ABD’nin Suriye-İsrail anlaşması taslağı: Golan’ın iadesi karşılığında İran ve Hizbullah’ın terk edilmesi

Frederic Hof’un Tepelere Ulaşmak adlı kitabı Şam -Tel Aviv hattında, 2009 ve 2011 yılları arasındaki gizli görüşmelerin ayrıntılarını gözler önüne seriyor.

Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esed ile ABD Senatosu Dış İlişkiler Komisyonu Başkanı John Kerry, Mayıs 2010’da görüştü. (AP)
Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esed ile ABD Senatosu Dış İlişkiler Komisyonu Başkanı John Kerry, Mayıs 2010’da görüştü. (AP)
TT

ABD’nin Suriye-İsrail anlaşması taslağı: Golan’ın iadesi karşılığında İran ve Hizbullah’ın terk edilmesi

Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esed ile ABD Senatosu Dış İlişkiler Komisyonu Başkanı John Kerry, Mayıs 2010’da görüştü. (AP)
Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esed ile ABD Senatosu Dış İlişkiler Komisyonu Başkanı John Kerry, Mayıs 2010’da görüştü. (AP)

ABD'li diplomat ve Büyükelçi Frederic Hof, Nisan 2009 ile Mart 2011 arasında bir düş yaşıyordu. Suriye ile İsrail arasında barışı sağlama fikri ilk olarak on altı yaşında, misafir bir öğrenci olarak Şam'ı ziyaret ettiğinde aklına düşmüştü. Aradan 45 yıl geçtikten sonra bu hayalini gerçeğe dönüştürme fırsatı buldu. Ancak kaçırılan diğer barış fırsatları gibi bu da gerçekleşmedi. Hof kendi ifadesiyle; ‘hayatının geri kalanında kendisini rahatsız edecek olan bir başarısızlığa’ uğradı.  
ABD Dışişleri Bakanlığı Suriye Masası Şefi Frederic Hof, iyimserliğin zirvesine çıkmasının ve hayal kırıklığının dibine inmesinin hikayesini yeni kitabı ‘Tepelere Ulaşmak’ (Reaching For The Heights) adlı eserinde işledi. Alt başlığı; Suriye-İsrail Barışını Kurmaya Yönelik Gizli Bir Girişimin Öyküsü olan kitap, Washington merkezli ABD Barış Enstitüsü tarafından yayımlandı.  
Frederic Hof, eski ABD Başkanı Barack Obama yönetimi sırasında, İsrail ile Suriye arasında arabuluculuk rolü üstlendi. Hof’un yaklaşımı, ‘barış karşılığında toprak’ ya da ‘barış karşılığında barış’ anlayışından farklıydı. İlk yaklaşıma göre İsrail’in Şam'la bir barış anlaşması imzalanması ve normal ilişkilerin tesis edilmesi karşılığında işgal ettiği Golan Tepeleri’nden çekilmeyi taahhüt etmesi öngörülüyordu. İkinci yaklaşıma göre ise karşılıklı bir çatışmasızlık taahhüdü, barışın tesisi için mümkündü.   
Frederic Hof’un yaklaşımı farklı bir tür ‘takas anlayışı’ içeriyordu: Stratejik konumlandırma karşılığında toprakların geri verilmesi. Peki, bu ne anlama geliyordu? Tel Aviv, Şam'a, İran, Hizbullah ve Hamas ile ittifakından ve askeri ilişkilerinden vazgeçmesi karşılığında Golan Tepeleri’ni iade edecekti. 2009 ve 2011 arasındaki gizli ABD  girişiminin de özü buydu. ABD Dışişleri Bakanlığı'nın eski İran Özel Elçisi Dennis Ross; “Tepelere Ulaşmak kitabında ‘barış karşılığında toprak’ formülü değil, Suriye'nin İran ve Hizbullah'tan uzaklaşarak, stratejik açıdan yeniden konumlandırılması karşılığında, kendisine ‘toprak’ verilmesi işlenmektedir” yorumunda bulundu.  
Frederic Hof, Suriye-İsrail anlaşmasına yönelik tekliflerin temelini oluşturan, 4 Haziran 1967 Hattı’nı çizenlerin arasında yer alıyordu. Şimdilerde kendine şunu soruyor: Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esed, ABD’nin girişimiyle teklif edilen ‘Golan-Stratejik Konumlandırma’ anlaşmasını gerçekten istiyor muydu?  
Şu an Suriye üç nüfuz alanına bölünmüş durumda. İran ve Rusya, Suriye'nin üçte ikisinde etkili bir şekilde varlık gösteriyor. İsrail’in İran mevzilerine yönelik hava saldırıları, Rusya tarafından sessizlikle karşılanıyor. ABD ve Türkiye ise ülkenin geri kalan bölgelerinde askeri varlığa sahip. Suriye rejiminin, İran ve Hizbullah’la ilişkilerini kesmesi için gizli ve aleni birçok girişim söz konusu. Frederic Hof’un girişiminin pek çok ders içeren bir referans oluşturduğuna şüphe yoktur. 

Frederic Hof’un Tepelere Ulaşmak adlı kitabının kapağı.  
Barış sürecinin 1991 Madrid Konferansı'nda başlamasının ardından, İsrail-Suriye arasında, askeri ve siyasi açılardan barışın tesis edilmesi için ABD ve Avrupa’da hem gizli hem de açık müzakere turları gerçekleştirildi. Eski İsrail Başbakanı İzak Rabin, ABD Başkanı Bill Clinton’ın aracılığı sonucu 1993 yılında barışçıl ilişkiler ve güvenlik düzenlemeleri karşılığında Golan Tepeleri’nden tamamen çekilme sözü verdi. Bu girişim, ‘Rabin Taahhüdü’ olarak biliniyor. Daha sonra 1993’te, Oslo Anlaşmaları nedeniyle bu girişim sürüncemede kaldı. Tel Aviv’de hükümetler değişirken ABD, Suriye-İsrail barışını tesis etmek için başka girişimlerde de bulundu. Bill Clinton ve Hafız Esed arasında 2000 yılında düzenlenen zirvede bir barış anlaşmasına varılmanın eşiğine gelinmişti. Ancak İsrail’in Golan’da çekileceği hat ve Celile Denizi’ne erişimi (Taberiye Gölü) konusundaki anlaşmazlık bunu engelledi. 
Beşşar Esed’in göreve gelmesinin ardından da benzer girişimler oldu. Bunların en bilineni, 2007-2008 döneminde, İsrail-Suriye arasında ‘normalleşmenin’ sağlanması için Türkiye’nin arabuluculuk yaptığı girişimdi. Şam yönetimi, İsrail’in 4 Haziran 1967 hattına çekilmesini istiyordu. Ankara, Beşşar Esed ve dönemin İsrail Başbakanı Ehud Olmert arasında doğrudan bir görüşme yapılmasını teklif etti. Ancak İsrail’in Türkiye’ye danışmadan Gazze’ye saldırı düzenlemesi bu görüşmelerin çökmesine neden oldu.  

