir. Bu nedenle, bölge ülkeleri her halükârda muğlak bir üçüncü seçenek etrafında siperlenmeye çalışıyorlar. Her ne kadar Kırgızistan Cumhurbaşkanının kişisel hesaplarından yaptığı paylaşımlar gibi bazı aleni pozisyonlar, Orta Asya liderlerinin Rus harekâtını desteklediğini ifşa etse bile, söz konusu ülkelerin hepsi Ukrayna krizinde tarafsızlıklarını duyurdular. Kazakistan'ın, Rusya'nın Ukrayna'yı işgaline askeri katkıda bulunmayı reddettiğine dair ilgili basında çıkan haberlere rağmen genel Orta Asya pozisyonu, halen güvenli tarafsız bölgede kalmaya çalışıyor.

Ekonomik sorunların iç toplumsal koşullarla çakışması
Rus-Ukrayna savaşının 5 ülkenin ekonomilerini içine düşürdüğü zorluklar bize şunu gösterdi; Orta Asya hükümetleri, boğucu mali koşullar örsü ile öfkeli halkların ve sokakların çekici arasında kalmışlar. Halklar, ekonomileri frenleyen darboğazdan çıkışa yönelik herhangi bir umut olmadan çektikleri geçim sıkıntıları ve çileler nedeniyle hükümetlerinin kararlarına öfkeliler.
Kuşkusuz, bir lider olarak Putin ve ülkesinde devletin gücünü artırması ve önemli bir ekonomik büyümenin önünü açması, Orta Asya ülkeleri halkları tarafından beğenildi ve takdir edildi. Ancak bu halklar, ulusal bağımsızlıklarını kutsamakta ve hiçbir şekilde bağımsızlıktan vazgeçip Sovyetler Birliği günlerine öykünen bir rejime geri dönmeyi istememektedirler. Ne var ki bu bağımsızlık prensibine rağmen Orta Asya halkları, Putin ile kıyasladıklarında hükümetlerini hep aşağı görmüşlerdir. Ancak Orta Asya halkları, bu kriz uzun süredir çektikleri zorluk ve acıları daha da şiddetlendirmiş olsa bile, Ukrayna krizinin yansımaları konusunda sadece hükümetlerini suçlayamazlar.
Orta Asya hükümetleri, siyasi sistemleri demokratik özellikler ve mekanizmalar içerse bile demokratik değiller. Laikliği benimsemeleri, otoriter yönetim lekesinden kurtulmalarına yardımcı olmadı. Bölge halkları, çeşitli medya kuruluşlarının gözlemlerine göre, hükümetlerinin despotizmini veya yaşam pahalılığını defalarca protesto ettiler. Ancak, mevcut krizin nedenleri haricidir. Bu nedenle, mevcut durumun, 5 ülke hükümetleri için art arda gelecek zorlukları beraberinde getirdiğini savunuyoruz. Uzun vadede Ukrayna krizinin ekonomik yansımalarının ve bunun sonucunda ortaya çıkacak sosyal koşulların kurbanı olacakları şüphesiz. Bu nedenle halklarını güvene kavuşturmak amacıyla Rus ekonomisine olan bağımlılıklarını azaltan yenilikçi çözümler bulmak için çok çaba sarf etmeliler.

