ABD’nin Suriye-İsrail anlaşması taslağı: Golan’ın iadesi karşılığında İran ve Hizbullah’ın terk edilmesi

Frederic Hof’un Tepelere Ulaşmak adlı kitabı Şam -Tel Aviv hattında, 2009 ve 2011 yılları arasındaki gizli görüşmelerin ayrıntılarını gözler önüne seriyor.

Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esed ile ABD Senatosu Dış İlişkiler Komisyonu Başkanı John Kerry, Mayıs 2010’da görüştü. (AP)
Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esed ile ABD Senatosu Dış İlişkiler Komisyonu Başkanı John Kerry, Mayıs 2010’da görüştü. (AP)
TT

ABD’nin Suriye-İsrail anlaşması taslağı: Golan’ın iadesi karşılığında İran ve Hizbullah’ın terk edilmesi

Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esed ile ABD Senatosu Dış İlişkiler Komisyonu Başkanı John Kerry, Mayıs 2010’da görüştü. (AP)
Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esed ile ABD Senatosu Dış İlişkiler Komisyonu Başkanı John Kerry, Mayıs 2010’da görüştü. (AP)

ABD'li diplomat ve Büyükelçi Frederic Hof, Nisan 2009 ile Mart 2011 arasında bir düş yaşıyordu. Suriye ile İsrail arasında barışı sağlama fikri ilk olarak on altı yaşında, misafir bir öğrenci olarak Şam'ı ziyaret ettiğinde aklına düşmüştü. Aradan 45 yıl geçtikten sonra bu hayalini gerçeğe dönüştürme fırsatı buldu. Ancak kaçırılan diğer barış fırsatları gibi bu da gerçekleşmedi. Hof kendi ifadesiyle; ‘hayatının geri kalanında kendisini rahatsız edecek olan bir başarısızlığa’ uğradı.  
ABD Dışişleri Bakanlığı Suriye Masası Şefi Frederic Hof, iyimserliğin zirvesine çıkmasının ve hayal kırıklığının dibine inmesinin hikayesini yeni kitabı ‘Tepelere Ulaşmak’ (Reaching For The Heights) adlı eserinde işledi. Alt başlığı; Suriye-İsrail Barışını Kurmaya Yönelik Gizli Bir Girişimin Öyküsü olan kitap, Washington merkezli ABD Barış Enstitüsü tarafından yayımlandı.  
Frederic Hof, eski ABD Başkanı Barack Obama yönetimi sırasında, İsrail ile Suriye arasında arabuluculuk rolü üstlendi. Hof’un yaklaşımı, ‘barış karşılığında toprak’ ya da ‘barış karşılığında barış’ anlayışından farklıydı. İlk yaklaşıma göre İsrail’in Şam'la bir barış anlaşması imzalanması ve normal ilişkilerin tesis edilmesi karşılığında işgal ettiği Golan Tepeleri’nden çekilmeyi taahhüt etmesi öngörülüyordu. İkinci yaklaşıma göre ise karşılıklı bir çatışmasızlık taahhüdü, barışın tesisi için mümkündü.   
Frederic Hof’un yaklaşımı farklı bir tür ‘takas anlayışı’ içeriyordu: Stratejik konumlandırma karşılığında toprakların geri verilmesi. Peki, bu ne anlama geliyordu? Tel Aviv, Şam'a, İran, Hizbullah ve Hamas ile ittifakından ve askeri ilişkilerinden vazgeçmesi karşılığında Golan Tepeleri’ni iade edecekti. 2009 ve 2011 arasındaki gizli ABD  girişiminin de özü buydu. ABD Dışişleri Bakanlığı'nın eski İran Özel Elçisi Dennis Ross; “Tepelere Ulaşmak kitabında ‘barış karşılığında toprak’ formülü değil, Suriye'nin İran ve Hizbullah'tan uzaklaşarak, stratejik açıdan yeniden konumlandırılması karşılığında, kendisine ‘toprak’ verilmesi işlenmektedir” yorumunda bulundu.  
Frederic Hof, Suriye-İsrail anlaşmasına yönelik tekliflerin temelini oluşturan, 4 Haziran 1967 Hattı’nı çizenlerin arasında yer alıyordu. Şimdilerde kendine şunu soruyor: Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esed, ABD’nin girişimiyle teklif edilen ‘Golan-Stratejik Konumlandırma’ anlaşmasını gerçekten istiyor muydu?  
Şu an Suriye üç nüfuz alanına bölünmüş durumda. İran ve Rusya, Suriye'nin üçte ikisinde etkili bir şekilde varlık gösteriyor. İsrail’in İran mevzilerine yönelik hava saldırıları, Rusya tarafından sessizlikle karşılanıyor. ABD ve Türkiye ise ülkenin geri kalan bölgelerinde askeri varlığa sahip. Suriye rejiminin, İran ve Hizbullah’la ilişkilerini kesmesi için gizli ve aleni birçok girişim söz konusu. Frederic Hof’un girişiminin pek çok ders içeren bir referans oluşturduğuna şüphe yoktur. 

Frederic Hof’un Tepelere Ulaşmak adlı kitabının kapağı.  
Barış sürecinin 1991 Madrid Konferansı'nda başlamasının ardından, İsrail-Suriye arasında, askeri ve siyasi açılardan barışın tesis edilmesi için ABD ve Avrupa’da hem gizli hem de açık müzakere turları gerçekleştirildi. Eski İsrail Başbakanı İzak Rabin, ABD Başkanı Bill Clinton’ın aracılığı sonucu 1993 yılında barışçıl ilişkiler ve güvenlik düzenlemeleri karşılığında Golan Tepeleri’nden tamamen çekilme sözü verdi. Bu girişim, ‘Rabin Taahhüdü’ olarak biliniyor. Daha sonra 1993’te, Oslo Anlaşmaları nedeniyle bu girişim sürüncemede kaldı. Tel Aviv’de hükümetler değişirken ABD, Suriye-İsrail barışını tesis etmek için başka girişimlerde de bulundu. Bill Clinton ve Hafız Esed arasında 2000 yılında düzenlenen zirvede bir barış anlaşmasına varılmanın eşiğine gelinmişti. Ancak İsrail’in Golan’da çekileceği hat ve Celile Denizi’ne erişimi (Taberiye Gölü) konusundaki anlaşmazlık bunu engelledi. 
Beşşar Esed’in göreve gelmesinin ardından da benzer girişimler oldu. Bunların en bilineni, 2007-2008 döneminde, İsrail-Suriye arasında ‘normalleşmenin’ sağlanması için Türkiye’nin arabuluculuk yaptığı girişimdi. Şam yönetimi, İsrail’in 4 Haziran 1967 hattına çekilmesini istiyordu. Ankara, Beşşar Esed ve dönemin İsrail Başbakanı Ehud Olmert arasında doğrudan bir görüşme yapılmasını teklif etti. Ancak İsrail’in Türkiye’ye danışmadan Gazze’ye saldırı düzenlemesi bu görüşmelerin çökmesine neden oldu.  