Bu arka planın ardından Frederic Hof’a dönebiliriz...
Hof, 2009 yılında, Binyamin Netanyahu’nun başbakan seçilmesinin ardından ABD Dışişleri Bakanlığı’na girdi. Netanyahu 1996-1999 aralığında Hafız Esed ile ABD arabulucusu Roland Lauder aracılığıyla pazarlık yapmaya girişmişti. Barack Obama, Senatör George Mitchell'i Ortadoğu Barış Temsilcisi olarak atadı. Mitchell ve yardımcısı Hof, 2009 yılında Şam ve Tel Aviv’i ikişer kez ziyaret ederek Suriye-İsrail arasındaki müzakereleri yeniden başlatma olasılığını test ettiler. Hof'un Suriye ve İsrail'e yaptığı düzenli geziler 2010 yılında da devam etti. Bu süreçteki ABD arabuluculuğu, ‘barış karşılığı toprak’ formülünün aksine tarafları barışın ‘güvenlik sorunlarının üstesinden gelinmesindeki faydalarına’ ikna etmeye yönelikti.   
Bu arada Mayıs 2010'da ABD Senatosu Dış İlişkiler Komisyonu Başkanı John Kerry, Şam'da Esed ile bir araya geldi. Bu görüşmenin ardından sızdırılan bir belgede, Esed’in İsrail’in 4 Haziran 1967 Hattı’na çekilmesi karşılığında, İsrail’in tüm taleplerini karşılayan bir barış anlaşması yapmaya hazır olduğu anlaşıldı. Bu süreçte Hof ve ABD Ortadoğu Elçisi Dennis Ross, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ile bir dizi görüşme gerçekleştirdi. ABD’li diplomatlar bu görüşmelerde, Esed’e sunulmadan önce bir ‘müzakere taslağı’ hazırladılar. Hof, İsrail-Suriye barışının tesis edilmesi için söz konusu taslağın bir zemin oluşturabileceğini düşünüyordu. Hof ve dönemin Ortadoğu Barış Temsilcisi George Mitchell, bu yeni girişimle ilgili Esed’i ikna etmek için Eylül 2010’da Şam’a bir ziyaret daha gerçekleştirdi. Hof’a göre Esed, ABD’nin bu yeni arabuluculuğunu memnuniyetle karşıladı. Frederic Hof ve Dennis Ross, Esed’e sundukları ‘müzakere taslağını’ aralarında Netanyahu’nun da olduğu bazı İsrailli yetkililerle tartışmıştı. Müzakere taslağında, ‘toprak karşılığı barış’ anlayışından farklı bir yaklaşım söz konusuydu.
Hof, İsraillilerin, tüm meselelerin aynı anda tartışılması gerektiği görüşünde olduğunu belirtiyor. İsrail'in o dönemki tutumu şöyleydi:
Suriye, İsrail’e tehdit teşkil eden tüm bölgesel ilişkilerini tekrar gözden geçirmeli. Taberiye Gölü’nün (Celile Denizi) tamamının İsrail egemenliğinde olduğunu kabul etmeli. İsrail bu şartların yerine getirilmesi durumunda, 4 Haziran 1967 Hattı’na çekilmeyi ve buranın iki ülke arasında ilerideki sınır bölgesini teşkil etmesini ciddi olarak değerlendirecekti. Suriye, Taberiye Gölü hususunda uzlaşmacı bir tavır takınırken Taberiye Gölü’ne dökülen Ürdün Nehri’nin üst bölgelerinin kimin hakimiyeti altında kalacağı ihtilaf konusuydu.

ABD Ortadoğu Barış Temsilcisi George Mitchell ile yardımcısı Frederic Hof 2009 yılında Şam’ı ziyaret ettiler. (GETTY)  
Suriye’nin Taberiye Gölü konusundaki tavizi önemli bir gelişmeydi. Nitekim 2000’deki Esed-Clinton zirvesinin çökmesinin başlıca nedenlerinden biri de bu meseleydi. ‘Barış görüşmeleri taslağının’ detaylandırmasına yönelik çabalar 2011 yılının başlarında devam etti. Hof, Şam ve Tel Aviv arasında mekik dokuyordu. Bu süreçte Binyamin Netanyahu, ABD ekibine ‘Esed’in barış arabuluculuğuna ve barışa bağlı kalma niyetine şüpheyle yaklaştığını’ aktardı. Bununla birlikte, ‘barış anlaşması yükümlülüklerini’ yerine getirmesi durumunda ABD’nin Suriye’ye uyguladığı yaptırımları kaldırmasını memnuniyetle karşılayacağını belirtti.  

Yüz yüze görüşme  
Netanyahu ve ekibiyle yaptığı görüşmede gözlemlediği görece iyimserlik Hof’u, Netanyahu ve Esed arasında doğrudan bir görüşme ayarlamaya teşvik etti. Böylelikle İsraillilerin ‘şüpheleri giderilebilecek’ Suriye, İsrail’in ‘güvenliğini tehdit eden’ tutumunu terk edeceğini taahhüt edebilecekti. Bu bağlamda, dönemin ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton, Suriyeli mevkidaşı Velid el-Muallim ve Beşşar Esed ile telefon görüşmelerinde İsrail’in niyetlerini aktardı ve İsrail-Suriye başkanlarının doğrudan görüşmesine dolaylı bir şekilde bir zemin hazırlamaya çalıştı. Hof, Şubat 2011’de Şam’a gitmeden önce Esed ülkeyi ziyaret eden ABD’li senatörlere, İsrail ile muhtemel bir barış anlaşmasının, güvenlik ve toprağı kapsayan ‘belirli referanslara’ dayanması gerektiğini söyledi. Bunun üzerine Denniss Ross ve Frederic Hof, söz konusu ‘belirli referansları’ formüle etmeye odaklandılar. Şarkul Avsat'ın Independent Arabia kaynaklı haberine göre Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esed, 28 Şubat 2011’de Şam'da Hof ile yaptığı görüşmede ‘güvenlikle ilgili kısmı’ (Suriye’nin İsrail’in güvenliğine tehdit oluşturan faaliyetlerini ve ilişkilerini sonlandırmasını kapsayan) kabul ettiğini belirtti.  
Frederic Hof konuya dair şunları yazdı:
“Suriye Devlet Başkanı Esed, Lübnan, İran ve Hizbullah’ın Suriye-İsrail barış anlaşmasına bağlı kalacağını vurguladı. Ayrıca Suriye’nin barış anlaşmasındaki yükümlüklerini yerine getirmesi karşılığında ABD’nin yaptırımlarının kaldırılacak olmasını memnuniyetle karşıladı. Esed bunun karşılığında, İsrail’in 4 Haziran 1967 Hattı’na çekilmesini temel bir talep olarak öne sürmekteydi.”

ABD Ortadoğu Barış Temsilcisi George Mitchell ile İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu 2010’da görüştüler. (GETTY)  
Frederic Hof ve Denniss Ross, 2 Mart'ta Netanyahu ve ekibine Esed’le yapılan görüşme hakkında bilgi verdi. Netanyahu bu durumu memnuniyetle karşıladı ve ABD’nin arabuluculuğunun ve barış olasılığının gerçekleşecek gibi olduğu yönündeki kanaatini paylaştı. Netanyahu’nun ekibiyle bu dönem yapılan görüşmelerde, İsrail’in hangi bölgelerden çekileceği ve ‘barış anlaşması taslağı’ üzerinde çalışıldı. Ürdün Nehri’nin üst bölgeleri ise ihtilaflı bir konu olması nedeniyle sona bırakıldı. Ross ve Hof, İsrail-Suriye görüşmelerinin Doğu Avrupa’da nisan ayında gerçekleşmesi için hazırlıklar yapmaya başladı.  
Ancak 2011’in mart ayının ortalarında Suriye’de protesto gösterileri başladı. Suriye ordusu 18 Mart’ta Dera’daki barışçıl gösterilere aşırı şiddet kullanarak müdahalede etti. Aynı dönemde Şam’daki protesto gösterilerine de sert müdahaleler gerçekleşti. Hof’a göre ABD, Suriye’de yaşanan kaos nedeniyle arabuluculuk girişimini askıya aldı. Frederic Hof bu süreçte, Esed’i ‘göstericilere yönelik şiddetin olası sonuçları’ konusunda uyarmak için Şam’a ziyaret gerçekleştirmek istedi. Ancak Beyaz Saray kendisine izin vermedi. George Mitchell 13 Mart 2021’de Ortadoğu Barış Temsilcisi görevinden istifa etti. Başkan Barack Obama, 19 Mart’ta “Esed, Suriye’nin demokrasiye geçişine öncülük etmeli” dedi. Obama 18 Ağustos’ta yaptığı konuşmada ise ‘Esed’in istifa etmesi zamanının geldiğini’ ilan etti. Frederic Hof bu dönemde, Ortadoğu barış ekibinden ayrılarak ABD Dışişleri Bakanı’na kötüleşen Suriye krizi konusunda danışmanlık yapmaya başladı. ABD ulusal güvenlik ekibi ağustos ayında Obama’ya, Suriye muhalefetinin askeri olarak eğitilmesi yönünde tavsiyede bulundu. Ancak Obama bunu kabul etmedi. Bu dönemde Esed sonrası Suriye’nin ihtiyaçlarının karşılanması için bir koordine ekibi kuruldu. Başkan Obama, Suriye’de kimyasal silah kullanımının, ABD için ‘kırmızı çizgi’ olduğunu duyurdu. Hof Eylül 2011’de Dışişleri Bakanlığı’ndaki görevinden istifa etti. 