Orta Asya ülkeleri diğer bölgesel güçlere yönelir mi?
Üçüncü madde, çözümler bulmakla bağlantılıdır. Bu da bizi, Rusya dışındaki diğer bölgesel ve uluslararası güçlere kıyasla, 5 ülkeden üçü ile kara sınırı ve bölgedeki artan ekonomik hâkimiyeti sayesinde bu konuda başı çeken, ekonomik olarak en önde gelen Çin başta olmak üzere, bölgedeki diğer rakip güçlerin fırsatlarını gözden geçirmeye itiyor. Hindistan, uzun süredir bölge ülkeleriyle ekonomik temas köprüleri kurmaya çalışıyor. Ancak jeopolitik komplikasyonlarla ilişkili coğrafi zorluklar ve engebeler nedeniyle bu çabaları şimdiye kadar boşa gitti. Öte yandan, özellikle Türk Dili Konuşan Ülkeler İşbirliği Konseyi çatısı altında bölge ülkeleriyle yakınlaşma girişimlerinin, geçmişte laik eğilimli bölge ülkelerinin, Türkiye’nin motivasyonlarının altında yatan ideolojik ve siyasi hedeflere karşı tedbirli olmaları nedeniyle başarısız olduğu göz önüne alınırsa, bu kriz sırasında Türkiye her zamankinden daha fazla fırsata sahip olabilir. Zira bugün bölge ülkelerinin güvenlik ve ekonomik ortaklıklarını çeşitlendirmeye gereksinimleri var ve Azerbaycan ile Türkiye arasında kristalleşen iş birliği, Ankara'nın Orta Asya ülkeleri arasındaki dış imajını güçlendiriyor.
Her halükârda, coğrafi ikilem bölge ülkeleri için en önemli engel olmaya devam ediyor. Sorunsuz erişimlerinin olmaması nedeniyle açık denizler veya su yollarından izole olmaları, büyük güçlerin kaynakları ve zenginliklerine yönelik rekabeti, başta Rusya, İran ve Afganistan olmak üzere birçok komşu ülkenin Batı'nın ekonomik yaptırımlarının ağırlığı altında olması gibi tüm bu nedenler, siyasi durumu çözmek yerine, ağırlaştırıyor. Afganistan'da Taliban’ın iktidara geri dönüşünün getirdiği olumsuz yansımalar, 5 ülkenin Rusya'nın radikal İslami hareketleri bastırmalarına, siyasi istikrarı baltalayan gösteriler veya ayrılıklarla başa çıkmalarına yardımcı olmak için bölgede oynadığı güvenlik rollerine olan ihtiyaçlarını büyütüyor. Güney koridor hattının bölgenin can damarı olabileceği söylense de Afganistan, Pakistan ve Hindistan'dan geçtiği için çetrefilli jeopolitik zorluklara bağlı birikmiş komplikasyonlardan muzdarip. Ayrıca bu koridor Çin'in arzusunun hilafına bir yön izliyor ve Rusya'nın bölge üzerindeki hegemonyasını, enerji ihracatına bağımlı bölge ekonomilerini sarsıyor.



Fransa-Almanya ilişkilerinin geleceği ve Avrupa liderliği mücadelesi

Almanya Şansölyesi Friedrich Merz ve Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Belçika'daki Alden Biesen Kalesi'nde düzenlenen gayri resmi Avrupa zirvesinde, 12 Şubat (AFP)
Almanya Şansölyesi Friedrich Merz ve Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Belçika'daki Alden Biesen Kalesi'nde düzenlenen gayri resmi Avrupa zirvesinde, 12 Şubat (AFP)
TT

Fransa-Almanya ilişkilerinin geleceği ve Avrupa liderliği mücadelesi

Almanya Şansölyesi Friedrich Merz ve Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Belçika'daki Alden Biesen Kalesi'nde düzenlenen gayri resmi Avrupa zirvesinde, 12 Şubat (AFP)
Almanya Şansölyesi Friedrich Merz ve Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Belçika'daki Alden Biesen Kalesi'nde düzenlenen gayri resmi Avrupa zirvesinde, 12 Şubat (AFP)

Hattar Ebu Diyab

Avrupa güvenliği ile ilgili endişeler ve transatlantik ilişkilerdeki temkinlilik, “uluslararası düzenin sarsıldığı” bir dönemde 62. Münih Güvenlik Konferansı'na damgasını vurdu. Bu forumun önemli bir yönü, Fransa ve Almanya'nın Avrupa ile ilgili vizyonlarını sunmalarıydı; bu, Berlin ve Paris'in 1960'lardan beri ortak Avrupa eyleminin ve başarılarının başlıca itici güçleri olması nedeniyle önemli.