Bu arka planın ardından Frederic Hof’a dönebiliriz...
Hof, 2009 yılında, Binyamin Netanyahu’nun başbakan seçilmesinin ardından ABD Dışişleri Bakanlığı’na girdi. Netanyahu 1996-1999 aralığında Hafız Esed ile ABD arabulucusu Roland Lauder aracılığıyla pazarlık yapmaya girişmişti. Barack Obama, Senatör George Mitchell'i Ortadoğu Barış Temsilcisi olarak atadı. Mitchell ve yardımcısı Hof, 2009 yılında Şam ve Tel Aviv’i ikişer kez ziyaret ederek Suriye-İsrail arasındaki müzakereleri yeniden başlatma olasılığını test ettiler. Hof'un Suriye ve İsrail'e yaptığı düzenli geziler 2010 yılında da devam etti. Bu süreçteki ABD arabuluculuğu, ‘barış karşılığı toprak’ formülünün aksine tarafları barışın ‘güvenlik sorunlarının üstesinden gelinmesindeki faydalarına’ ikna etmeye yönelikti.   
Bu arada Mayıs 2010'da ABD Senatosu Dış İlişkiler Komisyonu Başkanı John Kerry, Şam'da Esed ile bir araya geldi. Bu görüşmenin ardından sızdırılan bir belgede, Esed’in İsrail’in 4 Haziran 1967 Hattı’na çekilmesi karşılığında, İsrail’in tüm taleplerini karşılayan bir barış anlaşması yapmaya hazır olduğu anlaşıldı. Bu süreçte Hof ve ABD Ortadoğu Elçisi Dennis Ross, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ile bir dizi görüşme gerçekleştirdi. ABD’li diplomatlar bu görüşmelerde, Esed’e sunulmadan önce bir ‘müzakere taslağı’ hazırladılar. Hof, İsrail-Suriye barışının tesis edilmesi için söz konusu taslağın bir zemin oluşturabileceğini düşünüyordu. Hof ve dönemin Ortadoğu Barış Temsilcisi George Mitchell, bu yeni girişimle ilgili Esed’i ikna etmek için Eylül 2010’da Şam’a bir ziyaret daha gerçekleştirdi. Hof’a göre Esed, ABD’nin bu yeni arabuluculuğunu memnuniyetle karşıladı. Frederic Hof ve Dennis Ross, Esed’e sundukları ‘müzakere taslağını’ aralarında Netanyahu’nun da olduğu bazı İsrailli yetkililerle tartışmıştı. Müzakere taslağında, ‘toprak karşılığı barış’ anlayışından farklı bir yaklaşım söz konusuydu.
Hof, İsraillilerin, tüm meselelerin aynı anda tartışılması gerektiği görüşünde olduğunu belirtiyor. İsrail'in o dönemki tutumu şöyleydi:
Suriye, İsrail’e tehdit teşkil eden tüm bölgesel ilişkilerini tekrar gözden geçirmeli. Taberiye Gölü’nün (Celile Denizi) tamamının İsrail egemenliğinde olduğunu kabul etmeli. İsrail bu şartların yerine getirilmesi durumunda, 4 Haziran 1967 Hattı’na çekilmeyi ve buranın iki ülke arasında ilerideki sınır bölgesini teşkil etmesini ciddi olarak değerlendirecekti. Suriye, Taberiye Gölü hususunda uzlaşmacı bir tavır takınırken Taberiye Gölü’ne dökülen Ürdün Nehri’nin üst bölgelerinin kimin hakimiyeti altında kalacağı ihtilaf konusuydu.

ABD Ortadoğu Barış Temsilcisi George Mitchell ile yardımcısı Frederic Hof 2009 yılında Şam’ı ziyaret ettiler. (GETTY)  
Suriye’nin Taberiye Gölü konusundaki tavizi önemli bir gelişmeydi. Nitekim 2000’deki Esed-Clinton zirvesinin çökmesinin başlıca nedenlerinden biri de bu meseleydi. ‘Barış görüşmeleri taslağının’ detaylandırmasına yönelik çabalar 2011 yılının başlarında devam etti. Hof, Şam ve Tel Aviv arasında mekik dokuyordu. Bu süreçte Binyamin Netanyahu, ABD ekibine ‘Esed’in barış arabuluculuğuna ve barışa bağlı kalma niyetine şüpheyle yaklaştığını’ aktardı. Bununla birlikte, ‘barış anlaşması yükümlülüklerini’ yerine getirmesi durumunda ABD’nin Suriye’ye uyguladığı yaptırımları kaldırmasını memnuniyetle karşılayacağını belirtti.  

Yüz yüze görüşme  
Netanyahu ve ekibiyle yaptığı görüşmede gözlemlediği görece iyimserlik Hof’u, Netanyahu ve Esed arasında doğrudan bir görüşme ayarlamaya teşvik etti. Böylelikle İsraillilerin ‘şüpheleri giderilebilecek’ Suriye, İsrail’in ‘güvenliğini tehdit eden’ tutumunu terk edeceğini taahhüt edebilecekti. Bu bağlamda, dönemin ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton, Suriyeli mevkidaşı Velid el-Muallim ve Beşşar Esed ile telefon görüşmelerinde İsrail’in niyetlerini aktardı ve İsrail-Suriye başkanlarının doğrudan görüşmesine dolaylı bir şekilde bir zemin hazırlamaya çalıştı. Hof, Şubat 2011’de Şam’a gitmeden önce Esed ülkeyi ziyaret eden ABD’li senatörlere, İsrail ile muhtemel bir barış anlaşmasının, güvenlik ve toprağı kapsayan ‘belirli referanslara’ dayanması gerektiğini söyledi. Bunun üzerine Denniss Ross ve Frederic Hof, söz konusu ‘belirli referansları’ formüle etmeye odaklandılar. Şarkul Avsat'ın Independent Arabia kaynaklı haberine göre Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esed, 28 Şubat 2011’de Şam'da Hof ile yaptığı görüşmede ‘güvenlikle ilgili kısmı’ (Suriye’nin İsrail’in güvenliğine tehdit oluşturan faaliyetlerini ve ilişkilerini sonlandırmasını kapsayan) kabul ettiğini belirtti.  
Frederic Hof konuya dair şunları yazdı:
“Suriye Devlet Başkanı Esed, Lübnan, İran ve Hizbullah’ın Suriye-İsrail barış anlaşmasına bağlı kalacağını vurguladı. Ayrıca Suriye’nin barış anlaşmasındaki yükümlüklerini yerine getirmesi karşılığında ABD’nin yaptırımlarının kaldırılacak olmasını memnuniyetle karşıladı. Esed bunun karşılığında, İsrail’in 4 Haziran 1967 Hattı’na çekilmesini temel bir talep olarak öne sürmekteydi.”