 ABD Ortadoğu Barış Temsilcisi George Mitchell ve Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esed 26 Temmuz 2009’da bir araya geldiler. (Getty)
Suriye’de durum yıllar geçtikçe daha da vahim hale geldi. ABD Başkanı Donald Trump 25 Mart 2019'da İsrail'in Golan Tepeleri üzerindeki egemenliğini tanıyan bir deklarasyon yayınladı. Böylece ABD, 1993-2000 ve 2009-2011 yılları arasında kendisinin arabuluculuk ettiği ‘barış görüşmelerinde’ tartışmaların odağında olan bölgedeki tavrını netleştirmiş oluyordu. Türkiye’nin 2007-2008 yılları arasında Golan’la ilgili diplomatik çabaları da sonuçsuz kalmış oldu. Trump’ın deklarasyonunun, Golan Tepeleri ve bitişiğindeki tartışmalı bölgeleri, İsrail ile Suriye arasında gelecekte gerçekleşebilecek ‘barış görüşmelerinin’ odağından kaldırıp kaldırmadığı ise belirsizliğini koruyor.  

Biden'dan Esed’e taahhüt 
Senato Dış İlişkiler Komisyonu Başkanı John Kerry 22 Mayıs 2010'da Şam'ı ziyaret ederek devlet başkanlığı sarayında Esed ile görüştü. Beyaz Saray, Esed rejiminin Hizbullah'a Scud füzeleri verdiğine dair haberlerden derinden rahatsız olmuştu ve Kerry’i Suriye’yi ziyaret etmesi ve bu konuda Esed ile yüzleşmesi için gönderdi. Kerry, Esed’e, ABD ile diyalog halinde olmasının önemini hatırlattı ve “Suriye, İran’ın Lübnanlı müttefiklerine ve vekillerine ölümcül silahlar sağlamayı terk etmezse bu ikili diyalog sona erecektir” uyarısında bulundu.
ABD tutanaklarına göre 22 Mayıs sabahı saat 9'da gerçekleşen görüşmede Kerry, Esed'e şunları söyledi:
"Başkan Obama şahsen sizinle görüşmeye gelmemi istedi. Beni Beyaz Saray'a çağırdı. Bölge hakkında konuştuk ve mevcut durumla ilgili endişelerini dile getirdi."
Esed, Kerry'yi memnuniyetle karşılayarak şu cevabı verdi:
“Siz ABD'deki birkaç dostumuzdan birisiniz. Bu 2004'ten beri beşinci toplantımız. Size güveniyoruz. Siz de Başkan Obama'ya güveniyorsunuz. Dolayısıyla biz de Başkan Obama'ya güvenmek durumundayız. Siz bağımsız bir şahsiyetsiniz. Bir kurumu temsil etmiyorsunuz ve özel bir gündeminiz de yok. Sizden aracı rolü üstlenmenizi istiyoruz. Diğer ABD yetkililerinin ayrıntılara erişmesine izin vermeyeceğiz. Barış sürecinin ayrıntılarını sadece sizin görmenize izin vereceğiz.”
Kerry, “Belki bu rolü üstlenebilirim” yanıtını verdi ve İsrail'in, 4 Haziran 1967 sınırlarına geri çekilme yönünde bir sorumluluk taşıdığına inandığını belirtti.  
Senatör Kerry, Başkan Esed’in imzalaması için hazırlanan bir ‘taslak mektubu’ ABD Başkanı Barack Obama’ya iletmek üzere Washington’a döndü. Mektupta Esed’in aşağıdaki maddeleri onaylaması öngörülüyordu:  
1-Suriye'nin Haziran 1967'de kaybettiği toprakları tamamen geri almasını sağlayacak olan Suriye ile İsrail arasındaki bir barış anlaşması, tarafların birbirinin güvenliğini tehdit eden üçüncü ülkelere ve örgütlere yönelik tüm desteğini çekmesi ve bu ülkelerle iş birliğini sonlandırmasını gerektirecek.  
2-Söz konusu ‘barış anlaşmasının’ İsrail ile Suriye arasındaki çatışmayı sona erdirmesi gerekecek ve anlaşma öncesinde tarafların geçmişteki olaylardan kaynaklanan tüm iddiaları çözülmüş kabul edilecek. 
3-Barış anlaşmasının ardından, karşılıklı büyükelçiliklerin açılması da dahil olmak üzere diplomatik ilişkiler normalleştirilecek.  
4-Suriye ve İsrail, ikili ilişkilerinde anlaşmanın tüm maddelerine riayet ederek saygı gösterecek.  
5-İsrail ile ‘barış anlaşmasının’ gerçekleşmesi durumunda Suriye, Arap Barış Girişimi çerçevesinde, İsrail ile Filistinliler arasında barış anlaşmalarının güvence altına alınması da dahil olmak üzere kapsamlı bir Arap-İsrail barışının sağlanması için tam destek verecek. Arap ülkeleri ile İsrail’in ilişkilerinin normalleşmesi konusunda iş birliği yapacak.   
Kerry, Esed’e “Bu mektup geçen sefer üzerinde uzlaştığımız mutabakatları yansıtıyor” dedi. Frederic Hof bu mektubun içeriğini 2010’da Senatör Kerry’e sunmuş, Kerry de bir önceki görüşmede söz konusu mektubun içeriğini Esed’e okumuştu. Mektupa, Suriye-İsrail arasındaki muhtemel bir anlaşmanın temel şartlarına dair görüşler özetlenmişti. Beşşar Esed hemen olumlu bir yanıt vererek “Bu mektubu kabul etmeliyiz” dedi. Ancak Dışişleri Bakanı Velid Muallim itiraz ederek, öncesinde İsrail’in Washington’a ‘kapsamlı anlaşmanın, İsrail’in 4 Haziran 1967 hattına tamamen çekilmesini gerektirdiğini deklare ettiği’ bir mektup göndermesi gerektiğini söyledi. Kerry araya girerek, “Bu zorunlu değil” dedi. “Dün Başkan Yardımcısı ile (Joe Biden) ABD'nin pozisyonunun, İsrail’in Golan Tepeleri’nde 1967 Hattı’na geri dönmesini gerektirdiğini doğrulattım” ifadesini kullandı. Kerry, 1993'teki ‘Rabin Taahhüdü’nü ABD’nin tek taraflı pozisyonu ile değiştirmeye çalışıyordu. Kerry-Esed görüşmesinde Suriye’nin Hizbullah’la ilişkilerine özel olarak odaklanıldı.  
- Esed: Şeba Çiftlikleri Suriye'ye aittir, Nasrallah'ın İsrail ile yaptığımız anlaşmaya bağlı kalması herkesi şaşırtacak  
- Hof, Şubat 2011'de Washington’a; "Suriye İran'ın bir ajanı değil" bilgisini verdi. Tahran, Ankara’nın Şam ile Tel Aviv arasındaki arabuluculuğuna itiraz etmedi. 
Frederic Hof 27 Şubat 2011'de Esed’le görüşmek üzere Şam'a geldi. ABD Elçisi Hof, Esed’e ABD’nin Suriye-İsrail normalleşmesini desteklediğini, İsrail ile barışın tesis edilmesinin Washington-Şam ilişkilerini de olumlu yönde etkileyeceğini ve bu sayede iki halk arasındaki dostane ilişkilerin pekiştirilebileceğini aktardı. Esed bu yaklaşıma olumlu tepki verdi. Hof, İsrail-Suriye barış anlaşması gerçekleştirilmesi için oluşturduğu ‘anlaşma taslağı mektubunu’ Esed’e sundu. Frederic Hof’a ABD’nin yaptırımları kaldırmadan önce, Suriye'nin barış anlaşması yükümlülüklerini yerine getirmek için ne yapması gerektiği hususunda hemfikir olunup olunmadığını bilmek istediğini iletti. “Sayın Başkan; bu bağlamda ‘mektubun dipnotlarına’ yönelik tepkileriniz belirleyici olacaktır” dedi. Esed ise bu dipnotların karşı taraf için önemli olup olmadığının açıklığa kavuşturulmasını istedi. Bunun üzerine Hof şunları söyledi:
 “Evet ayrıntılar önemli. Ancak asıl maddelerde hemfikir olunması ABD için son derece önemli. Eğer bunları onaylarsanız, diğer askıda olan konularda da ilerleme kaydedebiliriz. Böylelikle Suriye’ye yönelik yaptırımların kaldırılması için bir çalışma başlatabiliriz. ABD, barış anlaşmasının onaylanmasına müteakip yaptırımları kaldıracaktır.”
Hof’a göre Esed, meseleyi anladığını ve prensipte anlaştıklarını söyledi. Frederic Hof, Esed’e ‘anlaşma mektubu taslağını’ sundu. Esed dikkatle okumaya başladı. Dipnotlara değinmeden önce beş maddede olumlu bulduğu yönlere işaret etti. İlk dört maddenin Lübnan’la da ilgisi olduğuna değinen Esed, dördüncü maddede Lübnan’ın adının alenen geçmesini tuhaf karşıladı. Esed, Suriye-İsrail arasındaki bir metinde Lübnan’ın adının geçmesinin uygun olup olmadığını sorguladı ve sadece bu duruma itiraz etti. Esed, beşinci maddede geçen, İsrail ile Arap ülkeleri arasında kapsamlı bir barış sağlanması hususunu coşkuyla karşıladı. Yaklaşık iki dakika kadar çıkarlarla ilgili bir konuşma yapan Esed, anlaşma sağlanır ve Suriye İsrail’in 1967’de işgal ettiği toprakları geri alırsa Yahudi devletini tehdit edecek herhangi bir eyleme kalkışmanın mantıklı olmayacağını vurguladı. Bu tür tehditlerin kafa karışıklığı yaratacağını, kendisine İsrail ile ‘barış anlaşması’ yapılıp yapılmadığının sorulduğunu belirtti.  
Frederic Hof duruma dair şunları yazdı:
“Lübnan hakkında dile getirdiği noktaya cevap vermekten kaçındım. Çünkü meselenin özüne odaklanmak istiyordum. Esed’in bana ne kadar süre ayırdığını bilmiyordum ancak bunun bir saat olabileceğini tahmin etmiştim ve şimdiden on beş dakika geçmişti. Her birini ayrı ayrı tartışabilmemiz için dipnotları yeniden okumasını önerdim. Hamas ve diğer grupların sınır dışı edilme koşuluna dikkat kesildi ve şöyle dedi: ‘Biri çıkıp Suriye televizyonunda, İsrail’in Filistin halkına adil davranmasını talep ederse ne yapmamız gerekir? Onu ülkeden kovmamız mı gerekir?’ Yanıtım hayır oldu. Ancak Suriye topraklarından İsrail'e karşı şiddet eylemlerini destekleyen, planlayan, şiddet eylemleri gerçekleştiren veya tehdit eden herkesin ‘barış anlaşması’ yürürlüğe girer girmez ülkeyi terk etmek zorunda kalacağını belirttim. Esed daha sonra, metinde Hizbullah’tan bahsediliş şekline takıldı ve  ‘Hasan Nasrallah’ın (Hizbullah Genel Sekreteri) Suriye ve İsrail arasında barış anlaşması ilan edildiğinde, kurallara hızlıca uyduğunu gören herkes şaşıracaktır’ dedi. Bunun üzerine ben de ‘En çok şaşıranlardan biri olurum’ cevabını verdim ve kendisine şu soruyu yönelttim: ‘Sayın Başkan; Nasrallah'ın İran ve İslam Devrimi’ne bağlılığı göz önüne alındığında nasıl bu kanaate varabiliyorsunuz?’ Esed, Nasrallah’ın Farisi değil bir Arap olduğunu, Lübnan’ın, Suriye-İsrail barış sürecinin bir parçası olması gerektiğine dikkat çekti. Lübnan’ın rotasının Suriye’ye bağlı olması gerektiğini ifade etti ve Lübnan Cumhurbaşkanı Mişel Süleyman’a, İsrail'in iş birliği durumunda Suriye'nin ilerleme niyeti olduğunu aktardığını ve Lübnanlı bir müzakere ekibi hazırlamasını istediğini söyledi. Esed, Suriye ile İsrail’in ‘barış anlaşması’ sağlaması durumunda, Hasan Nasrallah’ın ‘direnişin’ liderliği görevini sürdüremeyeceği konusunda güvence verdi. Esed, Hizbullah’ın Lübnan’daki tek hakiki parti olduğunu ve Lübnan’da en kalabalık olan Şii mezhebini temsil ettiğini vurguladı. Hizbullah’ın kaderinin Lübnan iç siyasetinde liderlik rolü üstlenmek olduğunu belirtti.”  
Frederic Hof, Esed’e Nasrallah’ın ‘direniş’ liderliğinden ayrılması vizyonu ışığında, İsrail’in Golan Tepeleri’nden çekilmesi durumunda, Şeba Çiftliklerini Lübnan’a iade edip etmeyeceklerini sordu. Esed, haritaların Şeba Çiftlikleri’nin Suriye’ye ait olduğunu gösterdiğini ancak ileride Lübnan’la bazı düzenlemeler yapabileceklerini söyledi. Esed konuşmanın olağan akışında, Suriye’nin İran’ın bir ajanı olmadığından söz etti. İsrail ile muhtemel bir anlaşmanın İran’ı değil Suriye’yi ilgilendirdiğini kaydetti. Ankara’nın İsrail ile Suriye arasında arabuluculuk girişiminde bulunduğunda bu durumu İran’a bildirmediğini, Tahran’ın da daha sonra buna itiraz etmediğini de sözlerine ekledi. 
Hof yazısına şöyle devam ediyor:
“Esed'e ‘anlaşma taslağının dipnotlarında’ kendisini rahatsız eden bir nokta olup olmadığını sordum. Yanıtı ‘Hayır’ oldu.  Başkan Obama'ya ve Dışişleri Bakanı Clinton'a, (anlaşma taslağı ile ilgili) bir sorununun olmadığını iletmemi istedi. Ayrıca İsrail’e, Suriye kamuoyunun topraklarının tümünün geri alındığına ikna edilmesi gerektiğini ve bu konuda bir manipülasyona tahammüllerinin olmadığının aktarılmasını istedi. Yanıtımda, toprak meselesinde ciddi ilerleme kaydedebileceğimize yönelik inancımızı vurguladım. Su meselesini de çözeceğimizi belirttim. Esed, İsrail’in söz konusu bölgedeki suya ihtiyacı olduğunu anladığını ve bu meselenin çözülebileceğine inandığını ifade etti, (Ürdün Nehri’ni kastederek) suyun yukarı doğru değil aşağı doğru aktığını söyledi. Güvenlik meselesiyle ilgili ayrıntılarda sadece bir konu üzerinde anlaşamadık. Esed en önemli meselenin ‘toprakların iadesi’ olduğunu vurguladı. Geriye kalan güvenlik meselelerin ayrıntılarını daha sonra Dışişleri Bakanı Velid Muallim'le tartıştık. Esed’e ayırdığı değerli zaman için teşekkür ettim ve ayrılacağımı söyledim, Barack Obama ve Hillary Clinton ile Ortadoğu Barış Temsilcisi George Mitchell'e selam iletmemi istedi. Ayrıca Obama’ya ‘teklif edilenleri kabul ettiğini’ de aktarmamı talep etti. Oradan ayrılırken Esed elinde taslak metni tutuyordu. Görüşme yaklaşık 50 dakika sürmüştü.”  