Ancak, Şansölye Angela Merkel'in görev süresinin sona ermesinden bu yana en büyük iki Avrupa gücü arasındaki birikmiş anlaşmazlıklar, Avrupa Birliği'nin (AB) performansına ve ortak politikaların geliştirilmesine gölge düşürdü. Şüphesiz ki Avrupa liderliği ve Avrupa karar alma süreçlerindeki örtük rekabet, Fransa-Almanya iş birliğini engelliyor. Dahası, Donald Trump ve Vladimir Putin döneminde iki taraf arasındaki çelişkiler daha da karmaşık hale geliyor. Öte yandan, yaşlı kıtanın karşı karşıya olduğu meydan okumalar, Fransa-Almanya ilişkilerinin yeniden düzenlenmesini, Avrupa'nın çağdaş tarihin bu kritik anında eksik kutup haline gelmesini önlemek için ortak bir Avrupa yaklaşımının geliştirilmesini gerektiriyor. Küresel düzen artık güç dengesini koruyamıyor ve ekonomik ve teknolojik savaş yoğunlaşarak küresel nüfuzun yeni bir dağılımına zemin hazırlıyor.

Fransa-Almanya ayrılığı

“Stratejik kaos” ve uluslararası düzenin yeniden şekillenmesi bağlamında, Avrupa'nın marjinalleşmesi yeni bir hipotez gibi görünüyor; özellikle de Avrupa'nın gelişimine ilişkin vizyon konusunda iki ana itici güç olan Fransa ve Almanya arasındaki anlaşmazlık nedeniyle henüz jeopolitik bir kutbun şekillenmediği göz önüne alındığında.

Son istatistikler, Avrupa Birliği'nin 2024 yılında uluslararası mal ve hizmet ticaretinin yaklaşık yüzde 16'sını oluşturarak, dünyanın önde gelen ticaret gücü olduğunu gösteriyor. Bu, 450 milyon insanı kapsayan Ortak Pazar'ın ağırlığı ve Fransa Cumhurbaşkanı François Mitterrand ile Almanya Şansölyesi Helmut Kohl'ün o dönemdeki çabaları sayesinde tek para birimine geçiş olmasaydı mümkün olmazdı. Yani o dönemde Fransız-Alman ortaklığı Avrupa için itici bir güç olmuştu; bu ortaklık, Angela Merkel ve Emmanuel Macron'un çabaları sayesinde Kovid-19 pandemisinin ardından verilen büyük kredinin onaylanması sırasında da tekrarlandı.

Élysee Sarayı, Avrupa yatırımlarını finanse etmek için borç dayanışmasını teşvik ediyor. Paris, Avrupa Merkez Bankası'nın eski başkanı Mario Draghi'nin önerdiği federal yaklaşımı savunuyor

Şu an ise tam aksi oluyor; Fransa ve Almanya arasındaki ilişkiler, özellikle ekonomi, AB reformu, savunma ve diğer ekonomik bloklarla yapılan anlaşmalar konusunda derin siyasi bölünmeler yaşıyor.

Fransa ve Almanya arasındaki uçurum, özellikle Güney Amerika (Mercosur) ülkeleriyle yapılan ticaret anlaşması ile en belirgin şekilde ekonomik cephede kendini gösterdi. Ekonomisi büyük ölçüde sanayi ihracatına dayanan Almanya için bu anlaşma, Moskova ve Washington ile yaşanan engeller ışığında yeni pazarlara açılmak için bir can simidi niteliğinde. Ancak Fransa, bunu tamamen farklı bir perspektiften değerlendiriyor; tarım sektörüne yönelik varoluşsal bir tehdit ve siyasi yansımalar olarak görüyor.

Almanya, AB'nin borç batağına saplanmış bir blok haline gelmesinden açıkça korkarken, Paris ise Berlin'in mali disiplin uygulamasının Fransa'da toplumsal huzursuzluğa yol açmasından endişe ediyor.

Avrupa borç havuzu oluşturulması konusunda anlaşmazlıklar

Avrupa ekonomisi dikkate değer bir direnç gösteriyor. 2025 yılında, euro bölgesindeki büyüme bir önceki yılki %0,9'a kıyasla %1,5'e ulaştı. Ancak, borç krizi hala önemli bir sorun olmaya devam ediyor (sadece Fransa'nın borcu yaklaşık 3,9 trilyon avro) ve Paris ile Berlin arasında bir uçurum yaratıyor. Bu nedenle, yeni bir borç havuzu (eurobond) oluşturulması konusu önemli bir anlaşmazlık noktası olmaya devam ediyor.