ABD Ortadoğu Barış Temsilcisi George Mitchell ile İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu 2010’da görüştüler. (GETTY)  
Frederic Hof ve Denniss Ross, 2 Mart'ta Netanyahu ve ekibine Esed’le yapılan görüşme hakkında bilgi verdi. Netanyahu bu durumu memnuniyetle karşıladı ve ABD’nin arabuluculuğunun ve barış olasılığının gerçekleşecek gibi olduğu yönündeki kanaatini paylaştı. Netanyahu’nun ekibiyle bu dönem yapılan görüşmelerde, İsrail’in hangi bölgelerden çekileceği ve ‘barış anlaşması taslağı’ üzerinde çalışıldı. Ürdün Nehri’nin üst bölgeleri ise ihtilaflı bir konu olması nedeniyle sona bırakıldı. Ross ve Hof, İsrail-Suriye görüşmelerinin Doğu Avrupa’da nisan ayında gerçekleşmesi için hazırlıklar yapmaya başladı.  
Ancak 2011’in mart ayının ortalarında Suriye’de protesto gösterileri başladı. Suriye ordusu 18 Mart’ta Dera’daki barışçıl gösterilere aşırı şiddet kullanarak müdahalede etti. Aynı dönemde Şam’daki protesto gösterilerine de sert müdahaleler gerçekleşti. Hof’a göre ABD, Suriye’de yaşanan kaos nedeniyle arabuluculuk girişimini askıya aldı. Frederic Hof bu süreçte, Esed’i ‘göstericilere yönelik şiddetin olası sonuçları’ konusunda uyarmak için Şam’a ziyaret gerçekleştirmek istedi. Ancak Beyaz Saray kendisine izin vermedi. George Mitchell 13 Mart 2021’de Ortadoğu Barış Temsilcisi görevinden istifa etti. Başkan Barack Obama, 19 Mart’ta “Esed, Suriye’nin demokrasiye geçişine öncülük etmeli” dedi. Obama 18 Ağustos’ta yaptığı konuşmada ise ‘Esed’in istifa etmesi zamanının geldiğini’ ilan etti. Frederic Hof bu dönemde, Ortadoğu barış ekibinden ayrılarak ABD Dışişleri Bakanı’na kötüleşen Suriye krizi konusunda danışmanlık yapmaya başladı. ABD ulusal güvenlik ekibi ağustos ayında Obama’ya, Suriye muhalefetinin askeri olarak eğitilmesi yönünde tavsiyede bulundu. Ancak Obama bunu kabul etmedi. Bu dönemde Esed sonrası Suriye’nin ihtiyaçlarının karşılanması için bir koordine ekibi kuruldu. Başkan Obama, Suriye’de kimyasal silah kullanımının, ABD için ‘kırmızı çizgi’ olduğunu duyurdu. Hof Eylül 2011’de Dışişleri Bakanlığı’ndaki görevinden istifa etti. 

 ABD Ortadoğu Barış Temsilcisi George Mitchell ve Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esed 26 Temmuz 2009’da bir araya geldiler. (Getty)
Suriye’de durum yıllar geçtikçe daha da vahim hale geldi. ABD Başkanı Donald Trump 25 Mart 2019'da İsrail'in Golan Tepeleri üzerindeki egemenliğini tanıyan bir deklarasyon yayınladı. Böylece ABD, 1993-2000 ve 2009-2011 yılları arasında kendisinin arabuluculuk ettiği ‘barış görüşmelerinde’ tartışmaların odağında olan bölgedeki tavrını netleştirmiş oluyordu. Türkiye’nin 2007-2008 yılları arasında Golan’la ilgili diplomatik çabaları da sonuçsuz kalmış oldu. Trump’ın deklarasyonunun, Golan Tepeleri ve bitişiğindeki tartışmalı bölgeleri, İsrail ile Suriye arasında gelecekte gerçekleşebilecek ‘barış görüşmelerinin’ odağından kaldırıp kaldırmadığı ise belirsizliğini koruyor.  