 Anlaşma Taslağı- Giriş, Önsöz ve Dipnotlar 
 ABD heyeti, Şam, Tel Aviv ve Washington arasında mekik dokumasının ardından Şam'ın Tahran ve Hizbullah'tan uzaklaşmasını içeren bir Suriye-İsrail barış anlaşması taslağı oluşturdu. Taslak şu şekildeydi:  
“Bu anlaşma (İsrail-Suriye Çerçeve Anlaşması/Potansiyel Barış Anlaşması) Suriye ile İsrail arasındaki savaş durumunu sona erdirecek, barışı tesis edecek ve bu yeni gerçeklik doğrultusunda, iki ülke arasında ikili ilişkilerin tesis edilmesine dayanak sağlayacak. Diğer tüm aktörlerle ilişkilerini düzenleyecek adımlar atılmasını gerektirecektir. Buna göre, taraflardan hiçbiri, uluslararası hukukun uygulanabilir ilkeleri ve Birleşmiş Milletler Yasaları uyarınca, devlet olan veya olmayan bir tarafın, karşı tarafın ulusal güvenliğini tehdit eden herhangi bir eylemine, çabasına veya planına, doğrudan veya dolaylı olarak destek vermeyecektir. Bu sözleşme yürürlüğe girdiği andan itibaren:  
1- Taraflar, birbirlerine karşı doğrudan veya dolaylı olarak herhangi bir tehdit veya kuvvet kullanımından kaçınacak ve aralarındaki tüm anlaşmazlıkları barışçıl yollarla çözmeye çalışacaktır.  
2- Taraflar kendi topraklarından veya vatandaşları tarafından, diğer tarafa veya vatandaşlarına zarar vermeye çalışan herhangi bir düzenli, düzensiz veya paramiliter kuvvete yardım eden faaliyetleri sona erdirecek ve yasaklayacaktır. (Not 1). 
3- Taraflardan hiçbiri, devlet veya devlet olmayan herhangi bir tarafla yaptığı anlaşma uyarınca karşı tarafa yönelik toplu güç kullanımına katılmayacaktır. Taraflar, üçüncü taraflarla sağlanan bu tür bir anlaşma ve taahhüt uyarınca karşı tarafa yönelik bir tehdit ve düşmanlık ittifakı içinde yer almayacaktır. (Not 2)  
4- Taraflardan hiçbiri Lübnan'a silah veya askeri teçhizat transfer etmeyecek veya Lübnan hükümetinin resmi güvenlik güçlerine gönderilenler dışında bu tür operasyonların kendi topraklarından yapılmasına izin vermeyecektir. (Not 3) 
5- Taraflar, kapsamlı bir Arap-İsrail barışı sağlanması hedefini paylaşacaktır. Bu hedef, İsrail ile Filistin, İsrail ile Lübnan arasında barış anlaşmaları yapılmasını ve İsrail’in Arap Birliği’ne üye devletlerle ilişkilerinin normalleştirilmesini gerektirdiğini onaylayacaktır. Taraflar bu hususların gerçekleşmesi için her türlü çabayı gösterecektir. 
 Bu hususlar, İsrail-Suriye Çerçeve Anlaşması/Potansiyel Barış Anlaşması’na dahil olacak şekilde ifade edilmiştir. Dipnotlar özel durumlarla ilgilidir:  
1 – Pratikte değerlendirdiğimizde, bahsi geçecek grupların mevcut politikaları göz önüne alındığında, Suriye’nin Hizbullah, Hamas ve Filistinli örgütlere olan desteğini sonlandırması gerekir. Suriye, Hizbullah, Hamas ve İsrail’e karşı şiddet olayları planlayan ya da şiddet olaylarına iştirak eden Filistin menşeli örgütlere, eğitim ve istihbarat da dahil olmak üzere askeri ve mali yardım sağlamaktan kaçınmalıdır. Suriye bahsi geçen grupların ve bir başka ülkede yasak faaliyetlerde bulunan örgütlerin, kendi topraklarını kullanmasına izin vermemeli ve bu gruplara bağlı tüm bireyleri sınır dışı etmelidir.  
2- Suriye'nin İran, Hizbullah ve Arap Birliği'ndeki bazı ülkelerle, yukarıdaki şartlarla çelişecek toplu güvenlik anlaşmalarının olduğu değerlendirilmektedir. Örneğin Suriye, Kudüs Gücü de dahil olmak üzere İran Devrim Muhafızları ile ilişkisine son vermelidir. Devrim Muhafızları personelinin ve teçhizatının Suriye topraklarından veya Suriye hava sahasından geçişini engellemelidir. Ayrıca Suriye eğer varsa, İsrail'e ve İsrail vatandaşlarına karşı tehdit veya güç kullanımına izin veren her türlü anlaşmayı feshetmek zorundadır.  
3- Buna göre Suriye, Lübnan ve Lübnan dışında, çift kullanımlı ürünler de dahil olmak üzere Hizbullah’a silah ve askeri teçhizatın aktarılmasına katkı sağlamayı sonlandırmalıdır. Ayrıca Lübnan ve diğer bölgelerden Filistinli örgütlere silah ve teçhizat sağlanmasının önüne geçmeli ve bu örgütlerin silahsızlandırılması çabalarını desteklemelidir.  



Suriye’deki yabancı askeri üslere ne olacak?

Suriye'deki Türk askeri varlığı, Şam'ın stratejik bir müttefiki sayılan Ankara'nın nüfuzunun boyutuna ve bu varlığın niteliğine dair soru işaretlerini beraberinde getiriyor (AFP)
Suriye'deki Türk askeri varlığı, Şam'ın stratejik bir müttefiki sayılan Ankara'nın nüfuzunun boyutuna ve bu varlığın niteliğine dair soru işaretlerini beraberinde getiriyor (AFP)
TT

Suriye’deki yabancı askeri üslere ne olacak?