Elysee Sarayı, Avrupa yatırımlarını finanse etmek için borç dayanışmasını savunuyor. Paris, Avrupa Merkez Bankası eski başkanı Mario Draghi'nin önerdiği federalist yaklaşımı destekliyor. Emmanuel Macron, Avrupa'nın Çin ve ABD'ye yetişmek için güvenlik ve savunmaya, yeşil geçiş teknolojilerine ve yapay zekaya büyük yatırımlar yapması gerektiğini vurguladı.

tyhty
ABD Başkanı Donald Trump, sağında Fransız mevkidaşı Emmanuel Macron ile birlikte, Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenskiy'yi dinliyor. Beyaz Saray'da yapılan görüşmede fotoğrafın sağında Finlandiya Cumhurbaşkanı Alexander Stubb da görülüyor, 25 Ağustos (AFP)

Buna karşılık Berlin para politikasında geleneksel bir yaklaşım sergiliyor. Son olarak, Almanya Dışişleri Bakanı Johannes Wadephul, Fransa'nın sınırlı savunma harcamalarını eleştirerek, Paris'ten Avrupa'da güvenlik egemenliğini destekleme çağrılarını somut yeteneklere dönüştürmek için daha fazlasını yapma çağrısında bulundu. Bu yorumlar, iki Avrupa devi arasındaki ilişkilerde artan gerilimi yansıtıyor.

Yeni olan husus, Almanya'nın ilk kez AB'ye liderlik etme arayışında Fransa'ya alternatif bulmaya çalışmasıdır. Bu bağlamda, Berlin ve Roma, “tek bir Avrupa borsası, tek bir Avrupa ikincil piyasası oluşturulmasını ve finansal istikrarı tehlikeye atmadan krediler için sermaye gereksinimlerinin gözden geçirilmesini” desteklediler. Ancak bu, Paris ve Berlin'deki bazı kişilerin İtalya Başbakanı Giorgia Meloni'nin, Donald Trump'ın Avrupa'nın gümrük tarifelerine karşı birleşik tutumunu bozmak için kullandığı bir “araç” olduğundan şüphelenmelerini engellemiyor. Zira bilindiği üzere Trump yönetiminin stratejisi Avrupa'daki sağ ve aşırı sağ kanattaki destekçilerine dayanıyor.

Avrupa'nın geleceği ve ABD ile ilişkisi

Birçok Fransız yetkilinin de belirttiği gibi, Avrupa'nın “yeni imparatorluklar” (Amerika Birleşik Devletleri, Çin ve Rusya) tarafından baskı altında olduğu bir dönemde, Macron ve Alman Şansölyesi Friedrich Merz, yaşlı kıtanın geleceği konusunda farklı görüşlere sahipler.

Fransa, 2017'de Fransa Cumhurbaşkanı tarafından ortaya atılan “stratejik özerklik” terimine bağlı kalarak, egemen bir Avrupa'yı sürekli olarak savunuyor. Alman Şansölyesi ise AB'nin bağımsızlığını güçlendirmeyi ABD ile tarihi bağları korumakla birleştiren bir uzlaşma çağrısında bulunuyor.

Şubat 2025 seçimlerinde Avrupa'nın kademeli olarak “ABD'den gerçek bağımsızlığını” elde etmesi çağrısında bulunan Merz, fikrini değiştirmiş gibi görünüyor. Bu, birçok Avrupa başkentinin görüşüne göre Avrupa kendi güvenliğini birkaç yıl boyunca garanti edemeyeceği için bir zayıflık itirafı anlamına geliyor. Yine bunlara göre sert jeopolitik gerçekler ve “büyük birader” veya “Amerikan koruyucu” olmadan “bağımsız bir Avrupa” inşa etmenin zorlukları nedeniyle, transatlantik ortaklığa hâlâ ihtiyaç var.

Peki, nasıl bir ortak Avrupa savunması?

Son haftalarda, Amerikan güvenlik şemsiyesinin kalıcı olmayacağı ve Ukrayna'daki savaş ve Grönland çevresindeki gerilimlerin dayattığı yeni gerçekler göz önüne alındığında, Avrupa'nın yakın gelecekte kendi savunmasından sorumlu olmasının acil bir ihtiyaç olduğu ortaya çıktı. Gerçekten de Ukrayna öngörülebilir gelecekte Avrupa güvenlik söyleminin merkezinde yer alan konu olmaya devam edecek.