Biden'dan Esed’e taahhüt 
Senato Dış İlişkiler Komisyonu Başkanı John Kerry 22 Mayıs 2010'da Şam'ı ziyaret ederek devlet başkanlığı sarayında Esed ile görüştü. Beyaz Saray, Esed rejiminin Hizbullah'a Scud füzeleri verdiğine dair haberlerden derinden rahatsız olmuştu ve Kerry’i Suriye’yi ziyaret etmesi ve bu konuda Esed ile yüzleşmesi için gönderdi. Kerry, Esed’e, ABD ile diyalog halinde olmasının önemini hatırlattı ve “Suriye, İran’ın Lübnanlı müttefiklerine ve vekillerine ölümcül silahlar sağlamayı terk etmezse bu ikili diyalog sona erecektir” uyarısında bulundu.
ABD tutanaklarına göre 22 Mayıs sabahı saat 9'da gerçekleşen görüşmede Kerry, Esed'e şunları söyledi:
"Başkan Obama şahsen sizinle görüşmeye gelmemi istedi. Beni Beyaz Saray'a çağırdı. Bölge hakkında konuştuk ve mevcut durumla ilgili endişelerini dile getirdi."
Esed, Kerry'yi memnuniyetle karşılayarak şu cevabı verdi:
“Siz ABD'deki birkaç dostumuzdan birisiniz. Bu 2004'ten beri beşinci toplantımız. Size güveniyoruz. Siz de Başkan Obama'ya güveniyorsunuz. Dolayısıyla biz de Başkan Obama'ya güvenmek durumundayız. Siz bağımsız bir şahsiyetsiniz. Bir kurumu temsil etmiyorsunuz ve özel bir gündeminiz de yok. Sizden aracı rolü üstlenmenizi istiyoruz. Diğer ABD yetkililerinin ayrıntılara erişmesine izin vermeyeceğiz. Barış sürecinin ayrıntılarını sadece sizin görmenize izin vereceğiz.”
Kerry, “Belki bu rolü üstlenebilirim” yanıtını verdi ve İsrail'in, 4 Haziran 1967 sınırlarına geri çekilme yönünde bir sorumluluk taşıdığına inandığını belirtti.  
Senatör Kerry, Başkan Esed’in imzalaması için hazırlanan bir ‘taslak mektubu’ ABD Başkanı Barack Obama’ya iletmek üzere Washington’a döndü. Mektupta Esed’in aşağıdaki maddeleri onaylaması öngörülüyordu:  
1-Suriye'nin Haziran 1967'de kaybettiği toprakları tamamen geri almasını sağlayacak olan Suriye ile İsrail arasındaki bir barış anlaşması, tarafların birbirinin güvenliğini tehdit eden üçüncü ülkelere ve örgütlere yönelik tüm desteğini çekmesi ve bu ülkelerle iş birliğini sonlandırmasını gerektirecek.  
2-Söz konusu ‘barış anlaşmasının’ İsrail ile Suriye arasındaki çatışmayı sona erdirmesi gerekecek ve anlaşma öncesinde tarafların geçmişteki olaylardan kaynaklanan tüm iddiaları çözülmüş kabul edilecek. 
3-Barış anlaşmasının ardından, karşılıklı büyükelçiliklerin açılması da dahil olmak üzere diplomatik ilişkiler normalleştirilecek.  
4-Suriye ve İsrail, ikili ilişkilerinde anlaşmanın tüm maddelerine riayet ederek saygı gösterecek.  
5-İsrail ile ‘barış anlaşmasının’ gerçekleşmesi durumunda Suriye, Arap Barış Girişimi çerçevesinde, İsrail ile Filistinliler arasında barış anlaşmalarının güvence altına alınması da dahil olmak üzere kapsamlı bir Arap-İsrail barışının sağlanması için tam destek verecek. Arap ülkeleri ile İsrail’in ilişkilerinin normalleşmesi konusunda iş birliği yapacak.   
Kerry, Esed’e “Bu mektup geçen sefer üzerinde uzlaştığımız mutabakatları yansıtıyor” dedi. Frederic Hof bu mektubun içeriğini 2010’da Senatör Kerry’e sunmuş, Kerry de bir önceki görüşmede söz konusu mektubun içeriğini Esed’e okumuştu. Mektupa, Suriye-İsrail arasındaki muhtemel bir anlaşmanın temel şartlarına dair görüşler özetlenmişti. Beşşar Esed hemen olumlu bir yanıt vererek “Bu mektubu kabul etmeliyiz” dedi. Ancak Dışişleri Bakanı Velid Muallim itiraz ederek, öncesinde İsrail’in Washington’a ‘kapsamlı anlaşmanın, İsrail’in 4 Haziran 1967 hattına tamamen çekilmesini gerektirdiğini deklare ettiği’ bir mektup göndermesi gerektiğini söyledi. Kerry araya girerek, “Bu zorunlu değil” dedi. “Dün Başkan Yardımcısı ile (Joe Biden) ABD'nin pozisyonunun, İsrail’in Golan Tepeleri’nde 1967 Hattı’na geri dönmesini gerektirdiğini doğrulattım” ifadesini kullandı. Kerry, 1993'teki ‘Rabin Taahhüdü’nü ABD’nin tek taraflı pozisyonu ile değiştirmeye çalışıyordu. Kerry-Esed görüşmesinde Suriye’nin Hizbullah’la ilişkilerine özel olarak odaklanıldı.  
- Esed: Şeba Çiftlikleri Suriye'ye aittir, Nasrallah'ın İsrail ile yaptığımız anlaşmaya bağlı kalması herkesi şaşırtacak  
- Hof, Şubat 2011'de Washington’a; "Suriye İran'ın bir ajanı değil" bilgisini verdi. Tahran, Ankara’nın Şam ile Tel Aviv arasındaki arabuluculuğuna itiraz etmedi. 
Frederic Hof 27 Şubat 2011'de Esed’le görüşmek üzere Şam'a geldi. ABD Elçisi Hof, Esed’e ABD’nin Suriye-İsrail normalleşmesini desteklediğini, İsrail ile barışın tesis edilmesinin Washington-Şam ilişkilerini de olumlu yönde etkileyeceğini ve bu sayede iki halk arasındaki dostane ilişkilerin pekiştirilebileceğini aktardı. Esed bu yaklaşıma olumlu tepki verdi. Hof, İsrail-Suriye barış anlaşması gerçekleştirilmesi için oluşturduğu ‘anlaşma taslağı mektubunu’ Esed’e sundu. Frederic Hof’a ABD’nin yaptırımları kaldırmadan önce, Suriye'nin barış anlaşması yükümlülüklerini yerine getirmek için ne yapması gerektiği hususunda hemfikir olunup olunmadığını bilmek istediğini iletti. “Sayın Başkan; bu bağlamda ‘mektubun dipnotlarına’ yönelik tepkileriniz belirleyici olacaktır” dedi. Esed ise bu dipnotların karşı taraf için önemli olup olmadığının açıklığa kavuşturulmasını istedi. Bunun üzerine Hof şunları söyledi:
 “Evet ayrıntılar önemli. Ancak asıl maddelerde hemfikir olunması ABD için son derece önemli. Eğer bunları onaylarsanız, diğer askıda olan konularda da ilerleme kaydedebiliriz. Böylelikle Suriye’ye yönelik yaptırımların kaldırılması için bir çalışma başlatabiliriz. ABD, barış anlaşmasının onaylanmasına müteakip yaptırımları kaldıracaktır.”
Hof’a göre Esed, meseleyi anladığını ve prensipte anlaştıklarını söyledi. Frederic Hof, Esed’e ‘anlaşma mektubu taslağını’ sundu. Esed dikkatle okumaya başladı. Dipnotlara değinmeden önce beş maddede olumlu bulduğu yönlere işaret etti. İlk dört maddenin Lübnan’la da ilgisi olduğuna değinen Esed, dördüncü maddede Lübnan’ın adının alenen geçmesini tuhaf karşıladı. Esed, Suriye-İsrail arasındaki bir metinde Lübnan’ın adının geçmesinin uygun olup olmadığını sorguladı ve sadece bu duruma itiraz etti. Esed, beşinci maddede geçen, İsrail ile Arap ülkeleri arasında kapsamlı bir barış sağlanması hususunu coşkuyla karşıladı. Yaklaşık iki dakika kadar çıkarlarla ilgili bir konuşma yapan Esed, anlaşma sağlanır ve Suriye İsrail’in 1967’de işgal ettiği toprakları geri alırsa Yahudi devletini tehdit edecek herhangi bir eyleme kalkışmanın mantıklı olmayacağını vurguladı. Bu tür tehditlerin kafa karışıklığı yaratacağını, kendisine İsrail ile ‘barış anlaşması’ yapılıp yapılmadığının sorulduğunu belirtti.  
Frederic Hof duruma dair şunları yazdı:
“Lübnan hakkında dile getirdiği noktaya cevap vermekten kaçındım. Çünkü meselenin özüne odaklanmak istiyordum. Esed’in bana ne kadar süre ayırdığını bilmiyordum ancak bunun bir saat olabileceğini tahmin etmiştim ve şimdiden on beş dakika geçmişti. Her birini ayrı ayrı tartışabilmemiz için dipnotları yeniden okumasını önerdim. Hamas ve diğer grupların sınır dışı edilme koşuluna dikkat kesildi ve şöyle dedi: ‘Biri çıkıp Suriye televizyonunda, İsrail’in Filistin halkına adil davranmasını talep ederse ne yapmamız gerekir? Onu ülkeden kovmamız mı gerekir?’ Yanıtım hayır oldu. Ancak Suriye topraklarından İsrail'e karşı şiddet eylemlerini destekleyen, planlayan, şiddet eylemleri gerçekleştiren veya tehdit eden herkesin ‘barış anlaşması’ yürürlüğe girer girmez ülkeyi terk etmek zorunda kalacağını belirttim. Esed daha sonra, metinde Hizbullah’tan bahsediliş şekline takıldı ve  ‘Hasan Nasrallah’ın (Hizbullah Genel Sekreteri) Suriye ve İsrail arasında barış anlaşması ilan edildiğinde, kurallara hızlıca uyduğunu gören herkes şaşıracaktır’ dedi. Bunun üzerine ben de ‘En çok şaşıranlardan biri olurum’ cevabını verdim ve kendisine şu soruyu yönelttim: ‘Sayın Başkan; Nasrallah'ın İran ve İslam Devrimi’ne bağlılığı göz önüne alındığında nasıl bu kanaate varabiliyorsunuz?’ Esed, Nasrallah’ın Farisi değil bir Arap olduğunu, Lübnan’ın, Suriye-İsrail barış sürecinin bir parçası olması gerektiğine dikkat çekti. Lübnan’ın rotasının Suriye’ye bağlı olması gerektiğini ifade etti ve Lübnan Cumhurbaşkanı Mişel Süleyman’a, İsrail'in iş birliği durumunda Suriye'nin ilerleme niyeti olduğunu aktardığını ve Lübnanlı bir müzakere ekibi hazırlamasını istediğini söyledi. Esed, Suriye ile İsrail’in ‘barış anlaşması’ sağlaması durumunda, Hasan Nasrallah’ın ‘direnişin’ liderliği görevini sürdüremeyeceği konusunda güvence verdi. Esed, Hizbullah’ın Lübnan’daki tek hakiki parti olduğunu ve Lübnan’da en kalabalık olan Şii mezhebini temsil ettiğini vurguladı. Hizbullah’ın kaderinin Lübnan iç siyasetinde liderlik rolü üstlenmek olduğunu belirtti.”  
Frederic Hof, Esed’e Nasrallah’ın ‘direniş’ liderliğinden ayrılması vizyonu ışığında, İsrail’in Golan Tepeleri’nden çekilmesi durumunda, Şeba Çiftliklerini Lübnan’a iade edip etmeyeceklerini sordu. Esed, haritaların Şeba Çiftlikleri’nin Suriye’ye ait olduğunu gösterdiğini ancak ileride Lübnan’la bazı düzenlemeler yapabileceklerini söyledi. Esed konuşmanın olağan akışında, Suriye’nin İran’ın bir ajanı olmadığından söz etti. İsrail ile muhtemel bir anlaşmanın İran’ı değil Suriye’yi ilgilendirdiğini kaydetti. Ankara’nın İsrail ile Suriye arasında arabuluculuk girişiminde bulunduğunda bu durumu İran’a bildirmediğini, Tahran’ın da daha sonra buna itiraz etmediğini de sözlerine ekledi. 
Hof yazısına şöyle devam ediyor:
“Esed'e ‘anlaşma taslağının dipnotlarında’ kendisini rahatsız eden bir nokta olup olmadığını sordum. Yanıtı ‘Hayır’ oldu.  Başkan Obama'ya ve Dışişleri Bakanı Clinton'a, (anlaşma taslağı ile ilgili) bir sorununun olmadığını iletmemi istedi. Ayrıca İsrail’e, Suriye kamuoyunun topraklarının tümünün geri alındığına ikna edilmesi gerektiğini ve bu konuda bir manipülasyona tahammüllerinin olmadığının aktarılmasını istedi. Yanıtımda, toprak meselesinde ciddi ilerleme kaydedebileceğimize yönelik inancımızı vurguladım. Su meselesini de çözeceğimizi belirttim. Esed, İsrail’in söz konusu bölgedeki suya ihtiyacı olduğunu anladığını ve bu meselenin çözülebileceğine inandığını ifade etti, (Ürdün Nehri’ni kastederek) suyun yukarı doğru değil aşağı doğru aktığını söyledi. Güvenlik meselesiyle ilgili ayrıntılarda sadece bir konu üzerinde anlaşamadık. Esed en önemli meselenin ‘toprakların iadesi’ olduğunu vurguladı. Geriye kalan güvenlik meselelerin ayrıntılarını daha sonra Dışişleri Bakanı Velid Muallim'le tartıştık. Esed’e ayırdığı değerli zaman için teşekkür ettim ve ayrılacağımı söyledim, Barack Obama ve Hillary Clinton ile Ortadoğu Barış Temsilcisi George Mitchell'e selam iletmemi istedi. Ayrıca Obama’ya ‘teklif edilenleri kabul ettiğini’ de aktarmamı talep etti. Oradan ayrılırken Esed elinde taslak metni tutuyordu. Görüşme yaklaşık 50 dakika sürmüştü.”  