Suriye'deki Türk askeri varlığı, Şam'ın stratejik bir müttefiki sayılan Ankara'nın nüfuzunun boyutuna ve bu varlığın niteliğine dair soru işaretlerini beraberinde getiriyor (AFP)
Suriye'deki Türk askeri varlığı, Şam'ın stratejik bir müttefiki sayılan Ankara'nın nüfuzunun boyutuna ve bu varlığın niteliğine dair soru işaretlerini beraberinde getiriyor (AFP)

İsmail Derviş

Suriye toprakları, Beşşar Esed rejiminin devrilmesinden önceki yıllarda bölgedeki muhtelif orduların cirit attığı bir alana dönüşmüştü. Bu süreçte sahada dört ana güç konuşlanmıştı. Bunlar, Uluslararası Koalisyon Güçleri çatısı altında ABD, düşen rejime destek vermek için gelen Rusya, yine rejimi desteklemek amacıyla on binlerce unsurunu gönderen İran ve muhalefeti desteklemek, rejimin sınır bölgelerini istila etmesini engellemek ile milli güvenliğini korumak üzere Suriye'nin kuzeyine yerleşen Türkiye’ydi.

Ancak 8 Aralık 2024 tarihi Suriye tarihinin seyrini değiştirdi. Esed rejiminin düşmesinin hemen ardından İranlı milisler Suriye topraklarından kayboldu. Binlercesi kaçarken geride kalanlar ise ülkeden ayrılmak için fırsat kollayarak gözlerden uzaklaştı. Bundan aylar sonra, Şam ile Washington arasındaki ilişkilerin güçlenmesine paralel olarak Amerikan askerlerinin kademeli çekilme süreci başladı. Nitekim Suriye, ABD'ye düşman ülkeler arasında sınıflandırılırken, Ortadoğu'daki müttefiklerinden biri haline geldi.

Rusya'ya gelince; Şam ile siyasi ilişkilerini güçlendirmesiyle eş zamanlı olarak Suriye sahilindeki iki askeri üssünü muhafaza etti. Türkiye'nin nüfuzu ise çok daha büyük bir oranda arttı. Öyle ki ABD Başkanı Donald Trump, bunu birçok kez farklı mecralarda “Cumhurbaşkanı Erdoğan, Suriye'de kazandı” diyerek ilan etti.

Rusya’nın Suriye’deki askeri üsleri ve akıbetlerinin netleşmesi

Bugün, eski rejimin devrilmesinin üzerinden bir buçuk yılı aşkın bir süre geçmişken, Suriye'de İran'ın veya ABD'nin herhangi bir askeri varlığı kalmamış bulunuyor.Şarku’l Avsat’ın  Şam, Suriye'nin resmi haber ajansı SANA'dan aktardığı habere göre Moskova ile Rusya’nın ülkenin kıyı kesimlerindeki varlığının yeniden düzenlenmesi sürecini başlatacak bir mutabakat zaptına ulaştı. Suriye Dışişleri Bakanlığı'ndan aktarılan bilgilere göre başta Hmeymim Hava Üssü ve Tartus Limanı'ndaki dördüncü ticari rıhtım olmak üzere sivil nitelikteki tesislerin yönetimi Suriye devleti tarafından üstlenilecek ve böylece bu tesisler kademeli olarak sivil yönetim sistemine dahil edilecek.

Dışişleri Bakanlığı, “Askeri nitelikteki üsler ve tesislere gelince, Suriye ve Rus tarafları mutabakat uyarınca bunların işlevinin yeniden tanımlanması hususunda anlaştı. Buna göre söz konusu noktalar, karşılıklı çıkarları koruyan yeni düzenlemeler çerçevesinde askeri üs olmaktan çıkarak ortak eğitim ve rehabilitasyon merkezlerine dönüştürülüyor” ifadelerini kullandı. Mutabakat zaptı, dönüşüm sürecinin tamamlanması için üç ayı geçmeyen bir zaman sınırı belirliyor. Ardından bu yeni düzenlemeler yürürlüğe giriyor. Yaklaşık 18 ay önce başlayan müzakerelerden bu yana en göze çarpan adım sayılan bu hamle, Suriye-Rusya ilişkilerinde farklı bir dönemin kapısını aralıyor. Bu mutabakat, söz konusu ilişkileri dönemin şartlarına uygun şekilde Rusya’nın Suriye’deki varlığının niteliğini yeniden düzenleyen ve iki ülke arasındaki münasebetleri karşılıklı çıkarlar temelinde sürdüren yeni bir aşamaya taşıyor. Bu anlaşmayla birlikte Rusya’nın Suriye'deki varlığı resmi olarak düzen altına alınırken Şam’ın stratejik bir müttefiki sayılan Ankara’nın nüfuzunun boyutuna ve bu varlığın niteliğine dair soru işaretlerini beraberinde getiren Türk askeri varlığı ise varlığını sürdürüyor.

Türkiye’nin Suriye'deki askeri varlığının sebebi

Askeri analist Nevvar Şaban, yaptığı değerlendirmede “Suriye'deki Türk üslerinin geleceğiyle ilgili olarak öncelikle bu üslerin kurulduğu bağlama bakmak gerekir. Söz konusu üsler, o dönemde Fırat Kalkanı Harekat Operasyon Odası ile iş birliği ve koordinasyon halinde, Türk milli güvenliğine yönelik tehditlerle mücadele etmeyi hedefleyen bir güvenlik harekatı kapsamında kuruldu. Daha sonra bu üslerin konuşlanması genişleyerek bölgenin istikrarı, ister hücre yapılanmaları ister başka şekillerde olsun bölgeden kaynaklanabilecek her türlü güvenlik tehdidinin önlenmesi ve kurtarma süreciyle eş zamanlı olarak Suriye tarafından Türkiye tarafına doğru sınırın denetim altına alınmasıyla bağdaşır hale geldi” ifadelerini kullandı.

Şaban sözlerine şöyle devam etti:

“Şu an sorulması gereken soru şu: Bu bölgeler üzerindeki tehdit ortadan kalktı mı? Bölge halen kırılganlığını koruyor. Suriye'deki güvenlik tehditleri ise çok boyutlu ve karmaşık. Nitekim sınır ötesi terör hücreleri var. Suriye Demokratik Güçleri (SDG) içerisinde anlaşmayı halen reddeden ve tehlike oluşturabilecek bir kesim bulunuyor, ayrıca uyuşturucu ticareti de mevcut. Dolayısıyla bölge halen güvenlik odaklı bir nitelik taşıyor. Bu bakımdan, Ankara'nın perspektifinden bakıldığında bölgede askeri üsler şeklinde varlık göstermek halen bir dereceye kadar gereklilik arz ediyor ve Suriye'nin bu bölgelerindeki istikrarın korunmasında fayda sağlıyor."

Güvenlik ortamı Türk çekilmesine izin veriyor mu?

Şaban açıklamalarını şöyle sürdürdü:

“Güvenlik ortamının henüz bir çekilme için elverişli hale gelmediğini düşünüyorum. Ancak güvenlik ortamı istikrara kavuşur, Türkiye'nin perspektifindeki koşullar ve kaygılar ortadan kalkar ve Suriye'nin güvenlik kapasitesi güçlenirse; işte o zaman bu askeri varlığa gerek kalmayacaktır. Zira bu varlık maliyetlidir ve dolayısıyla bir çekilme gerçekleşebilir. Şu an için, güvenlik durumunun çoğu unsurunda belirgin bir iyileşme olmasına rağmen, Türk tarafını bu askeri varlığı çekmeye sevk edecek ideal bir güvenlik ortamının oluştuğunu görmüyorum. Türk tarafının önümüzdeki aşamalarda bu varlığı azaltılabilir, ancak bu durum, Türk tarafının Suriye hükümetiyle koordinasyon sağladıktan sonra tamamen çekilmesine imkan tanıyacak eksiksiz bir güvenlik durumuna ve istikrarlı bir güvenlik ortamına ulaşılmasına bağlı kalmayı sürdürmektedir."