Askeri sanayi konusunda, yeni nesil Avrupa savaş uçakları projesiyle ilgili olarak Fransa ve Almanya arasında bir dereceye kadar temkinlilik söz konusu. Nitekim Alman şirketleri ve konsorsiyumları, Fransız havacılık grubu Dassault'u kendi şartlarını dayatmaya çalışmakla suçluyor.

NATO'daki Amerikan rolünün gerilemesi ihtimali göz önüne alındığında, 1945 sonrası düzenin sona ermesiyle birlikte, Avrupalıların nükleer caydırıcılığa ilişkin karar konusunda ABD’yi yetkili kılamayacakları aşikar. Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre bu nedenle, iki nükleer Avrupa gücü olan Fransa ve İngiltere'nin nükleer kapasitelerine dayalı “entegre bir Avrupa nükleer caydırıcılığına” değinilmeye başlandı. Macron'un konuyla ilgili bu ayın 27'sinde bir konuşma yapması bekleniyor.

Finansman konusu, Fransa ve Almanya arasındaki en önemli anlaşmazlık noktalarından biri olarak kabul ediliyor. Bu bağlamda, Berlin'in yeniden silahlanmaya ayırdığı kaynaklar, Almanya'nın kendi sanayisini tercih ederek, tek taraflı hareket edeceğinden korkan Fransa'da endişe yaratıyor.

Finansman konusu, Fransa ve Almanya arasındaki en önemli anlaşmazlık noktalarından biri olarak kabul ediliyor. Bu bağlamda, Berlin'in yeniden silahlanmaya ayırdığı kaynaklar Fransa'da endişe yaratıyor

Paris, iki ülke arasındaki tarihin ağırlığı nedeniyle aşırı temkinli davranırken, Merz “Avrupa'da büyük güç politikası Almanya için bir seçenek değil” diye vurguluyor. Ancak en önemli husus, Birlik içinde veya “istekli devletler grubu” arasında ortak bir savunma vizyonunun geliştirilmesidir. İşte Fransa, Almanya ve Belçika tarafından ortaya atılan, ancak bazı İskandinav ülkeleri ve Macaristan tarafından çekincelerle karşılanan “sağlam bir çekirdek” oluşturma önerisi burada öne çıkıyor.

dferft
Alman askerleri, 18 Ocak'ta Grönland'ın Nuuk kentinden kalkan bir uçağa biniyor (AFP)

İngiltere Başbakanı Keir Starmer'ın da Münih Güvenlik Konferansı sırasında “Avrupa NATO'su” fikrini ortaya attığını belirtmekte fayda var. Bu nedenle, İngiltere’nin AB'den ayrılmasına rağmen, ABD'den ayrışma daha belirgin hale gelirse, bazı Avrupa ülkeleri ile İngiltere arasında bir savunma ittifakı uzak ihtimal değil. Zira ABD’den ayrışma Avrupalıların bölünme lüksünden kaçınmasını gerektiriyor. Avrupa'nın ancak üye devletlerinin geçmişe göre daha yakın olarak bir arada durmasıyla hayatta kalabileceği açık ve net.

Yukarıda zikredilenlere ilave olarak, Amerikan nükleer caydırıcılığını Fransız gücüne dayalı bağımsız bir Avrupa nükleer caydırıcılığıyla değiştirmekte tereddüt eden Almanya, örtük olarak bu gücün ve Fransa'nın BM Güvenlik Konseyi'ndeki daimi koltuğunun paylaşımını talep ediyor gibi görünüyor. Dolayısıyla, Charles de Gaulle ve Konrad Adenauer arasındaki büyük uzlaşmadan bu yana ortak modern tarihlerine rağmen, bu iki Avrupa gücü arasında zorlu bir geçmişin hayaleti hâlâ varlığını koruyor.