 Anlaşma Taslağı- Giriş, Önsöz ve Dipnotlar 
 ABD heyeti, Şam, Tel Aviv ve Washington arasında mekik dokumasının ardından Şam'ın Tahran ve Hizbullah'tan uzaklaşmasını içeren bir Suriye-İsrail barış anlaşması taslağı oluşturdu. Taslak şu şekildeydi:  
“Bu anlaşma (İsrail-Suriye Çerçeve Anlaşması/Potansiyel Barış Anlaşması) Suriye ile İsrail arasındaki savaş durumunu sona erdirecek, barışı tesis edecek ve bu yeni gerçeklik doğrultusunda, iki ülke arasında ikili ilişkilerin tesis edilmesine dayanak sağlayacak. Diğer tüm aktörlerle ilişkilerini düzenleyecek adımlar atılmasını gerektirecektir. Buna göre, taraflardan hiçbiri, uluslararası hukukun uygulanabilir ilkeleri ve Birleşmiş Milletler Yasaları uyarınca, devlet olan veya olmayan bir tarafın, karşı tarafın ulusal güvenliğini tehdit eden herhangi bir eylemine, çabasına veya planına, doğrudan veya dolaylı olarak destek vermeyecektir. Bu sözleşme yürürlüğe girdiği andan itibaren:  
1- Taraflar, birbirlerine karşı doğrudan veya dolaylı olarak herhangi bir tehdit veya kuvvet kullanımından kaçınacak ve aralarındaki tüm anlaşmazlıkları barışçıl yollarla çözmeye çalışacaktır.  
2- Taraflar kendi topraklarından veya vatandaşları tarafından, diğer tarafa veya vatandaşlarına zarar vermeye çalışan herhangi bir düzenli, düzensiz veya paramiliter kuvvete yardım eden faaliyetleri sona erdirecek ve yasaklayacaktır. (Not 1). 
3- Taraflardan hiçbiri, devlet veya devlet olmayan herhangi bir tarafla yaptığı anlaşma uyarınca karşı tarafa yönelik toplu güç kullanımına katılmayacaktır. Taraflar, üçüncü taraflarla sağlanan bu tür bir anlaşma ve taahhüt uyarınca karşı tarafa yönelik bir tehdit ve düşmanlık ittifakı içinde yer almayacaktır. (Not 2)  
4- Taraflardan hiçbiri Lübnan'a silah veya askeri teçhizat transfer etmeyecek veya Lübnan hükümetinin resmi güvenlik güçlerine gönderilenler dışında bu tür operasyonların kendi topraklarından yapılmasına izin vermeyecektir. (Not 3) 
5- Taraflar, kapsamlı bir Arap-İsrail barışı sağlanması hedefini paylaşacaktır. Bu hedef, İsrail ile Filistin, İsrail ile Lübnan arasında barış anlaşmaları yapılmasını ve İsrail’in Arap Birliği’ne üye devletlerle ilişkilerinin normalleştirilmesini gerektirdiğini onaylayacaktır. Taraflar bu hususların gerçekleşmesi için her türlü çabayı gösterecektir. 
 Bu hususlar, İsrail-Suriye Çerçeve Anlaşması/Potansiyel Barış Anlaşması’na dahil olacak şekilde ifade edilmiştir. Dipnotlar özel durumlarla ilgilidir:  
1 – Pratikte değerlendirdiğimizde, bahsi geçecek grupların mevcut politikaları göz önüne alındığında, Suriye’nin Hizbullah, Hamas ve Filistinli örgütlere olan desteğini sonlandırması gerekir. Suriye, Hizbullah, Hamas ve İsrail’e karşı şiddet olayları planlayan ya da şiddet olaylarına iştirak eden Filistin menşeli örgütlere, eğitim ve istihbarat da dahil olmak üzere askeri ve mali yardım sağlamaktan kaçınmalıdır. Suriye bahsi geçen grupların ve bir başka ülkede yasak faaliyetlerde bulunan örgütlerin, kendi topraklarını kullanmasına izin vermemeli ve bu gruplara bağlı tüm bireyleri sınır dışı etmelidir.  
2- Suriye'nin İran, Hizbullah ve Arap Birliği'ndeki bazı ülkelerle, yukarıdaki şartlarla çelişecek toplu güvenlik anlaşmalarının olduğu değerlendirilmektedir. Örneğin Suriye, Kudüs Gücü de dahil olmak üzere İran Devrim Muhafızları ile ilişkisine son vermelidir. Devrim Muhafızları personelinin ve teçhizatının Suriye topraklarından veya Suriye hava sahasından geçişini engellemelidir. Ayrıca Suriye eğer varsa, İsrail'e ve İsrail vatandaşlarına karşı tehdit veya güç kullanımına izin veren her türlü anlaşmayı feshetmek zorundadır.  
3- Buna göre Suriye, Lübnan ve Lübnan dışında, çift kullanımlı ürünler de dahil olmak üzere Hizbullah’a silah ve askeri teçhizatın aktarılmasına katkı sağlamayı sonlandırmalıdır. Ayrıca Lübnan ve diğer bölgelerden Filistinli örgütlere silah ve teçhizat sağlanmasının önüne geçmeli ve bu örgütlerin silahsızlandırılması çabalarını desteklemelidir.  