Adana Anlaşması ve Türkiye’nin Suriye’deki askeri varlığının hukuki zemini

Siyaset araştırmacısı Yaser el-İyade ise konuya ilişkin değerlendirmesinde, “Suriye hükümeti mevcut durumda; Suriye'de henüz tam bir istikrarın sağlanamamış olması nedeniyle ülkede yaşanan istikrarsızlıktan ötürü bu tür üslerin kaldırılmasını Türk tarafıyla konuşmak veya müzakere etmek için henüz erken olduğu görüşünü taşıyor. Zira her iki ülke de kendilerini halen gizlice faaliyet gösteren ve Suriye ya da Türk topraklarında her an terör eylemleriyle ortaya çıkabilecek terör örgütlerinin hedefinde görüyor. Aynı şekilde, projeleri Suriye, Türkiye ve diğer bazı ülkelerin topraklarını kapsayan ayrılıkçı örgütler şeklindeki ortak bir düşmanla karşı karşıya bulunuyorlar. Dolayısıyla iki tarafın da bu tür üslerin -en azından orta vadede- varlığını sürdürmesi gerektiği hususunda hemfikir olduğu söylenebilir. Bu noktada, Türk güvenlik varlığının Suriye topraklarındaki hukuki zeminini, iki taraf arasında 1998 yılında -yani 2011 Suriye Devrimi'nden ve ardından gelen güvenlik boşluğu ile Türkiye'ye komşu Suriye topraklarında muhtelif akımlardan askeri güçlerin belirmesinden önce- imzalanan Adana Anlaşması’nın oluşturduğunu belirtmek gerekir. Yaşanan bu süreç, Esad rejiminin çöküşünün ardından Türkiye'yi kendi milli güvenliğini ve gelecekteki çıkarlarını korumak adına üsler kurmaya mecbur bırakmıştır. Ankara da Suriye topraklarını kendi topraklarındaki güvenliğin anahtarı olan bir arka bahçe olarak değerlendiriyor.”

İyade, değerlendirmesinde şu ifadeleri kullandı:

“Ayrıca bu tür üslerin varlığının, bölgesel güvenlik ve istikrar durumuna bağlı olduğu gerçeğini de belirtmek gerekir. İsrail kaynaklı tehlikeler her iki ülkenin de ana gündem maddesini oluşturuyor. Özellikle Binyamin Netanyahu liderliğindeki mevcut İsrail hükümetinin uygulamaları, Suriye'nin güneyine yönelik günlük ve tekrarlanan saldırıları ve askeri birliklerinin 1974 tarihli Kuvvetlerin Ayrıştırılması Anlaşması uyarınca belirlenen ayrışma hatlarını ihlal etmesi, iki tarafın da bölgesel dengenin sütunu olarak görülen bu üslerin muhafaza edilmesi gerekliliği hususunda mutabık kalmasını sağlıyor. Netanyahu kampına yakın çevrelerden gelen ve 'İran'dan sonraki hedefin Türkiye olduğunu' iddia eden bazı açıklamalar ise durumu daha da karmaşıklaştırıyor. Bu durum, Türk tarafının olası bir çatışma anında İsrail ile mücadelesinin ön cephesi olarak değerlendirdiği bu üslere daha da sıkı sarılmasına yol açıyor.”


Hartum ve Sudan’ın kuzeyindeki iki şehre İHA saldırısı düzenlendi

Sudan ordusundan bir asker, Hartum’da savaş nedeniyle hasar görmüş evlerin arasından geçiyor. (Arşiv – Reuters)
Sudan ordusundan bir asker, Hartum’da savaş nedeniyle hasar görmüş evlerin arasından geçiyor. (Arşiv – Reuters)
TT

Hartum ve Sudan’ın kuzeyindeki iki şehre İHA saldırısı düzenlendi

Sudan ordusundan bir asker, Hartum’da savaş nedeniyle hasar görmüş evlerin arasından geçiyor. (Arşiv – Reuters)
Sudan ordusundan bir asker, Hartum’da savaş nedeniyle hasar görmüş evlerin arasından geçiyor. (Arşiv – Reuters)

Şarku’l Avsat’ın AFP muhabiri ve görgü tanıklarından aktardığına göre, Sudan’ın başkenti Hartum ve ülkenin kuzeyindeki iki kente bugün sabaha karşı insansız hava araçlarıyla (İHA) koordineli olduğu değerlendirilen bir saldırı düzenlendi. Saldırının, başkentte aylardır süren sakinliğin ardından gerçekleştiği bildirildi.

Hartum’u yerel saatle 05.00 sularında hedef alan İHA saldırısının ardından, Omdurman’ın kuzeyindeki bir askeri üsten uçaksavar atışlarının yapıldığı duyuldu. Görgü tanıkları, ordunun kontrolünde bulunan Atbara ve ed-Damir kentlerinde de İHA’ların görüldüğünü ve patlama seslerinin işitildiğini aktardı.


Hakan Fidan ile Abdulhamid ed-Dibeybe arasında Trablus’taki görüşmede Libya’daki resmi kurumların birleştirilmesi meselesi öne çıktı

UBH Başbakanı Abdulhamid ed-Dibeybe ve Dışişleri Bakanı Hakan Fidan dün, Libya'nın başkenti Tarablus'ta bir araya geldiler (Dubeybe'nin ofisi)
UBH Başbakanı Abdulhamid ed-Dibeybe ve Dışişleri Bakanı Hakan Fidan dün, Libya'nın başkenti Tarablus'ta bir araya geldiler (Dubeybe'nin ofisi)
TT

Hakan Fidan ile Abdulhamid ed-Dibeybe arasında Trablus’taki görüşmede Libya’daki resmi kurumların birleştirilmesi meselesi öne çıktı

UBH Başbakanı Abdulhamid ed-Dibeybe ve Dışişleri Bakanı Hakan Fidan dün, Libya'nın başkenti Tarablus'ta bir araya geldiler (Dubeybe'nin ofisi)
UBH Başbakanı Abdulhamid ed-Dibeybe ve Dışişleri Bakanı Hakan Fidan dün, Libya'nın başkenti Tarablus'ta bir araya geldiler (Dubeybe'nin ofisi)

Dışişleri Bakanı Hakan Fidan'ın Bingazi'yi de kapsayan iki günlük ziyareti çerçevesinde, Libya'nın batısındaki geçici Ulusal Birlik Hükümeti (UBH) Başbakanı Abdulhamid ed-Dibeybe'nin dün Libya'nın başkenti Tarablus'ta Fidan ile gerçekleştirdiği görüşmede, ülkenin resmi kurumlarının birleştirilmesi dosyası öne çıktı. Bu görüşmeler, ülkenin yıllardır süregelen siyasi ve askeri bölünme durumunu sona erdirmeye yönelik hızlanan siyasi ve diplomatik hareketliliğe tanık olduğu bir dönemde gerçekleşti.

UBH, ziyareti ‘iki ülke arasında ortak ilgi alanına giren bir dizi dosya üzerinde sürekli istişare ve koordinasyon’ çerçevesinde değerlendirdi. Görüşmeler, Libya krizine ilişkin, başında krizi çözmek için ortaya atılan Amerikan girişiminin geldiği hızlanan uluslararası ve bölgesel hareketlilik gölgesinde gerçekleşti.