Sonuç olarak, birikmiş anlaşmazlıklar, Fransız-Alman motorunu engelliyor ve AB içindeki karar alma süreçlerini tehdit ediyor. AB içinde karşıt blokların oluşması veya federalizmin aceleyle gündeme getirilmesi sihirli çözümler değildir. En iyi yol, tarihsel uygulamada olduğu gibi, kademeli ilerleme, aşamalı kazanımlar ve siyasi irade yoluyla uzlaşma arayışında olmaktır. Şüphesiz, 2027 cumhurbaşkanlığı seçimlerinden bir yıl önce Fransa'nın içinde bulunduğu “geçiş” durumu ve Almanya'nın Avrupa bağımsızlığı konusundaki tereddüdü, kısa vadede Avrupa'nın yeniden canlanması için elverişli faktörler değildir.

*Bu analiz Şarku'l Avsat tarafından Londra merkezli al Majalla dergisinden çevrilmiştir.


İran: ABD’nin herhangi bir saldırısı, hatta sınırlı saldırıları bile ‘saldırganlık’ olarak kabul edilecek

Tahran’da ABD karşıtı bir duvar resminin önünden geçen İran askeri (EPA)
Tahran’da ABD karşıtı bir duvar resminin önünden geçen İran askeri (EPA)
TT

İran: ABD’nin herhangi bir saldırısı, hatta sınırlı saldırıları bile ‘saldırganlık’ olarak kabul edilecek

Tahran’da ABD karşıtı bir duvar resminin önünden geçen İran askeri (EPA)
Tahran’da ABD karşıtı bir duvar resminin önünden geçen İran askeri (EPA)

İran bugün yaptığı açıklamada, ABD’den gelecek herhangi bir saldırının -sınırlı hava harekâtı dahil- ‘saldırganlık’ olarak değerlendirileceğini ve buna karşılık verileceğini duyurdu. Açıklama, ABD Başkanı Donald Trump’ın böyle bir ihtimali değerlendirdiğini söylemesinin ardından geldi.

İran Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü İsmail Bekayi, haftalık basın toplantısında yaptığı açıklamada, “Sınırlı bir saldırı ile ilgili soruya gelince; sınırlı saldırı diye bir şey yoktur. Her türlü saldırı, saldırganlık olarak kabul edilecektir” dedi.

Bekayi, “Her ülke, meşru müdafaa hakkına dayanarak saldırıya güçlü bir şekilde karşılık verir; biz de bunu yapacağız” ifadesini kullandı.

Bekayi’ye yöneltilen soru, Trump’ın cuma günü yaptığı ve Umman arabuluculuğunda süren müzakerelerde anlaşma sağlanamaması halinde Tahran’a sınırlı bir saldırı düzenlemeyi ‘değerlendirdiğini’ belirttiği açıklamasına atıfta bulunuyordu.

Taraflar, şubat ayı başında Umman arabuluculuğunda dolaylı görüşmelere yeniden başlamış; şimdiye kadar Maskat ve Cenevre’de iki tur müzakere gerçekleştirmişti. Umman Dışişleri Bakanı Bedr bin Hamed el-Busaidi, üçüncü turun perşembe günü Cenevre’de yapılacağını doğruladı.

İran heyetine başkanlık eden Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi ise dün yaptığı açıklamada, Tahran ile Washington arasında diplomatik bir uzlaşıya varılması için ‘iyi bir fırsat’ bulunduğunu söyledi.

Arakçi, ABD merkezli CBS televizyonuna verdiği röportajda, “Hâlâ herkes için fayda sağlayacak diplomatik bir çözüme ulaşma konusunda iyi bir fırsatımız olduğunu düşünüyorum” dedi. Müzakerecilerin bu ay gerçekleştirilen iki tur görüşmenin ardından ‘anlaşmanın unsurları ve taslak metni üzerinde çalıştıklarını’ belirten Arakçi, buna karşın ülkesinin uranyum zenginleştirme hakkından vazgeçmeyeceğini vurguladı.

Washington ile temel anlaşmazlık noktalarından biri olan bu konuda Arakçi, “Egemen bir ülke olarak bu alanda kendi kararımızı verme hakkına sahibiz” diye konuştu.