Mısır, Addis Ababa'nın Kızıldeniz'e erişimine neden izin veremez?

Batu'da, Etiyopya'nın Orta Rift Vadisi'nde aşırı kullanım ve kirlilik nedeniyle uzun süredir sorunlu göllerden biri olan Dembel Gölü kıyılarına yaklaşan su aygırlarını merakla izleyen bir grup çocuk, 22 Mayıs 2025 (AFP)
Batu'da, Etiyopya'nın Orta Rift Vadisi'nde aşırı kullanım ve kirlilik nedeniyle uzun süredir sorunlu göllerden biri olan Dembel Gölü kıyılarına yaklaşan su aygırlarını merakla izleyen bir grup çocuk, 22 Mayıs 2025 (AFP)
TT

Mısır, Addis Ababa'nın Kızıldeniz'e erişimine neden izin veremez?

Batu'da, Etiyopya'nın Orta Rift Vadisi'nde aşırı kullanım ve kirlilik nedeniyle uzun süredir sorunlu göllerden biri olan Dembel Gölü kıyılarına yaklaşan su aygırlarını merakla izleyen bir grup çocuk, 22 Mayıs 2025 (AFP)
Batu'da, Etiyopya'nın Orta Rift Vadisi'nde aşırı kullanım ve kirlilik nedeniyle uzun süredir sorunlu göllerden biri olan Dembel Gölü kıyılarına yaklaşan su aygırlarını merakla izleyen bir grup çocuk, 22 Mayıs 2025 (AFP)

Amr İmam

Etiyopya'nın Kızıldeniz'e erişim sağlama çabasının, Afrika Boynuzu sınırlarını aşıp çok ötesine uzanan yansımaları var. Bu büyük ölçüde, Kızıldeniz’e kıyısı olan devletlerin, küresel ticarette hayati öneme sahip bu damarda Etiyopya'nın herhangi bir dayanak noktasına sahip olmasına karşı kararlı muhalefetinden kaynaklanıyor.

Bu muhalefet, böyle bir gelişmenin istikrarsızlık dalgasına yol açacağına dair derin bir kanaatte dayanıyor. Son aylarda Etiyopya Başbakanı Abiy Ahmed’in bu konudaki söylemlerinin tonu gittikçe sertleşiyor. Abiy Ahmed, 14 Şubat'ta Addis Ababa'da düzenlenen 39. Afrika Birliği Zirvesi'nde yaptığı konuşmada, ülkesinin Kızıldeniz'e erişiminin Afrika Boynuzu'nun istikrarı için hayati önem taşıdığını savundu. Üç gün sonra, Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile yaptığı görüşmede de bu duruşunu yineledi.

Abiy Ahmed, Etiyopya'nın Kızıldeniz'e erişiminin engellenmesinin 130 milyonluk bir devlete haksızlık olduğuna inanıyor. Etiyopyalı yetkililer, ülkelerinin karayla çevrili coğrafyasının kendisini hayati ekonomik fırsatlardan mahrum bıraktığını ve kalkınmasını engellediğini vurguluyor.

Etiyopya'nın Kızıldeniz'de bir dayanak noktasına sahip olma konusundaki ısrarı, başta Mısır olmak üzere kıyı devletleriyle potansiyel bir çatışma olasılığını gündeme getiriyor

Ancak Etiyopya'nın anlatısı, bir deniz ticaret yolu arayışının ötesine geçip, Etiyopya'nın mevcut sınırları içinde Kızıldeniz’e kıyısı olmamasına rağmen, kıyılarında egemen bir varlığa sahip olmasına odaklanıyor. İşte artan endişe de bundan kaynaklanıyor.

fedvgf
Mısır Başbakanı Mustafa Medbuli, Addis Ababa'daki Afrika Birliği genel merkezinde Sudan ve Demokratik Kongo Cumhuriyeti ile ilgili düzenlenen Afrika Birliği Barış ve Güvenlik Konseyi toplantısında, 14 Şubat 2025 (AFP)

Böylesine bir varlık, bölgesel haritayı yeniden çizecek ve komşu ülkelerin toprak bütünlüğünü tehdit edecektir. Ayrıca, zaten köklü tarihi çekişmelerle dolu ve yeni bir patlamanın eşiğinde olan bir bölgede uzun süreli çatışmalara kapı açacaktır.

Eski yaralar

Etiyopya'nın Kızıldeniz'de bir dayanak noktasına sahip olma konusundaki ısrarı, başta Mısır olmak üzere kıyı devletleriyle potansiyel bir çatışma olasılığını gündeme getiriyor. Kahire ve Addis Ababa arasındaki anlaşmazlık, derin bir düğümü ve çok katmanlı bir iç içe geçişi yansıtıyor.