Dibeybe-Fidan görüşmesi, bölgedeki durumdaki gelişmeleri ve bunların bölgesel güvenlik ile istikrar üzerindeki yansımaları üzerinde yoğunlaştı. Bunun yanı sıra Libya siyasi sürecindeki son gelişmeler ile ulusal kurumları birleştirme ve istikrarı güçlendirme çabalarını destekleme yolları da ele alındı.

UBH’nin açıklamasına göre görüşmede ayrıca, Libya ile Türkiye arasındaki iş birliği dosyaları ve bunları her iki ülkenin çıkarlarına hizmet edecek şekilde birçok alanda geliştirme yolları da ele alındı; ancak bu dosyaların niteliği veya görüşmelerin sonuçlarına ilişkin ek ayrıntı paylaşılmadı.

Fidan'ın ziyareti hem Tarablus'u hem de Bingazi'yi kapsaması nedeniyle özel bir önem taşıyor. Bu durum, Ankara'nın Libya’daki taraflarla temaslarının kapsamının genişlediğini yansıtıyor. Bu ziyaret, Ankara'nın ülkedeki siyasi ve kurumsal tabloyu yeniden düzenlemeye yönelik ortaya atılan girişimleri yakından takip ettiği bir dönemde gerçekleşti.

DERBTBH
Dibeybe ile Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın Ankara'da daha önce gerçekleştirdiği bir görüşmeden (Türkiye Cumhurbaşkanlığı)

Fidan’ın Bingazi'de, Türkiye’nin Libya'nın doğusundaki farklı güç merkezleriyle iletişimi güçlendirmeye yönelik çabaları çerçevesinde, bazı yetkililer ve askeri liderle görüşmeler gerçekleştirmesi bekleniyor.

Türk Anadolu Ajansı'nın bir Türk diplomatik kaynağa dayandırdığı haberde, Fidan’ın gündeminin, Libya siyasi sürecindeki mevcut gelişmelere ve ülkedeki istikrarın önemine ilişkin görüş alışverişinde bulunmaya, bunun yanı sıra ABD’nin girişimlerini ve Birleşmiş Milletlerin (BM) siyasi sürecini takip etmeye odaklandığı belirtildi.

G
Massad Boulos (AFP)

Türkiye’nin hamleleri, Libya sahnesi açısından hassas bir dönemde gerçekleşiyor. ABD Başkanı Donald Trump’ın Afrika'dan Sorumlu Kıdemli Danışmanı Massad Boulos'un öncülük ettiği ve sızdırılan bilgilere göre ülkedeki yürütme organının yeniden düzenlenmesini, Libya Ulusal Ordusu (LUO) Genel Komutan Yardımcısı Orgeneral Saddam Hafter'in Başkanlık Konseyi başkanlığını üstlenmesini, Dibeybe’nin ise başbakan olarak kalmaya devam etmesini öngören ABD girişimine ilişkin temaslar sürüyor.

Ankara, yıllardır Libya'daki farklı güç merkezleriyle, özellikle ülkenin doğusuyla ilişkiler kurma konusunda giderek artan bir açılıma imza atıyor. Bu durum, Trablus Savaşı (2019-2020) sırasındaki desteğinin Libya'nın batısındaki eski Ulusal Mutabakat Hükümeti (UMH) ile yakın ilişkiler kurmasının ardından yaşanıyor.

Türkiye’nin temaslarının Trablus'tan Bingazi'ye kayması, Libya dosyasında hareket alanını genişletme ve ilişkileri tek bir tarafla sınırlamama yönünde bir eğilimi yansıtıyor. Özellikle siyasi ve askeri tablonun karmaşıklaşması ve ülkenin doğusu ile batısındaki etkin güçleri sürece dahil etmeden bir çözüme ulaşmanın zorlaşması bu eğilimi güçlendiriyor.

FD B
Saddam Hafter (AFP)

Anadolu Ajansı'nın (AA) haberine göre bir diplomatik kaynak, Ankara’nın Libyalı yetkililerle diyaloğu ‘ülkenin batısı, doğusu ve güneyi arasında ayrım gözetmeden’ güçlendirmeye çalıştığını söyledi. Kaynağa göre iki ülkenin Doğu Akdeniz'deki hak ve ortak çıkarlarının ‘kazan-kazan’ ilkesi temelinde korunmasının önemi vurgulanıyor.

Türkiye'nin tutumu ayrıca, BM’nin Libya'da ‘adil, güvenilir ve şeffaf’ seçimler yapılmasını amaçlayan çabalarına verilen desteği de kapsıyor. Libyalı çeşitli taraflarla ve uluslararası toplumla iş birliği yaparak siyasi süreci ileriye taşıma vurgusu yapılıyor.

Öte yandan ekonomi dosyası, Türkiye’nin hamlelerinin başlıca boyutlarından birini oluşturuyor. Ankara, Libya ile enerji sektöründe karşılıklı fayda temelinde sürdürdüğü iş birliğini geliştirmek, yeni projeler uygulamak, bunun yanı sıra Türk şirketlerinin Libya'daki faaliyetlerinin güvenli ve sürdürülebilir bir şekilde sürmesini garanti altına almak istiyor.

Müteahhitlik sektörü, özellikle Libya'da Türk şirketlerinin dikkat çekici bir varlığına sahne oluyor. Ankara, Doğu Akdeniz bölgesinde stratejik bir konuma sahip olan Libya’da siyasi ve güvenlik varlığını pekiştirmesiyle eş zamanlı olarak ekonomik çıkarlarını korumaya ve genişletmeye çalışıyor.

Son haftalarda Türkiye'nin, her iki kampa mensup Libyalı siyasi, güvenlik ve askeri liderlerle temaslarının temposu arttı. Bu durum, Ankara'nın Libya dosyasına yaklaşımında dikkat çekici bir dönüşümü yansıtıyor ve önümüzdeki dönemde bu açılımın sınırlarına ve hedeflerine ilişkin sorular gündeme getiriyor.

Diğer taraftan UBH Savunma Bakanlığı Müsteşarı Abdusselam ez-Zubi ve Ulusal Güvenlik Danışmanı İbrahim ed-Dibeybe, İstihbarat Teşkilatı Başkanı İbrahim Kalın ve Dışişleri Bakanı Hakan Fidan'ın temsil ettiği Türk tarafıyla görüşmeler gerçekleştirdi.

Bu temaslar, Saddam Hafter'in Türkiye'ye gerçekleştirdiği ziyaretin üzerinden iki haftadan kısa bir süre sonra gerçekleşti. Hafter bu ziyarette Fidan ile bir araya gelerek, Libya'daki son gelişmeler ile bölgesel ve uluslararası meseleleri görüştü, iki ülke arasındaki stratejik ortaklığı güçlendirecek koordinasyonun sürdürülmesinin önemini vurguladı.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, 18 Nisan'da Antalya Diplomasi Forumu kapsamında Dibeybe'yi kabul etmişti. Bu görüşme, iki taraf arasında gerçekleştirilen en son üst düzey görüşme niteliği taşıyordu.

Türkiye’nin Trablus ile Bingazi arasında eş zamanlı hareketliliği, ikili temasların ötesinde anlamlar taşıyor. Bu hareketlilik, uluslararası ve bölgesel güçlerin Libya'daki siyasi ve askeri düzenlemelerin geleceğine ilişkin hesaplarını yeniden yaptığı bir dönemde gerçekleşiyor. Bu sırada Ankara, nüfuzunu ve çıkarlarını korumaya, olası gelecekteki herhangi bir çözümde etkin farklı taraflarla iletişim kanalları açmaya çalışıyor.