Tahran ile Washington arasındaki görüşmeler, ABD Başkanı Donald Trump’ın İran’a yönelik askeri seçenekleri gündeme getirdiği bir ortamda yeniden başlamıştı. Trump önce İran’daki protestolara yönelik kanlı müdahaleleri gerekçe göstermiş, daha sonra ise özellikle nükleer program konusunda anlaşmaya varılamaması halinde askeri adım atılabileceği uyarısında bulunmuştu.

Diplomatik sürece paralel olarak ABD, Ortadoğu’daki askeri varlığını da artırdı. Washington yönetimi bölgeye iki uçak gemisi gönderirken, savaş uçakları, askeri nakliye uçakları ve havada yakıt ikmali yapabilen tanker uçaklardan oluşan filoları da konuşlandırdı.

ffvbf
Arap Denizi’ndeki ABD uçak gemisi USS Abraham Lincoln (AFP)

ABD’nin müzakere heyetine başkanlık eden Özel Temsilci Steve Witkoff cumartesi günü yaptığı basın açıklamasında, Başkan Donald Trump’ın İran’ın ABD’nin askeri yığınağı karşısında neden ‘teslim olmadığını’ sorguladığını söyledi.

Bu açıklamaya yanıt veren Bekayi ise teslimiyetin İranlıların karakterinde olmadığını belirterek, ülkelerinin tarihi boyunca böyle bir tutum sergilemediğini ifade etti.


Kallas, İran sorununa ‘diplomatik çözüm’ çağrısında bulundu: Başka bir savaş istemiyoruz

Avrupa Birliği (AB) Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Kaja Kallas, AB dışişleri bakanları toplantısı öncesinde Brüksel’de basın mensuplarına açıklamalarda bulundu. (AP)
Avrupa Birliği (AB) Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Kaja Kallas, AB dışişleri bakanları toplantısı öncesinde Brüksel’de basın mensuplarına açıklamalarda bulundu. (AP)
TT

Kallas, İran sorununa ‘diplomatik çözüm’ çağrısında bulundu: Başka bir savaş istemiyoruz

Avrupa Birliği (AB) Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Kaja Kallas, AB dışişleri bakanları toplantısı öncesinde Brüksel’de basın mensuplarına açıklamalarda bulundu. (AP)
Avrupa Birliği (AB) Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Kaja Kallas, AB dışişleri bakanları toplantısı öncesinde Brüksel’de basın mensuplarına açıklamalarda bulundu. (AP)

Avrupa Birliği (AB) Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Kaja Kallas bugün, İran ile ABD arasında beklenen görüşmeler öncesinde, Tahran dosyası için ‘diplomatik bir çözüm’ çağrısında bulundu. Bu açıklama, ABD Başkanı Donald Trump’ın Tahran’ı askeri müdahalelerle tehdit ettiği bir döneme denk geldi.

Kallas, AB üyesi ülkelerin dışişleri bakanları toplantısı öncesinde yaptığı açıklamada, “Bu bölgede bir başka savaşa ihtiyacımız yok; zaten çok sayıda savaş var” dedi.

Şarku’l Avsat’ın AFP’den aktardığına göre Kallas, “İran şimdiye kadarki en zayıf dönemini yaşıyor. Bu zamanı diplomatik bir çözüm bulmak için değerlendirmeliyiz” ifadelerini kullandı.

Öte yandan Umman Dışişleri Bakanı Bedr el-Busaidi dün, ABD ile İran arasındaki yeni müzakere turunun önümüzdeki perşembe günü Cenevre’de yapılacağını duyurdu. Busaidi, müzakereler için ‘ekstra çaba göstermeye yönelik olumlu bir ivme’ olduğunu da belirtti.

ABD, İran’dan uranyum zenginleştirme stokundan vazgeçmesini, Washington’a göre nükleer bomba yapımında kullanılabilecek bu stokların imhasını, Ortadoğu’daki silahlı gruplara desteğini durdurmasını ve füze programına kısıtlamalar getirilmesini talep ediyor.

İran ise nükleer programının barışçıl olduğunu vurguluyor, ancak yaptırımların kaldırılması karşılığında bazı sınırlamaları kabul etmeye hazır olduğunu söylüyor. Tahran, nükleer konuyu füze programı veya silahlı gruplara destek gibi diğer meselelerle ilişkilendirmeyi ise reddediyor.