Mısır, Etiyopya'da doğan ve yaklaşık yüzde 85'i Etiyopya sınırları içinde yer alan Nil Nehri'nin denize döküldüğü yerdir. Bu hayati su yoluna yönelik herhangi bir tehdit, özellikle Etiyopya'nın Afrika'nın en uzun nehri üzerinde barajlar inşa etme çabaları göz önüne alındığında, Kahire'de derin endişeler uyandırıyor. Nehrin ana kolu olan Mavi Nil üzerinde Etiyopya’nın inşa ettiği Büyük Rönesans (Hedasi) Barajı devasa rezervuarında halihazırda zaten muazzam miktarda suyu tutuyor. Mısırlı yetkililer, bunun ülkeyi birincil tatlı su kaynağından mahrum ve şiddetli kuraklık riskine maruz bırakabileceğinden endişe ediyor.

Kahire, on yıldan fazla süredir Nil sularından yıllık payını garanti altına alacak bağlayıcı bir anlaşmaya varmak için çabaladı, ancak bu çabalar sonuçsuz kaldı ve 110 milyon Mısırlıyı memba ülkelerinin insafına bıraktı. Addis Ababa'nın pozisyonu, her zaman Nil'in diğer devletlerin yaşamlarının bağlı olduğu ortak bir gereklilik değil, egemen bir ulusal kaynak olduğu önermesine dayanıyor; bu duruş, müzakereleri defalarca çıkmaza soktu.

Meselenin boyutları ekonomik alanın ötesine uzanıyor. Kahire'nin bakış açısından, konu bölgesel dengelerin geleceğiyle ilgili ve mevcut haritaların belirli güçlerin çıkarlarına hizmet edecek şekilde yeniden çizilip çizilmeyeceği sorusunu gündeme getiriyor

Yıllar boyunca Mısır, Afrika Birliği, Avrupa Birliği ve Birleşmiş Milletler de dahil olmak üzere çok çeşitli arabuluculara başvurdu. Daha yakın zamanlarda, ABD Başkanı Donald Trump, çıkmazı aşmak için diplomatik arabuluculuk hattına dahil oldu. Başkalarının başarısız olduğu bir konuda onun başarılı olması, önümüzdeki aylardaki gelişmelere bağlı olmayı sürdürüyor.

Sonuç ne olursa olsun, Etiyopya'nın Nil'in akışını kontrol etme girişimleri, Mısır'ın stratejik düşüncesini derinden etkiledi. Kahire için Nil, ulusal olarak hayatta kalmanın can damarı olmaya devam ediyor ve ona yönelik herhangi bir tehdidin uzun vadeli sonuçları vardır.

Parçalama stratejisi

Etiyopya'nın Kızıldeniz'e erişim arayışı, Mısır ile zaten gergin olan ilişkisine yeni bir boyut katıyor. Kahire, Etiyopya'nın Kızıldeniz’de egemen bir varlığa sahip olmasını reddeden tek Kızıldeniz’e kıyısı olan devlet olmasa da Etiyopya'nın Büyük Rönesans Barajı nedeniyle bu konuya en duyarlı ülke olmaya devam ediyor. Bu baraj, ilişkilerde önemli şüpheler yaratmış ve Mısır'ın, Etiyopya'nın gelecek nesillere uzanan emellerine ilişkin algısını şekillendirmiştir.

Mısırlı yetkililer, barajın büyüklüğünün elektrik üretimi için gereken boyutu aştığına ve Mısır'ın birincil su kaynağını kontrol ederek Mısır üzerinde baskı kurmayı amaçlayan daha geniş stratejik hedefleri yansıttığına inanmaya devam ediyor.

Kahire, Etiyopya'nın Kızıldeniz'de var olma çabalarına da aynı şüpheyle bakıyor. Mısırlı karar alıcılar, böyle bir hamlenin emsal teşkil edebileceğine ve Mısır'ın ekonomik güvenliği için hayati dayanak temsil eden bir bölgeye rakip güçleri çekebileceğine inanıyor.

Meselenin boyutları ekonomik alanın ötesine uzanıyor. Kahire'nin bakış açısından, konu bölgesel dengelerin geleceğiyle ilgili ve mevcut haritaların belirli güçlerin çıkarlarına hizmet edecek şekilde yeniden çizilip çizilmeyeceği sorusunu gündeme getiriyor.

Bu açıdan bakıldığında, Etiyopya'nın Kızıldeniz'deki emelleri, son yıllarda hatları belirginleşen jeopolitik parçalanmaya yönelik daha geniş bir eğilimi yansıtıyor. Bu dinamik, bölgenin iki karşıt kampa ayrılmasına katkıda bulundu; bunlardan ilki mevcut devletleri zayıflatmayı ve parçalamayı hedeflerine ulaşmanın bir yolu olarak görüyor. Mısır ve Suudi Arabistan'ı birbirine yakınlaştıran diğer kamp ise devletlerin bütünlüğünü korumaya ve bölgesel yapının bütünlüğünü muhafaza etmeye odaklanıyor.

Çekişme noktası

Daha geniş bir perspektiften bakıldığında, Sudan'daki savaşın, İsrail'in ayrılıkçı Somaliland bölgesini tanımasının, Etiyopya'nın Kızıldeniz'e erişme çabalarının, Etiyopya ile Eritre arasındaki yenilenen gerilimlerin ve Güney Yemen'deki ayrılıkçı emellerin, tüm bunların birbirine bağlı, ipleri iç içe geçmiş ve çıkarların kesiştiği bir sahnenin özelliklerini oluşturduğu açıkça görülmektedir.

Bu gelişmeler, kapsamlı hegemonya kurmayı amaçlayan bölgesel aktörlerin hırslarına hizmet eden ve şekillenmekte olan bir parçalama dinamiğinin ardışık tezahürlerini yansıtıyor. Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre bu bakış açısına göre, bu hegemonyayı gerçekleştirmek, mevcut devletleri zayıflatmayı ve gerektiğinde onların bütünlüğünü bozmayı ve dirençlerini ortadan kaldırmayı gerektiriyor.

Afrika Boynuzu, Nil sularının hayati deniz rotaları ve değişen ittifaklarla kesiştiği kritik bir kavşakta yer alıyor

Bu denklem, birliği ve toprak bütünlüğünü koruma kampı ile Etiyopya ve diğer bölgesel aktörlerin yanı sıra İsrail'i de içeren parçalama kampı arasındaki mücadelenin varoluşsal doğasını vurguluyor.

Medyada yer alan son haberler, Etiyopya'nın Sudan ordusuyla çatışma halinde olan paramiliter Hızlı Destek Kuvvetleri’ne ait eğitim kamplarına ev sahipliği yaptığını açığa çıkardı. Bu haberler, Addis Ababa'nın Sudan iç çatışmasındaki rolüne de daha fazla ışık tutuyor.

sdcdv
21 Şubat 2022'de çekilen bu fotoğraf, Yemen'in batısında savaşın harap ettiği Hudeyde şehrindeki Hoha bölgesinde, Kızıldeniz kıyısındaki bir plajın açıklarındaki balıkçı teknelerini gösteriyor (AFP)

Bu çatışmanın ciddiyeti, Mısır ve ortaklarının Somali, Sudan ve Eritre'ye güçlü siyasi ve stratejik destek sağlamasının nedenini açıklıyor. Onlar için Afrika Boynuzu, parçalama projesinin kök salıp salmayacağının veya sınırlandırılıp sınırlandırılmayacağının belirleneceği kritik bir arena haline geldi.

Aynı mantık, bölgedeki artan diplomatik ve askeri faaliyetleri de açıklıyor. Mısır asker gönderdi ve askeri teçhizat sağladı, ancak yalnız hareket etmiyor. Afrika Boynuzu'nun geleceğini yıllarca şekillendirebilecek potansiyel bir çatışmaya hazırlandığı bir dönemde, uçuş takip verileri, İsrail de dahil olmak üzere diğer bölgesel güçlerin de askeri hareketlerini yoğunlaştırdığını gösteriyor.

Bu arada, Addis Ababa, bölge için çok önemli an olabilecek bir gelişme öncesinde acil istişareler için ardı ardına gelen yabancı heyetlerle birlikte yoğun bir diplomatik faaliyet merkezi haline geldi.

Afrika Boynuzu üzerindeki artan rekabet ister açık bir çatışmaya dönüşsün isterse kontrol altında kalsın, Mısır'ın tutumu artık açık ve net. Kahire, seyirci kalmaya niyetli değil.

Mısır'ın Somali'deki artan askeri varlığı, bir sonraki aşamayı şekillendirmeye katılmaya devam ettiğini yansıtıyor. Kahire, Somaliland'ın tanınması da dahil olmak üzere, Somali'nin toprak bütünlüğünü bozan her türlü adımı reddetti ve Kızıldeniz'deki çıkarlarını koruma, Etiyopya'nın emellerine karşı denge oluşturma konusundaki stratejik kararlılığını defalarca dile getirdi.

Bugün, Afrika Boynuzu, Nil sularının hayati önem taşıyan deniz rotaları ve değişen ittifaklarla kesiştiği kritik bir kavşakta yer alıyor. Önümüzdeki gün ve haftalarda, diplomasinin istikrarı koruyup koruyamayacağı veya bölgenin daha geniş çaplı bir çatışmaya yönelip yönelmeyeceği ortaya çıkacaktır. Her halükarda, Nil'in hayaleti Kızıldeniz'in geleceği üzerindeki ağırlığını korumaya devam edecektir.

* Bu analiz Şarku'l Avsat tarafından Londra merkezli al Majalla dergisinden çevrilmiştir.


Maliki Washington'a meydan okudu: Sonuna kadar devam edeceğim

ABD Özel Temsilcisi Barrack ve Irak Başbakanı Sudani (Irak Başbakanlık Ofisi)
ABD Özel Temsilcisi Barrack ve Irak Başbakanı Sudani (Irak Başbakanlık Ofisi)
TT

Maliki Washington'a meydan okudu: Sonuna kadar devam edeceğim

ABD Özel Temsilcisi Barrack ve Irak Başbakanı Sudani (Irak Başbakanlık Ofisi)
ABD Özel Temsilcisi Barrack ve Irak Başbakanı Sudani (Irak Başbakanlık Ofisi)

Irak’ta yeni bir hükümet kurmak için aday olan eski Başbakan Nuri el-Maliki, dün Bağdat'ta ABD Özel Temsilcisi Tom Barrack ile yaptığı görüşmeyle ilgili olarak, Washington'ın muhalefetine rağmen adaylıktan çekilmeyeceğini açıkladı.

Dün Fransız Haber Ajansı AFP'ye konuşan Maliki, “Geri çekilmeye niyetim yok, çünkü ait olduğum ülkeyi, onun egemenliğini ve iradesini saygı duyuyorum” ifadelerini kullandı.

Çoğunluğu İran'a yakınlığıyla bilinen Şii partilerden oluşan Koordinasyon Çerçevesi ittifakının kendisinin adaylığı üzerinde anlaşmaya vardığını belirten Maliki, “Dolayısıyla bu makama saygı duyduğum için geri çekilmeyeceğim. Birçok açıklamada geri çekilme olmayacağını söyledim. Sonuna kadar gideceğim” şeklinde konuştu.

Öte yandan ABD Özel Temsilcisi Tom Barrack, Bağdat'ta birkaç toplantı düzenledi ve geçici Başbakan Muhammed Şia es-Sudani ile görüştü. Görüşmenin ardından yaptığı açıklamada Barrack, “Başkan (Donald) Trump'ın bölgede barış planına uygun bir gelecek inşa etme hedeflerini tartıştım. Irak ve halkının istikrarını teşvik edecek politikalar benimseyen etkili bir liderliğin varlığı, ortak hedeflere ulaşmak için çok önemli” ifadelerini kullandı.


Çad, Sudan ile olan sınırlarını kapattığını duyurdu

Çad'ın doğusundaki Tine şehrinde, 250 km güneydeki Adré'ye giden bir ulaşım istasyonundaki yolcular - Kasım 2025 (Reuters)
Çad'ın doğusundaki Tine şehrinde, 250 km güneydeki Adré'ye giden bir ulaşım istasyonundaki yolcular - Kasım 2025 (Reuters)
TT

Çad, Sudan ile olan sınırlarını kapattığını duyurdu

Çad'ın doğusundaki Tine şehrinde, 250 km güneydeki Adré'ye giden bir ulaşım istasyonundaki yolcular - Kasım 2025 (Reuters)
Çad'ın doğusundaki Tine şehrinde, 250 km güneydeki Adré'ye giden bir ulaşım istasyonundaki yolcular - Kasım 2025 (Reuters)

Çad, Darfur bölgesinde ordu yanlısı “Ortak Güç”ün kontrolündeki Tine şehri çevresinde çatışmaların artması üzerine, çoğu insani yardımın geçtiği ünlü Adré geçişi de dahil olmak üzere Sudan ile sınırlarını kapattığını duyurdu ve topraklarına yönelik her türlü saldırıya karşılık vereceğini açıkladı.

Dün gerçekleşen sınır kapatma kararı, ülkenin batısındaki son ordu yanlısı kale olarak kabul edilen bu sınır bölgesini kontrol altına almak için Hızlı Destek Kuvvetleri (HDK) ve Müşterek Kuvvetler arasında şiddetli çatışmaların yaşandığı bir dönemde gerçekleşti.

Çad Enformasyon Bakanlığı yaptığı açıklamada, dünden (Pazartesi) itibaren ikinci bir duyuruya kadar sınır ötesi insan ve mal geçişlerinin kısıtlandığını bildirdi.

Bu sırada HDK, orduyla iş birliği yapan ve Sudan'da Cancavid güçleri olarak bilinen birlikleri yöneten Mahamid kabilesinin lideri Musa Hilal'in kontrolündeki Kuzey Darfur'daki Mustariha kasabasının kontrolünü ele geçirdi.